FOTOĞRAF:ATA YAKUP KAPTAN
Hey gidi! Böyle ıssız mı olurdu buralar fabrika çalışırken. Geriye bu izbe kalmış demek. Bunun neresine açmışlar ki halk lokantasını? “Yemeği birlikte yeriz” demişti oğlan, “Saat sekizde gel, kapıdan alırım seni.” Hani, çıkıp gelse ya!
İçeriye girip bir dolaşsam? Işık mışık da yok, düşüp bir yerlerimi kırmıyayım şimdi. Boşver.
Kapkara bir delik gibi bakan bu koca avlu, mahallenin gözüydü be! ışıl ışıl yanardı tam orta yerinde. Yirmi sene olmuş mudur? Olmuştur ya. Tramvaydan inenlere ilk selamı tepede parlayan mavi ışıktan kuşumuz verirdi. Altında “Pelikan” yazısıyla.
Akşam dokuzu ettik mi, gözlerimiz duvardaki saatten ayrılmaz. Artık kalemler oluklardan sağlam akmış, bozuk akmış kimin umurunda? En çok, 14- 22 vardiyasını severdik, hem gece eğlenmeye hem gündüz uyumaya vakit olur. Makineleri gececilere teslim eder etmez doğru karşıya, Erika’nın yerine. Üç dört biradan sonra keyifler gıcır. Başlardık cebimizdeki fenikleri havaya savurmaya. Almanlar toplayacak biz eğleneceğiz. Tunuslu Hamdi, Alman şefe kızdığı bir gün icat etmişti bu oyunu. Başta ben de oynadım, Erika’nın kızı Mona’nın gelip annesine yardım ettiği o geceye kadar.
Müzik kutusuna para atıp önlüğünü çıkardığında daha sarhoş değildim. Gözlerim gözlerinin takibinde pür dikkat. Dönüp, beni dansa kaldırmaya gelirken, salonu dolduran şarkıyı bağıra bağıra birlikte söylüyordu. Tokasını çıkarıp, ceketimin cebine sokunca, çırılçıplak soyunmuş gibi geldi bana. Saçları alev rengi... İpek bir tül boynumda, yüzümde. Bakamadım artık. Şarkı bitince nefesi, sıcacık bir sözcük üfledi yüzüme. Öpecek sandım. Öpmedi. Ettiği işkencenin farkında muzır bir gülüş attı. Önlüğünü giyip yeniden bira dağıtmaya başladı. O günden sonra, Erika’nın yerinde bir daha ne bara oturdum ne de kimseye para atıp eğlendim. Arka masalardan birinde hep kızın gelmesini, o şarkıyı çalmasını bekledim.
“Yanlış yerde beklemişsin babacım, kafe avlunun öteki tarafında.”
“Geldin mi evlat? Ne bileyim, sen girişte deyince... Biz hep bu kapıdan girerdik. Karşı taraf büroda çalışanların kullandığı kapıydı.”
“Su ve kalorifer tesisatı sadece eskiden büroların olduğu binada çalışıyor. İşgalden sonra kafeyi orada açtık.”
“Nereye varacak bu işgalin sonu, bıraksan artık böyle işleri be oğlum!”
“Olur mu baba, bırakalım da fabrikayı yıkıp mahallenin ortasına on katlı otoparkı mı yapsınlar? Çoluk çocuk zehirlenir, yaşanmaz buralarda.”
Bak, işgalden sonra belediye otopark yapımını hemen onaylamamış işte, çekiniyorlarmış.
Nasıl da özlemişim haylazı. Yanımda yürüyor, gözlerim üzerinde. Zayıflamış sanki biraz. Loş ışıkta, sol kaşının üstündeki çizgiyi seçiyorum. Arada eliyle kapatmaya çalıştığı kabuk bağlamış bir yara. Sormayayım, utanır belki.
İçeride sebzeli pişirilmiş kuru fasulyeden bol kepçe alıyoruz, yanında pilav.
“Elli sente yemek mi olurmuş evlat?”
“Oluyor baba, masrafını bölüşüyoruz” diyor. “Kâr yok. Bu gün mutfak nöbetini ben aldım, sen fasulye seversin diye.”
Bu oğlum da böyle işte. Hem mutfakta hem işgalde. Kavgada, döğüşte. Sokak sokak gezip “dazlak” kovalayan bir çetenin de içindeymiş, polisten gelen mektupta yazıyordu. Okulu bıraktığından beri eve gelmiyor. Karıştı gitti iyice bu hippilerin içine. Elim kalktı ya o gün, “okula gitmeyeceğim” deyince... Bin pişmanım. İkinci tokatta kolumu havada yakalamıştı.
“Tamam baba, anlaşamıyorsak ben gideyim artık.”
Nemli gözlerinde isyan, üzüntü, özür, sevgi, her şey bir arada. Nasıl bakar bu çocuk böyle? “Gitme” bile diyemedim. Çarptım kapıyı, çıktım odadan, gözlerimi saklamak için.
Anasında gece uykusu kalmadı artık. Hastalığı da iyice azdı. Doktorlar köy havasını tavsiye ediyorlarmış. “Memlekete dönelim,” deyip duruyor. Sadece temiz hava değil mesele, çocuklar büyüdü, kendi dünyalarına çekildiler, hepten yalnızlaştı hatun. İyi de, üç yavruyu birden buralarda bırakıp nasıl gideriz. Büyük oğlan doktor çıktı. Üniversite hastanesinde gece gündüz nöbette, eve seyrek uğrar oldu. Geçende “Türkiye” filan diyecek oldum, yorgun yorgun gülümsedi, gitti yattı. Kızımız Yeliz Türkiye’deki nişanlısını buraya aldıracakmış, öyle anlaşmışlar. “Ereğli’nin bilmem ne köyünde ben ne yaparım” dedi, dönmekten bahsedince iki gözü iki çeşme. “Bırak hanım, çocukların kafasını daha fazla karıştırmayalım” dedim ama Nazife çok ısrar etti. İlla bir de Deniz’e soracakmışız. İyi. Bir de lafa nasıl başlayacağımı bilsem?
Çayımı da bitirdim. Konuyu hâlâ açamadım. Deniz’in bardağı elinde soğudu. Çay poşetini bile çıkarmamış içinden. O da bizi özlemiş. Sağlığımı soruyor, evdekileri tek tek... Biraz kendinden anlatsın istiyorum. Ben de soruyorum. Planları var. “Biz” diyor hep, bu saçları rengarenk boyalı, kir pas içindeki çocuklardan bahsederken. Ailesinin yerini bunlar mı almış yani? Kıskanıyorum biraz. Bu bizim eski fabrikayı onarıp Kültür Evi yapacaklarmış. Gülüyor anlatırken, ağzının sağ tarafında gizli bir çukur, bir gamze açılıyor. Düşleri içinde nasıl masum, nasıl erişilmez melek yüzü oğlumun. Üretim birimlerinin önündeki bahçe, hani ıhlamur ağaçları var ya orası; çocuk bahçesi olacakmış.
Mona’nın saçlarına bir tutam ıhlamur düşmüştü o ağaçlardan birinden. Farketmemişti. Anlatmaya devam etti. Eğilip aldım, koklamak için. Elim yumuşak, kızıl dalgaların üzerinde. Pelikan’ın mavi ışığı yüzündeydi, çillerinde. Anlamakta zorluk çektiğim bir şeylerden bahsediyordu: Tutuklu birileri, bir örgüt, hapishanede işkence... Dinlemediğimi fark etti. Sustu. Bahçe de sustu onunla, yarı aydınlığın içinde.
“Erika’nın oraya neden bir daha gelmedin Mona?”
“Burada oturmuyorum, Berlin’de okuyorum, o gece bir tesadüftü.”
Sendikacılar bir kaç gün önceden ellerindeki megafonlarla dört dilden seslenerek bütün üniteleri dolaşmışlardı.
“Dayanın arkadaşlar, bu fabrikayı kapattırmayacağız! Gece gündüz nöbet tutacağız! Otonom gruplar, Hamburg ve Berlin’den destekçi gönderdiler. Yalnız değiliz artık.”
Daha ev bile tutamamışım, yurtta kalıyorum. Nöbet tutuyorum otonomlarla. Bitleneceğim diye de ödüm kopuyor bir yandan. Nazife köyde anasının yanında, Almanya’ya gelmek için bekliyor. Sırası mı fabrikayı kapatmanın? Kâr da iyiymiş oysa. Patronun niyeti borsaya açılmakmış diyorlar. “Mavi Okyanus” kalem setini yeni üretmeye başlamıştık o ara. Ne güzel kalemdi onlar. Şeffaf mavi, içinde mürekkebi gözükür. Hepimiz birer tane edinmiştik. Oylamada herkesin elinde bir okyanus.“Ja,” yazdık, katladık kağıtları, attık kutunun içine. Çoğunluğun kararı grev.
Ihlamur dallarının rüzgarla oynaşıp durduğu o grev gecesi, bahçe nöbetim Mona ile. Bir tesadüf daha işte, ya da nöbet listelerini hazırlayan Tunuslu Hamdi’nin kıyağı. Caddeye bakan giriş kapısı bu gece ikimizden sorulur. Beklenmedik bir şey olursa ağaçlara tırmanıp megafonla içeridekileri uyaracağız. Polis falan yok ortada şansımıza, asayiş berkemal.
Uyku tulumunun fermuarını açıyor. “Hava serinledi, gel sen de ısın biraz,” gibi bir şeyler mi söylüyor? Teninin nemli kokusu perişan ediyor beni. Sarılmak, sıkmak, her yanını eze eze sevmek istiyorum. Kımıldayamıyorum, sanki dondum. Utanç mı? Önce o seviyor beni. İstediği gibi. Çekingen, yumuşak öpücüklerle ben de “evet,” diyorum. Güneş kızarmaya başlayınca yorgun düşüyoruz. Kuşlar uyanıyor, kalkıyoruz. Giyinirken ‘okyanus’ düşüyor cebimden. Kaldırıp ona uzatıyorum.
“Okuyorsun ya, sana daha gerekli. Hem beni hatırlarsın.”
Alıyor gülümseyerek. Dudağının sağ köşesindeki çukuru güldürerek.
Grevden sonraki yıl, Mona olduğunu söyleyen o kadın gelip beni bulduğunda burası kapanmış mıydı? Bak unutmuşum işte. Fabrikanın Peine’deki ünitesine geçebilen talihliler arasındaydım. Kalanların hepsine peyderpey çıkış verilmişti. Peine: İki odalı, mutfağı büyükçe bir ev. Kapıda Ford Taunus. Ekim sonu, izin vakti gelip geçmiş çoktan. Parayı anca denklemişim, üç dört gün içinde yola çıkacağım. Nazife hâlâ bekliyor.
Kapıdaki kadın beklemiyor. Soluk benizli zayıf yüzünü gözlüklerin arkasına; kısa kesilmiş siyah saçlarını yün bir atkının altına saklamış, ısrarla zilimi çalıyor. Perdeyi arlayıp bir daha bakıyorum açmadan önce. Atkısı kaymış biraz, perçemine çınardan düşen sarı bir yaprak takılmış.
“Ya sen nasıl bir babasın?”
Dişlerinin arasından tıslıyor. Gömleğimin yakası sımsıkı pençesinde. “Sen nasıl bir annesin böyle, çocuğunu kapıma bırakmak istiyorsun,” gibi bir şeyler söylemişim herhalde uyku sersemi. Bu kadın Mona, şüphe yok artık. “Aranıyorum, Doğu Almanya’ya geçeceğim” diyor. Sepetin içindeki bebecik hiç ağlamıyor, pelüş ayıcığını kemiriyor sessizce. Adı Dennis’miş. Altı aylık var mı bu?
Arabanın arka koltuğunda bir karış çocuk. Nasıl vardım Türkiye’ye? Yollarda üç gün üç gece neler çektim, altını kirletmedi mi bu çocuk, acıkıp ağlamadı mı? Bunları da unutmuşum işte. Hatıra dediğin hep iyi şeyleri hatırlamak Allah’tan.
Kızdı önce, pek bir hiddetlendi Nazife’m. “Al piçini defol git, gözüm görmesin” dese haklıydı. Demedi. “Bu soğukta çocuk arabada bekletilir mi” diye çıkıştı en son.
Hem ağladı hem bir çabuk toplandı altın kalplim. Bir yanına büyük oğlumuz Cengiz oturdu bebenin, öbür yanına kızımız Yeliz. Aynı gece karanlıkta düzüldük yola. Bir Bulgaristan’da başım yastığa değdi. Ver elini Almanya!
Üç yıl sonra, üç çocukla izin yaptığımızda köyde herkes en ufağımızı Nazife’ye benzetmişti. “Aynı anası maşallah, iri yarı, çakır gözlü. Huyları da benzer inşallah.”
Nazife gibi bakar Deniz de şaşırınca. İri iri açılmış gözleri yağmurlu gök rengine bulanır. Baştan kestirip atmaz o da, bir yargıya varmadan anlar dinler iyice.
“Nasıl kesin dönüş yani... Nereye?”
Doğru dürüst anlatamıyorum ki. Biz buralı değiliz ya, hani geldiğimiz yer, Nazife’nin köyü var ya... Döneceğiz, gibi laflar dökülüyor ağzımdan kem küm.
“Sen de gel bizimle evlat, annen öyle istiyor, sen olmadan ben de bir yerlere gidemem aslında,” diyemiyorum. Salamıyorum içimdeki sözleri. Gözyaşlarımı sıkı sıkı tutuyorum. Sarılamıyorum da. Anlıyor. Kalkıp gidiyor yanımdan. Düşünecek. Konuşmadan evvel hep düşünür bu evlat. Uzun uzun düşünür, az söyler. O düşünecek. Ya ben?
Bilmiyor muyum sanki, denize karşı oturup çay içtiğimiz ferah balkonlar, altın renkli üzümler, bereketli topraklar ve de dostlar, akrabalar, arkadaşlar hayaldir; bunaldıkça yarattığımız düşlerin ülkesidir diye? Uzun, amansız kış geceleri Halil’in kahvede oturup, cennete giriş izni bekler gibi işçilik kağıtlarımı beklediğimi çoktan unuttum. Soluk benizli, öksürüklü köylüleri, lahana sökerken buza kesen ellerimizin ağrısını Halil’in sobasına ufaladığımızı da. Ama kebap ettiğimiz kestanelerin tadı hâlâ ağzımda işte.
Bir bekleyenimiz mi kaldı sanki o Nazife’nin “memleket” dediği yerde? Ah evlat! Bu korku yalnızlıktan. Yabancılıktan. Bu korku, nereye gitsem ensemde. Meyvesiz, dalsız, budaksız kuruyup gitmekten bir köşede. Bu korku, hatıralarımı yitirmekten gülüşünün kıyısında canlanan. Hatırladıkça kendimi çağıran. Sensiz nasıl olacak ki? Zor olacak be evlat!
Dönüp geldiğinde bir bira da bana uzatıyor Deniz. Düşünürken biraz içmiş belli. Bir şeyler anlatıyor sağ elini dizime koyup. Yüzünü eğiyor yüzüme doğru. Kaşında yarası. Kendine uymuş yarası. Sır gibi yarası. Kapatmıyor artık. “Tüketim toplumu”, “çürümüşlük” gibi laflarla Almanya’yı neden kötülüyor pek anlayamıyorum. Sonra “gelecek” diyor, “belki” diyor, “köy bir umut” diyor sanki.
“Ben de sizinle gelsem olmaz mı baba?”
Ona sarılmak için elimdeki şişeyi önümüzdeki alçak masaya bırakıyorum.
“Olur evlat”diyorum, “pek güzel olur hem.” Sonra salıyorum makaraları.
En ufak oğlum da büyümüş işte. Artık ağlasam da uygundur hani.
KADRIYE BAKŞI
Hannover 2007