« Önceki | Sonraki »

1/5/2008

"YENİ SOSYALİST GERÇEKÇİLİK" ANLAYIŞIMIZ VE GÖREVLERİMİZ / ALİ ZİYA ÇAMUR

 

                                                                 RESİM: LUİS DENNİS

 

Günümüzde her alanda olduğu gibi sanat alanında da sermayenin vuruşlarıyla sanat alanında da bir kavram kargaşası sürmektedir. Bir takım kavramlar ağızlarda gezerken, yerli yerine oturtulmaksınız ya ölçüsüz övülmekte ya da yerin dibine sokulmaktadır.

 

Bu kavramlardan biri de “sosyalist gerçekçilik” kavramıdır.  Sosyalist gerçekçiliğe bakış solda ve sağda da bilinçsiz ya da bilinçaltında göğeren bir bilincin ölçüsüz dostluğunu ve düşmanlığını taşımaktadır.  Bu konuda farklı bakış ve dalgalanmaların detayına girmeden önce, Sovyetler Birliği öncesinde başlayan ve sonra büyüyen bu akımın kökenine bakmakta yarar vardır.

 

SOSYALİST GERÇEKÇİLİĞİN KÖKENİ

 

Proletaryanın devrimci ülkülerine ve mücadelesine dayanarak sosyalist gerçekçiliğin ortaya çıkışı Sovyet sanatının başlıca yöntemi olarak benimseyişiyle belirir.  Ne var ki, somut anlatımını devrimci yazarların yapıtlarında ve sosyalist gerçekçiliği benimseyen eleştiri okulu temsilcileri ile öteki sanat dallarının ürünlerinde bulan bu ussal gelişim bir anda oluşmadı elbet.  Konstantin Fedin, bu konuya ilişkin görüşlerini şöyle açıklıyor:

        “Gerçeğin sanat yapıtlarında yansıtılması konusunda sanatçının yaklaşım ilkeleri uzun yıllar boyunca oluşmuş ve olgunlaştırılmıştır. Yetenekli yazarların edebî deneyleri ve başarıları, Sovyet sanat dünyasının kurulması için gerekli malzemeyi sağlamıştır. Marksizm ve Lenin’in devrimci dehası, kuramcılara ve eleştirmenlere esin kaynağı olmuş; onların Sovyet sanatındaki yeni olguları ideolojik genellemelere götürmelerini, bu olguların sanatsal kalıtımla ortak yanlarını belirlemelerini ve özgün yönlerini vurgulamalarını sağlamıştır.”

       

Sosyalist gerçekçilik,  karmaşık ve çok yönlü bir oluşumdur. Hiç kuşkusuz her sanatsal yöntemin temelinde belirli bir insanlık kavramı, gerçek kavramı ve sanatın gerçek karşısındaki tutumu yer alır. Sosyalist gerçekçilikte bu kavramlar temelde yenilik taşır.  Burjuva dünyasının yazarları, tarihi bilinmez güçler arasındaki çatışmanın ürkütücü karmaşası olarak yorumlarlar. Bu yazarlar yabancılaşma, korku ve kimi zaman da gizemci bir dehşet duygusu içinde çalışırlar. Onlara göre tarih süreci, kendilerinin etkilemeye güç yetiremedikleri ölümcül bir süreç olarak algılarlar.

 

        Oysa Marksizm-Leninizm’in en önemli sonuçlarından biri de, insanların tarihe ve çağa bakış açılarını değiştirmek oldu. Marksizm-Leninizm’in klasikleri belirli tarihsel yasalar olduğunu, bu yasaların kesinlikle belirlenebileceğini ve insanların bu yasaların mantığına dayanarak tarihin akışını etkileyebileceklerini ortaya koydu. Bu buluş, insanlığın psikolojisinde çok büyük bir değişime yol açtı. İnsanlar kendilerini güçlü bulmaya başlarken aynı zamanda da tarihsel bir iyimserlik kazandılar.

 

        Bu tarihe iyimser bakma duygusu, sosyalist gerçekçi sanatı benimseyen şair ve yazarların yaratıcı benliğine iyice sindi. Bu kişiler, tarihi kendileri yaratma isteği duydular. Tarihi yeni baştan yaratmaya giriştiler.  Bunlardan Maksim Gorki’nin diliyle, “Dünyaya, dünyayı insanın mutluluğu için değiştirmeyi ve yeryüzünü bir aile hâlinde birleşmiş insanlığın güzelim yeri durumuna getirme”yi amaçladılar.

 

        Günümüzde sosyalist gerçekçiliğin bu yenileyici nitelikleri özel bir değer taşımaktadır. İnsan gelişim süreci boyunca salt yapıcı değil, yıkıcı güçleri de buldu karşısında. Bilimsel ve toplumsal devrimin ilerlemesi, çağdaş dünyanın karşısına  “varlığını sürdürebilme” sorununu getirdi. Bu sorun daha bugün daha yakıcı olarak gelecekle ilgili karamsar görüşlere insanlığın kendini yok edeceği kanısını pekiştirmektedir.

 

        Tüm bunlar göz önünde tutulduğunda, gerçekten insancıl bir sanatın bu tür görüşlerle uzlaşıp uzlaşamayacağı, kendi estetiğinin dar sınırları içinde kısıtlayıp kısıtlayamayacağı, daha da ötesi gerçeğe ve toplumsal çatışmalara kayıtsız kalmayı öğütleyip öğütleyemeyeceği sorusu akla geliyor. Çağımızda, dünyaya karşı etkin bir tavır getiren,  gerçeği ortaya koyan ve insanın yazgısıyla çağdaş kuşakların yaşamının insanların kendilerine bağlı olduğunu gösteren bir sanata özellikle gerek vardır. Günümüz sanatında en üst düzeyde insancıllık ancak böyle dile getirilebilir. Sanatı zenginleştirebilecek ve insanın sanata saygısını pekiştirecek bu tutum, sosyalist gerçekçiliğin temel programıdır.

 

        Sosyalist gerçekçi sanatın bireye, tarihe ve gerçeğe bakışındaki iyimserlik, bu sanatın yaratıcı yönteminin felsefi temelini oluşturan Marksist-Leninist dünya görüşünden doğmaktadır. Bu dünya görüşü, sosyalist gerçekçi sanatçıların en temel çıkış noktasıdır. Sosyalist gerçekçiliğin temelinde, kapitalist dünyanın tersine  -Lenin’in deyimiyle-  dikkat sanatçıya değil sanata, sanat yapıtınadır.  Sosyalist gerçekçilik estetiği, sanatta nesnel yasaların varlığını asla yadsımaz. Bu yasaların kesinliğini vurgularken, bu yasaları toplumsal yaşamın temel yasalarının karşısına çıkarmayıp aralarındaki ilişkileri ve karşılıklı etkileri incelemeye girişir. Sosyalist gerçekçi estetiği güçlendiren önemli bir nitelik de budur.

 

         Sosyalist gerçekçi sanat, salt gerçeğin aydınlığa kavuşturulmasıyla kısıtlanamaz; gerçeği kanıtlar ve yaşama egemen olmasını sağlar. Bunu yaparken de eleştirici gerçekçi sanatın en iyi geleneklerini sürdürür.  Rus Edebiyatında daha 1900’lerin başında Belinski ile başlayan eleştirel gerçekçilik hareketinin ilkeleri Gorki tarafından yeniden sosyalist gerçekçilikle birlikte anılmaya başlanır Bu konuda Sovyetler Birliği 1. Kongresinde derin tartışmalar olur. Gorki’ye itirazlar yükselir.  Sosyalizmin kurumsallaşmasından sonra eleştirel gerçekçiliğe yer olmadığı savunulur. Yazarlar Birliği Başkanı Fadeyev, sonucu şöyle bağlar: “Sosyalist gerçekçiliğin toplumsal ilişkiler konusunda salt yeni biçimler getirip bunları kanıtlamakla kalmadığını,  aynı zamanda en eleştirici gerçekçilik türü olduğunu belirtir.  Sosyalist gerçekçilik; kanıtlayıcı, ileri sürücü, eleştirici ve çözümleyici ilkeleri birbirine kaynaştırarak, bu ilkelerden herhangi birini ötekilerden öne çıkarmanın yöntemi sakatlayacağı sonucuna varır.”

 

        "YENİ SOSYALİST GERÇEKÇİLİK" NEDİR?

 

        Öncelikle şunu vurgulamak gerekir. Sanatın çıkış noktası, “güzel”in kaynağı eylemdir. Bir sanat yapıtını başarılı kılan da yapımındaki emektir. Her sanat verimi, bir taşın üzerine yeni bir taş koyma edimine tanıklık eder. İşte bizim sanat anlayışımızda, bu emeği öne çıkarmak, emeksiz üretilen mızmız, içbükey sanat yapıtları arasından sıyrılıp sesimizi yükseltmek önem taşımaktadır.

 

Biz EMEĞİN SANATI olarak, sosyalist gerçekçiliğin geçmiş mirasına sahip çıkarak ama kalıplarını da kırarak, günümüzde insani açılımların estetik arayışının özüne dönük, insanı tüm boyutlarıyla ele alan, postmodernizmin labirentlerinin kapılarını üzerlerine kilitleyen sosyalist gerçekçiliğin izini sürüyoruz. Biz "yeni sosyalist gerçekçiler" için geçerli olan, sanatı donduran ölçütler değil, canlı bir sanatın canlı bir estetiğidir. Burjuva sanatçılarından ayrılan bir diğer önemli yanımızda parçalayıcı değil, çözümleyici oluşumuzdur. Bizim sanat anlayışımız, dayatmacı değil, tam tersine zorlamacılığa ve tekelciliğe karşı olmaktır. Kısacası "yeni sosyalist gerçekçilik", toplum ve doğa içindeki insan gerçekliğinin imgesel bir yolla ve estetik bir biçimle dile getirilmesidir. Bu dile getirmede, daha doğrusu temsil etmede temel öğe insandır, insanın hâlleridir.  

Bizim sosyalist gerçekçi anlayışımızın kökenleri Sovyet devrimi öncesi Belinski’nin eleştirel gerçekçiliğinden Plehanov’un sosyalist gerçekçilik anlayışına, oradan Gorki’ye uzansa da; onlardan aldığı ivmeyle Fütürist Mayakovski’yle birlikte sosyalist Fransız sürrealistlerini Eluard’ı, Rene Char’ı, Aragon’u ve  şiire boyut atlatan  Neruda’yı, Yannis Ritsos’u da kapsamaktadır. Yani "yeni sosyalist gerçekçilik" dediğimiz zaman, canlı ve yaşamla tümleşmiş, insanı tüm boyutlarıyla ele alan, kalıpları parçalayan bir sosyalist gerçekçiliktir.

Paul Eluard’ın sürrealizm için dile getirdiği şu görüşler, bizim yeni sosyalist gerçekçilik anlayışımızın da ana çerçevesini yansıtmaktadır:

“Sürrealizm bir savunma aracı olduğu kadar kuşatma aracıdır, insanın gün ışığına  kavuşturması gereken depderin vicdanıdır. Sürrealizm, düşüncenin herkeste mevcut olduğunu göstermek, herkesi düşünmeye çağırmak için çaba harcamaktadır; insanlar arasında var olan farkı azaltmak için absürt bir düzene, eşitsizlik, aldatmalar alçaklıklar üstüne kurulmuş bir düzene hizmet etmeyi reddeder. Hele insan kendini tanısın, kendinin farkına varsın, o zaman şimdiye kadar mahrum bırakıldığı zenginlikleri, nice acılar içinde teşkil ettiği bir kaç sağır ve kör büyük adam adına biriktirdiği maddi ve manevi bütün zenginlikleri ele geçirebileceği gücü bulur kendinde..”

 

Bu bakış açısını sosyalist gerçekçi anlayışla buluşturduğumuzda, daha dinamik, özgün ve kıvrak bir sanata açılıyor yolumuz. Bu sanat, düzeni ve prestijini korumak için bankalar, kışlalar, hapishaneler, kiliseler, kerhaneler inşa eden fazilete karşı koyan sanattır. Bu sanat,  ölümün bu korkunç yüzünü aşıp her şeyde kendini gösteren sanattır. Eluard’ın yaptığı çözümlemeyle: “O, Sade’ın eserlerinde olduğu gibi Marks’ın Picasso’nun, Rimbaud’nun, Lautreamont ve Freud’un şaheserlerindedir. Radyonun icadındadır. Çéliouskin’in kahramanlığındadır. İspanyolların Asturies’de düşmana karşı yaptığı devrimde, Belçika ve Fransa’da  yapılan grevlerdedir. O hoş tatlarda olduğu gibi, daha iyi beslenmek ve daha doğru öğrenmenin soğuk realitesinde de olabilir. Yüz yıldan beri, şairler oturtulduğu zirvelerden aşağı indiler, sokaklara indiler, tanrıları yok edip efendilere küfrettiler, artık güzelliği ve sevdayı ağzından öpüyorlar, mutsuz halkların isyan türkülerini öğrendiler, usanmadan onlara kendi türkülerini söyletmeye çalışıyorlar. Alay ve kahkahalar onların hiç umurunda değil, onlar bu tür zırvalamalara alışıktır, lakin herkes adına konuşma onuruna sahipler şimdi.  Çünkü vicdanlarına sahipler.”

 

SOSYALİST GERÇEKÇİLİĞE YANLIŞ BAKIŞLAR

 

        Bu temel bilgilenmeden sonra, “sosyalist gerçekçilik” kavramının sanatçıların imgelemindeki yansımalarına bir göz atmakta yarar vardır:

        1.Postmodernizm ile sanat alanındaki ideolojisini bulan Kapitalizm, sanat alanındaki suları da bulandırmayı başardı. Kimi küçük burjuva sol yönelimli sanatçıları saflarına çekti. Bu sermeyenin sularında kürek çeken burjuva sanat ideologlarına göre “sosyalist gerçekçilik”, devri geçmiş, insanı yadsıyan, bireyi göz ardı eden bir sanat akımıdır. Hâlâ bunun peşinde koşanlar, Stalinist dinozorlardır… Ne demeli böyle suçlamaya, neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Sosyalist gerçekçiliğin insanı yadsıdığını, bireyi göz ardı ettiğini ileri sürenlerin “birey”den ya da “bireysellik”ten ne anladığına da bakmak gerekir.  Sosyalist gerçekçilik, insanı ele alırken tüm boyutları ve derinlikleriyle ele alır. Salt tek yönden, tek pencereden bakmaz. Bilinçaltı kadar bilinç üstü insani öğeleri de değerlendirir. Ancak bu suçlamayı yapanların anladıkları “birey”, odalarının bir köşesine kapanan, dünyaya gözlerini kapatan, kendi ruhsal fantezileriyle bunalımları arasında dört dönen dış gerçeklikten soyutlanmış içe dönük kişilerdir. Dünyaya bu gözle bakanlar için elbette sosyalist gerçekçilik bir şey ifade edemez. Çünkü imgelemlerinin perspektifleri kapalıdır. Sosyalist gerçekçiliği,  “taraflı” , “ideolojik” bir şiire, edebiyata koşmakla suçlayanlar da eksik değil bu cepheden.   Ama onların ya ayırdında olmadıkları ama bilip de tilkiliklerinden sordukları sanat ve ideolojinin en keskin yanıtı şudur: “Sanat, ideolojilerin estetik kimlik kazanmış biçimidir.”  Bu söz, aslında sanat gerçeğini en yalın  izlerle dile getirir. Ve kapalı kutudaki insanı anlatanlar da en az sosyalist gerçekçiler kadar ideolojiktir ama safları, duruşları farklıdır.

 

        2. Kimi sol etiketli sanatçılar, sosyalist gerçekçiliğin kaba kaldığını, yeni duyarlıklara açılamadığını söylerken, daha da ileri gidip sosyalist gerçekçiliği bir şekil olarak kavradıkları görülür. Sosyalist gerçekçilik deyince 40 kuşağı ve 70 kuşağını anlayan bu sanatçılar, bu kuşağın yaşadıkları toplumsal sıkıntıları, yapıtlarını okura sunmada önlerine çekilen engelleri, zindanlarla mezarlar arasında bir süreç yaşayan ve kendi sanatlarını geliştirme olanakları bulunmayan o yiğit insanlara çamur atmaktan da kaçınmazlar. Sosyalist gerçekçi sanatın basit, insana seslenmenin kolay olduğunu, sanatın düzeyini düşürdüğünü ileri sürenler görmediği, ya da görmek istemediği nokta şudur: Sanatından ödün vermeksizin, ilkelliğe, şematikliğe ve popülistliğe kapılmaksızın, devrimci bir tutumla emek için, insan için yazmak, yazarken de yazdıklarının kitlelerin nabzında atabilmesi hiç de kolay değildir.

 

        3. Bir de sosyalist gerçekçiliği klasik anlamda kabullenen hatta Jdanovcu çizgi içine hapsolmuş sosyalist gerçekçiler de az değildir. Sosyalist gerçekçiliğe bu perspektiften bakan arkadaşlar, sosyalist gerçekçiliğe değil eleştirel gerçekçiliğe geri dönüş içinde olduklarının da farkında değildirler. CHE GUEVERA’nın “Sosyalizm ve İnsan” başlıklı makalesinde eleştirdiği, bu sosyalist gerçekçilik anlayışıdır:     “ Sanat için tek sağlam yolu neden sosyalist gerçekçiliğin donmuş biçimleri arasında arayalım? Özgürlük kavramına karşı sosyalist gerçekçilik kavramını ileri süremeyiz, çünkü yeni toplumun gelişimi tamamlanmadıkça özgürlük yoktur ve olamaz. Ne pahasına olursa olsun ille de gerçekçilik diyerek, oturduğumuz yüce makamdan 19. yüzyılın ilk yansından beri gelişmekte olan sanat biçimlerini mahkûm etmeye kalkışmayalım, çünkü böyle yaparsak geçmişe dönmek ve doğmakta olan ve kendini yaratma süreci içinde bulunan insanın kendini sanatla ifade edişini delilik saymak gibi bir Proudhonvari yanlışa düşmüş oluruz. “

 

        Yukarda sosyalist gerçekçiliğe dair ele aldığım bakışlarda faşist ve liberal anlayışların saptamalarına yer vermedim. Çünkü biz onları iyi tanırız, onlar da bizi.  Burada vermek istediğim, suyu bulandıran bakış açılarıydı.

 

        SONUÇ:

Günümüzde burjuvazinin sanatı sınaîleştirme girişimlerine,  fabrikasyon sanat yapıtı üretme çabalarına karşı tüm sosyalist gerçekçilere düşen sorumluluklar vardır. Nâzım Hikmet gibi yaşamını sosyalist mücadeleye adayan bir insanın yapıtları, bir holdinge nema kazandırmaktadır. Üstelik bu yapıtların sermayeye karşı kullanımlarına karşı durarak yapılmaktadır bu iş. Beri yanda gerek dağıtım, gerekse yayın tekelleri sermayenin değirmenine su taşımayan hiçbir sanat yapıtına geçit vermemektedir. Sosyalist sanatçılar ise, yapıtlarını okurla buluşturmakta önemli sıkıntılar çekmektedirler. Aslında tek tek parça parça; adı ister grup, ister cephe, ister dergi çevresi, ister site çevresi olsun belli bir gücü olan sosyalist sanatçılar,  toplu, yüksek volümlü bir ses oluşturmanın olanaklarını araştırmaya başlamalıdırlar. Sosyalizmin ana çerçevesi altında tüm sanatsal oluşumlar, gruplar, cepheleri, site ve dergi grupları buluşmalı, ortak bir platformda seslerimizi bir koro düzeni içinde buluşturmalıyız. Bu hem sosyalizm adına hem de sosyalist gerçekçiliği savunuşumuz adına temel sorumluluğumuzdur.


Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

 Devrimci Siteler i ziyaret et
Link Sitesi Bedava siteler Linkcenneti.com
Sitenizi Ekleyin!
Blog Ekle-Site Ekle

Google Gruplar
EMEĞİN SANATI grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et


İÇ MİHRAK AFİŞLERİ











ÜYELERİMİZİN YAYINLANAN KİTAPLARI:

HASİBE AYTEN'İN YENİ ŞİİR KİTABI ÇIKTI: "SEVGİ İKLİMİ"


MAVİ TUTKU / NİLGÜN ACAR


DİCLEYE ATILMIŞ KARANFİLİM BEN / İSA TEKİN


KAR SUYUN SIRTINDA / İRFAN SARİ


AY GÜNLÜĞÜ / TEMEL KURT


KİTAPLARDAN EDİNMEK İSTEYENLER, GRUP E-POSTASI ÜZERİNDEN İSTEKTE BULUNABİLİRLER. ____________________

Bir Mahallenin Kültüre Ve Sanata Açılan Kapısı: ÇINARDİBİ Türkiye'nin İlk Mahalle Kültür-Sanat Dergisi

İletişim ve Abone
Blogcu ile yapıldı