« Önceki | Sonraki »

1/3/2009




ARTIK EMEĞİN SANATI AŞAĞIDAKİ LİNKLERDE YAYININA DEVAM EDİYOR :

Size daha önce de belirttiğimiz gibi, dergimizin bu adresi fazla yüklenme nedeniyle sorun vermeye başlamıştı. Bu nedenle  bu adresimizi  ilk 50 sayının arşivi olarak kullanmaya devam edeceğiz.


Bundan sonra Emeğin Sanatı E Dergi,   aşağıdaki adreste yayınlanacaktır:

http://emeginsanati2.blogcu.com

                     52. SAYI KAPAĞI:






























 

 

15/2/2009

EMEĞİN SANATI'NDAN 50. MERHABA


 

 

Merhaba,

Emeğin Sanatı 3. yılında 50 bini aşan ziyaretçiyle 50.sayıya ulaştı. Küçük bir grubun yayın organı olarak 15 Aralık 2006’da çıkmaya başlayan dergimiz, kısa sürede gördüğü ilgi ile grubumuzun sınırları dışına da çıkmaya başladı.

Bu sayıda, ulaştığımız istatistik sonuçları sizlerle paylaşmak isterim: 3. Yılımızda 50.000 ziyaretçiyi aştık. Bu ziyaretlerin bir kısmı saniyelik olsa da, google analytics’den aldığımız verilere göre okunma oranımız yüzde 60’ın üstünde. Sitede geçirilen süre ortalama olarak 2,5 dakikanın üzerindedir.

Son 1 aylık süre içinde 1121 ziyaretçiden 734'ü, ilk kez buluşmuş Emeğin Sanatı ile. Genel olarak %59,50’sini yeni okurlarımız oluşturuyor.  Okurlarımızın % 16,95’i doğrudan dergimize ulaşırken, %55.49’u link vererek okurlarını bize yönelten dost siteler üzerinden geliyorlar. %27 48’i ise arama motorlarından gelmekte.

Okurların yerleşimi olarak yapılan istatistikte de ilginç sonuçlara ulaşılmakta: Son bir ay içinde ülkemizde en çok okur gelen İller arasında 307 ziyaret ile İstanbul, 128 ziyaret ile Ankara, 114 ziyaret ile İzmir başta gelmekte. Sıralamanın devamında Adana, Bursa, Muğla, Gaziantep, Antalya, Diyarbakır, Samsun gelmektedir. En az okur gelen bölgeler ise,  Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Karadeniz bölgeleridir.

Ülke dışından da yoğun bir ziyaretçi akımı görülüyor. Bunların bir kısmı hemen girip çıkan ziyaretçiler. Ancak hatırı sayılır okurlar da var. Ülkeler, ziyaret sayıları ve sitede kalma oranları şöyle:

Almanya: 135, %70.37;  A.B.D:38, %5.26; Fransa:14, %21.43; İngiltere:10, %20.00; İsviçre:8, %37.50; Hollanda 6, %33.33… Diğer okurlarımızın bulunduğu ülkeler(dergimizi okuyan ziyaretçiler), Avusturya, Bulgaristan, Macaristan, Azerbaycan, Slovenya, Venezuela…

50. Sayımızdan sonra 51. sayımızda bir de adres değişikliği yapacağız. Bu adresimiz, arşiv olarak kalmaya devam edecek. Ancak artık 50 sayının yükünü çekmekte zorlanmaya, zaman zaman html sorunları vermeye başlamıştı. 51. sayıdan itibaren yeni adresimiz: http://emeginsanati.blogspot.com/  50. Sayımızın bir benzeri şu an bu adreste yayınlanmakta. 51. Sayımızdan itibaren bu adreste mi devam edelim, blogcuda   http://emeginsanati2.blogcu.com adresinde yayınımızı sürdürelim mi? Okurlarımızın bu konudaki tercihlerini belirtmelerini bekliyoruz.

Dostlarımızla her karşılaşmamızda sorulan soru: “Ne zaman basılı dergi olarak elimize alacağız?” Koşullar oluştuğunda elbet bu sorulara da olumlu yanıtı vereceğiz.

 

Ali Ziya Çamur

                       

 BU SAYININ SAVSÖZÜ

 

Ben yaratıdaki estetik ile yaratıcıdaki etiğe çok önem veriyorum. Bu iki olgunun birbirinden aşırı uzak olması, algımı ve sezgimi altüst ediyor. Yapıtları anlamakta, inandırıcı bulmakta, sezmekte ve sevmekte eksiliyorum. Acı çekiyorum. Bunca yorgunluğun, hüznün ve maddi sıkıntının üzerine bunlara katlanamıyorum kısacası. Çünkü genelde sanatçı, özelde şair ve yazar "ne yapalım, önünde sonunda insanız işte" yargısının ötesine geçen, aşkınlaşan ve dolayısıyla hayatı da aşkınlaştıran kişi olmalı diyorum. AZİZ KEMAL HIZIROĞLU

 

YAŞAM VE SANATTA
        
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

 

           

14 ŞUBAT DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ ETKİNLİKLERLE KUTLANDI...

 

P.E.N Türkiye Merkezi ve Fransız Kültür Merkezi işbirliği ile düzenlenen geleneksel “14 Şubat Dünya Öykü Günü” etkinliği bu yıl da 14 Şubat Cumartesi günü, 15.00-17.00 saatleri arasında Fransız Kültür Merkezi’nde kutlandı.

P.E.N Çeviri ve Dil Hakları Komitesi Dünya Öykü Günü Çalışma Gurubu’nun organizasyonunu gerçekleştirdiği programın teması ”ÖYKÜLERİMİZ KARDEŞTİR” Bu yıl öykü bildirisini Osman Şahin kaleme aldı.

Uluslararası P.E.N Merkezi Genel sekreteri yazar, Eugene Schoulgin ve yazar Yasemin Yazıcı’nın açış konuşmalarıyla başlayan programda, Osman Şahin, Ayhan Bozfırat ve Guy de Maupassant’ın öykücülüğü üzerine Adnan Binyazar, Sırma Köksal, Prof. Dr. Aysu Erden birer konuşma yaptı.

Osman Şahin’in Dünya Öykü Günü Bildirisi:

                "En eski çağlardan beri ölümsüzlüğün ne olduğunu arama tutkusuna kapılan insan soyu, ölümsüzlüğün, kendi öz yaratısı "sanat" olduğunu anlamıştır.

                Öykü, insanlığın en yaratıcı söz sanatıdır.

                Doğa kendi yasalarına göre işler, öykü ise, insanlığın temel yasalarını ölçüt alır kendine, ona göre yazılır. İçinde insan olmayan bir öykü düşünülemez.

                Öykü sözcüklerle yazılır. Sözcükler birer sestir, birer güçtür. Her sözcük bir doğumdur, bir tomurcuk çoşkusudur, yaşama yeniden bağlanmadır. Yıllanmış seslerdir sözcükler, yıllanmış coğrafyalardır. Milyonlarca ağzın, dilin, soluğun sıcaklığını ve nemini taşırlar. Her sözcük bir düşünce taşır içinde. "Söz" insandır. "Söz" insana bir şey anlattığı sürece 'söz' dür, anlatmıyorsa 'boş laf'tır.

                Öykünün kendine özgü kuralları, kurgusu, dili ve derinliği vardır. Öykü yaşamdaki gerçeklikle aynı olsun diye yazılmaz. Öykü gerçeği ile yaşam gerçeği birbirine uymaz. Görünenler, yaşananlar bir fotoğraf gerçeği ile yazılırsa bu öykü olmayacak, gazetecilik olacaktır. Öykü, yaşadığımız gerçeklerden bağımsızdır ve dış dünyayla bir ayrılık taşıyacaktır.

                Yazar, yaşadığı çağın tanığıdır; kendi payına düşeni yazar ama yazdıkları ne kendi yaşamının tamamıdır, ne de görebildiklerinin. ..Yazar yüreğini dünyaya, topluma kapatamaz. "Yazarın ayakları ne denli kendi

toprağındaysa, kulakları da yeryüzünde olacaktır" diyor Yaşar Kemal. Yazarın içinde beslediği, büyüttüğü temel gerçek, insan duygusu ile insan gerçeğidir. Montaigne'in: "Bir insanda yeryüzü insanlığının

bütün halleri gizlidir" sözünün önemini, yazar herkesten iyi bilir; her insanın içinde bir "Hamlet' olduğunu, sıradan insanların başını kaldırmaya hakkı olduğunu da...

                Yazar, edebiyatın sürekliliği içinde düşüncelerini, birikimlerini, algılarını akıl süzgecinden geçirerek özümseyen, onları kağıda dökerek, öykü yokuşunda sürekli koşmaya çalışan kişidir. Sözcüklere

ruh verendir, bir sözcük damıtıcısıdır. Öykü kıvamını, sözcüklerin kaynaşmasını sabırla bekler. Yüreğinden, aklından geçen sözcüklerin, okurların yüreğinden de geçeceğini, onu sarsacağını, ürperteceğini bilir.

                Yaşlı insan yüzleri geçmişin aynaları sayılır. Her çeşit insan yüzü, duyulan birkaç çekirdek söz, ağır çalkantılı yaşamlar, carpık ilişkiler, savaşlar, afetler, acılar, ihanetler, analık duygusu, korku, ölüm ve aşk gibi temel insanı duygular, yazarın yüreğinde büyük anaforlar, patlamalar yapar. Tohumlanma, çimlenme başlar. Derken,

yüzlerce sözcüğün kanından, canından oluşan, başında, sonunda ve ortasında hep 'insan' olan 'öykü' çıkar ortaya. İnsanın derinine inmeyen, yalnızca süslü sözcüklerin cilasıyla yetinilerek yazılmış öyküler kanımca kalıcı olmayacaktır.

                Zaman kadar eski, zaman kadar genç, Ilyada ve Odysseia gibi iki büyük destanın yaratıcısı, İzmir'li yurttaşımız Homeros'tan günümüze, birbirinden çoşkulu, güzel, kanatlı sözlerle anlatı geleneğimizi taçlandıran Ömer Seyfettin, Sabahattin Ali, Sait Faik, Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve daha pek çok büyük, soylu yazarlarımızı saygıyla anıyor, selamlıyorum.

                Dillerimiz, kültürlerimiz, yaşantılarımız farklı olsa da, öykülerimizin kardeş olduğunu yineliyorum.

                DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ'nün bütün öykücülerimize ve öykü severlere kutlu olmasını diliyorum.”

 

İZMİR ÖYKÜ GÜNLERİ BAŞLADI…


 

Konak Belediyesi’nin düzenlediği, İzmir Öykü Günleri’nin sekizincisi 12-14 Şubat tarihleri arasında Dr. Selahattin Akçiçek Eşrefpaşa Kültür Merkezi Avni Anıl Sahnesi’nde gerçekleştirildi. Edebiyatçılar Derneği ve Ege Kültür Vakfı’nın da destek verdiği İzmir Öykü Günleri’nin onur konuğu Osman Şahin olarak belirlendi. Osman Şahin, öykü günüyle ilgili bir bildiri sundu.

Etkinlik 12 Şubat günü Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı Gökhan Cengizhan ve Ege Kültür Vakfı Başkanı Azra İnmeler’in yapacağı açılış konuşmasıyla başladı. İlk gün Osman Şahin’in öykücülüğünün tartışılacağı oturuma Hülya Soyşekerci, İsmail Mert Başat ve Gülseren Engin konuşmacı olarak katıldı. Ayrıca, “Şimdi Öykü Zamanı”, “Öyküden Tiyatroya”, “Bir Oğuz Atay Öyküsü” başlıkları altında gerçekleştirilen oturumların yanı sıra “Ustalara Saygı” bölümünde Prof. Dr. Özdemir Nutku’nun katılımıyla Nâzım Hikmet konuşuldu.

Etkinlikte ikinci gün “Öykülerde Yazarın Çocukluk Kırıntıları” adlı söyleşiyle Muzaffer İzgü konuk oldu. “Ayhan Boyfırat Öykücülüğü”, “Öyküde Kurgu, Oyunda Kurgu”, “Sokaktan Geçen Öyküler” adlı söyleşilerde gün boyunca öyküseverlerle buluşuldu. “Ustalara Saygı” bölümünde ikinci günde Işık Öğütçü’nün katılımıyla Orhan Kemal tartışıldı. (EVRENSEL)

 

                        DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ DİYARBAKIR’DA  KUTLANDI…

                                                                                  

Tüm dünyada kutlanan Dünya Öykü Günü için Diyarbakır’da da öykücüler bir araya geldi. Son 7 yıldır Diyarbakır’da tüm dünyayla birlikte Dünya Öykü Günü çeşitli etkinliklerle kutlanılıyor. “Öykü biraz da tarihtir bu coğrafyada” savsözüyle düzenlenen öykü günleri, Eğitim-Sen, Kürt Yazarlar Derneği, Diyarbakır Kürt Enstitüsü, W Dergisi, Lîs Yayınevi, Edebiyatçılar Derneği Diyarbakır Temsilcisi, Türkiye PEN Bölge Temsilcisinin katkılarıyla düzenlendi.

14 Şubat 2009 Cumartesi, Diyarbakır Öykü Günlerinin ilk oturumunda Arjen Arî’nin başkanlığında Jaro DUHOKÎ (Kürtçe/Duhok- Irak), Sabih M. HESEN (Kürtçe/Duhok- Irak), Çiya MAZÎ(Kürtçe/Mardin);2. Oturumda,  Memet YİLMAZ (Türkçe/Diyarbakır),Murat Ozyaşar (Türkçe/Batman) söyleşileri ve yapıtlarıyla katıldılar.  3. oturumda Îbrahîm Ronîzer (Kürtçe/Batman) Kürt öykücülüğünün ele alan bir konuşma sundu.

(DİYARBEKİR@YAHOOGROUPS.COM)

 

DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ ANTAKYA’DA DA KUTLANDI…

 

Türkiye Edebiyatçılar Derneği Antakya Temsilciliği, Antakya Kent Akademisi ve Dar Sokak Dergisinin ortak düzenlediği 14 Şubat Dünya Öykü Günü Antakya’da kutlandı. Etkinliğe Filistin ve Suriye’den konuk yazarlar da katıldı.

Türkiye Edebiyatçılar Derneği Antakya Temsilcisi Murat Altunöz’ün yaptığı yazılı açıklamada, “Doğa kendi yasalarına göre işler, öykü ise, insanlığın temel yasalarını ölçüt alır kendine, ona göre yazılır” dedi. “İçinde insan olmayan bir öykü düşünülemez. Öykü sözcüklerle yazılır. Sözcükler birer sestir, birer güçtür. Her sözcük bir doğumdur, bir tomurcuk coşkusudur, yaşama yeniden bağlanmadır” dedikten sonra tüm öykü severleri14 Şubat Cumartesi günü saat 14 00’te Sergüzeşt Kitapevi Kafede 14 Şubat Dünya Öykü Günü kutlaması için beklediklerini ifade etti.

Etkinliğe; Filistinli gazeteci ve Yazarlar Cemiyeti 2. Başkanı Tahsin Halebi, Öykücüler; Muhsin Boz ve Ali Özhan Özgün, Misafir Suriye’li Şair Behice El İdlibi ve türküleriyle İstanbul’dan gelecek olan ünlü özgün ve halk müziği söyleyen sanatçılar ve Antakya Kent Akademisi Başkanı Dr Nihat Eraslan katılacak. (EVRENSEL)

 

 2009 ORHAN KEMAL ÖYKÜ YARIŞMASI DÜZENLENDİ…

 

     Çukurova Edebiyatçılar Derneği, yazar Orhan Kemal anısına bir öykü yarışması düzenliyor. Yarışma, öyküye yeni ve özgün yapıtlar kazandırma amacı taşıyor. Son başvurular 15 Şubat’a kadar kabul edilecek.

Çukurova’nın yetiştirdiği ve hem Türkiye hem Dünya Edebiyatına ölümsüz eserler vermiş yazarımız Orhan Kemal anısına bu yıl ilk kez düzenlenecek öykü yarışmasına katılmak isteyenler, daha önce yayınlanmamış bir öyküyle 15 Şubat’a kadar Çukurova Edebiyatçılar Derneği’ne başvurabilecekler. Sonuçları 30 Mayıs’ta açıklanacak yarışmada öykü dünyasına yeni ve özgün yapıtlar kazandırmak hedefleniyor.

Seçici kurulunda Lütfiye Aydın, Zafer Doruk, Ferda İzbudak Akıncı, Aysu Erden ve Murat Tuncel’in yer aldığı yarışmada, dereceye girenlere plaket ve kitap verilecek.

Öykülerin gönderileceği adres: Çukurova Edebiyatçılar Derneği (ÇED) Cemal paşa Mah. 7 Sk. Karabucak İş Merkezi Zemin Kat. No 90 (015073) Seyhan/Adana  E-Mail: halisetekbas@hotmail.com Tel: 0536.854 12 79  (SOL)

 

 

KAVGA ŞAİRLERİMİZ ANILDILAR…


 

Enver Gökçe, H. Hüseyin Korkmazgil ve Ahmed Arif, Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezince (BMKM) düzenlenen “Kavga Şairlerimiz” adlı etkinlikle anıldı. 11 Şubat akşamı yapılan etkinliği BMKM Müdürü Cuma Bolat sundu.

Rojin, Levent Tülek, Nalan Çelik, Güleser Yorulmaz ve İlyas Salman’ın şiirleri; Ali Ekber Eren ve Muzaffer Özdemir’in de türküleriyle katıldığı etkinlikte Mehmet Özer tarafından hazırlanan ve üç şairimizin de yaşamından çeşitli dönemleri yansıtan fotoğrafların yer aldığı bir slayt gösterisi de yapıldı.

Gecede ilk olarak Öner Yağcı söz aldı. Yağcı, Nâzım Hikmet gibi bir şairin var olduğu toplumda, başka şairlerin de çıkabileceğini kanıtladıklarını belirterek “Üç ustamız da halkın alkışını alan şiirler yazmıştır” dedi. Ahmed Arif’in, 1940’lı yılların özgürlük arayan, zulme karşı koyan, direnmeyi savunan bir sevdanın şairi olduğunun altını çizen Yağcı şunları söyledi: “Bu sevda şairini biz 1968’de tanıyabilmiştik. Hasretinden Prangalar Eskittim’de yer alan 19 şiir çarpmıştı bizi. Nâzım okyanusuna yeni yeni dalan bizler, “Nâzım’ın şiirleri varken başka şiir olmaz” dercesine Nâzım’la kucaklaşırken bir Ahmed Arif fırtınasına tutulmuştuk sanki. ‘Terketmedi sevdan beni’ dizeleriyle başlayan bu şiir fırtınası, yaşadığımız günlere öylesine denk düşüyordu ki. Tabii o zaman anlamamıştık bu şiirlerin çoğunun 1940’lı yılların ürünü olduğunu. Sarmıştı bizi, kuşatmıştı, savuruyordu. Yalnızca bir kuşağın ozanı, bir kuşağın şiir ustası olarak kalmadı Ahmed Arif. ‘Ben halkımın mazlum ve gariban bir ozanıyım. Böyle olmak da yüce bir onurdur’ diyen Ahmed Arif’in halkla kendisini Özdeşleştiren bu düşüncesi, halkının da onu sahiplenmesiyle, şiirin halkla kaynaşmasının anlamlı bir örneği olarak gerçekleşmiştir bugün.”

“Bu Bir Hasan Hüseyin Korkmazgil Kitabıdır” adlı çalışmayı da yapan Hasan Hüseyin Yalvaç ise, Korkmazgil’in şiirimizin büyük seslerinden biri olduğunu, yaşamını acılar sarmalasa da ‘umut’un her zaman onda bayrak olduğunu belirterek şöyle konuştu: “Yaşamın derin akışında sesini sakınmadan, çıkarsız eylemin örneklerinden olmayı ölümünün son anına kadar sürdüren Hasan Hüseyin, Toplumcu Gerçekçi şiirimizin, yazınımızın ödünsüz adı olarak hep yaşayacaktır.”

Şiirimizin Işıklı Irmağı Enver Gökçe adlı bir de çalışması olan Mehmet Özer ise, Enver Gökçe’nin bir sınıf aydını olduğunu belirterek “Enver Gökçe, ‘Fakirlik kağıdı’ olan tek şairdir. Bu da onun onur madalyasıdır. Şiirinde keskin bir sosyalist bilinç ve inanç vardır. Şiirinde, yaşadığı ve tanık olduğu hayatın derin izleri; yerelden ulusala, oradan da evrensele ulaşan bir şiir damarı vardır” dedi. (EVRENSEL)

 

AZERBAYCAN HALK ŞAİRİ BAHTİYAR VAHAPZADE YAŞAMINI YİTİRDİ!

 

Azerbaycan'da SSCB döneminde ‘Halk Şairi’ adına layık görülen Bahtiyar Vahapzade, 84 yaşında, 13 Şubat günü Bakü'de öldü. ölen

Azerbaycan’ın en ünlü şair, dramaturg, bilim adamlarından biri olan Bahtiyar Vahapzade, 1925 yılında Şeki şehrinde dünyaya geldi. 1934 yılında ailesi ile birlikte Bakü'ye göç eden Bahtiyar Vahapzade, eğitimini Bakü Devlet Üniversitesi’nde filoloji ilimleri doktorası ile tamamlamıştı. İlk şiirlerini İkinci Dünya Savaşı yıllarından yazmaya başlayan ve 1945 yılında Azerbaycan Yazıcılar Birliği’ne üye olarak kabul edilen Vahapzade, 1940 yılından emekliye ayrıldığı 1990 yılına kadar 50 yıl boyunca çeşitli üniversitelerde öğretim üyeliği yaptı. Sovyetler döneminde çeşitli ödüller alan ve 1985 yılında ‘Azerbaycan Halk Şairi’ adını alan Vahapzade'ye eski cumhurbaşkanı Haydar Aliyev tarafından da 1995 yılında Azerbaycan halkının bağımsızlık mücadelesine yaptığı katkılardan dolayı ‘İstiklal Madalyası’ verilmişti. Bahtiyar Vahapzade, 4 kez Azerbaycan Yüksek Sovyeti’nde, 1 dönem de Azerbaycan Milli Meclisi’nde milletvekilliği görevinde bulunmuştu.

1980 yılından buyana Azerbaycan İlimler Akademisi’nin asil üyesi olan Vahapzade, 70'den fazla şiir, 2 monoğrafya, 11 de edebi konularda kitabı ve yüzlerce incelemesi bulunuyor. Bakü Devlet Akademik Dram Tiyatrosu'nda Vahapzade’nin, ‘Vicdan’, ‘İkinci Ses’, ‘Yağıştan sonra’, ‘Yollara iz düştü’, ‘Feryat’, ‘Nereye gidiyor bu dünya’, ‘Kendimizi kesen kılıç’, ‘Cezasız Günah’, ‘Darağacı’ gibi dramları sahnelenmişti.

Azerbaycan edebiyatının ve genel olarak 20'nci Yüzyıl Azeri edebiyatının görkemli temsilcisi kabul edilen Vahapzade, ülke dışında da tanınan bir edebiyat adamıydı. Şairin kitapları, dramları ve sosyolojik yazıları dünyanın birçok ülkesinde ve Sovyetler Birliği’ne dahil ülkelerde çeşitli dillerine tercüme edilmişti. (MİLLİYET)

         Bahtiyar Vahapzade’nin şairi tanımlayan bir şiiri:

 

ŞAİR- FİKİRLERİN ÇIRPINAN SELİ,

ŞAİR- HAKİKATİN MUGANNİSİDİR

ŞAİR- TABİATIN DANIŞAN DİLİ

ŞAİR- CEMİYYETİN İSYAN SESİDİR

 

ŞAİR- ZAMANENİN ASRIN VİCDANI,

ŞAİR- TARİHLERİN ŞEREFİ ŞANI

ŞAİR- BU DÜNYAYA ZAMANIN SÖZÜ

ŞAİR- HAKİKATİN HAKKIN GÜZGÜSÜ

 

HASAN HÜSEYİN’İN ŞİİRLERİ HÂLÂ ÇAĞLAYAN BİR IRMAK!...


 

26 Şubat 1984’te yitirdiğimiz Hasan Hüseyin, sanatın ne olduğunu bilen ezilenlerin ve haklının kimler olduğunu net bir şekilde gören ve türküleşen yapıtlarıyla bu gerçeği ortaya koyabilen bir şairdir. Hasan Hüseyin,üreten insanların sorunlarına eğilmeyi önemli bir belirleyicilik olarak duyumsamıştır.Ucuz,düzeysiz ve miskinliği önüne sıfat koyabileceğimiz beğenilere seslenmeyişi bu soylu duyumsamanın sonucudur.

         Abbas Turan’ın saptamalarıyla, Hasan Hüseyin, tat alınarak yaşanılır bir dünyayı hepimiz için özlemektedir. Bu özlem, bütün insanları sarıp sarmalayacak; yoksulluğun bittiği, cahilliğin süpürüldüğü ve kolkolalığın kimsesizlikte bile sezildiği bir yaşamın özlemidir.  O bir güz çiçeği gibi zorda açıp dallanmasını becerebilmiştir. 1950’li yılların acı-tatlı bütün olaylarından etkilenmiş (hatta esinlenmiş),her şeye karşın doğruları savunmuştur.Hapse düşmüş,horlanmış,yazdıkları elinden alınıp yok edilmiş,aç kalmış ama, “damarı damara bağlama” uğraşısını sürdürmüştür. “Atın önünde et,itin önünde ot” durduran gerçeklere “kalabalıkları” , “ormanları” devindirerek yürütür. Öpüşmenin tadını arayan dizeler de,bilerek acıya umut eken kaleme dönüşür. O kalem de “bağımsızlığın,emeğin,yiğitliğin” alanını daraltan boş uğraşların altını çizmeye koyulur.

Onun şiirinde,öfkeyi ustalıkla verme,kavgayı da haklı gerekçelere bürüme çabası,biçem kaygısını daha etkili kılmaya zorlamıştır O’nu. Hasan Hüseyin şiirini olgunlaştıran bir etken de budur. Yalın bir deyişle her şeyi şiirin içerisinde,matematiksel yerine koyma çabası O’nun şiirinin oylumunu da belirlemiştir. Kökünü Anadolu kültüründe tutan, dallı budaklı çoğalmanın somut biçimidir Hasan Hüseyin. Şiiri de “yaratan bir kızgınlığın” uzun soluklu türküsüdür.

         Şiirleri, kavgamızın her santimetre karesinde haykırılmaya devam edilecek!

 

güneşin ortasında insanlar kımıldaşır

ve der ki şakıyan kuş

     yarılan nar

         deliren ateş:

              zaman akıyor

omuzlarında kalabalık nalkırıklarıyla

anasonlu duyarlığında general nargilelerin

bir damla kankurusu çok eski savaşlardan

belki silâhların çürümedik biryerlerinde

belki pişman bir ağzın acıyarak anlattıkları

aşka benzer bir karışık kıtlık direnci

boyunları kafataslı saray kahramanları

yığınlara vatan diye kalan yoksunluk

     ne de çok özlemişiz gökyüzüne kansız bakmayı!  (Kızılırmak’tan)

 

 

 AYDINLIĞIN İLK ÖNCÜSÜ GİARDANO BRUNO HÂLÂ YAŞIYOR DİMDİK!

 

Avrupa’nın yasaklardan kırıldığı bir dönemde düşünceleri uğruna ölümü göze aldığı için yakılan Giardano Bruno, “Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu aşıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım” diyerek sesini yükseltmeye devam ediyor.

 Aristo mantığını reddettiği ve Hıristiyanlık öğretilerini doğru bulmadığını dile getiren ilk felsefecilerdenolan Giardano, düşüncelerinin ve ebedileşmenin ölümlü bedenden daha önemli olabileceğini kestiren ilk düşünürdür. İkinci ağızlara bakılırsa ölürken izleyenleri korkaklıkla suçlayan bir gözü pektir. Ama bu ödünsüz tavrının sonucunda 2555 gün ve 2555 gece sular altındaki bir hücreye, kurşundan "Piombi" zindanına konuldu, sonra da Roma’nın ünlü meydanı Campo de Fiori'de  önce kazığa oturtuldu ve sonrasında cesedi yakıldı.

 

40 YIL SONRA HÂLÂ DİNMEDİ ACISI KANLI PAZARIN!

 

16 Şubat 1969... Yer Beyazıt... 30 binin üzerinde işçi ve öğrenci, 6. Filo’yu protesto mitingi yapıyor...  6. Filonun protesto edilmesi, Amerikalılar dışında kimi, neden rahatsız etsin? Ama onlar, ABD ve işbirlikçilerinin kanlı maşaları bu işler için vardır. Daha iki gün önceden, Milli Türk Talebe Birliği’nin Cağaloğlu’ndaki salonunda yapılan hazırlık toplantılarında ABD uğruna “şehadet” yeminleri edilmeye başlanmıştır bile. 14 Şubat’ta yapılan “Bayrağa Saygı”(!) mitingi, olacakları haber vermektedir. Bir yıl önce yine 6. Filo protestolarına set çekmek isteyen polisçe öldürülen Vedat Demircioğlu anısına devrimcilerin yaptığı anma gösterileri ilk bahanedir. ABD elçiliğinin organize ettiği Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin Başkanı İlhan Darendelioğlu, mitingte “Memlekete ihanet eden bu hainleri toprağa gömme zamanı gelmiştir” diye bas bas bağırmaktadır.

“Din elden gidiyor”du yine! Komünistlerin kökü kazınmalıydı. Endonezya’da yarım milyon komünistin bir haftada nasıl “temizlendiği” gerici yayın organlarında ballandıra ballandıra anlatılıyordu. 15 Şubat 1969 günü hazırlıklar tamamlanıyor, Adapazarı’ndan, Bolu’dan otobüslerle adam taşınıyor, sopalar yaptırılıyor, bıçaklar bileniyordu. Mehmet Şevki Eygi, 15 Şubat’ta Bugün gazetesinde, “cihada hazır olunuz” diye emrediyor ve devam ediyordu: “Büyük fırtına patlamak üzeredir, Müslümanlar ile kızıl kafirler arasında topyekün savaş kaçınılmaz hale gelmiştir... Müslüman kardeşim, sen bu savaşta bitaraf kalamazsın. Ben namazımı kılar, tespihimi çekerim... Etliye, sütlüye karışmam deyip de kendine zulüm edenlerden olma, gözünü aç, bak!.. Onlarda taş, sopa, demir, molotof kokteyli mi var? Biz de aynı silahları kullanmaktan aciz değiliz... Cihat eden zelil olmaz. Sağ kalırsa gazi olur, canını verirse şehitlik şerefini kazanır.”

Pazar günü ise artık her şey hazırdır... Beyazıt’tan başlayıp Taksim’de sona erecek olan anti-emperyalist miting için işçiler, öğrenciler toplanmaya başlarken, aynı saatlerde Beyazıt Camii ve Dolmabahçe Camii doluyordu. Saat 14.00... Beyazıt’ta toplanan yaklaşık 30 bin kişi yürüyüşe geçiyordu sonunda. Sultanahmet, Sirkeci, Karaköy, Tophane... Bu arada Taksim’de gerici gruplar toplanmaktadır. Polis de asıl gücünü Taksim’e yığmış, beklemektedir. Askerden de yardım istenmiştir. 

Yürüyüş kolu, Gümüşsuyu’ndan çıkıp Teknik Üniversite önüne geldiğinde gençlik önderleri bir değerlendirme yapıp Taksim’e bir öncü grup göndermeye karar verirler. Asıl kitle ise üniversitenin arkasından dolaşarak alana girecektir. Ancak yaklaşık 400 kişilik öncü grup Taksim Alanı’na girdiği anda katliam başlamıştır bile. Gün akşam olduğunda, anti-emperyalist güçlerden Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan,  Taksim’de canlarını vermişlerdi. Tarih, 16Şubat 1969…  Anıları unutulmayacak! 

Kanlı Pazar, Ruhi Su’nun sazında ve dilinde şöyle vurgulanacaktı:

Bu pazar kanlı pazar
Dert yazar derman yazar
Kalkın ayağa kalkın
Gidiyor bu çocuklar

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

 

15/2/2009

GİTTİ / İRFAN SARİ


FOTOĞRAF:GADARAFGA


Köy, Şişol dağına sırtını dayamış, eteklerini vadinin içine kadar uzatmıştı. Karşısında gözün alabildiği kadar uzanan tepelerin üstündeki kar, mavi bir okyanusu andırıyordu. Güneşle cilveleşen bir maviydi. Her tepenin kamburu okyanusa düşen dalga idi. Dalga boyu yükselince beyazlaşır durgunlaştıkça mavileşirdi. Firari mavi koydum adını.

Köyün içinde, beyazı kirliden, siyahı esmerden çalan çocuklar minnacık elleri, yürekleri ve gözleri ile kardan adam yaparlardı. Güneş ne zaman yalancıktan açarsa, kızaklarını kaptıkları gibi yokuşu bittiği yere kadar kayarlardı. Sonra gülüşürlerdi. Bağırışları yankılanırdı oracıkta…
   
       Kıbleden esen rüzgâr dağa saldırdıkça, kar siper ederdi kendini, üşürdü ve yanardı sonra kabuk tutardı yüzü. Belki ondandır çocukların yüzleri de yanmış ve renginden kaymıştı kaç zaman evvelden. Esmer çocuklar, esmer yazgılarını rüzgârın ağzından düşen sahipsiz şarkılardan almıştı kim bilir.

 

Rüzgâr yanığının acısını yine rüzgâr dindirir bu dağlarda. Onun için hekim aramak gerekmez pek çok zaman.

 

Dağın doruğundan aşağısına kadar kar ile örtülen yer sıkışırdı çocukların ayakaltında. Ondan bahar geldiğinde, Şişol’un göğsü dağ çiçekleri ile dolardı…

 

Vadiye kuzeyden bakan bu köyün dört mevsimi isyan ederdi iklime.

        İşte bu yüzden bura insanı çocukken acı çeker, asi yeşerirdi.

       Burada yaşamak saçlarını rüzgârda beslemekti, yüzünü karla yıkamak, dudaklarını buza tutmaktı. Mutlu olmak neredeyse imkansız ve neredeyse hiç olanaksız değildi. Ondandır, rüzgârla kar birbirini severken yakardı. Bazen de sevdaları kabuk bağlardı. Ama bu aşk asırlar boyudur devam ederdi.

 

Toprak ise bu aşkın tepişmesinden, kavgasından sonra sofrasına dünyanın bütün renklerini taşırdı.

 

Hele bir renk vardır esmer, dağ çiçeğinin yaprağında isyan, kadın yüzünün oratoryosu. Kalbin en son krizine yürüyen kan, beynin iflasına yetişen oksijen.

 

İşte o esmer dağ çiçeğini denizin kıyısına taşısan yaşayamaz, kayınların arasına dikseniz tutmaz, saksıda boy vermeden ölürdü, ama bütün mevsimleri severdi, bütün iklimlere su taşırdı.

 

En çokta kışı severdi… Ne zaman yükseklere düşse kar, hafifçe başını eğer dudaklarını ondan saklardı.

 

Siz dağ çiçeği ile kışın sevdasını duymadınız… Öldüresiye sevmek, birbirine çağlar boyu hasret kalmak. Budur işte adı.

 

Dün gece kar yağdı. Alıp rengini kıvırarak hüzünlü dudaklarını çekip gitti dağ çiçeği. Şişol dağı kaldı yine yalnız, kuzeyde donduran bir soğuk ve göğsüne kadar kar, kıbleden esen rüzgâr. Bu mevsim maviyi yarasına sürdü.

        Dudaklarında dağ çiçeğinden kalma bir yaprak.

 

Çocukların mutluluk bağırışları gibi.

 

Küçücük bir dağ çiçeği yani avucumda yeşerecek kadar toprak isteyen çiçek, giderken başında karlı bir dağı alıp götürdü… Ardında uzadıkça dağ, şarkılar koptu kıpırtılarından bir çığ taşıdı, bir sel taşırdı mevsim yine sıra dışı neyleydiyse güzel eyledi dersem biter mi ki…



İrfan Sari

15/2/2009

ÇİÇEĞİN GOWENDİ / YAŞAR DOĞAN


FOTOĞRAF: FATİH ERBAŞ


Acımasız baskınların

Kıskacında ansızın

Uzanırken geleceğe

Tinsel mahzenlerde

Üşüdük ikimiz de…

 

Hayatlar paramparça

Dağılırken şu evrene

karanfil  çığlık

Bir yarı tanrıça

Sarıldın umutlarıma

 

Şu hep Uç uca

Ulaştırmak istediklerimiz

Ayni eksikliğin

Verdiği esriklik

Kararırken büsbütün yeryüzü

 

Sevdaydık biz

Derin ayrılıklar kucakladık

Derin yaralar sardık ha bire

Sevdayız biz

İnsanlığı karanlıktan kurtaracak…

 

Gowendler tutacak

Ellerini tutmayı özlemişim

Közlenirken bağrımda

Bu evrensel sevda

Uyuttum  bütün korkuları

Dolarken kollarını boynuma

 

Ezberden öte ezelden öte…

 

Yaşar Doğan  / Lolan 24/01/09

15/2/2009

TERS GİDEN BİR ŞEY VAR /BABÜR PINAR


RESİM:ZAFER KARAKUŞ


Bulutlar kendi gölgesini izliyor
Bolluk içinde yüzerken çağın irileri
binlerce çocuk bir kemik bir deri
açlıktan ölüyor Dünya’da
Afrika’ya bakıp gülümsüyor hançer
Aşk iklimini bulmadan
yüreğimi yarıyor adamın biri
dost acı söyler diyor sonra
Umut çığlığım olmadan
yaşamak ölmekten beter
Bu yalın gerçeği gizlemek zor

İyi insana sunulan kem sözler
acıtıyor gülümseyen yanımı
Her sabah tökezliyor ezber
Barış elimi kırıyor adamın biri
Sözle temizliyor yüzyıla gömülmüş kiri
Sevginin kehaneti olmadan
selamlayamam karşı duruşlar anımı
Gül mısra gizini çözdürmez her zaman

Kış ortası güz güneşi
güz ortası ayaz kavuruyor toprağı
Suyu canıma salmadan
düş gözümü kurutuyor adamın biri
dost acı söyler diyor
Gönül gözüm olmadan
göremem dostu düşmanlığı
Bu yalın gerçeği gizlemek zor

Kurtlar kendi hevesini izliyor
Develer şiirci pireler berber
oğullar ölü babalar diri
Saçı şöyle sarmal örmeli
ille de fildişi olmalı çetrefili çözen tarak
diyor adamın biri
bahçesinde çiçek yok soy dazlak
Düş gözü kör insanın elinde fener
ışıtmaz dostluk yolunu
Bu yalın gerçeği gizlemek zor

Ah kara donlu adam
bahar sözü sonlu adam
ayaz havasında şarkı söylemek zor
topla yeşil uçkurunu
sokaktan kış geçiyor


15/2/2009

ADINI DEĞİŞTİREN ŞİİR / UYSAL HİMMET ASLAN


RESİM:AHMET GÜNEŞTEKİN


I.

ne alır

ve ne verir şair

 

II.

büyük gözlerinde

kanlı sözler taşırdı

söze dahil bir masal

avuçlarını yağmalar

uzaklara kaçardı

 

o ki

çiçeklerin İnsan yüzü

çıksın diye ortaya

güne tutunur

karanlığa basardı

 

ve o

öyle dururdu ezeli

yeniden demlenirdi geceler

bilirdi

canı acırdı

 

uzakta bir deniz kızı ağlardı

 

III.

kendini tamamlayan

yarım kalırdı

 

yarım kalan

tamamlanırdı

 

 

Uysal Himmet / 15.04.2004

15/2/2009

EKMEK VE Şİ’R / TAN DOĞAN * SÖYLERİZ / HASİBE AYTEN


RESİM: MAHMUT YİĞİTOĞLU


EKMEK VE Şİ’R 

ekmek kokar kadınım/emek 
 
 
 

yârim ekmek pişirir
ben şi’r
  

çeker tülü-perdeyi
pencereyi açar
diker zeytinlerini göğün mavisine
bekler martıları kumruları ve serçeleri : zamana inat
gelince
su serper yüreciğince
sonra sardunyalara sonra menekşelere ve
dillerime

ekmek pişince yârim
önce koklar
sonra okşar : emeğince
 
bir lokma koparınca
ilk benim ağzıma ko’r
kuşlara çocuklara sonra
 

şi’r pişince
öyle yaparım ben de

TAN DOĞAN


SÖYLERİZ

RESİM: AMEEN AZZAWİ



Yol içinde yolcuyuz
Sizi bizden severiz

Bent yıkan seller gördük
Suyu çiyden severiz

Yarın acep bizim mi
Günü dünden severiz

Sevincimiz iğreti
Acı bizim söyleriz

Sabrımız bile sabırlı
Hıçkırsa da yüreğimiz

'Dağlar sizi pekmez ile kararız'

 

HASİBE AYTEN

 

15/2/2009

ÖZÜR DİLİYORUM / NACİ KASAPOĞLU * UMUT TARLALARI / MEHMET GİRGİN


ÖZÜR DİLİYORUM

RESİM: HATİCE KUMBARACI GÜRSÖZ

 

 

sana

yeni bir isim verdim

ben

 

oyuncaklarını arkadaşlarına bırak

dağlı gelin

 

dağda taşta

kurda kuşa

merhamettim ben

 

yoldan geldin

yorulmuşsun

yaralısın

dağlı gelin

 

türkü türkü

gelin ettim

ne sen gittin

ne ben el ettim

hüzün hüzün yarın ettim

iki gözüm dağlı gelin

 

sarardı

soldu

çöktü

avurdun

 

aşımdın

kışımdın

kışladın kavurdun

 

yazıma yazıldın biliyorum

 

senden özür diliyorum

 

NACİ KASAPOĞLU

 

UMUT TARLALARI

 

RESİM: DARİ DAWN

 


Kanatır

Yaratır

Ekmeğine

Katık

Eder

Hayatı

 

Kanar

Yarar

Ellerinde

Kalır

Umut

Tarlaları

 

İyi

Eder

Sarar

Sarmalar

İyi

Olur

Hayatı

 

 

MEHMET GİRGİN

 

15/2/2009

GÜVERCİN KANI / ÖMER GÖLGE


RESİM: DENİZ DENİZ


Ben bu şehirde doğdum.
Küçük ama eski bir semtte
Beyoğlunun tam arkasında
Sıraselvilerden aşağı
Tophaneyle Taksim'in ortasında
Güvercinler konardı avlularımıza

Şanslıydım...
Denizle konuşabilir..
Hayal kurabilirdim mavinin her tonuyla.
Martılarla haber yollardım her gün
Küçücükken ayrıldığım annemin
Gittiğine inandığım o gizemli dünyaya
Hayat sorunsuz ve güzeldi
Güvercinler konardı avlularımıza

Ne oyunlarımız interaktif
Nede sanaldı dostluklarımız
Körebe,yakar top,saklambaç, bilye
Bazen savaşlarımızda olurdu elbette
Aşağı mahalleyle..
Artin'ler,Dikran'lar,Ohannes'ler yaşardı
Kemal'ler,Hasan'lar,Mehmet'ler arasında
Yabancı değildi Topik ve Lakerda
Dostluk ve muhabbetle örülmüş sofralarımıza
Gidilecek ilk evlerdi onlar bizler için..
Kurban ve Ramazan bayramlarında.
Rengarenk yumurtalar beklerdik
Paskalya yortularında
Güvercinler konardı avlularımıza...

Nasılda sıkıca tutmuştum ellerini
Sünnetçi korkusunun inadına
'Erkek oluyorsun dik dur ve ağlama' demişti bana
Bir dağ gibi sırtımı yasladığım
Kirvemdi 'Rupen' amca
Ötekinin ne olduğunu hiç bilmeden yaşardık
Güvercinler konardı avlularımıza

En iyi ben bilirim..
Evet mübalağasız en iyi ben bilirim.
Aşkın acıtan yüzünü
Nasıl anlatabilirim size
On bir yaşında vurulduğum
Ve hala esiri olduğum
O Ermeni kızını............
Olanca saflığıyla yaşardık aşkı.
Güvercinler konardı avlularımıza
Şimdi iğfal edilmiş masumiyetler pazarında
Geçmişe bakıyorum hıçkırıklarla
İki damla güvercin kanı avuçlarımda...

15/2/2009

NAYLON ARABALAR / NİLGÜN ACAR

 

 RESİM: AHMET UMUR DENİZ

 

Bilmem dışarıya çıktığınızda ayrımsadınız mı? Yeni bir tür araba çıktı. Belki yeni değildir. Birkaç aydır, ben yeni görüyorum. Küçük tekerleklerin üzerine, kalın tellerle biçimlendirilmiş. Tellerin arası ve etrafı naylon çuvallarla kaplanmış. Her iki ön yanından, ince demirler çıkartılmış. Ve insanlar, artık kendilerini koşuyorlar bu arabalara.

 

İlk gördüğümde,gerçekten şok olmuştum. Çok yaşlı bir adam, elleri acımasın diye paçavralar sarmış. İki büklüm, çekip götürüyordu bu garip arabayı. Küçüklüğümüzden beri at arabaları, el arabaları, bisiklet biçiminde pedallı arabaları çok görmüştük. Seyyar satıcıların arabalarıydı bunlar. Bazen özenirdik, bazen de yüreğimiz sızlardı. Ama yukarıda söz ettiğim naylon arabanın yanında çok lüks kalıyorlar.

 

Caddelerin, işlek sokakların arasında, bu naylon arabalarıyla içimi burkuyor. Derinden utandırıyor beni. Bu insanlar, çok yaşlı bir adam da olabiliyor, çocuk ya da genç de. Çöp topluyorlar. Kullanılmış pet şişeler, su bidonları vardı, son gördüğüm çocuğun naylon arabasında. Okula gitmesi gerekirken, ekmek parası peşindeydi. Ya o yaşlı amca? Gözlerimden yaş getiren o onurlu insan. Çocuklarının, torunlarının arasında, köşesinde oturmayı ya da kendine has hobileriyle uğraşıp hizmet ve saygıyı çoktan hak ederken, buz gibi soğukta, yağmurda, çamurda, yakıcı güneşin altında, günlük harçlığını çıkartmaya çalışıyordu.

 

Dilencilere oldum olası sinir olmuşumdur. Naylon arabalara kendilerini koşanlar, saygıyla elleri öpülesi insanlar. İSTANBUL!!! Taşı toprağı altın İSTANBUL!!! Şu sarı,altın liralarından biraz da o çocuğa, gence, yaşlı amcaya versene? Çocuk,okuluna gitsin. Genç, geleceğini kursun.Yaşlı amca, birazcık rahat etsin. Kayboluyor her şey, tüm insanlık kayboluyor. Geçmişin içi sızlıyor, bugün yanıp kül oluyor. Gelecek, umutsuzluğun girdabında dönüp duruyor. O naylon arabalar, sırtlardaki çuvallar, usuma, yüreğime kazınıyor.

 

Utanıyorum, eziliyorum, suçluyum. SUÇLUYUM.EVET SUÇLUYUM.

      O kaybolan insanlığın içinde,ben de varım. Görebiliyor, duyabiliyor, algılayabiliyorum çünkü. İçimin tüm çığlığıyla, “HAYIR” demekten başka bir şey yapamamanın ezikliğini yaşıyorum. Romantik bir duygusallık değil. Çözüm getirememenin iliklerimi sızlatan acısı. Kaybolma insanlık! Aç gönül gözünü. Ve birazcık daha adil ol. Kediler, köpekler, martılar ve bazı kuşlar gibi, çöplüklerden, çöplerden beslenmesin insanlar. Yoksa gerçekten, gelecek çöpe gider.


Nilgün Acar /  25. 05. 2008



EMEĞİN SANATI GRUBUNDAN A.ZİYA ÇAMUR, YAŞAR DOĞAN VE BABÜR PINAR’IN DA TEBLİĞLERİNİN YER ALDIĞI KONFERANS METİNLERİNDEN OLUŞAN BU KİTAP SORUN YAYIN KOLLEKTİFİ TARAFINDAN YAYINLANDI. ORADAN İSTENEBİLİR.

EMEĞİN SANATI GRUBU ŞAİR-YAZARLARINDAN EMEKÇİ ŞAİR ŞEREF ÖZTÜRK USTA'NIN İLK ŞİİR KİTABI YAYINLANDI:
"seksen kere söyledim

benden şair olamaz dedim

yüreğim hep kavgamdaydı

sınıfıma sevdamdaydı"



GAZZE'DEN YİTEN İNSANLIK

EMEĞİN SANATI DOSTLARI:

 Devrimci Siteler i ziyaret et
Link Sitesi Bedava siteler Linkcenneti.com
Sitenizi Ekleyin!
Blog Ekle-Site Ekle

Google Gruplar
EMEĞİN SANATI grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et
Blogcu ile yapıldı