« Önceki | Sonraki »

15/5/2008

ADANMIŞTIR ÖMRÜM / DEVRİM BORAN

 

RESİM: ERİC DROOKER


“Bir ömre kaç hayat sığar?” diye sorup, ömrüme sığdırdığım hayatları özetle anlatmıştım. Ömrüme sığdırdığım hayatları anlatmaya, ‘ömrümün kırılma anı’ olan “17 Yaşım” ile başlamıştım. Ömrümün en güzel yaşı 17 Yaşım, kurtarıcı meleğim Gönül Hoca’nın Felsefe Dersi ile başlayıp adanmış bir ömre yelken açışımla son bulur. “17 Yaşım”ın Birinci Perdesi, ‘Sakıncasız bir konu seçebilmenin huzuru, dehşetli merakım ve tarifsiz şaşkınlığım ile ayrılmıştım yanından’ sözleriyle kapanmıştı. Ve şimdi de 17 Yaşım’ın İkinci Perdesi:

Dönem ödevi olarak, ‘3 numaralı filozofum’ olan Hegel’i seçmiştim. Böylece, bir ilke de imza atmıştım: İlk defa bir öğrenciye ‘dönem ödevini seçme hakkı’ tanınmıştı. Üstelik devletin demokrasiyi uzağına olsun yaklaştırmadığı, demokrasinin ise toplumda kök salamadığı çağdışı bir ülkede böylesi sıra dışı bir hakkı, uğruna kavga etmeden, yalnızca isteyerek elde etmiştim… Ödevimi, Sosyalist Kültür Ansiklopedisi’nden hazırlayıp vermiştim Gönül Hoca’ya. İki sayfalık ödevimin sonundaki boşluğa sürrealist bir resim ile ‘imzamı’ atarak, aykırılığımı dışa vurmayı da ihmal etmemiştim…

Gönül Hoca’nın Felsefe Dersi, nur olup yağmıştı ruhuma. Ruhumda uyuklayan kuşkuyu ve merakı uyandırmıştı çünkü. Ki ruhu aydınlığa çıkaran yol, kuşku ve merakın sonsuz veriminden geçer… Kuşkuya düşmüştüm. Her şeyden ve herkesten kuşku duyuyordum… Meraka düşmüştüm. İnsana ve hayata dair ne varsa merak ediyordum… Kuşkunun bereketli topraklarında yeşerttiğim sorularımı savurup duruyordum hayata. Ve merakın berrak sularında arıyordum yanıtlarımı…

Sosyalist Kültür Ansiklopedisi yetmiyordu artık. Dünyada olup bitene dikmiştim gözlerimi. Ve yeni bir alışkanlık edinmiştim. Gazete okumaya başlamıştım. Babamın yıllardır aldığı Cumhuriyet Gazetesi’ni okumaya başlamıştım. Hoş, daha önce de okuyordum gazeteyi. Spor ve televizyon sayfalarını okumaya, ‘gazete okumak’ denirse elbet. Ama artık, köşe yazılarına ve yazı dizilerine kadar okuyordum gazeteyi. Hatta gazetede yayınlanan bir yazı dizisi nedeniyle (hayatımda ilk defa) sınıftan atılmıştım.

Erdoğan Aydın’ın “Nasıl Müslüman Olduk? / Türklerin Müslümanlaştırılmasının resmi olmayan tarihi” adlı bir kitabı yayınlanacaktı. Cumhuriyet Gazetesi, çıkmadan önce kitabın özetini yazı dizisi halinde yayınlamıştı. Yazı dizisini heyecanla okumuş, okurken de notlar almıştım. Ve elbette yığınla soru takılmıştı kafama. Konu din olunca, kafama takılan soruları din dersinde sormaya karar vermiştim. Sormuştum da. İlkin sorularımı yanıtlayan din hocası, sonrasında hakaretler eşliğinde sınıftan atmıştı beni… İşte, hayatımda bir ilk daha! Başarılarla dolu okul hayatım boyunca ilk defa sınıftan atılmıştım. Üstelik disiplin konusu bir söz ya da davranıştan dolayı da değil, yalnızca soru sorduğum için dersten atılmıştım. Görevi öğretmek olan bir öğretmen, yalnızca ve yalnızca soru sorduğu için bir öğrencisini dersten atmıştı. Ve beni dersten atarak, “Öğrettiklerimle yetinin! Ötesini merak etmeyin! Hele de merakınızı gidermek için soru sormaya kalkışmayın sakın!” diye gözdağı vermişti herkese…

Bir çelişkinin kucağındaydım işte! Ya öğretilenlerle yetinip susacaktım ya da öğrenmek için soru sormaya devam edecektim. Hayır! Öğretilenlerle yetinemezdim. Ki, zaten, öğretilenlere inanmıyordum artık. Çünkü hayat, yalanın kuşatması altındaydı. Ve öğretilenlerin hepsi, yalandan ibaretti. Gerçek ise, kuşku ve merakın doğurduğu bir arayışın sonsuz verimindeydi… Evet, öğrenmek için soru sormaya devam edecektim! Soru sormanın bir bedeli olsa da yine soracaktım. Her ne pahasına olursa olsun susmayacaktım. Zihnime örülen duvarları yıkmış, ruhuma vurulan zincirleri parçalamıştım artık. Özgürlüğe doğru yaklaşıyordum usul usul…    

Ansiklopedi ve gazete okumanın yanı sıra, okuma alışkanlığımı “roman okuma aşaması”na sıçratmak için bir girişimde bulunmuştum. Büfenin kuytu bir köşesinde duran, kalın mı kalın iki romanı kestirmiştim gözüme. Babamın yıllar önce aldığı, İlya Ehrenburg’un “Fırtına” ve “Paris Düşerken” adlı romanlarını okumaya karar vermiştim. Hangisi olduğunu hatırlamıyorum şimdi. Romanlardan birini okumaya başlamış, ama çok geçmeden sıkılıp bırakmıştım. Çünkü roman, hem anlam haritamda “tanımsız bir cisim” idi henüz, hem de dizginsiz merakımı gidermekten uzak idi…

Sınıfım, din maskesi takmış gericiliğin kuşatması altındaydı. Gericilik, kitap, dergi ve kasetler aracılığıyla yayılıyordu hızla.  Hatta okulun arkasında ‘çayevi’ görünümlü bir üsse de sahipti… Gerici sınıfdaşlarım, ‘sınıfın aykırı öğrencisi’ beni de saflarına katmak için çırpınıp duruyorlardı. Aylar önce yaşanan ve 33 insanın yakılarak katledildiği ‘Sivas Kıyımı’ ile gerici sınıfdaşlarımın hummalı faaliyetleri arasındaki apaçık bağlantıyı anlayabilecek bir bilince sahip değildim henüz. Ama ‘karanlık bir dünya’da yaşadıklarının farkındaydım. Felsefe Dersi’nde ölümcül bir sessizliğe gömülmeleri, düşünmekten ve aydınlıktan korkularının bir yansımasıydı. Korku ile büyütülerek zihinleri prangalanmış gerici sınıfdaşlarımın yaydıkları karanlıktan rahatsızlık duyuyordum. Duyuyordum ya, aydınlığa henüz adım atmıştım ve karanlığa karşı koymaktan uzak idim henüz…                                              

Ansiklopedi’nin etkisiyle kendimi ‘sosyalist’ olarak tanımlamaya başlamıştım. Sosyalizmin s’sinden habersizdim oysa. Aylar önce de, sözlük anlamındaki ‘özgürlük’ ifadesine aldanıp kendimi ‘liberal’ olarak tanımlamıştım. Sosyalizmi felsefi bir akım sanıyordum…

Ve miladıma doğru yaklaşıyordum usul usul…

‘Olmak ya da olmamak’ ikileminde sürüklenen kimlik bunalımım, müfredata konulan Felsefe Dersi, Gönül Hoca’nın ‘felsefe öğretmenim’ olarak hayatıma girişi, Sosyalist Kültür Ansiklopedisi’ni keşfedişim, dönem ödevini seçme hakkını elde edişim, Marx ve Engels’i sakıncalı olduğu için seçemeyip Hegel’i seçmek zorunda kalışım, Cumhuriyet Gazetesi’ni okumaya başlayışım, Erdoğan Aydın’ın yazı dizisi, din dersinde sınıftan atılışım, İlya Ehrenburg’un romanları, başarısız roman okuma girişimim, gerici sınıfdaşlarım ile çelişkim, kendimi sosyalist olarak tanımlayışım ve o soru. Miladımı başlatacak olan o soru.

1994 yılının Nisan ya da Mayıs ayı idi. Sınıftaydık. Ön sırada oturan Barış, bir sohbet sırasında “Sosyalist misin?” diye soruvermişti bana. Garipsemiştim sorusunu. Çünkü ilk defa böyle bir soru ile karşılaşıyordum. Hoşuma da gitmişti sorusu. Çünkü, sorusu ile sosyalist oluşum anlam kazanıvermişti. “Evet, sosyalistim!” demiştim gururla. “Ders çıkışında görüşelim” demişti. Gizemli bir hava oluşuvermişti birden. Acaba ne konuşacaktı benimle!.. Ders çıkışında ana binayı geçip, atölyelerin arkasındaki tenhaya gidip oturmuştuk. Barış anlatmış, ben ise dinlemiştim heyecanla. Meğer Barış da sosyalistmiş. Ve sosyalizm, felsefi bir akım olmanın ötesinde, uğruna mücadele edilmesi gereken bir dava imiş. Okulumuzda da Liseli Öğrenciler Birliği adı altında sosyalizm mücadelesi yürütülmekteymiş… LÖB’e davet etmişti beni. Davetini coşkuyla karşılamıştım. Ve okulun LÖB toplantısına katılmak için sabırsızlıkla beklemeye başlamıştım…

94’ün baharında mahallede bulunan köy derneğimize gidip gelmeye başlamıştım. Dernekten Yılmaz adlı liseli bir arkadaşa Barış’ın davetinden söz etmiştim. Meğer Yılmaz da, Nevzat Ayaz Lisesi’nin Öğrenci Birliği’nde yer alıyormuş. Ve daha kendi okulumun toplantısına katılamadan, Nevzat Ayaz Lisesi Öğrenci Birliği’nin toplantısında buluvermiştim kendimi. Dernekten birkaç kişi ile gittiğim toplantı, Ümraniye Çarşı’da bulunan bir binanın üst katındaki Sosyalist İktidar Partisi’nde yapılmıştı. Vardığımızda toplantı bitmek üzereydi… Böylece, hem ilk defa bir toplantıya katılmıştım, hem de ilk defa bir partiye —üstelik sosyalist bir partiye— gitmiş olmuştum.

Birkaç hafta sonra yine LÖB toplantısı için SİP’e gitmiştik. Toplantı sonrasında SİP’ten Özgür abla, başlatacakları eğitim çalışmasına davet etmişti bizi. Kaynak olarak, Emile Burns’ün ‘marksizmin el kitabı’nı vermişti bana. Kitabı dikkatle okumuştum. Ama bir olayın sonucu kapıldığım yabancılık hissi nedeniyle eğitim çalışmasına katılmamayı tercih etmiştim.

Okul kapanmıştı. Ve ben, okulumun LÖB toplantısına katılamamıştım bir türlü. Barış’tan ses çıkmamıştı çünkü. Karnemi almak için okula gittiğimde Barış ile karşılaşmıştım. Karnelerimizi aldıktan sonra Barışgil’e gitmiştik. Birkaç dergi ve 3 tane kaset vermişti bana. ‘Yeni Demokrat Gençlik’ adlı derginin birkaç sayısını, Kutup Yıldızı’nın ‘onurumuz’ adlı kasetini, Emekçi’nin adını hatırlamadığım bir kasetini ve ‘Günlerin Getirdiği’ adlı devrimci marşlardan oluşan bir kaset. Dergileri ve kasetleri alıp eve dönmüş, okul açılana kadar da Barış ile görüşmemiştim.

Okul kapandıktan sonra kapağı derneğe atmıştım. Bir yandan Ansiklopedi’den Marx’ı okuyarak sosyalizmi öğrenmeye çalışıyordum, bir yandan da dernek çalışmalarına katılarak ilk sosyalleşme atılımlarımı gerçekleştiriyordum.

Hayatımın ilk ‘işçi’ eylemine de o sıralar katılmıştım. 94’ün Haziran ayıydı sanırım. Ümraniye Belediyesi işçileri işten atılmıştı. Atılan işçiler arasında mahalleden tanıdıklar da vardı. İşten atılmaları protesto etmek için mahalleden birkaç kişi ile Ümraniye Belediyesi’nin önünde yapılan eyleme gitmiştik. Eylem sırasında, yakalarında işten atılmalarla ilgili kokart bulunan SİPli’lerin bildiri dağıtması dikkatimi çekmişti. Bildiri dağıtanların ikisi de bizim okuldandı…   

94 yaz’ı, Lütfü Kaleli söyleşisi, paneller, düzenlediğim şiir yarışması, Şile gezileri ve Barış Şenliği ile dolu dolu geçmişti. 94 yazıma damgasını vuran anım ise, Birleşik Sosyalist Parti’nin 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle Kadıköy sahilinde düzenlediği ‘Barış Şenliği’ olmuştu. Afişini görüp de haberdar olduğum şenliğe, solistliğini -üç yıl önce kanserden ölen- Kazım Koyuncu’nun yaptığı Türkiye’nin ilk Lazca rock yapan grubu olan ‘Zuğaşi Berepe’yi dinlemek için gitmiştim. Şenlik alanında gezinirken de kurtarıcı meleğime rastlamıştım. Çimenler üzerinde oturmuş, uzattığı bacaklarının üzerinde yatan bir çocuk ile meşgulken rastlayıp merhabalaşmıştım Gönül Hoca ile… Ben Zuğaşi Berepe’yi beklerken de, önceki yıl yaşanan ‘Sivas Katliamı’ndan kurtulan Aziz Nesin, sahneye çıkıp bir konuşma yapmıştı… Böylece, Gönül Hoca’yı son kez, Aziz Nesin’i ise ilk ve son kez görmüş olmuştum

Yaşadığım ve tanık olduğum onca ilk ile belleğime kazınan 94 yazı bitmiş ve okul yeniden açılmıştı. Okul açılır açılmaz da LÖB toplantısına çağrılmıştım. Beklenen gün gelip çatmıştı sonunda. Toplantı, Cuma günü okul çıkışında SİP’te yapılacaktı. Barış ile çarşı’ya yakın bir parkta buluşup gidecektik toplantıya. O gün okul yoktu. Erkenden kapağı parka atmıştım. Barış gelmemişti ama. SİP’e altı-üstü iki defa gitmiştim. O da aylar önce idi. Ne SİP’te, ne de LÖB’de bir tanıdığım vardı. Özgür Ablayı saymazsak elbet… Biraz çekingen, ama daha çok da heyecanlı bir şekilde kalkıp gitmiştim SİP’e. Şansıma, ortaokulda aynı sınıfta okuduğum Güler’e rastlamıştım. Sınıf arkadaşı Filiz ile gelmişti toplantıya. Belediye önünde bildiri dağıtan SİPli’lerin arasında gördüğüm iki kişi de oradaydı. Tanışınca farkına vardık ki Tarkan ve Yeliz, beni gıyaben tanıyorlarmış zaten. Kimya hocamdan duymuşlar adımı. Tanıdıkların çıkması ile çekingenliğimi atıvermiş ve ortama ısınıvermiştim hemen. Derken, Barış’ın arkadaşları Denizgil ve yirmiye yakın öğrenci art arda gelivermişti. Toplantı için bir odaya doluşmuştuk. Gergin bir havada gerçekleşen toplantıda yapılan seçim sonucu Deniz, temsilci seçilmişti… Toplantı sonrasında Denizgil’le birlikte çıkmıştım. Deniz, Haydar, Elif ve ben, Sondurak’a gidip bir yere oturmuştuk. Barış’ın çağrısını yineleyip ertesi gün yapılacak eylemi haber vermiştiler bana. Eylem, 1993’te CİA’nın komplosu sonucu Peru’nun başkenti Lima’da tutsak edilen Aydınlık Yol’un lideri Abimael Guzman’ın serbest bırakılması için yapılacaktı. Eylem için randevulaşıp ayrılmıştık.

Cumartesi günü Haydar ve Deniz ile Sondurak’ta buluştuk. Otobüse binip Üsküdar’a indik. Üsküdar’dan da vapur ile Eminönü’ne geçtik. Ve eylemin yapılacağı Sirkeci Postanesi’nin önüne gittik. Neden sonra, Postane’nin merdivenleri üzerinde ‘Yeni Demokrat Gençlik’ pankartının açılması ile eylem başlayıverdi. 30–40 kişi ile pankartın arkasında saf tuttuk. Hızla okunan basın açıklaması ve atılan sloganların ardından eylem sona erdi. Ve kaçarcasına dağılmaya başladık… Ertesi gün Cumhuriyet Gazetesi’nde eylemin haberi çıkmıştı. Habere eklenen fotoğrafta kendimi görünce, bir tuhaf hissetmiştim kendimi… 

Eylem, ömrümün kırılma anı olmuştu. Böylece, tarih öncem sona ermiş ve miladım başlamıştı. ‘Yarin yanağından gayrısını ortak kılma düşü’nün eylemcisi olarak adanmış bir ömre yelken açmıştım artık...

                                                                        

Şubat 2008  /     Devrim BORAN

 

 

 

1/5/2008

EL PENÇE DİVAN / EVİN OKÇUOĞLU

               

                                                                                                         RESİM: AVNİ MEMEDOĞLU

İşten çıkarıldığımda bütün haklarımı, tazminatımı aldım. Sendikalaşma eğiliminde diye işten atılan diğer arkadaşlar da aldılar. Şimdi işsizim. Bütün gün dışarıda dolanıp duruyorum. Akşam oldu mu, eve gidip karıma yine iş bulamadım diyeceğim. O da yine kızgın bakışlarıyla bana yüklenecek:

—Eve para getir de nereden getirirsen getir. Bu tencere kaynayacak. İster çal, ister çırp, çocuklar aç açık mı kalsın?  diyecek. Bir aydır hazırı tüketmekle meşgulüz. Hazıra dağ dayanmıyor.

Şimdi kahveye uğrar, eve gidişi az daha geciktiririm. Kahvede Kazım’la konuştuk geçen gün. Cumaya beraber gittik;

—Üzülme abi, diyor, Allah rızkımızı bir yerden verir, umudunu kesme, diyor.

Kazım parti kanalından işe girdi, çocukları yatılı kuran kursundan sonra burslu okumaya başladı. Geleceği de günü de sağlama aldı. “Senin oğlanı da bilgisayar kursuna yazdıralım bizim çocukların ağabeylerle bağlantısı var” dediydi geçen gün. Elimiz ermez gücümüz yetmez bu dünyada çaresizlik insanı kul ediyor iyice. Daha ne kadar dayanırım bilemiyorum. Bulaşmayayım dedikçe gücüm azalıyor.  

Şeytan diyor ki, işsizlik parası al muhtardan fakir kâğıdı al, aş evinden sefer tasını doldur. Yan gel yat. Cumaları kaçırma, orucu sağlam tut. Partiye de girer iyice elimi rahatlatırım. Kazım iyi adamdır. Beni de kayırır. Allah razı olsun, o da olmasa iyice halimiz harap. Sendikal hakmış, hukukmuş para etmiyor işte. Gördük günümüzü, oturduk aşağı. Hak hukuk vermiyor bu patron kısmı. Bağış veriyor, ulufe gibi yardım ediyor, kendine bağlıyor da bağlıyor.

Bizim de halimiz bu işte… El pençe divan...

Dedim dedim de kendimi kandıramadım.

İçimde bir yerde hayır diyen bir yan var. O kahveye de gitmem, Kazım’ı da görmem. Karım isterse ortalığı yıksın. Boyun eğmem baskıya. Önce kendime vereceğim hesabım var. Gelmişim bu yaşa, adımı lekelemem.  

Bir olmak lazım dedim karıma, dayanışmak lazım dedim. Kafamın etini yeme, suçu bende arama dedim. Tembel adam değilim, sorumsuz hiç değilim. Susup dinledi beni. Ona anlattım bütün her şeyi. Bir bir söyledim sendikayı, Kazım’ı ve bütün günü kurtaran yolları. Bütün gece dinledi. Sonra konuştu.

“İster çal ister çırp, ister Kazım’a git ister sendikaya, kocamsın” diyecek sandım, demedi.

—İş bulayım da çalışayım ben de, dediğinde afalladım.

—Kadın kısmı çalışmaz. Erkek adam karısını çalıştırmaz, diyecek oldum. Saydı sövdü.

—Bütün mahallede trikoda, gündelikçilikte, çocuk bakmada çalışanlar gün güne artıyor, senin dünyadan haberin yok, diye azarladı beni.

—Ele güne ne deriz? diyecek oldum.

—El gün mü kaynatıyor tenceremizi diye öfledi pöfledi.

İster istemez razı oldum. Kadın evden çıkmasın istiyorlar dediydi sendikadan Murat. Kadınlar ana olmaktan dolayı gözü kara olur. Bir çıktılar mı evden dışarı, okuyup çalıştılar mı dediydi, erkeklerin önüne geçerler de durduramazsın dediydi. Gel de durdur şimdi benim kadını… Gel de çıkartma evden.

Bu gün işe başladım. Atılma korkusu tepede kılıç. Olsun varsın. Büyük oğlanı kursa yazdırdık. “Baba,” diyor, “gör bak kurs bitince iş de bulacağım. O zaman gör bak…”

 Geç oldu ama artık anladım olanı biteni. Olasılıklar tek değil bu kavanoz dipli dünyada. Zorunlulukların içinden şekilleniyor hayat. Kolayı seçersen, el pençe divansın; zoru seçersen, başı dik…

15/4/2008

BİR OFİR YOLCULUĞU SÖYLENCESİ –10 / MUHAMMET DEMİR

FOTOĞRAF: MAGGİE DANON



Şafakla gelen… her yeni gün…

 

Yeni bir dünya doğuyordu. Kızıl bir şafakla gelen yeni bir gün. Kahvaltımı yaptıktan sonra kitapçığı aynı paket kâğıdına sarıp soluğu adını yeni öğrendiğim Şimal’in çalıştığı işyerinde aldım. Ben yanına uğradığımda dükkânı yeni açmış, temizlik yapıyordu. Bu kitapçığı benimle paylaştığı için teşekkür ettim. Kitapçık hakkında düşüncelerimi kendime saklamak istediğimi söyledim. Ve hızlı adımlarla oradan uzaklaştım. Nedendir bilmiyorum, ama daraldığımı hissetmiştim. Tüm günümü şehrin sokaklarını aşındırmakla ve kitapçıkta yazılanları düşünmekle geçirdim. Eve geldiğimde o kadar halsizdim ki. Anneme erkenden yatacağımı söyledim ve odama geçip yatağıma uzandım. Ama gözümü bir damla bile uyku tutmamıştı. Sabaha doğru uykuya daldığımı belli belirsiz hatırlıyorum…

İki gün boyunca ateşli bir şekilde yatmışım. Annem telaşlanıp eve bir doktor çağırmış. Doktor ateşimi kontrol ederek anneme son günlerde ne yaptığımı sormuş. O da bir arkadaşımı ziyaret için şehir dışına gittiğimi söylemiş doktora. Doktor da hava değişimine bağlı bir rahatsızlık geçirdiğimi, kısa sürede iyileşeceğimi söylemiş. Bunları hatırlamıyorum…

İkinci gün akşama doğru gözümü açtığımda annem yanımdaydı. Bana sevinçle ışıldayan gözlerle “Geçmiş olsun kızım” dedi. Kendisi hissettirmemeye çalışsa da gözlerinden benim için ne kadar çok üzüldüğünü az çok okuyabiliyordum. Bana hemencecik sanki hep bu anı bekliyormuşçasına sıcacık bir çorba getirerek yudum yudum içirmeye çalıştı. Çorbadan sonra ise doktorun verdiği ilaçlardan içirdi. O kadar şefkatliydi ki. Sonra tekrar daldığımı hatırlıyorum.

Ertesi gün kendimi daha iyi hissediyordum. Salondaki kanepeye taşınmış ve artık ziyaretçi bile kabul edebiliyordum. Erkek arkadaşım Aras ve peşi sırada da  sözleşmiş gibi Şimal uğradı. Çok sevinmiştim. Annem “Kusura bakma kızım sen sayrılı şekilde yatarken Aras sık sık eve geldi, Şimal ise iki defa aradı ama ben sana telaşımdan iletemedim” dedi. Her ikisine de teşekkür ettim. Özellikle Şimal’e, çünkü onu bir daha görebileceğimi tahmin etmediğimi söyledim. Ama şu an gerçekten de çok mutlu olduğumu söyledim. O da bu tahminim için yerinmediğini bilakis bu ilgim için kendisinin de sevindiğini söyledi. Bu arada annem çayları hazırlamıştı bile Aras ve Şimal anneme fırsat bırakmadan çay servisi işini ellerine aldılar. Şimdi evi şen şakrak bir sohbet havası kaplamıştı. Yaradılışımda yıldızımın bu kadar düşük olmasına hep birlikte sitem ettik. Ama bu sayede yeni bir dost elde etmiştim. Bu dostum Şimal’di ama benim Şimal ile Aras’ı tanıştırmama gerek kalmadan onlar yıllardır birbirlerini tanıyan iki dost gibi bu ayrıntıyı çoktan geçmişlerdi. Aramızda sadece Engin yoktu.

Annem ikisini de akşam yemeğine kalmaları için ısrar etti. Annemin ve tabi ki benim de ısrarlarına dayanamayarak bir şartla kabul edebileceklerini söylediler. Yemeği hep beraber hazırlamak kaydıyla… Annem de bu isteklerini kıramayarak pes etmek zorunda kaldı. Şimal bize güzel bir makarna ve bol sirkeli bol limonlu bir çoban salata hazırladı. Annem güzel bir köy tarhanasından çorba yaptı. Aras’a ise sofrayı hazırlamak düştü. Ben ise yattığım yerden çenemle onlara eşlik etmiştim. Yemeği yedikten sonra Aras ve Şimal annemi atlatıp bulaşıkları paylaştılar ve “Eh, bize müsaade” diyerek vedalaşma vaktinin geldiğini söyleyerek geldikleri gibi gittiler.

Annemle yine yapayalnız kalmıştık. TV seyretme alışkanlığım olmamasına rağmen zaman geçirmek için TV’yi açmış ve kanallar arasında geziniyordum. Hemen hemen tüm kanallarda en rezilinden magazin programları ve düşük kaliteli yerli ve yabancı filmler vardı. Bir ara dalmışım. Gözümü açtığımda karşımda Engin’i buldum. Rüya görüyorum herhalde diyordum ki, elini alnımda hissettim. “Bugün gayet iyisin. Annen yoktu. Birkaç kez geldim sayrılı bir şekilde yatıyordun. Dostlar da seni merak ettiler. Sana bol bol selam söylediler” dedi. Ben hâlâ rüyada olduğumu sanıyordum ki ona dokundum. Evet, bu bir rüya değildi. Capcanlı olarak karşımda duruyordu. O muzip gülümsemesiyle oydu işte, o Engin. “Beni düşündüğünüz için teşekkür ederim” dedim belli belirsiz. “Sanırım hava değişiminden olacak, hep böyle olur, ne zaman bir seyahatten dönsem hastalanırım işte. Yıldızım düşük doğmuşum” diyerek geçiştirdim. Ama son cümleyi söylerken hafifçe gülümsemiştim. “Biliyorum” dedi Engin. “Sanırım bugün Şimal ve Aras ile de bu konuda yaradılışına sitem ediyordunuz” dedi. Şimal’in adını hecelerken gözlerinde hüzün vardı. Ama hemencecik kaybolan bir yel gibi bir şeydi bu hüzün. Sonra “Bak ne güzel bir manzara değil mi?” dedi. Tebessümle ve coşkulu bir ses tonuyla söylemişti.

Tam da bu esnada evde olmadığımızı fark ettim. Gerçekten de bulunduğumuz yer çok harikaydı. Fabrikalar, tarlalar, atölyeler, sokaklar, alanlar insanlarla doluydu. İnsanlar hem çalışıyor hem eğleniyorlardı. "Bir fotoğrafını çekmemi ister misin, sonra sen de benim bir fotoğrafımı çekersin olmaz mı?" Dedi. "Peki" diyerek fotoğrafımı çekmesine razı oldum. Uygun bir açıdan tüm bu sanki bir bayram yeri gibi cıvıl cıvıl yaşamı içine alacak bir biçimde fotoğrafımı çekti. Sonra ben onu bu yaşamın ne içinde ne dışında olabilecek biçimde fotoğrafladım.

"Son zamanlarda fotoğraf çekmeye merak sardım. Burada iş zamanımızın çok kısa bir dilimini alıyor. İş dışında herkes hemen hemen her konuda ilgisi dâhilinde bir şeylerle uğraşıyorlar. Kadınlar, erkekler, çocuklar ve kadın erkek yaşlılar özgürce yaşamını sürdürüyorlar. Herkesin üstünde uzlaştığı yazılı olmayan bir sözleşme var. Hemen hemen her karar tüm topluluğun bireylerince ortaklaşa karara bağlanıyor. Ne şef var ne de serf. Kadın, erkek, çocuk ve yaşlı hiç kimsenin üzerinde angarya yok. İç savaş yıllarında çok acılar çektik. Omuz omuza devrim için savaştığımız birçok kişi, grup ve parti ikili iktidar döneminde iktidarın işçi ve emekçilere geçmesiyle birlikte bize karşı, karşıdevrimle birlikte ittifak kurup savaştılar. Bu süreçte hemen hemen tek başımızaydık. Ama işçi ve emekçi halk bir defa haklı davasına inanmıştı ve sonunda birlikte tüm karşı-devrimci güçleri yendik. Ve işçi-emekçi cumhuriyetinin kuruluşunu gerçekleştirdik. İşçi ve emekçilerin üstün gayretleri sonucu, kısa sürede çok büyük atılımlar gerçekleştirildi. Dünyanın diğer bölgelerindeki mücadelelere, ne kadar zor durumda olursak olalım desteğimizi sunduk, kısa sürede karşı-devrimci kuşatmayı kırdık. Peş peşe devrimlerle, işçi-emekçi iktidarları yavaş yavaş karşı-devrimci kampı kuşatmaya başladılar. Eski egemen sınıfa ait en son kaleyi de ele geçirdikten sonra, sosyalist cumhuriyetler birlikleri sönümlenmeye başladılar, yüzlerce yıl sürdü, adım adım ilerlendi, yeni bir bilinç, yeni bir insan yine kendi deneyimleriyle var olmaya başladı. İşte bugün artık sınıfsız bir toplumda yaşıyoruz. Birçok dil ve birçok ırk olmasına karşın hiçbir üstün dil ve ırkın olmadığı bir toplum yaratıldı. Cinsiyet ayrımı da ortadan kalktı. Tüm ilişkiler, birliktelikler özgürce gerçekleştiriliyor. Hiç kimsenin özel mülkiyeti yok. Herkes her ihtiyacını karşılayabiliyor. Kıskançlık ve nefret gibi arkaik kavramları tanımıyoruz. İnsanla insan arasındaki yabancılaşmanın ortadan kaldırılmasıyla eş zamanlı ilerleyen insanla doğa arasındaki yabancılaşmada alt edildi. İmkânsız olarak görüleni gerçekleştirmede kararlıydık."

Bu sırada uçsuz bucaksız bir karanfil tarlasının yanından geçiyorduk, uzakta bir yerde bir duvar vardı. "Hatırladın mı? O duvarı hâlâ koruyoruz. Devrimci savaşımda öldürülen yoldaşların anıtı ve bu anıtın etrafını karanfil tarlasına çevirdik." Ve tarladan kızıl bir karanfil kopartıp saçıma iliştirdi. Sonra. "Gel seni evine bırakayım" dedi.

Şimdi kanepede karşılıklı olarak oturuyorduk. Bu arada annemde içeriye girdi. Engin "Merhaba teyze sizi rahatsız etmiyorum ya" dedi. Annem "Ne demek oğlum ne rahatsızlığı" dedi. "Zaten biz de seni merak ediyorduk. Bir saat önce Aras’la, Şimal'de buradaydı" dedi. Engin, "Ya öyleymiş” dedi. Ve çantasından elde yapılmış bir çerçeve içerisinde bir fotoğraf çıkarttı. Biraz önceki yerde çekilmiş fotoğrafımdı bu. Sanki ben dâhil herkes capcanlıydılar. Bana oradan el sallıyorlardı. Hatta şarkıları ta buraya kadar ulaşıyordu diyebilirim. Teşekkür etim. Ve bana "Biliyor musun bilmem ama beni askere polis zoruyla götürmüşlerdi. Evden bir gece yarısı almışlar ve birliğime teslim etmişlerdi. Bir yılbaşı gecesi askerdim. Ama neyse o günler geride kaldı. Bana askerde 'ağbi' diye hitap ederlerdi. Çünkü onlardan en az 10 yaş ihtiyardım. Çocukların ısrarına dayanamayarak birlikte bir fotoğraf çektirmiştim. Bu fotoğrafları eve postalarken bir mektup kaleme almıştım. Hâlâ hatırlıyorum. Ama önce bize Engin usulü bir çay demleyeyim" dedi. Ve mutfağa yöneldi.   Çay demlenene kadar bizi merakta bırakmakta elinden geleni yapıyordu.   Sonra çaydanlığı ve çay bardaklarını alarak   "nerede kalmıştık" diyerek söze başladı:

Merhaba,

Fotoğraf falan da olmasa, sizleri arayıp soracağım olmuyor sanmayın, Sizleri sık sık anımsıyor ve imkân dâhilinde arıyorum. Kâh mektupla, olmasa da telefonla... Nasılsınız? Ben olabildiğince iyiyim. Yani burada olunabildiği kadarıyla… Gerçi bunu sık sık dile getiriyor, yazıyorum ama olsun. Şu geçen zamana dair elimde olan tek iyi düşünce bu. Bu mektupla elinize geçecek olan fotoğraflar Efes tatbikatı öncesi yüzme eğitimi çalışmaları sırasında çekildi. Tarih 28'le 30 Mayıs'a tekabül ediyor. Fotoğraf dedikte, fotoğraf içinde bulunulan zamanın küçük bir anını yansıtır. Doğal ortam içinde "çekilen" elde edilen fotoğraf kurgudan yoksundur ve gerçeği yansıtır. Kurgu ise şu elinizdeki fotoğraflarda olduğu gibi yapaydır. Bu fotoğrafları bu şekliyle okumak gerekiyor. Hayatta da çoğunlukla kurgular dolayımı ile var olma mücadelesi sergilemiyor muyuz? Her ilişkimizde oldukça yapay değil miyiz? Tıpkı şu fotoğraflar gibi. Peki, doğallık mümkün olmaz mı? Buna şimdilik pek yanıt veremiyorum. Ama olası diyebilirim. Özeti şu ki, varım demek yetmiyor, varlığını diğer ben varım diyenlerle paylaşıp hep beraber kaynaşmak gerekiyor. Hayatımızın geçip giden yıllan, anları hepsi de birer gerçektiler. Ama şu yaşananlar. Oysa bu yaşadıklarımız da birer gerçektir ve acıları da sevinçleri de gerçekten ve doya doya yaşıyoruz. Anımsayıp hüzünlenen, anımsayıp tebessüm eden de yine bizleriz. Biz ufak insanlar. Dünyası incir çekirdeği ile sınırlı, uğraşısı incir çekirdeği ile yoğun biz insanlar. Bu insanlar şimdilerde ağız dolusu gülemiyor. Oysa...

Fotoğraflar korkunç, baktıkça korkuyoruz. Hayatta da bazen ve sıklıkla öyle değil mi?  Korkularımız korkmaya dair olsa… Korkmaktan korksak, korktuğumuzu alt etsek… Alt ettiğimiz kendi iğrenç bencilliğimiz olsa… Bencillikten, bencillerden korkmayıp sıyrılsak, alt etsek...

Fotoğraf umuttur. Umut ise her yerde, umut mukadder, mukadder olan ise hiç de kader değil, birer gerçek.

Buradan baktığınızda dostların fotoğrafları net değil, flu. Neden böylesine flu biliyorum. Bildiğim her şey beni hüzünlendiriyor. Hüznün sonu ise yeni bir serüven, yeni bir hayatın başlangıcı. Amaç şimdilik hüzünlenmekten ıraklaşmak, arınmak, ola ki sonuç umduğumuz gibi olsun. Çünkü hayatta sıklıkla karşımıza çıkan ummadıklarımız değil mi? Ummadığımız şeyler ne kadar az ise o kadar mutlu olacağız. Daha az ummakla dolu günlere selam olsun.

"Bu kadar gevezelik yeter, sana geçmiş olsun Cemre, kendine iyi bak" dedi. Anneme de "Hoşça kal" diyerek kapıya yöneldi. O kapıdan çıktığında bende yeniden uykuya dalmıştım bile...
 

    Oysa ne kadar kolaydır... birazcık zorluklara göğüs gerebilsek...

Ertesi gün artık kendimi tamamen iyileşmiş olarak hissediyordum. Ama annem birkaç gün daha bana iş yapmayı yasakladı. Annemin hayattaki tek yakını bendim. Babam beş yıl önce kanserden ölmüştü. Evin tek çocuğu bendim. Annemin güzel kızı Cemre...

Söz verdiğim hâlde gençlerin tiyatro çalışmasına katılamamıştım. Merhaba Kültür Merkezine bir perşembe günü uğradım. Beni gayet hoş bir şekilde karşıladılar. Benden izlenimlerimi almak istediklerini söylediler. Ben de gayet güzel bulduğumu söyledim. Birlikte çok güzel bir çay içtik. Oyunu iki hafta sonra sahneye koyacaklarını ve beni de özel olarak davet ettiklerini söylediler. Ben de   teşekkürlerimi   sunarak,   çalışmalarında   başarılar   dileyip   oradan ayrılmak üzereydim ki, kapıdan Engin girdi. “Herkese merhaba” dedikten sonra, bana "Ne tesadüf sende mi buradasın, iyileşmiş ve kendini toparlamışsın. Bu oyunu gençlere sen tavsiye etmişsin. Kurgulamak ta bana düştü. Nasıl beğendin mi?""Güle güle Cemre, ben iki hafta sonra ki temsilde olamayacağım ama, muhakkak gel" dedi... dedi. Çok beğendiğimi söyledim. Ama artık gitmem gerektiğini söyledim. Ben kapıdan çıkarken

İki hafta sonra oyunu izlemek üzere Merhaba Kültür Merkezine gittim. Oldukça kalabalık ve coşkulu bir seyirci kitlesi vardı. Gençler beni herkese övgüyle tanıştırıyorlardı. Engin'in dostu, bizim de dostumuzdur diyorlardı. Oyun oldukça ilgiyle ve alkışla karşılandı. Ben oyun sonrası izin isteyip ayrıldım. Bana Engin'in eğer oyunu izlemeye gelirsem şu karanfili vermelerini tembihlediğini söyleyerek bana bir karanfil verdiler...

Hep vardı... yanı başımdaydı...

Bir gün Enginlerin evine uğradım. Kapıyı Engin açtı. Doğrusu şaşırmıştım. "Merhaba Cemre, içeri girsene" dedi. Ben de ona "merhaba" dedim. Bana çalışma odasına geçmemi, ocağa çay koyacağını söyledi. Odası son gördüğüm biçimdeydi. Masasının üzerinde birkaç kitap yığılıydı. Ama bilgisayarı ve o siyah daktilo yoktu. "Daha önce gelmiştin, pek bir değişiklik yok geç bir yere otur" dedi. "E anlat bakalım ne yapıyorsun" diye sordu. Ben de ona bu süreç içerisinde oldukça garip, şaşırtıcı ve hoş şeyler yaşadığımı anlattım. Ve Şimal'in bana okumam için verdiği şu meşhur kitapçığı okuduğumu söyledim. "Ya sahi mi, nasıl buldun?" diye sordu. Ben de ona çok güzel bulduğumu söyledim. Ancak merak ettiğimi, neden artık Şimal’le görüşmediklerini sordum. Bir an için daldı ve sonra gülümseyerek, "Biliyor musun, sanırım özdeyiş doğru 'zaman en iyi ilaçtır'" dedi.

Sonra konuşmayı bambaşka konulara yöneltti, umutlarından, hayallerinden, düş kırıklıklarından ve her şeye rağmen mücadeleden bahsetti. Bunları o kadar içten ve inançla söylüyordu ki. Heyecanlanıyor. Ayağa kalkıp taklit etmeye çalışıyor. İlgili kitapları bulup tek tek okuyor. Resimlere, şemalara, krokilere başvuruyor. Anlatıyor, anlatıyordu. Tüm bunların arasında iki defa çay demlemişti. Peş peşe çayını yudumluyordu. Bana ekmek arası bir şeyler hazırladı. Ve saatler süren bu sohbet sonunda "işte Cemre 'zaman en iyi ilaçtır' anlıyor musun?" dedi. "Evet Engin anlamak istiyorum" dedim. Gülümseyerek, "İyi sevindim, en azından anlamaya çalışacağını söylemekte bir şeydir" dedi. "Ben artık kalkayım" dedim. "Bana geldiğin için sevindim" dedi. "Bana her konuda hiçbir sıkıntı ve kuşkuya kapılmadan gelebileceğimi" söyledi. “Al bu karanfil senin olsun, bir süre eve uğramayacağım burada solmasın" Anneme ve Aras'a ve karşılaşırsam Şimal'e selam söylememi salık verdi. Sonra bana apartmanın kapısına kadar eşlik etti. "Paran var mı?" diyerek elime bir miktar para tutuşturdu ve gülümseyerek "Borcun olsun" dedi. Ben de "Tamam, dediğin gibi olsun" dedim...

Zaman en iyi ilaç... mı?... Yirmi yıl sonra...

Onun hakkında söyleyebileceklerim bu kadarla sınırlı. Çünkü o günden sonra Enginle yıllarca karşılaşamadım. Ailesi de nerede olduğunu, ne yaptığını bilmiyordu. Sanırım, o komünist toplumla, bu gün arasında mekik dokuyordu O...

Bu arada Aras’la ben evlendik. Şimal'de Aras'ın arkadaşı Ulaş’la evlendi. Bizim bir oğlumuz oldu, adını Engin koyduk, Şimaller’in ise bir kızları oldu ismini Arda koydular. Bizim gecekondunun yerini bir müteahhide kat karşılığı vererek iki daire karşılığı bir apartman inşa edildi. Bir dairesine de Şimaller taşındı… Bu yılbaşı gününü hep beraber kutlamak için bizim evde toplanacağız. Ben bu akşam için gerekli alışverişi yaptıktan sonra eve yeni geldim. Özür dilerim kapı çalındı. Bana birkaç dakika izin verirsiniz değil mi?..

Fazla bekletmedim sanırım. Kapıyı açtığımda, kızıl saçlı bir kız bana bir paket olduğunu söyledi. Paketi alıp ilgili yeri imzaladım. Paketin gönderildiği yerde bir pul vardı. İlginç, bu puldaki resmi hatırlıyorum. O Engin'in odasındaki duvardaki resmin aynısı. Ama paketin gönderildiği bu yerin yaşadığımız bu dünyanın neresinde olduğunu çıkartamadım. Ofir diye bir yerden gönderilmiş. Tabi ya şu meşhur Ofir Ülkesi. Hani şu Engin'in bahsettiği Hazreti Süleyman'ın kullarını yolladığı dünyanın en güzel hazinelerinin bulunduğu, neresi belli olmayan yer. Böyle bir yer varmış demek… O zaman bu paket Engin'den olmalı. Hemen paketi açayım… Paketin içinde, ikinci bir paket ve bir fotoğraf var. Bu, benim çektiğim Engin'in bir fotoğrafı. Arkasında bir not var. Notta, "Merhaba Cemre, ben Engin lütfen bu hediyemi kabul et. Daha doğrusu bu hediyem size, hepinize yılbaşı hediyem ve saat 24.00'te açın, şimdiden mutlu yıllar!.." diye yazıyor. Paketi yılbaşı masasının ortasına yerleştireceğim. Bakın Aras, Şimal ve Ulaş da geldiler. Bir süre sonra oğlum Engin ve Şimaller’in kızları Işık da gelir...

Yeni bir yılı karşıla...

O gün gayet güzel eğlendik. Oğlum Engin gitar çalıyordu, Işık ise o güzel sesi ile şarkılar söylüyordu. Biz de ara sıra şarkılara katılarak söyledik, hep beraber şarap içtik, kadeh kaldırdık. Ama hepimiz masanın ortasını işgal eden Engin'in kendisi gibi esrarengiz hediyesini merak ediyorduk. En çok da Engin ve Işık. Çünkü kendilerine isim ‘babalığı’ eden bu esrarengiz kişiyi onlar da merak ediyorlardı. Saat 24.00'ü vurduğunda sevinçle birbirimizin yeni yılını kutladık. Ben "Kimsenin aksi bir teklifi yoksa, bu paketi ben açayım, ne dersiniz?" diye sordum. Ve paketi açmaya başladım. İçinden bir kitapçık çıktı. Kapağında "Ofir Dostları / ya da bir ofir yolculuğu söylencesi" yazıyordu…

     BİTTİ mi?..


 Muhammet Demir

1/4/2008

BİR OFİR YOLCULUĞU SÖYLENCESİ –9 / MUHAMMET DEMİR


RESİM: BORİS KUSTODİEV


Çiçek çiçekleyecek, çiçeklemek çiçek için ölüm bile olsa... (*)

Ertesi gün, A şehri dışında çalışan bir arkadaşımın beni uzun süre önce yanına davet etmesini de fırsat bilerek, bir haftalığına onun yanına gitmeye karar verdim. Yanında bir hafta kaldım, bu süre içerisinde hayli dinlenmiş olarak A şehrine döndüm. Giderken hiç kimseye Aras'a dahi haber vermemiştim. Eve döndüğümde Annem bana bir ziyaretçim olduğunu söyledi. Beni kim ziyaret edebilirdi ki. Şaşırmıştım. Giysilerimi değiştirip oturma odasına girdiğimde gözlerime inanamadım. O gelmişti. Engin'in kadın yoldaşı… Merhabalaştık. Ona doğrusu çok şaşırdığımı çünkü son karşılaşmamızda beni ciddiye almadığını düşündüğümü, hatta arkama döner dönmez not aldığı sigara paketini buruşturup çöpe attığını düşündüğümü söyledim.

Benden özür diledi. Aslında tıpkı düşündüğüm gibi yaptığını ama akşam dükkânı kapatırken çöpü atacağı sırada çöp kovasından paketi aldığını söyledi. O günlerde çok sıkıntılı olduğunu, bu nedenle istemediği bir takım davranışlar sergilediğini, aslında hiç de bu yaradılışta birisi olmadığını aktardı. Affettiğimi söyledim. Bana Engin'i görüp görmediğimi sordu. Ben de "hayır" dedim. —Birlikte yaşadığımız şu garip olayı anlatmadım— Kendimin de merakta olduğumu söyledim. "Zaten bir haftadır şehir dışındaydım" dedim. Anneme Engin'in arayıp aramadığını sordum, "Hayır kızım" dedi. Bunun üzerine bana Engin'in uzun süredir karşılaştığı "en iyi dost"; onca patavatsızlığına rağmen "iyi bir insan, özel bir insan" olduğunu söyledi. Ben de ona katıldığımı ifade ettim.

Bana Engin’le ilgili düşüncelerini anlatmayı sürdürdü: "İnanır mısın tıpkı bir gölge gibiydi. Ne zaman nerede ne biçimde karşıma çıkacağını tahmin edemezdim. Çözümlenmesi zor bir insandı. Düşünceleri ve kimliği med-cezirler çiziyordu. Durgun olan o görüntüsü altında sanki, fırtınalar, boranlar vardı bunu hissediyordum. Hiç kızdığını görmedim, ama içinde hep bir öfke vardı. Tüm kurulu düzene karşı öfkeliydi. Hayatı programlıydı ama o hayata ve hayatına karşı programsızdı. Aynı anda birçok yerde gibiydi. Sürekli hareket, sürekli çalışma içerisindeydi. Birçok hayatı eşzamanlı yaşıyor gibiydi. Her şeyden öte bu yaşama ait değil gibiydi. O kadar iyiydi ki. Dili ve söylemi o kadar ironikti ki, kendisini tamamlıyordu. Dedim ya, o hayatımda tanıdığım en anlaşılmaz, en karanlık kişilikti. Sanırım ne yazık ki, onu sonsuza kadar kaybettim. O gün beni otobüs durağına bıraktıktan sonra bir gölge gibi ara sokaklara dalıp kayboldu. Sürekli kulağımda onun şu sesi yankılanıyor; 'Ben yabancılaştığım ortamları hemen terk ederim sizde böyle yapmalısınız' Bu ilişkide sonunda yabancılaştı sanırım ve kayboldu. Tıpkı öğlen güneşinde gölgemizin kayboluşu gibi... Neyse bilmiyorum ne kadar doğru kaçar ama size, bizim ikimizin arasında ki özel bir materyali vereceğim. Onun benim şiirlerimi okuduktan sonra hazırlamış olduğu, şiirlerimin de içinde olduğu bir kitapçık. Ama istemezseniz ısrar etmeyeceğim. Ama okumanızı istiyorum. Okuduktan sonra bana çalıştığım işyerime bırakırsın. Hem bu arada bir çayımı da içersin. Şimdilik kalkmam gerekiyor. Yol yorgunluğunuz vardır."

Kanepenin üzerinde tüm bu süreç içinde fark etmediğim bir paketi bana uzattı ve kalktı. Annem ve benim elimi sıkarak kapıya yöneldi. Onu kapının önünde sokağın başına kadar takip ettim. Sanki tüm yaşamın ağırlığı omuzlarına çökmüş gibiydi. Oysa o kadar gençti ki…

Yemeğimizi yerken anneme arkadaşımın yanında geçirdiğim günleri anlattım. Birlikte sinemaya gitmiştik, Filmin adı Leon'du bir kiralık katille ailesi polis tarafından öldürülen bir çocuğun zorunluluklar tarafından belirlenmiş dostluk öyküsünü anlatıyordu. Ben filmi izledikten sonra Leon'un bir çiçek olduğuna karar verdim. Çünkü filmin sonunda Leon'un her yere yanında taşıdığı çiçek, Leon, devletin kolluk güçlerince öldürülünce küçük kıza kalıyordu. Küçük kız da onu bir parka ekiyordu. Kropotkin'in yıllar önce yine Engin'den işittiğim şu sözlerinin anlamını şimdi daha iyi kavrıyordum. Şöyle ifade etmiş Kropotkin; "Çiçek çiçekleyecek, çiçeklemek çiçek için ölüm bile olsa." Sofrayı kaldırırken anneme arkadaşımın bunu saymadığını bir gün mutlaka ikimizi de beklediğini söyledim. Bulaşıklardan sonra anneme ve kendime orta şekerli bir kahve yaptım. Doğrusu Engin'in kendi gibi esrarlı olan şu kadın yoldaşa hazırladığı kitapçığı merak ediyordum. Fakat okumayı ertesi güne bıraktım. Duş alıp yatağa uzandım ve başımı yastığa koyar koymaz da uykuya daldım...

Sahiden de, her zaman çiçek çiçekleyecek... mi?...

Gece bir ara susadığımı hissettim. Su içmek için kalktım, mutfağa gittim. Dolaptan su kabını çıkarttım, masada duran su bardağına suyu doldurduktan sonra su kabını buzdolabına tekrar koydum. Suyumu içtiğimde, "yarasın" diye bir sesle irkildim. “Korkma benim Engin.” Engin karşımdaydı. “Ankara dışına gitmişsin, eğlendin mi bari?” dedi.  “Evet eğlendim”, dedim. “Sinema'ya gittik, Leon isimli bir filmi izledik.” “Ya ne güzel, ben de izlemiştim, küçük kız çok az konuşan Leon'a bir soru soruyor, diyor ki; ‘Hayat her zaman bu kadar zor mu, yoksa çocuklukta mı böyle?’, Leon ise tek bir sözcükle yanıtlıyor, ‘Her zaman’ diyor. Evet hayat her zaman zordur. Öyle değil mi?" dedikten sonra, elimden tutarak "Gel benimle" dedi.

Yine yaşadığım dünyadan uzaklaşmıştım. "Bak bugün işçi ve emekçiler bir devrim gerçekleştirdi. Biz devrimciler sadece yol gösterici olduk. Çoğu kez onlar bizden daha aktif, daha inançlı ve iradeli davrandılar. Binlerce ölü verdiler, bizde yüzlerce ölü verdik. Devrim sürecinde ölen tüm devrim savaşçılarını, şu karşıda gördüğün delik deşik olmuş duvarın altına ve etrafına gömdük. Şu siyah levhaya kızıl harflerle tek tek isimlerini kazıdık. Seçtiğimiz renklerdeki niyetimiz şuydu. Siyah bir zemin seçtik, çünkü siyah bizim için insan ruhunun karanlığını temsil ediyordu. Sonra kızıl harfler seçtik bu da bu insan ruhunun karanlığının aydınlığa çıkması için, kanın kızıllığına ihtiyacı olduğuna bir göndermeydi. Ve sonunda başarıldı. İnsanlık on binlerce yıllık karanlığının esaretinden, devrim için savaşta kanını son damlasına kadar akıtarak bu aydınlık günleri kazandı. Hatırlarsan hep tekrarladım, imkânsız diye bir şey yoktur diye. İşte şimdi o imkânsız denen günleri yaşıyoruz. Tüm kenti, tüm ülkeyi ve tüm dünyayı değiştireceğiz. Sadece bu doğal anıtlar belki de hep sabit kalacak; belki de bir gün veya an an yok olup gidecekler. Devrim gerçekleşmesine rağmen hâlâ ikili bir iktidar var. Kısa zamanda bu ikili iktidardan birisi gerçek iktidara tam olarak hâkim olacak. Bir kısım eski yol arkadaşlarımız, işçi ve emekçilerin kendi iktidarını kurmalarının maddi temellerinin henüz oluşmadığını söyleyerek, karşı-devrimci iktidarı destekliyorlar. Biz ise işçi ve emekçilerin kendi iktidarlarını kuracak güce ve bilince sahip olduklarını söylüyoruz. Hemen hemen işçi ve emekçilerin tek destekçisi biziz. Bugün bir oylama gerçekleşecek, tüm toplumun katılacağı. Bunun sonucuna göre iktidarı ya işçi ve emekçilere teslim edecekler ya da işçi ve emekçiler bir dahaki sefere kadar iktidarın dışında kalacaklar. İşte şu binada devrimi gerçekleştirenlerin temsilcileri tarafından bir oylama gerçekleşiyor. Bak bak, işte sonuç açıklandı… Evet bir kez daha işçi ve emekçiler iradelerini kendi iktidarlarından yana kullandılar. Artık yeni bir dünya kuruluyor. Bu devrim günlerinin başlangıcında biz bir avuç komünist, devrimin işçi ve emekçilerin elinden alınmasına canımız pahasına engel olmaya ant içmiştik. Bu süreçte hem eski egemen iktidar bloğuna, hem de kendi içimizdeki işbirlikçilere karşı bir iç savaş döneminden geçeceğimizi biliyorduk. Hatırlarsın 1 Mayıs gösterilerinde çıkan çarpışmalarda bulunan birçok dostu tanıyorsun. O dostlarımızdan maalesef birçoğu artık yaşamıyor. Hayatta kalanların birçoğu bizimle birlikte mücadele ediyor. İşte ezilenlerin on binlerce yıllık özleminin ürünü bu, bugün iktidarın işçi ve emekçilerin eline verilmesini tescil eden bu kararla birlikte, artık bu devrimi, bu politik devrimi, toplumsal devrimle taçlandırma sürecine girmiş bulunuyoruz. Ve artık hiçbir çocuk, hayat bu kadar zor mu demeyecek."

Tüm bunlar olurken kentteki hummalı hareketlilikle birlikte biz de deviniyorduk. Tüm kentte ve ülkede işçi ve emekçilerin o güne dek lüzumu olmadıkça pek ortalıkta görülmediği köşelerine dek yayıldığını görüyordum. Kentler ilk kez kendini yaratanlarla, imar edenlerle kucaklaşmıştı. Devrim sürecinde savaşarak ölenlerin anısına sunulan anıta ben de bir demet karanfil bırakmak istediğimi söyledim. Bana ilk rastladığımız yerden bir demet karanfil aldı. Anıta bu karanfili koyarken içinden bir tanesini seçerek saçıma taktı. "Artık geç oldu seni eve bırakayım" dedi. Şimdi evdeydik. Bana "İyi uykular, sonra tekrar görüşürüz" dedikten sonra kayboldu. Odama gittim, karanfili başucumdaki vazoya koydum ve yattım...
 

Ertesi gün komşuların ziyaretinden kitapçığı okumaya fırsatım olmadı. Çok geç bir saate paketi açtım. Kitabın asıl kapağını örten beyaz bir kâğıt üzerine içi boş siyah harflerle yan yana ve alt alta sıralanmış “serseri şair” yazıları ile düzenlenmişti. Asıl kapak ise kırmızı fon kartondan yapılmıştı. İç sayfada “Serseri Şair, Şimal Yıldız, 1998–2002” yazıyordu. Daha sonraki sayfada “Çok Hoş ve Tatlı Bir Şeydir” (**) başlıklı 9 sayfalık bir metin vardı. Engin Işık olarak imzalanmıştı. İronik bir dilde yazılmıştı. Yazı bittikten sonra ise şiirler başlıyordu. Elimde tuttuğum 48 sayfalık bir kitapçıktı. Doğrusu bayağı özenilerek hazırlanmış bir kitapçıktı. Ki Engin’den de bu beklenirdi.

Muhammet Demir


_________________________________________________________________

(*) Kropotkin, Etika

(**)Bu Metin 18. sayımızda bağımsız olarak yayınlanmıştır. Dileyenler, Bu linkten tekrar okuyabilir: http://emeginsanati.blogcu.com/3841726/  )

        

15/3/2008

BİR OFİR YOLCULUĞU SÖYLENCESİ –8 / MUHAMMET DEMİR

FOTOĞRAF: ALAATTİN TİMUR


İçimizi ısıtacak bir merhaba desek..

Sabah epeyce dinlenmiş olarak kalktım. Ertesi  günlerde böyle geçti. Bir hafta içi kendim için alışveriş yapmak ve Aras ile buluşmak için şehre indim. Pasajları dolaşıyordum. Birden Engin'in gizemli kadın yoldaşıyla karşı karşıya geldim. Demek ki burada çalışıyordu. Teklifsizce "merhaba" diyerek elimi uzattım. O da gayet rahat bir şekilde

—Merhaba dedi ve elimi sıktı.

—Tanıdınız mı beni o gün çay ocağında karşılaşmıştık.

—Tabi ki tanıdım görüşmeyeli nasılsınız? Dedi.

—Teşekkürler iyiyim, dedim.

Ben makyaj yapmayı sevmem, ama o oldukça abartılı bir makyaj yapmıştı. Boynunda siyah boncuklarla üçgen şekli verilmeye çalışılarak işlenmiş bir kolye vardı. Kasada şişman ve kel birisi oturuyordu, bu kişi sanırım iş yerinin sahibiydi. O da abartılı biçimde peş peşe sigara tüttürüyordu. Burda bir başka kız daha çalışıyordu. O da abartılı bir makyaj yapmıştı, o da sigara içiyordu, biraz kilolu ve kısa boylu birisiydi.

Engin'i sordum:

—Ha Engin mi? Biz onunla artık görüşmüyoruz, dedi. Zaten o gün de bunun nedeni üzerine orada bulunuyorduk. İşte böyle, siz bir şeyler alacaksanız yardımcı olabilirim, dedi.

Bunu işinin ehli bir tezgahtar edasıyla söylemişti.

—Sağ olun, dedim. Kafama takıldı, Enginle görüşmemenize neden olan olayı bana anlatır mısınız? Dedim.   

Bende bu arada yüzsüzlüğü ele almıştım. Hayret tepki vermedi. Bundan da cesaret alarak konuşmak isterse, adresimi ve telefonumu bırakmak istediğimi söyledim. Bana,

—Sizinle görüşeceğimizi sanmam ama isterseniz verin, dedi ve çantasından bir sigara paketi çıkarttı. Son bir adet sigarası kalmıştı. Ucu yukarıya dönük şekilde duruyordu. Bunun bir dilek sigarası olduğunu biliyordum.

—Sigara içer misiniz? Diyerek bana uzattı. Ama ben, teşekkürler ben sigara içmiyorum, dedim.

—Ne güzel, ama ben bir türlü bırakamıyorum, dedi. Ve bu son sigarayı alarak yaktı. Ve artık boşalmış olan paketin üzerine adresimi ve telefonumu düzgün bir yazı ile not etti.

"Hayırlı işler" dileyip oradan ayrıldım. Bana bu davranışları o kadar küstahça gelmişti ki… Bu kızgınlık ve kırgınlıkla alışverişi unutmuştum. Kendimi Aras'ın kitap tezgâhı açtığı sokakta buldum. Ayaküstü hoşbeş ettikten sonra acil bir işi varsa halletmesi için tezgâhın başında bekleyebileceğimi söyledim. Bu teklifime çok sevindi ve yarım saat içinde döneceğini anlatırken, bu arada tezgâhtaki kitapların fiyatlarının arka kapağın içinde yazılı olduğunu, zabıta gelirse arkadaşların yardımcı olabileceğini söyledi ve hızla uzaklaştı. Tezgâhtaki kitapları karıştırmaya başladım.   Çoğu insan son zamanlarda çıkan ve medyanın pohpohladığı kitapları soruyordu. Kimisi ise seyretmekle yetiniyordu. Tezgâhtaki çoğu kitabı okumuştum.

Lunaçarsky'nin ‘Özgürlüğüne kavuşturulan Don Quichotte’ (*) isimli tiyatroda sahnelenmek için hazırlamış olduğu kitabına tekrar göz gezdirdim. Ne de güzel özetlemişti Lunaçarsky Ekim devrimini ve yeni bir dünya kurma özlemini ve hep arada kalan, hep muhalif olan insanları. Ama devrim arada kalmaya tahammül edemezdi. İnançları ne kadar ulvî olursa olsun, gerektiğinde şiddeti kullanmak zorunda kalmanın sancısına da katlanmak gerektiğini bilen devrimci insanları ve bu sancıya aşılı olmayan Don Quichotte ve onun benzeri insanları…

Kızıl saçlı bir kız öğrenci,

—Biz bir grup arkadaş mahalledeki kültür derneğinde bir tiyatro oyunu oynamak istiyoruz. Acaba sizde içinde tiyatro metni olan bir kitap var mı? Diye sordu.

—Evet var, diyerek elimdeki kitabı uzattım. Bu Lunaçarsky'nin ‘Özgürlüğüne Kavuşturulan Don Quichotte’ isimli kitabı ihtiyacınızı görebilir.

—Siz okudunuz mu? diye sordu.

—Evet okudum, çok iyi bir çalışma; isterseniz oyunun hazırlığı aşamasında size yardım dahi edebilirim, dedim.

—Sahi mi? Kendi adıma çok sevinirim. O zaman Merhaba Kültür Evinde bizi bulabilirsiniz. Benim adım Işık. Kitabın ücreti nedir?

Kitabın arka kapak içine baktım fiyatı yazmıyordu.

—Kaç liran var? dedim.

—Bir milyonum var, dedi.

—Peki anlaştık, kitap benden olsun, dedim ve kitabı uzattım.

—Teşekkürler, ilk toplantımız haftaya Perşembe, diyerek sokakta kayboldu.  

Bu yarım saat içinde bu sayede zihnimi rahatlatmıştım. Aras söz verdiği gibi yarım saat içinde gelmişti. Aras gelince ona kızıl saçlı bir kıza bir kitap hediye ettiğimi, haftaya perşembeye birlikte tiyatro oyunu çalışacağımızı söyledim.

—İyi yapmışsın, senin adına sevindim, dedi. Hemen eve gideceğimi söyledim. Bana,

—Bir sıkıntın varsa bana anlatabilirsin, dedi. Ondan bakışlarımı kaçırarak,

—Yok bir sıkıntım yok, dedim.

—Peki öyle olsun, dedi; vedalaştık.

Sokaktan ayrıldım ve karşıma ilk çıkan büfeden bir gazete alıp eve dönmek için otobüs durağına doğru yola koyuldum. İş çıkışı olduğu için otobüs tıklım tıklımdı. Gazeteyi okumak için eve gitmeyi bekleyecektim. Nihayet eve gelmiştim. Annem elimin boş olduğunu görünce,

—Sen bu sabah alışverişe gideceğini söylememiş miydin? Diye sordu. Ben de

—Başka bir sefere kaldı, dedim.

Annem yemeği hazırlamıştı. Hemen sofraya oturduk. Pek az atıştırdım ve odama çekilip bir süre radyo dinleyip yattım...

Hu hu... Kimse yok mu...?

Hafta sonu anneme yardım amacıyla temizlik yapıyordum. Camlan silmek için gazete kâğıdı ararken Engin'in yoldaşını gördüğüm gün aldığım ama okumayı unuttuğum şu gazete gözüme ilişti. Gazeteyi parçalarken bir yandan da göz gezdiriyordum ki, birden bir ses işittim. Etrafıma baktım kimseler yoktu. "Merhaba benim Engin" diye bir ses duyduğuma emindim. Yine o aynı ses "Hey şaşkın elindeki gazete kâğıdının sol alt köşesine baksana" dedi. Ya da ben öyle sandım. İstem dışı olarak sol alt köşeye baktım. Gerçekten de orada bir resim vardı. Resimde kadınlı erkekli birçok insan sureti vardı. İşte oradan kalabalığın içinden bana el sallayan birisi olduğunu fark ettim. Aaa… bu… bu Engin!.. Ama bu nasıl olur, bu bir gazete ve iki boyutlu bir nesne ve üstelik cansız bir nesne. Ama ama bu el sallayan kişi elle tutulacak kadar gerçek. "Meeerhaba" dedim şaşkınlıkla. O da bana "Tekrar merhaba" dedi. "Az kalsın benimle camları silecektin ve sonsuz kadar yok edecektin" dedi gülümseyerek. Ve muzipçe gülümsemesini sürdürdü. Bana istersem oraya gelebileceğimi söyledi. Ben "Şaka yapıyorsun sanki tüm bunların şaşkınlığını atlatamamışken mi?" diye sordum. "Ve üstelik bu imkânsız bir şeyken" dedim. O ise "Hayır aslında bende başlangıçta tüm buradaki insanlar gibi, tıpkı senin gibi düşünüyordum ama işte şimdi buradayım, buradayız" dedi.

         "İstersen ben oraya geleyim" dedi. Ve işte şimdi tam karşımdaydı. "Tekrar merhaba" diyerek elimi sıktı. "Şimdi gözlerini kapa" dedi. Gözlerimi kapadım. "Şimdi gözlerini aç" dedi ve gözlerimi açtığımda işte biraz önce gazetedeki resimde gördüğüm insanların arasındaydım. Hepsi benim duyabileceğim bir ses tonunda tek tek "Merhaba aramıza hoş geldin" dediler. Ben de onlara "merhaba" dedim. Engin yine o muzipçe gülümsemesiyle "işte sana söylemiştim imkansız diye bir şey yoktur." Ona sanki yeriymiş gibi "yoldaş"la neden görüşmediklerini sordum. "Onu sana bir ara anlatırım söz" dedi. "Şimdi burada bir eylem var, biliyorsun bugün 1 Mayıs, bizler de burada ‘bir gün değil yeni bir dünya istiyoruz' kararlılığıyla yürüyoruz, yürümemizi engellemeye çalışıyorlar ama boşuna, bugün değilse yarın tekrar ama mutlaka başaracağız. Şu anda tüm dünyada işçi ve emekçiler komünist devrimcilerle birlikte onuz omuza bu dilekle alanlarda. Kimi alanlarda ise şiddetli çarpışmalar oluyor. Bizlerde burada hazırlıklıyız. Bak bu çantalar taşla, molotof kokteyliyle dolu. Şimdi hep birlikte enternasyonali söyleyeceğiz. Milyarlarca işçi, emekçi ve devrimci aynı anda tek bir yürek, tek bir yumruk olarak haykıracağız. Kimimiz sol kolunu dimdik, kimimiz ise sağ kolunu bir orak şekline getirerek ama ellerimiz yaratan ellerimizi bir yumruk şekline büründürerek, şu sözleri; (**)

Uyan artık uykudan uyan
Uyan esirler dünyası
Zulme karşı hıncımız volkan
Bu ölüm-dirim kavgası
Yıkalım bu köhne düzeni
Biz başka alem isteriz
Bizi hiçe sayanlar bilsin
Bundan sonra herşey biziz.

Bu kavga en sonuncu
Kavgamızdır artık
Enternasyonal'le
Kurtulur insanlık
Bu kavga en sonuncu
Kavgamızdır artık
Enternasyonal'le
Kurtulur insanlık

farklı dilerde de olsun aynı inançla söyleyeceğiz. Ve biz Türkiyeli işçi, emekçi ve devrimciler Nazım'ın 'ölenler dövüşerek öldüler, güneşe gömüldüler, vaktimiz yok onların matemini tutmaya, akın var güneşe akın, güneşi zaptedeceğiz güneşin zaptı yakın' diye ant içeceğiz. Sen de katıl bu sözlere."

Ben de enternasyonali söyledim, ben de andı içtim. Ben ilk defa 1 Mayıs'a katılıyordum. Bu nedenle Engin alanda bana refakat ediyordu. Sık sık alanda bir ileri bir geri dolaşıyor, sık sık duruyor, beni birileriyle tanıştırıyor, bildiri, gazete, kuşlama kağıtlarından alıyor; bildiri, gazete dağıtıp, elindeki kuşlama kağıtlarını havaya savuruyordu. Bana da bir demet verdi. Ben de havaya savurdum. Çok mutluydum. Çok mutluydu. O gün ilk defa evimin dışında insanlığın, emekçi insanlığın toplamıyla kol kola, omuz omuza olduğumu hissettim. Nazım'ın dediği gibi hem bir ağaç gibi tek ve hürdüm, hem de bir orman gibi kardeşçe. Engin'in yüzünde de bunu okudum. Tüm alanı dolduran dostlarda da… Barikatları aşarak, devletin sivil-askeri kolluk güçleriyle çatışarak, kentin sokaklarını, caddelerini, bulvarlarını ve meydanlarını bir süreliğine de olsun zapt ettik. Zincirlerimizi kırmaya cüret etmiştik. Yaralanan ve ölenlerimiz oldu. Omuzlarımızda tıpkı andımızda olduğu gibi güneşe doğru taşıyorduk. Alanda birçok yoldaş tanıdım. Hemen birbirimize ısınıyorduk. Engin birçoğuyla slogan olsun, siyasi tavır olsun, taktik olsun tartışıyordu. Ama bu hiçbir zaman kavgaya ve küskünlüğe varmıyordu. Aynı keskinlikle kolluk güçlerine taş, Molotof kokteyl atıyordu bu insanlarla. Bende Molotof kokteyl attım, yerden dayanışma halinde söktüğümüz kaldırım ve kilit taşından attım. Kolluk güçlerinin eline düşen birçok yoldaşımızı kurtarma çalışmalarına katıldım… Sonunda akşama doğru gruplar olarak ortak karar alarak dağılıyoruz denildi. Ve aniden işgal altındaki alanlar boşalmıştı...

Enginle kendimi lüks bir otelin lokantasında buldum. İnsanlar kuşkulu gözlerle  bize bakıyordu. Biz de hem onların bu şaşkın hâline hem de kendi halimize makaraları bırakmış biçimde katıla katıla gülüyorduk. Yemeğin ücretini ödeyecek paramız kıt kanaat yetişiyordu. Engin istifini bozmadan cebinden bir bildiri çıkarttı. Bildiride ‘Komünist bir dünya kuracağız' yazıyordu. "Üstü kalsın" diyerek şef garsona bildiriyi uzattı. Ve çok rahat bir tavırla lokantadan çıktık. Henüz bir saat öncesine kadar çatıştığımız işgal ettiğimiz ve çekildiğimiz alanlarda dolaşmaya başladık. Temizlik ekipleri olanca gayretiyle çalışıyorlardı. Birden temizlik yapan bir işçinin süpürgesinin önünden bir karanfili kurtararak saçıma iliştirdi ve "Sana her şey için teşekkür ederim" dedi. Ben de "Asıl ben sana teşekkür ederim Engin" dedim. "Ha unutmadan seninle şu ‘yoldaş' hakkında konuşmak için bir gün mutlaka seni evinizde rahatsız edeceğim" dedi. Ve elimi sıkarak bana "uğurlar ola" dileğinde bulunup yine dimdik yürüyerek uzaklaştı. Ve köşedeki ilk sokaktan bir gölge gibi kayboldu.

Tam bu anda kendimi evde buldum. Elimi saçıma uzattığımda Engin’in eylem alanındaki yığınlardan kurtardığı karanfil yerinde duruyordu. Rüya görmediğime asıl şimdi inanmıştım. Gazete parçası da elimdeydi. Ama gazetenin sol alt köşesinde resim yoktu. Yerinde 1 Mayıs’taki çatışmalardan bahseden bir yazı vardı. Çok yorulmuştum. Temizlik yapacak gücüm kalmamıştı. Duş almam gerekiyordu. Duştan sonra kendime bir çay demledim çayımı içtikten sonra karanfilimi bir bardağa koyup yatağımın başucuna yerleştirdim. Ve sonra uyumak üzere yatağıma uzandım. Karanfili o günün anısına günlüğümün içinde saklamaya karar vererek uykuya daldım... 

MUHAMMET DEMİR

__________________________________________

(*)Anatoli Lunaçarski; Çeviren: Aziz Çalışlar, Can Yayınları
(**) Enternasyonal Marşı

1/3/2008

BİR OFİR YOLCULUĞU SÖYLENCESİ–7 / MUHAMMET DEMİR

 

KIZIL SAÇLI KIZ

(25,26,27, 28. sayılardan devam...)

 


Her ezgi bir yolculuk, her yolculuk bir sürpriz...

 

Burası bir çay ocağıydı. Alçak tavanlı, hasır tabureler, sehpalar ve boydan boya sedirlerle döşenmiş, duvarlarında eski kilimler, Yılmaz Güney, Nazım Hikmet ve Ahmet Arif’e ait poster/şiirler olan sevimli bir yerdi. Bu binanın önünden o kadar sıklıkla geçmiştim ki. Burada, bu binanın bodrumunda bir çay ocağının olduğunu tahmin bile edemezdim. “Aaa bu Engin işte orada oturuyor.” O da beni gördü bana el salladı. Yanına gittim. Ayağa kalktı elimi sıktı ve "Sonunda gelebildin demek" dedi. "Otur bak bu yoldaş" dedi. Kadın yoldaşıyla bu münasebetle tanışmış oldum. Kendi çayları bitmişti benimkiyle birlikte çayları tazeledik. Bu basık tavanlı çay ocağına gelirken merdivenlerde taze pasta kokusu hissettiğimi söyledim. İşte bu nedenle Engin’in uzun süredir ilk defa güldüğünü gördüm. Katıla katıla gülüyorduk. Engin "Ben de bu mekanın bu kokusunu seviyorum. Ama yoldaşı bilemem. Birde bu oturduğumuz köşeyi seviyorum. Unutmayın ki" dedi. -Bunu ikimize de söylüyordu- “Ben yabancılaştığım ortamlardan hemen uzaklaşırım. Sizde buna dikkat edin" dedi. Ve sustu.

Etrafımı inceliyordum ki birden buraya kadar gelirken karşılaştığım tüm insanların da burada olduklarını gördüm. Bu şaşkınlıkla ona buraya gelirkenki yaşadıklarımı sormak bile aklıma gelmedi, zaten o da sormadı. Bu halde karşılıklı olarak suskun bir şekilde müzik kutusundan yayılan ezgileri dinledik. Sonra benden müsaade istedi. Yoldaşı durağa kadar geçireceğini söyledi. Karşılıklı olarak tokalaştık. Ve bana bir çay daha ısmarlayacağını söyledi. Hesabı ödedi ve kapıdan bir gölge gibi çıktılar. Arkalarından bakakaldım. Bir süre sonra ben de kalktım. Bu esnada garson kız bana sarı bir zarf ve karanfil verdi, hayret bu kız yine o kızıl saçlı kızdı. Ve o anda garson kız, müşteriler, ezgi, müzik kutusu, çay ocağı her şey kayboldu. Kentin dışındaki çöplükte buldum kendimi. İnsanlar çöplükten o günkü kısmetlerini arıyorlardı. İnsanlar ve diğer canlılar. Havada ilk etapta hissedilen bir gaz kokusu vardı. İnsanların yüzlerinde sanki Engin okunuyordu. Birisine şehre giden ana yolu sordum, yaptığı işinden başını kaldırmaya bile tenezzül etmeden güneşin battığı yöne doğru yarım saat yürürsem ana yola çıkabileceğimi söyledi.

Dediği gibi yaparak yola koyulmuştum ki, bir süre sonra sırtımı geldiğim yöne doğru döndüğümde çöplüğün olduğu yerde, yine daha önce karşıma çıkan bir sis bulutu içinde siluet halinde gördüğüm o bambaşka dünya vardı. O kadar canlı, o kadar bayram yeri gibi bir dünyaydıki birdenbire içimde bu yeni dünyadaki yaşama dahil olmak isteği duydum. Bu duyguyla, karşımdaki bu yeni dünyaya bir adım atmak istediğimde aniden kayboldu ve orada şimdi uçsuz bucaksız uzanan ve içinde binlerce tür çiçek olan çiçek tarlaları vardı. Çeşitli çiçeklerden bir demet oluşturdum ve birden elimdeki çiçek demeti ansızın binlerce çeşitli renklerde bezenmiş kelebekler olup uçuşmaya başladılar. O anda gökyüzünde bir gökkuşağı belirdi. O yöne doğru uçuşuyorlardı. Bende peşlerinden koşmaya başladım ve onlarla birlikte tam gökkuşağının altından geçecekken her şey kayboldu. Karşımda camdan bir duvar vardı. Sonra tekrar güneşin battığı yöne yani arkama doğru döndüğümde, kentin en işlek caddenin tam ortasında buldum kendimi. Az kalsın eziliyordum. Herkes tuhaf tuhaf bana bakıyordu. Bir vitrinin önünden geçerken kendime baktığımda, saçımda çeşitli çiçeklerden örülmüş bir taç vardı. Her şey o kadar tuhaf ve ilginçti ki...

 

Sen sen ol sakın ha tuhaf olana kapıl(ma)...

           

Süpermarkete uğrayıp alışveriş yaptım, otobüs durağına kadar yürüdüm. Otobüs geldiğinde içi tıklım tıklım doluydu. Nihayet eve gelmiştim. Elimdeki öteberiyi mutfağa bıraktım. Odama geçip, sarı zarfı masamın çekmecesine, çantamdaki çiçekleri günlüğümün arasına ve karanfili de vazonun içine koyarak salona geçtim. Annemin telaşlı olduğunu gördüm. Beni merak etmişti. Onu yanaklarından öperek sakinleştirdim. Erkek arkadaşımın aradığını söyledi. Onu sakinleştirerek arkadaşımı sonra arayacağımı söyledim. Annemle birlikte yemeği hazırlayıp sofraya oturduk. Havadan sudan konuştuk. Bulaşıkları yıkadıktan sonra erkek arkadaşımı aradım. Hemen buluşmak istediğimi, mümkünse bize gelmesini söyledim. Anneme Aras'ın geleceğini söyledim. Ocağa çay koydum,

—Sahi tanışmadınız değil mi? Erkek arkadaşımın adı Aras, aynı mahallede oturuyor. İşte Aras da geldi. Aras okuyucuya selam yok mu?

—Selam arkadaşım ben Aras. Nasılsınız?

—Aras annemden izin isteyelim de benim odama geçelim tamam mı?

—Merhaba teyze nasılsınız?

—Sağ ol Arasçığım.

—Anne biz Aras’la odamda konuşacağız. Tamam mı?

—Peki kızım.

—E nasılsın görüşmeyeli Aras.

—İyiyim. Hayrola nedir mesele?

 

Ve ona gün boyunca yaşadıklarımı bir bir anlattım. Önce bana inanmak istemedi. Çünkü benim mantıklı bir kişi olduğumu söylerdi. İyi ki ona zarftan bahsetmemiştim. Yoksa bahsetmeli miydim? Düşündüm de zarftan nasıl bir sürpriz çıkacağını bilemiyordum. Aslında Aras'a güveniyordum, ancak ilk defa onunla kendi aramda bir sır olmasını istedim. Bu yüzden zarfı ondan gizledim. Ve salona döndük karşılıklı olarak çaylarımızı içtik. Aras'ı uğurladıktan sonra anneme "iyi geceler" dileyerek odama çekildim ve gizem dolu bir günün anısı olan şu sır dolu sarı zarfı masamın çekmecesinden çıkartarak heyecanla açtım.

 

Eyleme, bilgiye ve özgürlük/ölümsüzlüğe dair.

 

Merhaba Cemre,

Sıradan bir gününün öğle sonrasında bu satırları karalıyorum.

Canınızın istediğince bir adım dahi atamadığınız. O meşhur deyimle "özgürlüğün" ki görece özgürlüklerinizin bir süreliğine de olsun elinizden alındığı bir yerde mutlu olunabildiği ölçüde mutluyum. Oldukça büyük ve derece derece artan sürgit bir can sıkıntısı gölge gibi peşimi bırakmıyor. Saçlarımdaki aklar, her geçen gün biraz daha fazlalaşıyor. Umut ise yeşermiyor. Ne şarkılar, ne sözler, ne temenniler umuttan yana. Her bir şeyin üzerinde ölü toprağı sinmiş. Silkelesen olmuyor, yıkasan olmuyor. Özlem her şeye, ağıt her şeye. Sizleri mutlandıracak, dolayısıyla kendimi mutlandıracak hiçbir şey yazamayacak bir noktadayım. Öyle bir moment ki, "evrenin sonsuzluğu içerisinde" ne kadar ufak olursa olsun, içinde barındırdığı enerji bu sonsuzluğu paramparça edip umutlu, mutlu bir sonsuzluk yaratacak derecede dopdolu. Bu iki paradoksun ortasında, boşlukta salınıyorum. Bir saat gibiyim, kurulmasam duracak olan bir saat. Burada onca kalabalık içerisinde yapayalnızım. Fikirce, yaşça uyumlulaşabileceğim bir tek insan yok. Tüm konuşmalar fasit bir çember etrafında dönmek mecburiyetinde. Ve ben her seferinde bu fasit çemberin yörüngesinden çıkması için yaptığım tüm müdahalelerime karşın henüz kısır bir çerçeve içerisinde devinen, el değmemiş, hayatı tanımayan, cahil yanlarıyla epeyce mücadele etmem gerekecek. İnsanı insan yapan emektir. Bu bir yana bir iki aklıselim fikirdaş bulamadıkça, fikri krizi atlatmak uzun vadede gerçekleşecek bir düş olabilir.

Burada insanın en tabi hakkı olan yaşamın, baharın, yeniden doğuşu anlatan Newroz'un o tatlı, o hoş kokusu bile alınamıyor. Yağmurdan sonraki o mis toprak kokusu bile alınamıyor. Kokan tek şey, tüm şu kahreden baskı aygıtının çürük ve dünyanın en iğrenç kokularından da iğrenç o ölüm öncesi kokusu. Her şey bu iğrençlikte kokuyor. Ne kadar yuğsam da bu koku temizlenmiyor. Daralıp pencereleri, kapıları açsam da kurtuluş,  bu cehennemi alemden kurtulunduğu gün olacak. Evet o günler, o mümkün olması imkan dâhilinde olan o günler gelecek mi? Ya, bu her an iğrençleşen günler geçecek mi? Sorular ve sorunlarla yüklü zamanlar geçse. Baharım gelse. O tabiatın mutluluk kokan, sevgi, sevinç kokan günleri gelse. Siz dostlara asıl şu günlerde ihtiyacım var. Beni unutmayın, bana mektuplar yollayın, umut dolu, yüklem dolu mektuplar olsun. Yürekli, sevinçli, sevgi dolu olsun. Hayat olsun, hayatın binlerce temiz, duru kokularıyla dolu mektuplar olsun. Yaşamın en saf haliyle dolu umut dolu mektuplar olsun. Sağlık olsun bu mektuplarda, çünkü henüz her şeyin başlangıcında, bu dört tarafı tepelerle çevrili çanakta tüm bunlara ihtiyacı var şu zavallı dostunuzun. Eğer ki ben hâlâ dostunuz isem. Geçmiş günlerin hatırı var ise. Durun bir de şu sese kulak verelim. Hey dostum bir de senden dinleyelim, durduğun yerden hiçbir süse ve abartıya meyletmeden anlat:

Şey doğrusunu söylemek gerekirse her birimizin bu durumdan rahatsız olduğumuz malum. Her birimizin birçok ve sonsuz beklentilerimiz var. Henüz bizim için burası hayatın başlangıcında önemli bir dönüm noktası. Ha burada maddi ve manevi sıkıntılar çekiyoruz ve ölesiye olmak üzere normal yaşamımızı özlüyoruz. Zorunlulukların çemberinden sıkılıyoruz. Zorunlulukların kıskacından kurtuluş bizim için şimdilik ham bir hayal olsa da buradaki deli aklı ile yapılan ne idüğü belirsiz yaşamdan ne kadar erken, ne kadar sağlıklı bir şekilde kurtulursak o kadar iyi olacak diye düşünüyoruz ve öyle davranıyoruz. Hayatımızın bundan öncesi ne kadar da boşmuş, burada bunları yaşamasaydık anlayamayacaktık. Dolayısıyla bundan sonraki hayatımıza daha sağlıklı, daha sımsıkı, daha omuz omuza tutunacağız. Burada bunu öğrendik. Dahası yaşama sımsıkı sarılmalıyız, yoksa düşeriz. Ki burada düşmekten daha kötü bir eza yok. Toplumda karşılığını kolay kolay ayırt edemeyeceğimiz bir çok olgu ve olay burada çırılçıplak karşımıza çıkıyor. Bunu görüyoruz, ve görmek kavramakla pekiştirilirse gelişme kaçınılmaz olur, bunu biliyoruz. Yani diyeceğim o ki, biz sonuçta insanız ve bunu denemeseydik hayatta eksiklikti kalacaktık. Şimdi ise eksik değiliz. Mutluluktu aradığın senin, dostlarından mutluluk sipariş ediyordun. İşte dostlar mutluluğa açılan bir iz.

Evet  teşekkürler dostum.   Oradan  bir şey  mi  söylediniz.   Evet  evet  siz. Öncelikle adınızı alabilir miyim?

Tabi ki adım Delia Stenberg Guzman. Ben şunu söylemek istiyorum. ‘Varmak, yolda bir duraklamadır; Attığımız adımları tanımak, önümüzde kalan adımları hesaplamak için belirlediğimiz bir noktadır. Varmak, yeniden başlamak için bir soluktur!’ daha ne diyeyim.

—Sağ olun bayım, ilginize teşekkürler.

—Ben de bir şeyler söylemek istiyorum. Aslında sizler bir takım şeyleri abartıyorsunuz. Yaşam bir süreklilik arz ediyor. Bu süreklilik içinden siz doğrusunu ifade etmek gerekirse cımbızla, sizce önemli bir noktayı alıp ve bu yetmezmiş gibi, tüm diğer bağıntılarından soyutlayarak incelemeye çalışıyorsunuz. Yani laboratuar ortamına benzer bir tecrit ortamının hijyen yapısında incelemeye çalışıyorsunuz yaşamı. Fakat yaşam hiç de laboratuar ortamına benzemiyor. Orada önceden kontrol ve tahmin edemeyeceğimiz birçok etmence etkilenen, dönüşen ve dönüştürülen bir olgu ve durumlar bütünlüğünce çevrili bir şekildeki etkiye maruz kalıyor. Yani yaşam sürekli öğreticidir. Cıvıl cıvıldır. Somurtkan, statik, statükocu ve dahası donuk değildir ve dahası var dostlarım. Olguları daha anlamlı kavramak, duruma daha değişik boyutlardan bakmak gerekiyor ki, bu bile tam anlamıyla olguyu kavramamızı engelleyebiliyor. Bunu ırmağın akışı ve bu ırmağa ikinci bir defa girmeye benzetiyoruz. Tecrübe edebilirsiniz, iki defa aynı ırmağa girilemez, çünkü hem ırmak hem de kişi ve cisim olarak biz değişmişizdir. Sürekli değişim diye de özetleyebileceğimiz bu olgu her şeyin akıcı, değişim içinde olduğunu anlatır. Hülasa, biz diyoruz ki, sürekli akan bu yaşamı anlamaya kalkışmak anlamsız bir uğraşıdır. Lokman üstat gibi ölümsüzlüğü boşuna aramayın, doğum ölüm, ölüm doğum. Şimdilik verdiğimiz ad olarak "kader" hiç de tanrısal ya da kelimenin en dar anlamıyla yabancı bir olgu değil, kendimizin tam anlamıyla bilincine vararak kendimizi ifade ettiğimiz, eylemde (toplumsala varan ve öznel olarak bireysellikle sınırlı) bulunduğumuz kısacası kendimizden olan şeylerin bütünüdür. İnsanın insana ezgisi bu yabancılaşmadan kurtulmakla mümkündür. Yabancı olan, kendine ve eylemine dolayısıyla insanlık toplamına yabancı olan yaşamı kavrayamayacak. O toplamı dönüştüremeyecektir. O ölçüde de dünyanın ve doğal olarak kendisinin sınırlarını aşamayarak yok olacaktır. Yani kısaca özetlenen bir deyimle "benden sonra tufan" diyen insan; bir nesne, bir hiç konumuna düşecektir. Hayır. Benden önce varolan ve benden sonrada var olmaya devam edecek olan şu insanlık toplamına iman ederim ki; Ben yaşadım, yabancı olarak değil. Varlığımın ve eylemimin, bilincine vakıf olarak yaşadım diyebilmek için. Eyleme davet, bilgiye davet, özgürlük-ölümsüzlüğe davettir bizimkisi. Eyleme, bilgiye ve özgürlük-ölümsüzlüğe dair…

Sanırım merdivenleri pasta kokulu çay ocağında Engin'in yoldaşa ve bana salık verdiği şu yabancılaşma konulu ikazı daha iyi anlıyordum. Bu düşünceyle uykuya dalmışım...

 

15/2/2008

BİR OFİR YOLCULUĞU SÖYLENCESİ–6 / MUHAMMET DEMİR

RESİM: SANJAY BHATTACHARYA


KIZIL SAÇLI KIZ

(25,26,27. sayılardan devam...)


Kim bilir, belki de hayatın başladığı yerde masal da başlar...

 

O günden sonra uzun süre haber alamadım. Bir gün evlerine uğradım. Kapıyı annesi açtı. Beni buyur etti. Evde küçük kardeşi de vardı. Engin'i sordum. Uzun süredir ortalıkta gözükmediğini ve merak ettiğimi söyledim. Kardeşi bana, onun uzun süredir eve uğramadığını söyledi. Ancak geçenlerde eve tanımadıkları kızıl saçlı bir kızın geldiğini ve Engin'den bir not getirip bıraktığını söyledi. Ben tüm içtenliğimle sakıncası yoksa bu notu görmek istediğimi söyledim. Bana, "Peki öyleyse peşimden gelin" dedi. Engin'in çalışma odası olarak kullandığı odaya geçtik. Kardeşi notu koyduğu yerde bulmaya çalışırken ben de odayı incelemeye koyulmuştum.

Kapının sağında bir dolap kitaplık olarak düzenlenmişti. Kitaplar ve not defterleri gayet düzenli şekilde sıralanmıştı. Politik kitaplarla, roman, hikâye kitapları ayrı ayrı konulmuştu. Takip etmeye çalıştığı dergiler ise en üst raftaydı. Kitaplığın en üst kısmında iki tane daktilo vardı. Birisi beyaz renkli, diğeri ise siyahtı. Beyaz olan daktiloyu hatırladım onu yıllar önce okul ödevimi yaparken bana bir süreliğine vermişti. Diğer daktilo yeniydi sanırım. Odada birisi yatak olarak düzenlenmiş iki tane kanepe vardı. Kitaplıkta Marks, Engels, Lenin ve Rosa Luxemburg'a ait kartpostallardan arka fon olarak Marks'ınki siyah, diğerlerininki kırmızı karton olmak üzere resimler vardı. Bir de Nazım Hikmete ait gazeteden kesilme yine arkası kartonla desteklenmiş resimler vardı. Duvarda tek bir çerçeve vardı. Ortanca kardeşinin ilk karikatür çalışmalarından birisiydi. Ve onun altına asılmış olan bir mandolin vardı. Bir suntadan hazırlanmış yıllar öncesinde katkıda bulunmuş olduğu politik derginin 11. sayısının kapağında kullandıkları Kandinsky'nin bir resminden renkli fotokopiyle büyütülmüş bir resim asılıydı. Resimde orak, çekiç ve yıldızın yaşamla bütünleşmesi içerisinde toplumsal yaşamın çeşitli kesitleri resmedilmişti. İnsanlar o kadar canlıydı ki...

Bir köşede müzik seti bulunuyordu kasetçalarda bir kaset vardı, Ruhi Su’ya ait bir kaset. Müzik setinin üstünde bir kristal vazo ve içinde hâlâ tazeliğini koruyan kırmızı bir karanfil vardı. Kendimi tutamayarak kokladım. Üst kısmı pikap olarak düzenlenmiş ahşap dolapla çerçevelenmiş bir müzik setiydi. Ve bir de çalışma masası vardı. Üzerinde beyaz renkli bir lap-top vardı. Kutu gazoz tenekesinden -ki kendisi yapmıştı- bir kalemlik bulunuyordu. Masanın bir köşesinde de lap-top'a bağlı printer bulunuyordu. Her şeyi tıpkı kendisi gibi derli toplu, duvarları beyaz boyalı bir odaydı. Bu sırada kardeşi "Buldum işte not bu" diyerek bana uzattı. "Teşekkürler" diyerek kâğıdı aldım. Notta şöyle yazıyordu:

Selam Cemre,

Aranmak, dinlenilebilmek, kaybolmamak, konuşabilmek, eleştirebilmek, eleştirilmek istiyorum.

Mu? Dedim.

Ama o kadar zor günler geçiriyorum ki. Yapayalnızlığımın ortasındayım. Tutunacak bir şeyler arıyorum. Hayatta en çok korktuğum ve eksikliğini duyduğum şey, her şeyin bir sanı olmasına dair değil miydi? Çünkü sanmak içeriği itibariyle ortada cereyan eden olay, olgu ve nesnelerin gerçekliğini kavramak anlamına gelmez. Çoğunlukla hayatı ve hayatımı izlemekle eylemek arasında salınıyorum...

Çocukluğumdan bir TRT çocuk korosu şarkısında; "Sen hiç gördün mü üç kulaklı bir insan" der hatırladın mı? Daha sonra şarkı şu sözlerle devam eder. "Olur mu hiç üç kulak dön de bir aynaya bak" Farkına çocukken varmasak da şu zaman diliminde bu sözlerde hem komik hem felsefik hem de ironik bir tat var... Sende de oldu mu bilmem, hayatımın bir döneminde aynalara bakmaktan korktuğum çekindiğim de oldu. Ama aynı zamanda aynı vurdumduymazlıkla sanki bir Narsis gibi; aynalara hoyratça baktığım zaman dilimleri de oldu. Aman Tanrım! Ne kocaman bir burun, ne çirkin bir surat, ne asil bir burun, ne güzel bir surat... mı? dedi(n)m.

Mi? Dedim.

Doğru bu ve belki bir de "öteki dünyada" yapayalnız kalmaktan korkuyorum. Korkmaktan korkuyorum.    Hatta korkmaktan,   korkmamaktan korkmaktan korkuyorum... Ya!? Böyle işte

Bana bir masal anlatır mısın?..!

Tabi dedim, tabi ya, bize masalını anlattı. Kardeşi yüzüme tıpkı Engin gibi muzipçe gülümsedi. Sonra notu kendisine uzatıp "Her şey için teşekkür ederim" diyerek evden çıktım. Onu nerede bulacağımı biliyordum. Doğruca onunla karşılaştığım o masalın geçtiği köşkün oraya gittim. Evet, işte Engin oradaydı. Tıpkı daha önce burada onunla karşılaştığım kıyafetteydi. Beni görünce yine o tanıdık muzipliğiyle gülümsedi. Aniden kayboldu "Hey nereye kayboldun?" demeye kalmadan aniden omzumda bir el hissettim, irkilerek arkama baktığımda o hâlâ gülümsüyordu. Çok şaşırmıştım. Kıyafetini ne zaman değiştirmişti. Çünkü şimdi kıyafeti bizi ziyarete geldiği gündeki gibiydi. "Benimle gel" dedi. Onu takip etmeye başladım.

Hiç konuşmuyorduk. Bu hâlde sokaklar, caddeler, bulvarlar, alanlar, patikalar, tüneller, üstgeçitler, alt geçitler, garlar, banliyö istasyonları, metro istasyonları, limanlar, otogarlar, havalimanları aştık, binlerce kilometre yol kat ettik, binlerce yer gördük, binlerce insanla karşılaştık, binlercesinin hatırını sorduk, binlerce insan onu tanıyordu, binlerce insanın elini sıktık. Gizli basımevlerinde illegal yayınların basımına yardım ettik, bir çok ülkenin bir çok alanlarında, evlerinde, bulabildiğimiz her yerde işçi-emekçilerle toplantılar düzenledik, dünyanın bir çok yerinde birçok duvara sloganlar yazdık, bir çok toplu taşım aracında aniden ortaya çıkıp bildiriler dağıttık, konuşmalar, eylem çağrılan yaptık, yağmura, kara, soğuğa, güneşe aldırmadan, legal/illegal gazete, dergi, broşürler dağıttık, bir çok kez tutsak düştük, bir çok kez tutsak edildiğimiz zindanlardan kaçmayı başardık, tutsak edilmiş bir çok yoldaşımızın kurtarılması için planlar hazırladık, eylemler gerçekleştirdik, bir çok yoldaşımız ölüm oruçlarına yattı, bir çok yoldaşımız kendisini yaktı, birçok kez ölüm oruçlarına katıldık, bir çok kez kendimizi yaktık, dünyanın bir çok yerinde kentlerde ve kırlarda, fabrikalarda, atölyelerde, evlerimizde, tarlalarımızda, dağlarda, ormanlarda, kolluk güçleriyle çoğunlukla silahsız olarak çatıştık, onların her türlü ölüm makineleri vardı ama buna karşın yiğittik, son nefesimizde, son gücümüzde bile umutlarımızı haykırdık, umut dolu mesajlarımızı kanımızla duvarlara ya