« Önceki |

15/2/2009

GİTTİ / İRFAN SARİ


FOTOĞRAF:GADARAFGA


Köy, Şişol dağına sırtını dayamış, eteklerini vadinin içine kadar uzatmıştı. Karşısında gözün alabildiği kadar uzanan tepelerin üstündeki kar, mavi bir okyanusu andırıyordu. Güneşle cilveleşen bir maviydi. Her tepenin kamburu okyanusa düşen dalga idi. Dalga boyu yükselince beyazlaşır durgunlaştıkça mavileşirdi. Firari mavi koydum adını.

Köyün içinde, beyazı kirliden, siyahı esmerden çalan çocuklar minnacık elleri, yürekleri ve gözleri ile kardan adam yaparlardı. Güneş ne zaman yalancıktan açarsa, kızaklarını kaptıkları gibi yokuşu bittiği yere kadar kayarlardı. Sonra gülüşürlerdi. Bağırışları yankılanırdı oracıkta…
   
       Kıbleden esen rüzgâr dağa saldırdıkça, kar siper ederdi kendini, üşürdü ve yanardı sonra kabuk tutardı yüzü. Belki ondandır çocukların yüzleri de yanmış ve renginden kaymıştı kaç zaman evvelden. Esmer çocuklar, esmer yazgılarını rüzgârın ağzından düşen sahipsiz şarkılardan almıştı kim bilir.

 

Rüzgâr yanığının acısını yine rüzgâr dindirir bu dağlarda. Onun için hekim aramak gerekmez pek çok zaman.

 

Dağın doruğundan aşağısına kadar kar ile örtülen yer sıkışırdı çocukların ayakaltında. Ondan bahar geldiğinde, Şişol’un göğsü dağ çiçekleri ile dolardı…

 

Vadiye kuzeyden bakan bu köyün dört mevsimi isyan ederdi iklime.

        İşte bu yüzden bura insanı çocukken acı çeker, asi yeşerirdi.

       Burada yaşamak saçlarını rüzgârda beslemekti, yüzünü karla yıkamak, dudaklarını buza tutmaktı. Mutlu olmak neredeyse imkansız ve neredeyse hiç olanaksız değildi. Ondandır, rüzgârla kar birbirini severken yakardı. Bazen de sevdaları kabuk bağlardı. Ama bu aşk asırlar boyudur devam ederdi.

 

Toprak ise bu aşkın tepişmesinden, kavgasından sonra sofrasına dünyanın bütün renklerini taşırdı.

 

Hele bir renk vardır esmer, dağ çiçeğinin yaprağında isyan, kadın yüzünün oratoryosu. Kalbin en son krizine yürüyen kan, beynin iflasına yetişen oksijen.

 

İşte o esmer dağ çiçeğini denizin kıyısına taşısan yaşayamaz, kayınların arasına dikseniz tutmaz, saksıda boy vermeden ölürdü, ama bütün mevsimleri severdi, bütün iklimlere su taşırdı.

 

En çokta kışı severdi… Ne zaman yükseklere düşse kar, hafifçe başını eğer dudaklarını ondan saklardı.

 

Siz dağ çiçeği ile kışın sevdasını duymadınız… Öldüresiye sevmek, birbirine çağlar boyu hasret kalmak. Budur işte adı.

 

Dün gece kar yağdı. Alıp rengini kıvırarak hüzünlü dudaklarını çekip gitti dağ çiçeği. Şişol dağı kaldı yine yalnız, kuzeyde donduran bir soğuk ve göğsüne kadar kar, kıbleden esen rüzgâr. Bu mevsim maviyi yarasına sürdü.

        Dudaklarında dağ çiçeğinden kalma bir yaprak.

 

Çocukların mutluluk bağırışları gibi.

 

Küçücük bir dağ çiçeği yani avucumda yeşerecek kadar toprak isteyen çiçek, giderken başında karlı bir dağı alıp götürdü… Ardında uzadıkça dağ, şarkılar koptu kıpırtılarından bir çığ taşıdı, bir sel taşırdı mevsim yine sıra dışı neyleydiyse güzel eyledi dersem biter mi ki…



İrfan Sari

1/2/2009

TENEKECİ SALİH / AHMET TAHSİN


FOTOĞRAF: ENVER ŞENGÜL

 

Büyükçe bir ahırın ortasındaki ardıç direğe bağlı olan Salih, kırbaçlanmasına, yediği dayaklara ve yapılan tüm eziyetlere rağmen Nuh dedi peygamber demedi. Hatta annesinin getirdiği yemekleri de bakır siniyi ayağıyla ittirip gözlerini belertip çıplaklığına aldırmadan tekmeleyip annesinin üzerine devirdi. Tavuk etli pilavla hoşaf ortalığa saçıldı, ekmek, hayvan boklarının içine düştü. Tüm bu olan bitene akıl erdiremeyen annesinin orada diz çöküp hıçkıra hıçkıra ağlaması bile Salih'i hiç etkilemedi. Hatta tanımazlıktan gelip annesine de bir iki tekme savurdu.

Salih İstanbul'dan eski karısının yanından döndükten sonra aşağı yukarı iki haftadır bu direğe bağlı olarak, kimi hocaların dualarına, kimi hocaların da kızılcık sopasıyla attığı dayaklara katlanıyordu. Cinci Hoca'nın yıldıznamede gördüğü cinleri doğruluyor, cinsel ilişkiye girdiği peri kızını tam hocanın tarif ettiği gibi tarif ediyor, yüzlerce defa seviştiğini, hatta ve hatta peri kızının hamile bile olabileceğini, yakında çocukları olabileceğini, bunu kendisinin de istediğini, soran herkese en ince ayrıntıları ile anlatıyordu. Sadece peri kızıyla girdiğini söylediği cinsel ilişkinin ayrıntılarını söylemiyordu.

 

Kimi zaman uğraşa didine ellerinin bağını çözüyor ama kaçmıyor, öylece sabahın olmasını bekliyor, hatta samandan bir yatak yaparak orada yatıyor, sabah yanına gelenlere de gece peri kızının geldiğini kendisini çözdüğünü ve samanların üstünde seviştiklerini anlatıyordu. Gelenler Salih'i tekrar direğe bağladıklarında onlara direnmiyor, uysal bir şekilde bağlanmayı bekliyor ve tam bağlama işi bitince birden çıldırıyor, etrafa saldırmaya başlıyor, yanına yaklaşan herkesi tekmeliyor, o güne kadar hiç duyulmamış, ağza alınmayacak küfürleri ediyor, verilen yiyecekleri yemediği gibi kimi zaman üzerine işiyor, sadece suya hayır demiyor, kızılcık sopasının bedeninde açtığı yaralara aldırmadan direğin dibinde biraz kestiriyor, sonra da bıraktığı yerden tekrar başlıyordu.

 

Salih, sabah namazından hemen sonra, yakın bir köyden gelen Hacı Şıh'a, posta treninden yanlış istasyonda indiğini, bir sonraki istasyona yürümek istediğini, yürürken yolda bir ışık gördüğünü, bu ışıklı yere doğru yürüdüğünü ve bir ağıla geldiğini anlattı, sonra içerde düğün yapılmakta olduğunu gördüğünü, bunun bir peri düğünü olduğunu anlamadığını, kızlardan birinin çok güzel olduğunu, o kızın kendisine yaklaştığını, sabaha kadar birlikte halay çektiklerini ve oynadıklarını söyledi, peri kızıyla birkaç kez seviştiklerini, sabah gün aydınlanmaya başlayınca, her şeyin ve herkesin kaybolduğunu, bundan sonra da yürüyerek tren istasyonuna geldiğini orada posta otobüsünü beklediğini, onunla eve geldiğini ama peri kızını bir türlü unutamadığını tekrarladı. Perinin zaman zaman yanına geldiğini ve onunla seviştiğini sonra yine kaybolduğunu, o kaybolunca aklını yitirdiğini ve hep onu düşündüğünü, tekrardan gelmesini dört gözle beklediğini, artık hiç gelmeyecek sandığını, bunun onu delirttiğini tüm ayrıntıları ile anlattı. Hatta, kızın zaman zaman yanına gelip seviştikten sonra kaybolduğunu söylediği kısımdan sonrasını iki gözü iki çeşme ağlayarak, höykürüp haykırarak anlattı.

 

Hacı Şıh yanındakilere dönerek; 'Ahırda dua okunmaz, buradan çıkalım' dedikten sonra zaten kendisinin beklenmekte olduğu odaya, yani Salih'in babasının yanına geçtiler. Salih'in babası Mustafa Ağa, eski eşkıya takipçisiydi. Artık eşkıyalık bittiğinden çiftçilikle hayatını devam ettiriyordu. Ama o tarlalarını ekip biçmez, yarıcıya verir, senede bir kere ürününü alır, onları ambara doldurur, herkesle beraber satmaz, bekletir, kışın ortasında veya baharla birlikte kimsede buğday kalmayınca yüksek fiyata satardı. Bu yüzden evlerinin dışı ve içi kasabadaki diğer evlerden farklıydı. Bu evde; gaz lambası değil lüks lambası yakılır, ısınmak için duvarda bir ocak yerine kışın kurulan ve yazın kaldırılan göçmenlerin maşınga dedikleri Eskişehir malı saç bir kuzine soba kullanılırdı. Ortasındaki fırında her türlü hamur işini pişirmek, yemekleri burada ısıtmak mümkündü. Ama şimdi mevsim yaz olduğu için bu soba mutfak olarak kullanılan bir odada kuruluydu. Sobanın ısısından odanın tüm pencere ve kapıları açıktı ve pişirilen taze ekmeğin kokusu etrafa yayılmaktaydı. Hacı Şıh bu kokuyu duyunca peynirli, tereyağlı, ballı bir kahvaltının sevincini içinde duydu. Bu duygu Salih'e duyduğu üzüntüsünü biraz hafifletmesine rağmen, odaya dalgın ve üzgün bir yüz ifadesiyle girdi. İçerdekiler hep birlikte ayağa kalktılar, yer gösterdiler, o da gösterilen yere oturdu. Derin bir iç geçirip cebindeki tütün tabakasını çıkarıp bir sigara sardıktan sonra, tabakayı herkesin uzanabileceği bir mesafede yere bıraktı, sigarasını yakıp derin bir iki nefes çekti.

 

“Bu çocuğun hastalığı bizim ocağımızın işi değil” diye söze başladı dürüstçe. Bunun perilik bir iş olduğunu, bundan kurtulmanın mümkün olmadığını, Salih'in deli olmadığını, eziyet etmeyi bırakmalarını, hatta Salih'i serbest bırakmalarını, bu durumunun sadece kendisine zararı olduğunu, kimseye zarar vermeyeceğini, hatta ona bir oda vererek rahat etmesini sağlamalarını, peri kızının rahatça girip çıkmasını ve bir ev ortamında bulunursa belki herkese görünebileceğini, hatta Salih'e karı olabileceğini, buna benzer olayları bir iki defa duyduğunu ama şahit olmadığını Salih'in babasına uzun uzun anlattı: “Yazık etmişsiniz, şimdi bu çocuk el içine nasıl çıkacak, insan yüzüne nasıl bakacak, dövmekle delinin akıllandığı nerde görülmüş, kaldı ki bu çocuk deli değil” diye de ekledi. Mustafa Ağa'nın minderinde oturduğu için de üzerine fazlaca gidip ayıpladığını çok açıkça belli etmediyse de laf arasında üstü kapalı söyledi. İçi rahatladı.

 

Gelen kahvaltıda beklediğinden fazlası vardı, hatta acılı sucuk, tereyağında yüzer vaziyette önünde durmasına rağmen, taze ekmeği ona fazla daldırıp görgüsüzlük etmedi. Kalaylı bir tabakta yığılı duran bala da aynı mesafede kaldı ve çömlek peynirini tercih ederek alçak gönüllülük gösterdi.

“Salih'i direkten sökelim ama nasıl zaptedeceğiz” dedi babası. “Geldiği gün, ahırda benim atı kırbaçla dövmüş, bağlı hayvan kan ter içinde kalmış, atı Salih'in elinden aldık ama yanına üç gün yaklaşamadık, yem veremedik, torba takamadık. Ertesi gün kilerde yığılı duran kışlık yufkanın tamamını yere indirmiş üzerinde tepinmiş, ana avrat küfrederek un ufak etmiş kuru yufkaları. Sonra da donunu çıkarıp Büyük Camiye kadar koşmuş, çeşmenin başında kadınlar bakakalmışlar, kızlardan birisi bayılmış.”

“Bu çocuk böyle değildi, bunu karısı olacak o kahpe bu hale getirdi, cini de periyi de o musallat etmiştir. İstanbul'dan bunun peşine düşüp gelmeden düşünecekti buranın nasıl bir yer olup olmadığını. Geldi, sevindik düğün de yaptık, iki oğulları oldu. Neymiş, çok çamurmuş kasaba, insanı görgüsüzmüş, sobada saman mı yanarmış. At arabasıyla Sungurlu'dan kömür getirdik ama durduramadık kadını. Kahpe bırakıp gitmeseydi, bu da onun peşine düşmezdi başına da bu gelmezdi. Her yer Kur'an, abdest suyu; bu cin peri nasıl girer eve anlamadım” dedi Hacı Şıh'tan medet umarcasına.

 

“Öyle değil” dedi Hacı Şıh. “Onu çözmeden önce, hatırlı birini bulun getirin, konuşup ikna etsin, sonra bir ay kadar yanında kalsın, hatta birlikte yatıp kalksın, güven kırıcı bir şey yapmasın, biraz da teline oynasın, periden filan söz etmesin, Salih söz ederse konuyu kapatıp başka konulara yönelsin, hatta ava filan gitsinler.” Söz buraya gelince “Av olmaz dedi” Salih'in babası; “Silah var, bu deliye güvenilmez.”

 

“Tazı ne güne duruyor” dedi Şıh; “Çakmağın Bağları tavşan kaynıyor” deyince Mustafa Ağa söyleyecek söz bulamadı ama bu fikir de kafasına yattı. Ertesi gün Salih'in damat olduğu gece sağdıçlığını yapan kendi arkadaşı avcı Zübeyir'e haber saldı. Burada epeyce kalacak, tedarikli gelsin, tazıyı da getirsin diye tembihlemeyi de ihmal etmedi.


Üç gün sonra Zübeyir, ağızdan dolma çiftesi omzunda, yanında tazısıyla birlikte, ayakları sekili, alnı beyaz akıtmalı siyaha yakın kırmızılıktaki Arap atının üstünde dimdik çıkageldi. Atın terkisindeki ağzına kadar armağan dolu heybenin kayışları iyice gerdire gerdire kapatılmıştı. Atı diğer hayvanların yanına koymayıp, tek başına temiz bir ahıra koydular ve torbasına bolca arpa doldurdular, Zübeyir'i de yürüdükçe tahtaları gıcırdayan, duvardan duvara yüklüğü ve sedirin bir kenarında da gusülhanesi olan penceresi sokağa bakan odaya aldılar. Tazı bahçenin içinde eve çıkan merdivenlerin altında kalakaldı.

 

Zübeyir, Salih'in yanına üç gün girmedi. Babası ile her şeyi konuştular. Mustafa Ağanın namaz için her camiye gidişinde ona eşlik etmedi ama cumaya birlikte gittiler. Zübeyir Cinci Hoca'nın anlattıklarını yarım kulakla dinledi, duyduklarına tazı kadar kıymet vermedi.
“Şıh'ı bir daha görelim bize akıl versin” dedi Zübeyir. Şıh'ı çağırdılar. “Bizim bağ evini size hazırlatayım” dedi Şıh, Zübeyir, ”Etrafta insan istemem” dedi, anlaştılar. Dördüncü gün, Zübeyir Salih'in yanına kucağında temiz çamaşır ve elbiselerle girdi. Yarım gün orda kaldı. İçerden küfür sesleri gelmedi ama hıçkırık sesleri geldi. Zübeyir ahıra leğen ve sıcak suyla sabun istedi, verdiler. Berber istedi çağırdılar. Ahırdan önce Zübeyir çıktı, arkasından bir deri bir kemik Salih.”Salih'in atını hazırlayın” dedikten sonra, “Benimkini de” diye sert bir sesle emir verir gibi dimdik konuştu. Orada hazır bulunan akrabalar koşturup denileni yaptılar, Salih'in ne anası ne de babası avluya çıktı; pencereden görünmemek için iyice geriye çekilerek, Zübeyir, Salih ve Zübeyir'in tazısı gözden kaybolana kadar ağlaştılar.

 

Bağ evine varıncaya kadar yol boyu Salih de Zübeyir de hiç konuşmadılar. Attan inip yine sessizce içeri taşındılar. Evin içi bezenmiş, etraf iyice düzenlenmiş, hatta çardağın etrafı yeni süpürülmüş yeteri kadar kap kacak bırakılmış, kuyudan yeni çekilen iki helke dolusu temiz su ocağın hemen yanına yanında bir bakır maşrapayla birlikte bırakılmıştı. Gaz lambaları ağzına kadar gazla dolu olarak lambadanlıkta duruyordu. Konuşmadan heybeleri açıp içindekileri çıkardılar. Konulan yiyecek onları burada bir aydan fazla beslerdi. Kavurma dolu çanak çömlekler, kangal kangal sucuklar, pastırmalar, yağlı tahanlı çörek ekmekler ocağın yanına sıralandılar. Zübeyir dört şişe boğma üzüm rakısını da bunların yanına koydu. Bağ sahibi tarafından oraya bırakılmış meyvelerle, yoğurt bakracı ile kuru soğanı da o sırada gördü.

 

Ocağa birkaç çalı çırpı atıp tavayı ocağa sürüp soğanı doğradı ve kavurmanın yağından bolca atıp, soğanları kavurarak içine kavurmayı doldurdu. Bir tas da yoğurt koyarak sofrayı kurdu. Rakının birini açıp toprak tasa doldurdu, su ilave etti. Oturdu, Salih'e gel dedi. Salih de gelip sofraya oturdu ve sofra altını dizlerine çekti. Zübeyir kavurmadan bir iki lokma alıp ağzına attıktan sonra rakıdan bir yudum alıp Salih'in önüne sürdü. Salih de alıp içti. Bunu daha önce de yapmışlardı. Zübeyir yemeğin ortasında Salih'e “Nedir bu peri işi?” diye doğrudan sordu.

 

Salih gözlerini elinin tersiyle sildikten sonra; “Ben Müyesser’i sevmiştim Zübeyir ağbi” dedi. “Bizi terk edip gittikten sonra peşinden İstanbul'a gittim, çok aradım, ama buldum sonunda. Manavlık yapan bir adamla evlenmiş, daha doğrusu imama nikah yaptırmışlar. İki katlı bir evde oturuyorlar, manav alt katta. Manava sordum ‘Müyesseri, ne yapacaksın?’ dedi adam, karımdı bizi terk etti görmeye geldim dedim, adam beni evine çıkardı, Müyesseri çağırdı, beni gösterdi, “kahve yap buna” dedi ve dükkanına gitti. Sedire yanyana oturduk. Hiç konuşmadık. Kalkıp bana kahve yaptı, sonra” manav iyi adam”dedi. “Ben sizin oralarda yaşayamam bunu sana söyledim, ben şehre alışığım orada deli olurdum ben” dedi. Ben sustum. “Karnın aç mı” dedi. “Tok” dedim. “Bir daha gelme” dedi. İçim doldu, kalktım ceketimi aldım ve merdivenlerden kendi başıma indim. O arkamdan gelmedi. Manav dışarıda sandalyede oturuyordu, bana bakmadı bile. Kadıköy mü ne diyorlar, oralara, tren garına kadar yürüdüm. Posta Treni var, biraz yavaş gider dediler ama ben de zaten gitmek için acele etmiyordum. Trene bindim. Hiç deniz görmemiştim, yine görmedim. Sor, de ki; gar nasıl bir şey, vallahi farkında değilim. Trende kim vardı, ben nerede indim bilmiyorum. Tren rayları boyunca yürüyüp Fakılı'ya nasıl geldim, onu da bilmiyorum. Ne zaman akşam oldu ne zaman sabah oldu farkında değilim. Ceketim trende kalmış, üstüm başım perişan. Beni tanıyanlar yanıma geldiler. Herkes bir şey soruyor, kime ne diyeyim. Beni alıp kasabaya getirdiler. Babam perişan oldu, anam ağlar, konu komşu bahçeye doluştu, say ki ölü çıktı. Kimi seyre gelir kimi ibrete. Herkes bir şey sorar ben susarım. Böyle başladı her şey” dedi Salih, gözlerini sildi. Bir süre susuştular.

Epeyce böyle kaldıktan sonra Zübeyir “bu peri işinin aslı ne?” dedi, bir daha.

Bu sırada Salih toprak tastaki rakıdan içmekteydi, yüzü kıpkırmızı olmuştu ama bir dinginlik gelmişti. Günlerdir ilk defa bir minderde oturuyor, önüne konan yemeği yiyor, insan gibi konuşuyordu.

“Üç dört sene önceydi” diye yeniden söze başladı. “Çörtüklerin Ali kafayı bozduydu bizim mahallede. Okutmadık hoca bırakmadılar, kâr etmeyince, akıllansın diye dövdüler, döve döve de öldürdüler. Ben de ölmek istedim hepsi bu!” Rakıyı tepesine dikerek hepsini bitirdi.

 

“Benim de senden bir isteğim var Zübeyir ağbi” dedi, başını kaldırıp yüzüne bakmadan; “Müyesserle evlendiğimizde ilk geceyi bana sen anlatmıştın. Bir daha anlatır mısın?



13.01.2009


AHMET TAHSİN

15/1/2009

CANSİPERANE LOKANTASI / EVİN OKÇUOĞLU

RESİM: EMİN GÜLER



        Çek biiiiir pilav üstü kuruuuu!.. Mis gibi tereyağlı pilav mis gibiiii!.. Ağzında dağılır gider helva gibi kuru fasulye buyur abii. Kar gibi beyaz pilav bu, ülkeler üstü vızır vızır vızır satıyoruz, yemesen de kokla ucundan kenarından, tadını alan bırakamaz, yemeyen bin pişman ağabeyii!.. Zincir mağaza olduk, artık, açıldık saçıldık dünyaya, kahraman milletimin millî yemeği bu. Yutturturuz abi, az veren candan çok veren maldan. Hamuduyla verir gibi yapar kepçe kepçe alırız.  

        Tepsi tepsi sunarız alınteri bu alınteriiii!.. Petrol denizlerinden çek oğlum Barzani, ikram et ağabeylere. Bastığın yeri toprak deyip geçmeee!... Getir oğlum, bekletme yengeyi, STK’lara paket servis kadın lider dolması. Bereketli topraklarda yetişiyor bunlardan daha bizde çoook var. Çıtır kıtır kahraman kadınlar. Demir leydilerimiz taş gibi dolmalaaaar! İçi dolu turşucuk keskin sirke küpüne zarar. Zarar deme abi yüreğim dayanmaz cayır cayır yanar, at bir iki safra işçi, kurtar şirketi… Ondan kolay ne var? 
 


        Yöresel yerel çorba etmişiz buram buram kaynıyor tencereler. Gel de yeme ağbiiii!.. Gel de yemeeeee!.. Her biri çakı gibi allahıma, kin acısı, kuyruk sancısı baharı biberi yerinde. Öfke, aman dikkkaaaaat ağzın yanar. Yutturmaca bunlaaar!.. Üstüne bir bardak sulandırılmış yoğurt, biz ayran diyoruz sizde ne diyorlar ağabeyii! Köpüklü köpüklü buzzzz gibi milli ruhla servis ediyoruz… İçip içip kudursun uluslar. Yetmez abi bu kadarı, yetmez kârlar, daha çok şişmeli cebimiz, aksırana tıksırana kadar yedireceğiz, yutturamazsak ayvayı yiyeceğiz. Göbekler şiştikçe oturacak midenize taş gibi kiiii yemek üstü gelsiiiin deriiiiin uykular… Uyur gezer oylar, yüzer gezer aynı bokun içinde politikaaaalar!.. Vatan, millet salatalarııııı üzerine nar ekşili limonlaaaar!..

        Götürelim abi malı, gemi Nuh’un gemisi derler ya, bu krizde o da batar… Bu gemide her yöreden yemeğimiz var. Acıssooool acıssooollll, kan gövde lokantası çökerdi gitti. Dayanamadı rekabete ağabeyler. İçten çökertmeli ikramlarımız varrrr. Yedikçe yaramaaaz, yedikçe yaramaz eder adamı. Yaraları saracak neoliberal sollamalarımız vaaaar. Sakatat da satıyoruz abi biz, korsan böbrekler, ihraç malı dallamalar. Beyin salatalarımız harikaaa. Ciğeri beş para etmez kavurma…

 

        Şarap gibi eskitiyoruz eski söylemleri burada. Yeni dünya düzeni pencerelerini açtık hava değişsin diye… İçerisi buhar olmuş, oğlum açın açın cam, pencere, ufkunuz genişlesin iyice. Yok öyle kaçamak işler bizde ağabeycim. Her şey meydanda, bak tertemiz mutfak, gir bak içeride ayna gibi her yer aynaaaa!.. Nereye baksan bal dök, yala. Kalite çemberimizi genişletiyoruz burada. Halka şeker, hoptrinam. Daha çok yiyeceksiniz daha çoook, şişecek göbeklerle cepler. Suyunu çıkardığımız pire gibi çalışkan kahraman garsonlarımız vaaaar!.. Koçlarım benim, sanduka bile kurduk onlaaraaaa...

        Gel vatandaaaaş gel, vatan kurduralım sana! Tepsi de tepsi baklavaaaaa... Küresel ısınmada döne döne pişirdik, bunlar kaçmaz ağabeyiiii!.. Bir tadan bir daha bırakmazzzz!.. Yemesen de ucundan bal tut da yalaaaa!..

        Her işin başı sağlık abiiii, üstüme iyilik sağlık!.. Sağlık için yürütüyoruz da biz bu garsonları, mitingini de yapıyorlar paşa paşa… Maksat spor olsun ağabeyiiii!.. Bütün lokantaların garsonları körleşiiiiin!.. Biz kurtarırız sizi el yordamıyla…. Kurulacaksa turşu, onu da biz kurarız alllaaama!.. Her yol buraya çıkar, her köşe başında zincir mağazamız vaaaaar!.. İçi dolu turşucuk kurarız da kurarız her ülkede magandaaaa, gurur duyuyoruz onlarlaaa!..  

        Sil oğlum sil, izi kalmasın. Kan gövde kesmece bunlaaaar!.. Kurarız yenisini turşuların. Yükselir yeni yapılar. İçi dolu turşucuuuuk!.. Suyu sıkılmış emeeek!.. Ulus üstü kuruuuuu!.. Çek oğlum çeeek!.. Daha çoook yedireceğim vaaaar... Her mahallede bir uykuluk minareeee!... Her kapıya uyaaaar!.. 
 


        Gel aslanım geeeel!.. Ekmek de elden su daaaa!.. El açık, kapı açık buradaaa... Soy soy, doğra evladım, soy soy doğra parçalaaaa!.. Kör bıçakları bile iyice millî duyguylaaaa. Parçala yavrum parçalaaaa!..


EVİN OKÇUOĞLU

 

1/1/2009

BİR YILBAŞI DÜŞÜ / ERDOĞAN TEZGİDEN


RESİM: AHMETGÜNEŞTEKİN


       Kapkara bir kışın hüküm sürdüğü bir aralık gecesi.. Dağlara apak bir  ruj sürülmüş..  Rüzgâr, boğuk bir baykuş ıslığıyla, zengin evlerdeki süslü çamlara dokunamasa bile yoksul evlerini temelden sarsıyor .

 

       Bütün hafta boyunca radyolar, televizyonlar yılbaşı nedeniyle bir reklâm bombardımanı içindeydi. Çocuklardan küçüğü,

-Baba, bak televizyondaki ablalar, amcalar “size de çıkabilir!” diyor. Biz de bir piyango bileti alalım, diyor. Bizim de sımsıcak bir evimiz olsun. Çatır çatır yanan sobamızda kestane pişirelim. Benim yeni, güzel oyuncaklarım, elektrikli trenlerim olsun. Her istediğimde  yiyebileceğim çeşit çeşit meyvalı şekerlerim olsun.

 

Ortanca atılıyor:

-Akıllım, piyango bize çıksa başka dileyecek şeyin yok mu? Bizim de arkadaşlarımız gibi bisikletlerimiz olsa. Evimizde bol bol oyun oynayacağımız bilgisayarlarımız olsa. Her gün çikolata , pasta yesek.

 

Büyük kız, ikisine de çıkışıyor:

-Vay akıllılar vay! Her biriniz, eski püskü, rüzgârı, yağmuru geçiren giysiler içindesiniz. Ayakkabınız su geçiriyor. Çoraplarınız, yama üstüne yama vura vura harptan çıkmış  askerlere benziyor. Niye yeni, parlak, sağlam, güzel giysiler istemezsiniz de parayı çarçur etmeyi dilersiniz. Çikolatadan önce neden her soframızda etli-sütlü yemekler görmek istemezsiniz?

 

Hanım, üçünü de susturuyor:

-Vay benim güzellerim. Herkes kendini düşünüyor. Hiç anasını düşünen var mı?  Ellerim çamaşır-bulaşık yıkamaktan çatlak çatlak oldu. Okul giysilerinizi elle dikmekten, yamamaktan parmaklarım delik deşik oldu. Çamaşırları eski, ısınmak bilmeyen buharsız ütüyle ütülemekten canım çıkıyor. Her gün ortalığı batırıyorsunuz. Süpürgeyle süpürmekten belim kırılıyor.  Giysileri, kırık sırıklarımızı, tabak çanağı koyacak ne dolabımız, ne bir vitrinimiz var?  Ne güzel olurdu, çıkacak parayla evimize çamaşır, bulaşık makineleri, elektrik süpürgesi, elektrikli dikiş makinesi, buharlı ütü, gardırop, vitrin, konuk odası  için koltuk moltuk alsaydık. Düğünümden beri altına hasret kollarıma, kulağıma, boynuma altın takılar alabilseydik.

 

Herkesin düşleri dört nala fırlıyordu özlemli ağızlardan ala soğuk odaya. Baba baktı ki her ağızdan bin özlem, bir dilek dikiliyor. O da kendini tutamadı.

-A çocuklarım, evimin emektarı hanımım! Ağzınızdan ne güzel dilekler çıkar. Keşke elimden gelse de bu dileklerinizin hepsini gerçekleştiriversem. Ama üstte yok, başta yok. Hiç beni düşünen de yok. Bir son model arabam olsa. Hem de en iyi markadan. Her gün durakta otobüs, minibüs beklerken ağaç olmaktan kurtulsam. Hatta, kendi kendimin patronu olacağım bir işim olsa. Bir dükkân açsam. Patron  derdinden, her ay maaş beklemekten ya da her an ensemizde bekleyen işsizlikten kurtulsam.  En iyi mağazadan alınmış güzel bir giysim olsa. Herkes, yolda yolakta bana selâm verse, itibar gösterse. Bir büyük ekran uydulu bir televizyon alsak da dünyayı seyretsek.

 

O gece, herkes bir düş dünyası içinde dileklerini sayıp döktükten sonra ertesi sabah çeyrek bir yılbaşı bileti alınmasına karar verildi.  Baba sabah uyanıp işe giderken meydanın başındaki seyyar satıcıdan bir bileti aldı. Özenle katlayarak, içi ıssız cüzdanının en mahrem yerine yerleştirdi. Artık, dağlara kar düşmesi, yüzüne çarpan soğuk yeller onu etkilemiyordu.

 

O yürümüyor, caddeler ayağının altından kayıyordu sanki.  O gün, yüzünde hep mutlu bir gülücükle işini yaptı, dolaştı. Bütün arkadaşları şaşkındı.  Kendileri gibi geçim sıkıntısı içinde ezilen arkadaşlarının bu durumuna şaşırdılar.

 

Eve döndüğünde bileti herkese gösterdi. Evde bir bayram havası esiyordu. Bilet, duvardaki büyükbaba resminin kenarına özenle iliştirildi.  O gece yemekler huzur içinde yenildi. Kimse bir şeyden şikâyet etmiyordu. Herkes,  yüzlerinde mutlu bir gülümsemeyle yatağına çekildi.  Ailenin her bireyi,  uykusunda pembe bir düş  evreninde doyumsuz bir mutluluk yaşıyordu.

 

 

ERDOĞAN TEZGİDEN

15/12/2008

İNCE SÖĞÜT DALI / SAİT AÇIKGÖZ

FOTOĞRAF: BARIŞ ÇALILI

 

 

      Kuzularıyla kaçmaya yakın bir yürüyüş sonunda söğüdün gölgesine ulaşmasına çok az kalmıştı. Kuzuların önde olanı başını yere iyice eğerek yürürken diğerleri başlarını birbirinin kuyrukları arasına sokmuştu. Bu tren vagonu kuzular gölgeye varır varmaz az önce görünmeyen başlarını ortaya çıkardı. İyice kısalmış bir söğüt gölgesinde kuzular şimdi küçük bir sürü değil bir balık istifi olmuştu. Önce ön ayaklarını bükerek sonra da arka ayaklarını toplayıp gölgeye kendilerini bırakıverdiler.  


      Memet kuzularına baktı. Yorgun başlarını biri birine yastık yapışlarına güldü. Kendisi de hâlâ  boncuk boncuk ter içindeydi. Başını geldiği yere doğru çevirdi ama temmuz güneşi bakmasına izin vermeyecek kadar ışıklıydı. Söğüde yaslandı, söğüdün dallarını izledi. İçinden söğüt dallarını öpme isteği geçti. Söğüde, bu serin gölgeden dolayı bir borçluluk duymuştu.

      Söğüde, dallarına bakarken daha üç ay önce üzerindeki donmuş karları, karın o ince çıplak dallarda çöken sis ve kırağısıyla kalınlaşmasını gözüne getirdi. Bu hâliyle, ya annesinin anlattığı çok soğuk bir kış gecesinde bacadan inerek kılıktan kılığa girip insanı kandıran, kuyruğuyla kaçırıp dağın ayazında donduran zehmeri karısına ya da yazlık sinemalarda ancak gazoz satarken kaçamaklı izleyebildiği Drakula’ya benzerdi. Karlı havada tek başına dışarı çıkamadığı gibi ara ara izlediği Drakula filmi bittiğinde eve gidinceye kadar duyduğu korkuyu şimdilerde de içinde taşıyordu. Yazlık sinemayla ev arası bitmek bilmeyen bir yol olurdu. Eve bir an önce ulaşmalıydı yoksa o dar, yarı karanlık sokaklardan geçerken her ağaç dalından bir yarasa üzerine atladı atlayacaktı... Hala akşam esintisinde yaprakların çıkardığı sesler Drakula’nın ayak sesidir. Eve gelişini, yorganı başına çekişini ,başını kaldırsa Drakula’nın o uzun dişlerini boynuna geçireceğini, ısırınca da artık bir ölü olarak yaşayacağına inanır olmuştu. “Vampir olsam güneşe de çıkamazdım. Gerçi şu yakıcı güneşin nesine çıkılacaksam.” dedi. Bu sese dönüşen düşünceyi duyan da yine kendisi oldu.  Bu sessizliğin ve yalnızlığın sıkıntısını kırmak için ya arasıra türkü söyler ya da böyle kendi kendine arada bir konuştuğu olurdu.İşte şu an yaptığı da buydu. “İşte kışın bu söğüdün o görüntüsünden çekinirim. Yoksa şu güzel ağaçtan korkulacak ne var. Demek herkes ürküyor ki kışın bu söğüde kimse uğramıyor. Kuru dallarını koparan garibim yoksullar bile, sonbahardan sonra gelip bir dalına değmezler. Ama yazın... Canını sevdiğimin söğüdü, ne de çok özlemişim. Daha iki ay önce uçuk yeşil olan yaprakların hemen nasıl da koyulaşmış...”


      Memet bunları düşünüyordu. Birden ayağa kalktı. Zıplayarak bir söğüt dalına uzandı ve yakaladı. Kuzunun biri bu ani kalkıştan ürktü, önce kulağını dikti kalkacak gibi oldu, sonra başını başka bir kuzunun sırtına koyup yeniden daldı. Memet, dalı tutmada zorlandı. Boyu kısa kaldığı için kendi kendine kızdı. Daldan bir kaç yaprak alıp dalı bıraktı. Elindeki yapraklara bakarken bu kez de ellerinin on dört yaşındaki bir çocuk gibi iri değil de sekiz dokuz yaşında bir çocuğunki kadar küçük olduğunu düşündü. Bu da canını sıkmıştı. Yapraklara bakarken az önceki üzüntüsünü unutuverdi. Yeniden oturdu. Bu genç yaprakları elinde bir kuş yavrusu gibi tutuyordu. “Demek bu da rüzgarı, serçeleri, kuzuların sesini, yanı başında akan Söğütlü Suyu’nun sesini, güneşi öğrenecek. Güneşi öğrenecek de görecek adamı nasıl yaktığını. Ama bu dallar, büyük çobanları tanıyamayacak. Büyük çobanlar, sürüleriyle bu sıcaktan kaçar. Onlar serin dağlardadır şimdi; güze doğru gelirler.Geldiklerinde de bu yapraklar çoktan kuruyup dökülür. Okulum açılıncaya kadar demek ki ikimiz arkadaşız söğüdüm.Gerçi benim çobanlığım da ne ki. Sadece bahardan güze kadar... Seni kuzularıma da yedirmem. Kuzular söğüt yaprağı yerse zaten tırık olur,ölür.”


      Tekrar ayağa kalkıp söğüde tırmanmaya başladı. Kalın bir dala oturdu. Cebinden boynuz saplı bıçağını çıkardı. Onu güneşten iyice sararmış sol kolunun tüylerinde gezdirdi. Onları bir jilet gibi kazıdığını görünce dudağında bir gülümseme oluştu. Bu gülümseme, geçen yaz kestiği bir söğüt dalını, kemik kısmıyla “Kav kav kavladı, Çingen kızı oynadı” diyerek dalı kavlatışını anımsamanın gülümsemesiydi. Bu dallar on yaşına kadar kendisinin atı, üzerindeki yapraklar da atının kuyruğuydu, onu bacaklarının arasına alıp at gibi kişneyerek koşuyordu. Ama şimdi bunu yapacak yaşı çoktan aştım diye düşündü. Artık söğüt dalından ata binse herkes ayıplar “Kocaman çocuğun ettiğine bak!”  deyiverirlerdi. Bu yıl bir atının olamayışına da üzüldü. “Hem ağaçların da bir canı var. At yaptığım yıl çakım yoktu. Dalları nasıl kırdımsa. Oysa şimdi çakım var,yaş dalın canı fazla acımaz, keskinliği de yerinde. Bir çırpıda keser.”

     
       Oturduğu daldan daha ince bir söğüt dalı kesti. Aşağıya indi. “Kav kav kavladı...”  diye sesli bir tekerleme tutturdu. “Bu tekerlemeyi söylemesem sanki bu kavlamaz. Her kavlatmamda da sesim kısılıyor. Kaç kez söylüyorsam? Bu dallar kesiyorum ya aslında böylece de budanmış oluyor. Yoksa bu kadar kesmeye karşın yine de bu kadar dal verir mi? Hem de geçen yıldan daha fazla dal var bu yıl.”  Oturdu, söğüt dalını bir kaval boyunda kesti. Kavlayana kadar tekerlemesini sürdürdü. Odundan kabuğunu kavlatıp çıkardı. Ustaca bir kaval yaptı. Delikleri de açınca başladı üflemeye. Kavalı ustaca çalıyordu. Acı bir ses çıkarıyordu. Bir ağlama sesi gibi. Her kaval çalışında herkese küsmüş gibi olurdu.Annesine de…


       “Geçen yıl babamla annem boşanırken adliyenin önüne oturup nasıl kaval çalmıştım ama. Gelip geçenler acıyarak başımı okşamıştı. Burada da öyle çalmıştım, söğüdün bir tek yaprağı kımıldamadıydı. Esinti de vardı ama yaprak kımıldamadı işte. Babamın annemden ayrıldığı o gün bu söğüdün altına geldiğimde söğüdün yaprakları da yok gibiydi. Vardı ama yok gibiydi. Öyle terlemiştim ki. Yapraklar yaşlı adamlardı sanki gibi pörsümüştü. Bunlar canlı da benim sıkıntımı mı anladı ki hiç kımıldamadı acaba. Oysa keyifli olsam, keyifle çalsam belki de kalkar oynar. Leylek gibi dallarını aşağıya yukarıya sallar.”


       Bir yandan kavalına bakıyor, öte yandan sırtını dayadığı söğüdü düşünüyordu. Altında oturuyor ama ona bakmak yerine onu düşünüyordu. “Ağaçlar şu kuzular gibi birbirine yaslanarak büyürmüş. ‘Biz de birbirimize yaslanarak güçlü olmalıyız.’ demişti annem. Demek söğütler bir kuş yavrusu gibi insana sığınır. Nehir ve insan olmasa var ya söğüt yandı gitti valla.Susuz olmaz. Bu yüzden söğütler su kenarında olurmuş. Sosyal bilgiler öğretmenimiz de, söğüt genellikle su kenarında yetişir çocuklar, demişti. Demek suyu emip dudağımıza düdük oluyor. Bu yüzden susuz ve insansız söğüt, söğüt olmaz.”


      En çok söğüdü seviyordu. Söğütlü Suyu boyunca sıralanmış nicesinden en büyük olanıydı bu. Büyüklerin söğütlere verdiği adı hiç beğenmiyordu. “Neymiş, tek söğüt. Tek söğüt olur mu hiç. Tek olmayı nereden bilsinler ki ... Annemse söğütleri bize benzetip durur. ‘Ah oğlum, bizler de söğüt gibiyiz, gölgemizden başka bir şeyimiz yok. Odunu da kül gibi olur anında zıkkımın, ısınacak bir kömürü bile olmaz’ der.”


       Söğütlü Suyu’na niye söğütlü derler ki?..  Bir yanıt bulamadı. “Aman ne bileyim işte” dedi. Aslında bu sorunun yanıtını öyle pek merak da etmiyordu ya can sıkıntısıydı işte.  “Olmadık şeyleri kafana takmaktan iyi” diye geçirdi içinden.  “Nehir kenarındaki bu söğütlerdendir herhalde. Yazın neredeyse kurudu kuruyacak. Kışın kar yok, yağmur yok, köylüler de bırakmıyor. Su öyle azalıyor ki buraya çimmeye de kimse gelmiyor. Onlarla şu öğle arasında laflardık. Kendi kendine konuş, kaval çal, olmadı, ıslık çal, türkü söyle...”


      Cebinden avuç içi kadar bir ayna çıkardı. Arkasındaki teneke kısmında bir horoz resmi vardı. Her çıkardığında önce bu horoza bakardı. Sonra aynasından yüzüne, yanaklarına göz gezdirirdi. Temmuzda kumral saçları altında yüzünü kapkara gördü. Bu güneşin yüzünden konu komşusu ona yeni bir lakap takmışlardı: Karaoğlan. “Karaoğlan beri gel, Karaoğlan öte git...” Bu adı ilk duyduğunda da evdeki aynanın karşısına geçip yüzüne bakmıştı. “Gerçekten karayım” demişti. “Söğüdün altında uzun süre kalsam elbet de kara olmam. Ama kuzuların güdülmesi gerek. Nereye baksan hep güneş, tarlalar bile yanıyor gibi dumanlanıyor.İyi ki bu söğüt altı var.”


      Yeniden ayağa kalktı, söğüdün kalın gövdesine bir dostunu kucaklar gibi sarılıp bir süre öylece kaldı. “Bunun adı Dede olsun.”  Çatlak kabuklu söğüt gövdesi ona dedesini duyumsatmış olacaktı. Onu zaten ayrıntılarıyla anımsayamıyordu. “İlkokul üçe kadar ne çok görürdüm. O yıl öldü.” İçine bir hüzün çöktü. Onu anımsamak için kendini zorladı. “Gözleri hep güler gibiydi, kırışık yüzü, öperken gıdıklandığı beyaz sakalı, bez bir keseden çıkardığı madeni paraları eline sıkıştırırken üzeri beneklenmiş elleri...” Gözünü yummuş söğüt gövdesine yüzünü değdirmişti. Dedesinin gölgesinde olduğunu duyumsadı. Yüzünde bir mutluluk vardı, “Dedem söğüt” dedi. Bu oyun hoşuna gitmişti,yalnızlığını, sahipsizliğini bir anda olsa ona unutturdu.


       Fakat bu uzun sürmedi. Kuzulardan biri öksürmüştü. Öksüren kuzuya baktı. Bu diğer kuzulara göre fazla gelişemeyen kara kuzu.... Karnı otla tıka basa şişiyor, yine de gelişim göstermiyordu. “Bunun babası da mutlaka zayıf, çelimsiz bir koçtur kesin. Bak Küpeli’ye. Babası gerçek bir koç olmasa hiç böyle günü gününe büyür müydü? Ama ne koçlar var. Her biri eşek kadar iri. Tos vurdu muydu adamı oturtturuyor. Bu Küpeli’nin babası da böyle bir koç olmalı. Babalarından canım mutlaka babalarından. Bak Tabut Ahmet’in oğluna. Daha yaşı benim yarım olmadı ama neredeyse bana tepeden bakacak. Babasının boyu öyle iki metre olunca oğlu da öyle oluyor işte! Benim babam da öyle tabut gibi falan değildi ki. Yoksa ben bu öksürüklü kara kuzu gibi olur muydum? .. Canım boyu var da ne olmuş sanki. Leflef’in boyuna bak,eşşek kadar boyu var; ama aklı sıfır. Adamda akıl olmalı.. Ah şu insanlar var ya pek namussuz valla. Birini çocuk, hele bir de sahipsiz gördü mü ıssız yerlerde yapacakları belli. Arkan güçsüz mü; sahipsiz misin, gözünün yaşına hiç bakmaz alçaklar. Baban güçlü mü, arkan var mı hepsi senden korkarlar valla. Leflef’e yaptıkları gibi. Leflef’in babası Şişe Ahmet aynı şarap şişesi gibi. Boynu incecik. Bedeni de şişe gibi zayıf. Okulda hizmetliymiş. Kaç tane de çocuğu var. Küçük kızını da birkaç şekere kandırıp neler yapmamışlar. Hakikaten adam uyuyor mu ne? Ben bile duyduğuma göre adam hiç mi duymaz? İnsan kızına yapılanı duymazsa duymazmış meğer. Duyacak zamanı mı var sanki. Şimdiden balta elinde okullar da tatilken kışlık odun alanların odununu yarmak için kapı kapı dolaşıyor. Odunlar da odun ha, mazı odunu! ” Söğüdün gövdesine baktı. Şişe Ahmet’in kırdığı odunlarla söğüt gövdesini karşılaştırdı. “Ben o mazının bir incecik dalını bile bir saatte zor kestim. Nasıl keser ki o odunları. Bir de zayıf ki üflesen uçacak. Adama çocuklardan ekmek mi kalmıyor ne. Çocuklara yapılanları duyduysa da kimseye gücü yetmeyeceğinden sesi çıkmıyordur...”


      Ağacın üstündeki serçe sesleri onu bir an bu düşüncelerinden uzaklaştırdı. Serçelere baktı, güneşten dal aralarına sokuluyorlardı. Düşüncelerine yeniden daldı. ”Şişe Ahmet, azıtılmış tazı gibi. Beli kırıldı kırılacak. O adama benim bile gücüm yeter. Yemek yemeyen adam güçlü olur muymuş? Olmaz. Annem hep öyle diyor ya ben gene de inanmıyorum. Her sabah bulgur çorbasına basarım kaşığı, bir tek bulgur danesi bile bırakmam. Öğleyin o güzelim bulgur pilavı yanında soğan, iki ekmeğe bana mısın bile demedim de ne oldu? Gene aynıyım. Dokuz yaşındaki çocuklardan farkın yok, sıska Memet. Yaşım on dörde girdi. Elbet onlardan güçlüyüm ama boya gelince hava cıva. Ondan sonra Karaoğlan öte Karaoğlan beri... Bir gün ben de büyürüm elbet. Hele bir de okuyayım, adam olayım o zaman da desinler bakalım. Ne o öyle babalarının uşağı gibi, kapıdaki iti çağırıyorlar sanki . Önemli biri oldu muydum...” gözlerine bir mutluluk gelmişti.


      Kuzulara baktı. “Epey büyüdüler. Okul açılana kadar da daha büyürler. Aslan Küpeli’m... Boynuzları bile çıkıyor.” İçinden onu öpmek, okşamak isteği geldi. Kuzunun büyümesine kendi büyümüş gibi seviniyordu. Ondan kazanacaktı. Küpeli’ye bakarken, onda kitap, defter, kalem, elbise hatta okul görüyordu. Onda “Karaoğlan” adını silinmesini, “Memet Bey” olduğunu görüyordu. Herkesin “Bu oğlan akıllı anam; okur, büyük adam olur bu.” demelerinin umudu vardı Küpeli’de. Küpeli’nin yanına sırt üstü uzandı. Gün ışığı söğüdün dalları arasından süzülüp geçmek istiyor, yapraklar ise onlara izin vermiyordu. Ama yine de gözlerine sızan gün ışığı gözünü kamaştırmaya yetmişti. Gözlerini kapadı. Düşüncelerine hayallerine yeniden daldı. 


       “Memet Bey olacağım, Doktor Nurettin gibi. Gözüme de şöyle bir güneş gözlüğü takıp kahvenin önünden bizim sokaktan geçeceğim.”
O anda kirada oturdukları, büyüyünce yine aynı evde, aynı sokakta olamayacaklarını düşündü. “Ama yine de sokaktan geçeceğim. Doktor Bey bir çayımızı içseydiniz... Tabi uyanıkların dertleri bir çay içirip karşılığında bedava muayene olmak. Sağ olun başka zaman inşallah...ben de Dokdor Nurettin gibi başımdan savarım onları...”


       Gözleri gittikçe ağırlaştı. Söğüdün tatlı serinliğinin gevşeticiliğine yürümekten yorgun bedeni yenik düştü. Okulu görüyordu. Kendini yirmi yaşlarında yakışıklı biri görüyordu. Boylu posluydu. Kızlar karşısına geçmiş ona bakıyordu. O ise Işıl’ı görüyordu. Sarı altın saçları, masmavi gözleri, pembe dudaklarını kısa pantolonundan uzanan bembeyaz düzgün ve uzun bacaklarını görüyordu. Onu sallıyordu salıncakta. İstanbul’a tayini çıkan harita mühendisi babası “Buyrun Memet Bey,içeri girin” diyordu.


       Kara kuzu yine öksürdü. Işıl kayboldu. Bütün büyü bu öksürük sesiyle bozulmuştu. “Düş görmüşüm” dedi. Ellerine, bedenine baktı. Elleri bedeni aynı bedendi. Bu geriye dönüşten mutsuz olmuştu. Kara kuzuya öfkeyle baktı. Kuzu derin nefes alıyordu. Acı çektiği her halinden belliydi. Sonra birden telaşlandı.. “Sen ölürsün. Bak görürsün. Yolda eve giderken ölürsün. Sakın yolda ölme. Mundar olursun. Etini bile yiyemeyiz. Gider bir dereye atarız. Ölürsen evde öl, gözünü seveyim. Bak bu kadar sizi güttüm, bari zarar ettirme. Küpeli gibi ol kuzum...”  Küpeli’ye doğru gözü kaydı. İçinden bir şey cız etti. Küpeli’yi göremiyordu. Gözleri kocaman kocaman oldu. Kuzuları itekleyerek ayağa kaldırdı. Yoktu, Küpeli yoktu... Korkuyla karışık bir umutla söğüdün az ilersindeki dereye koştu. Burada olmalıydı. Hayır yoktu. Bir sağa bir sola koşup durdu. Sıcak hala devam ettiğinden bir yere gidemezdi. Demek... demek “Çalmışlaaar, Küpeliim,anaaam!”


      Söğüdün gövdesine sırtını verdi. İçini çeke çeke ağlıyordu. Dizleri dermansızca çözülüyor, söğüdün gövdesinden sırtı yere doğru kayıyor, yüzülen dersinin acısını bile duymuyordu. Kayarken ders kitaplarının sayfaları rüzgârda paramparça olup dağılıyor, kaleminin ucu açtıkça kırılıyor kırılıyor, ta ki tükenene kadar kırılıyordu. Teneffüslerde okulun önünde satılan kıvrım tatlısını çocuklar ısırıyor, o onlara bakıp yutkunmaktan umsuluk oluyordu. Resim dersinde azarlanıyor, elişi dersi öğretmeni kızıyor, eşofman, spor ayakkabısı... sınıfta kalıyordu. Herkes Karaoğlan diyordu.Aklından Leflef geçti, Şişe Ahmet geçti. Ağlaması daha da arttı. Göz yaşları güneş yanığı kara yüzünde yollar çiziyordu. Ağlamaya sesi kalmamıştı. Göz yaşları kuruyordu ama ağlamak istiyordu. Hayır artık zırlayarak ağlayamıyordu. Ama ağlamalıydı. İçi acıyordu, hem de çok acıyordu. Söğütten yaptığı kavalını hatırladı. Söğüdün yanında duruyordu. Aldı, dudaklarına değdirdi. Üfledi...


      Bu söğütten kaval; gözyaşı kurumuş olan gözlerinin ve kısılmış sesinin yerine ağlıyordu.. Memet’in ağıdı dört bir yana uzanıyor, kuzusunu arıyordu şimdi. Bu ses Söğütlü Suyu’nun çakılları üzerinde geziyor; sarı, buğulanmış tarlalara değiyor, dört bir yana suyun serinliğini taşıyordu. Bu acılar yüklü kaval sesinin, Memet'in düşlerini çalanlara ulaşıp ulaşmadığını hiç kimse bilmez ama bu öğle sıcağında nereden geldiği anlaşılmaz bir esintiyle söğüt birden kımıldanmaya başladı. Bedeninden bir parçasına bu bir çift dudağın nasıl acı yüklendiğini duyumsamışçasına titriyordu; düşlerini kaybeden bu çocuğun ağıdına, bir annenin dizlerine vurarak dövünmesi gibi dallarını gövdesine çarpıp durdu...

 

Sait Açıkgöz

 

 

 

 

15/11/2008

HATIRLAMAK DEDIĞIN / KADRIYE BAKŞI

 FOTOĞRAF:ATA YAKUP KAPTAN


Hey gidi! Böyle ıssız mı olurdu buralar fabrika çalışırken. Geriye bu izbe kalmış demek. Bunun neresine açmışlar ki halk lokantasını? “Yemeği birlikte yeriz” demişti oğlan, “Saat sekizde gel, kapıdan alırım seni.”  Hani, çıkıp gelse ya!

 

İçeriye girip bir dolaşsam? Işık mışık da yok, düşüp bir yerlerimi kırmıyayım şimdi.  Boşver.  

 

Kapkara bir delik gibi bakan bu koca avlu, mahallenin gözüydü be! ışıl ışıl yanardı tam orta yerinde. Yirmi sene olmuş mudur? Olmuştur ya. Tramvaydan inenlere ilk selamı tepede parlayan mavi ışıktan kuşumuz verirdi. Altında “Pelikan” yazısıyla.      

 

Akşam dokuzu ettik mi, gözlerimiz duvardaki saatten ayrılmaz. Artık kalemler oluklardan sağlam akmış, bozuk akmış kimin umurunda? En çok, 14- 22 vardiyasını severdik,  hem gece eğlenmeye hem gündüz uyumaya vakit olur. Makineleri gececilere teslim eder etmez doğru karşıya, Erika’nın yerine. Üç dört biradan sonra keyifler gıcır. Başlardık cebimizdeki fenikleri havaya savurmaya. Almanlar toplayacak biz eğleneceğiz. Tunuslu  Hamdi, Alman şefe kızdığı bir gün icat etmişti bu oyunu. Başta ben de oynadım, Erika’nın kızı Mona’nın gelip annesine yardım ettiği o geceye kadar.

 

Müzik kutusuna para atıp önlüğünü çıkardığında daha sarhoş değildim. Gözlerim gözlerinin takibinde pür dikkat.  Dönüp, beni dansa kaldırmaya gelirken, salonu dolduran şarkıyı bağıra bağıra birlikte söylüyordu. Tokasını çıkarıp, ceketimin cebine sokunca, çırılçıplak soyunmuş gibi geldi bana. Saçları alev rengi... İpek bir tül boynumda, yüzümde. Bakamadım artık. Şarkı bitince nefesi, sıcacık bir sözcük üfledi yüzüme. Öpecek sandım. Öpmedi. Ettiği işkencenin farkında muzır bir gülüş attı. Önlüğünü giyip yeniden bira dağıtmaya başladı. O günden sonra, Erika’nın yerinde  bir daha ne  bara oturdum ne de kimseye para atıp eğlendim. Arka masalardan birinde hep kızın gelmesini, o şarkıyı çalmasını bekledim.

 

“Yanlış yerde beklemişsin babacım, kafe avlunun öteki tarafında.”

 

“Geldin mi evlat? Ne bileyim, sen girişte deyince... Biz hep bu kapıdan girerdik. Karşı taraf büroda çalışanların kullandığı kapıydı.”

 

“Su ve kalorifer tesisatı sadece eskiden büroların olduğu binada çalışıyor. İşgalden sonra kafeyi orada açtık.”

 

“Nereye varacak bu işgalin sonu, bıraksan artık böyle işleri be oğlum!”

 

“Olur mu baba, bırakalım da fabrikayı yıkıp mahallenin ortasına on katlı otoparkı mı yapsınlar? Çoluk çocuk zehirlenir, yaşanmaz buralarda.”

 

Bak, işgalden sonra belediye otopark yapımını hemen onaylamamış işte, çekiniyorlarmış.

 

Nasıl da özlemişim haylazı. Yanımda yürüyor, gözlerim üzerinde. Zayıflamış sanki biraz. Loş ışıkta, sol  kaşının üstündeki çizgiyi seçiyorum. Arada eliyle kapatmaya çalıştığı  kabuk bağlamış bir yara. Sormayayım, utanır belki.

İçeride sebzeli pişirilmiş  kuru fasulyeden bol kepçe alıyoruz, yanında pilav.

      

“Elli sente yemek mi olurmuş evlat?”

 

“Oluyor baba, masrafını bölüşüyoruz” diyor. “Kâr yok. Bu gün mutfak nöbetini ben aldım, sen fasulye seversin diye.”

 

Bu oğlum da böyle işte.  Hem mutfakta hem işgalde. Kavgada, döğüşte. Sokak sokak gezip “dazlak” kovalayan bir çetenin de içindeymiş, polisten gelen mektupta yazıyordu. Okulu bıraktığından beri eve gelmiyor. Karıştı gitti iyice bu hippilerin içine. Elim kalktı ya o gün, “okula gitmeyeceğim” deyince... Bin pişmanım. İkinci tokatta kolumu havada yakalamıştı. 

 

“Tamam baba, anlaşamıyorsak ben gideyim artık.”

 

Nemli gözlerinde isyan, üzüntü, özür, sevgi, her şey bir arada. Nasıl bakar bu çocuk böyle? “Gitme” bile diyemedim. Çarptım kapıyı, çıktım odadan, gözlerimi saklamak için.

 

Anasında gece uykusu kalmadı artık. Hastalığı da iyice azdı.  Doktorlar köy havasını tavsiye ediyorlarmış. “Memlekete dönelim,” deyip duruyor. Sadece temiz hava değil mesele, çocuklar büyüdü, kendi dünyalarına çekildiler, hepten yalnızlaştı hatun. İyi de, üç yavruyu birden buralarda bırakıp nasıl gideriz. Büyük oğlan doktor çıktı. Üniversite hastanesinde gece gündüz nöbette, eve seyrek  uğrar oldu. Geçende “Türkiye” filan diyecek oldum, yorgun yorgun gülümsedi, gitti yattı. Kızımız Yeliz Türkiye’deki nişanlısını buraya aldıracakmış, öyle anlaşmışlar.  “Ereğli’nin bilmem ne köyünde ben ne yaparım” dedi, dönmekten bahsedince iki gözü iki çeşme.  “Bırak hanım, çocukların kafasını daha fazla karıştırmayalım” dedim ama Nazife çok ısrar etti. İlla bir de Deniz’e soracakmışız. İyi. Bir de lafa nasıl başlayacağımı bilsem?

 

Çayımı da bitirdim. Konuyu hâlâ açamadım. Deniz’in bardağı elinde soğudu. Çay poşetini bile çıkarmamış içinden. O da bizi özlemiş. Sağlığımı soruyor, evdekileri tek tek... Biraz kendinden anlatsın istiyorum. Ben de soruyorum. Planları var. “Biz” diyor hep, bu saçları rengarenk boyalı, kir pas içindeki çocuklardan bahsederken. Ailesinin yerini bunlar mı almış yani? Kıskanıyorum biraz. Bu bizim eski fabrikayı onarıp Kültür Evi yapacaklarmış. Gülüyor anlatırken, ağzının sağ tarafında gizli bir çukur, bir gamze açılıyor. Düşleri içinde nasıl masum, nasıl erişilmez melek yüzü oğlumun. Üretim birimlerinin önündeki bahçe, hani ıhlamur ağaçları var ya orası; çocuk bahçesi olacakmış.

        

Mona’nın saçlarına bir tutam ıhlamur düşmüştü o ağaçlardan birinden. Farketmemişti. Anlatmaya devam etti. Eğilip aldım, koklamak için. Elim yumuşak, kızıl dalgaların üzerinde. Pelikan’ın mavi ışığı yüzündeydi, çillerinde. Anlamakta zorluk çektiğim bir şeylerden bahsediyordu: Tutuklu birileri, bir örgüt, hapishanede işkence... Dinlemediğimi fark etti. Sustu. Bahçe de sustu onunla, yarı aydınlığın içinde.

 

“Erika’nın oraya neden bir daha gelmedin Mona?”

 

“Burada oturmuyorum, Berlin’de okuyorum, o gece bir tesadüftü.”

Sendikacılar bir kaç gün önceden ellerindeki megafonlarla dört dilden seslenerek bütün üniteleri dolaşmışlardı.

 

“Dayanın arkadaşlar, bu fabrikayı kapattırmayacağız! Gece gündüz nöbet tutacağız! Otonom gruplar, Hamburg ve Berlin’den destekçi gönderdiler. Yalnız değiliz artık.”

 

Daha ev bile tutamamışım, yurtta kalıyorum. Nöbet tutuyorum otonomlarla. Bitleneceğim diye de ödüm kopuyor bir yandan. Nazife köyde anasının yanında, Almanya’ya gelmek için bekliyor. Sırası mı fabrikayı kapatmanın? Kâr da iyiymiş oysa. Patronun niyeti borsaya açılmakmış diyorlar. “Mavi Okyanus” kalem setini yeni üretmeye başlamıştık o ara. Ne güzel kalemdi onlar. Şeffaf mavi, içinde mürekkebi gözükür. Hepimiz birer tane edinmiştik. Oylamada herkesin elinde bir okyanus.“Ja,” yazdık, katladık kağıtları, attık kutunun içine. Çoğunluğun kararı grev.

 

Ihlamur dallarının rüzgarla oynaşıp durduğu o grev gecesi, bahçe nöbetim Mona ile. Bir tesadüf daha işte, ya da nöbet listelerini hazırlayan Tunuslu Hamdi’nin kıyağı. Caddeye bakan giriş kapısı bu gece ikimizden sorulur. Beklenmedik bir şey olursa ağaçlara tırmanıp megafonla içeridekileri uyaracağız. Polis falan yok ortada şansımıza, asayiş berkemal.

Uyku tulumunun fermuarını açıyor. “Hava serinledi, gel sen de ısın biraz,” gibi bir şeyler mi söylüyor? Teninin nemli kokusu perişan ediyor beni. Sarılmak, sıkmak, her yanını eze eze sevmek istiyorum. Kımıldayamıyorum, sanki dondum. Utanç mı?  Önce o seviyor beni. İstediği gibi. Çekingen, yumuşak öpücüklerle ben de “evet,” diyorum. Güneş kızarmaya başlayınca yorgun düşüyoruz. Kuşlar uyanıyor, kalkıyoruz. Giyinirken ‘okyanus’ düşüyor cebimden. Kaldırıp ona uzatıyorum.

 

“Okuyorsun ya, sana daha gerekli. Hem beni hatırlarsın.”

 

Alıyor gülümseyerek. Dudağının sağ köşesindeki çukuru güldürerek.

 

Grevden sonraki yıl, Mona olduğunu söyleyen o kadın gelip beni bulduğunda burası kapanmış mıydı? Bak unutmuşum işte. Fabrikanın Peine’deki ünitesine geçebilen talihliler arasındaydım. Kalanların hepsine peyderpey çıkış verilmişti. Peine: İki odalı, mutfağı büyükçe bir ev. Kapıda Ford Taunus. Ekim sonu, izin vakti gelip geçmiş çoktan. Parayı anca denklemişim, üç dört gün içinde yola çıkacağım. Nazife hâlâ bekliyor.

Kapıdaki kadın beklemiyor. Soluk benizli zayıf yüzünü gözlüklerin arkasına; kısa kesilmiş siyah saçlarını yün bir atkının altına saklamış, ısrarla zilimi çalıyor. Perdeyi arlayıp bir daha bakıyorum açmadan önce. Atkısı kaymış biraz, perçemine çınardan düşen sarı bir  yaprak takılmış.

 

“Ya sen nasıl bir babasın?”  

 

Dişlerinin arasından tıslıyor. Gömleğimin yakası sımsıkı pençesinde. “Sen nasıl bir annesin böyle, çocuğunu kapıma bırakmak istiyorsun,” gibi bir şeyler söylemişim herhalde uyku sersemi. Bu kadın Mona, şüphe yok artık. “Aranıyorum, Doğu Almanya’ya geçeceğim” diyor. Sepetin içindeki bebecik hiç ağlamıyor, pelüş ayıcığını kemiriyor sessizce. Adı Dennis’miş. Altı aylık var mı bu?

 

       Arabanın arka koltuğunda bir karış çocuk. Nasıl vardım Türkiye’ye? Yollarda üç gün üç gece neler çektim, altını kirletmedi mi bu çocuk, acıkıp ağlamadı mı?  Bunları da unutmuşum işte. Hatıra dediğin hep iyi şeyleri hatırlamak Allah’tan.

 

Kızdı önce, pek bir hiddetlendi Nazife’m. “Al piçini defol git, gözüm görmesin” dese haklıydı. Demedi. “Bu soğukta çocuk arabada bekletilir mi” diye çıkıştı en son.

 

Hem ağladı hem bir çabuk toplandı altın kalplim. Bir yanına büyük oğlumuz Cengiz oturdu bebenin, öbür yanına kızımız Yeliz. Aynı gece karanlıkta düzüldük yola. Bir Bulgaristan’da başım yastığa değdi. Ver elini Almanya!

Üç yıl sonra, üç çocukla izin yaptığımızda köyde herkes en ufağımızı Nazife’ye benzetmişti. “Aynı anası maşallah, iri yarı, çakır gözlü. Huyları da benzer inşallah.”

 

Nazife gibi bakar Deniz de şaşırınca. İri iri açılmış gözleri yağmurlu gök rengine bulanır. Baştan kestirip atmaz o da, bir yargıya varmadan anlar dinler iyice.

 

“Nasıl kesin dönüş yani... Nereye?”

Doğru dürüst anlatamıyorum ki. Biz buralı değiliz ya, hani geldiğimiz yer, Nazife’nin köyü var ya... Döneceğiz, gibi laflar dökülüyor ağzımdan kem küm.

 

“Sen de gel bizimle evlat, annen öyle istiyor, sen olmadan ben de bir yerlere gidemem aslında,” diyemiyorum. Salamıyorum içimdeki sözleri. Gözyaşlarımı sıkı sıkı tutuyorum. Sarılamıyorum da. Anlıyor. Kalkıp gidiyor yanımdan. Düşünecek. Konuşmadan evvel hep düşünür bu evlat. Uzun uzun düşünür, az söyler. O düşünecek. Ya ben?

        

Bilmiyor muyum sanki, denize karşı oturup çay içtiğimiz ferah balkonlar, altın renkli üzümler, bereketli topraklar ve de dostlar, akrabalar, arkadaşlar hayaldir; bunaldıkça yarattığımız düşlerin ülkesidir diye?  Uzun, amansız kış geceleri Halil’in kahvede oturup, cennete giriş izni bekler gibi işçilik kağıtlarımı beklediğimi çoktan unuttum. Soluk benizli, öksürüklü köylüleri, lahana sökerken buza kesen ellerimizin ağrısını Halil’in sobasına ufaladığımızı da. Ama kebap ettiğimiz kestanelerin tadı hâlâ ağzımda işte.

Bir bekleyenimiz mi kaldı sanki o Nazife’nin “memleket” dediği yerde? Ah evlat! Bu korku yalnızlıktan. Yabancılıktan. Bu korku, nereye gitsem ensemde. Meyvesiz, dalsız, budaksız kuruyup gitmekten bir köşede. Bu korku, hatıralarımı yitirmekten gülüşünün kıyısında canlanan. Hatırladıkça kendimi  çağıran. Sensiz nasıl olacak ki? Zor olacak be evlat!

 

Dönüp geldiğinde bir bira da bana uzatıyor Deniz. Düşünürken biraz içmiş belli. Bir şeyler anlatıyor sağ elini dizime koyup. Yüzünü eğiyor yüzüme doğru. Kaşında yarası. Kendine uymuş yarası. Sır gibi yarası. Kapatmıyor artık. “Tüketim toplumu”, “çürümüşlük” gibi laflarla Almanya’yı neden kötülüyor pek anlayamıyorum. Sonra “gelecek” diyor, “belki” diyor, “köy bir umut” diyor sanki.

“Ben de sizinle gelsem olmaz mı baba?”

 

Ona sarılmak için elimdeki şişeyi önümüzdeki alçak masaya bırakıyorum.

 

“Olur evlat”diyorum, “pek güzel olur hem.”  Sonra salıyorum makaraları.

 

En ufak oğlum da büyümüş işte. Artık ağlasam da uygundur hani.

 

 

 

KADRIYE BAKŞI

Hannover 2007

1/11/2008

GİTME ÖTESİ / İRFAN SARİ


 FOTOĞRAF: MEHMET DAĞ 

 



Valizi az ötedeki duvarın dibinde gelip onu alacak birini bekler gibi çarpıyordu göze. Gün sanki gölge düşürmüştü başka bir gezegenden üstüne. Tırnaklarını bulutların etine geçirmiş gri renk boğuyordu etrafı. Gidecekti, gök yağmur yağmadan evvel.

  

Deminden beri valizinden üç metre önde iki dizini kırmış ellerini bacaklarının arasından yerdeki kuma daldırıp avuçlarına aldıklarını kum saatinin boğazından bırakır gibi oyalanıyordu. İnce ince avuçlarından dökülen kumlar ufacık toz bulutlarıyla kaçışıyordu rüzgârda.

  

Bu oturma ve bu derin dalış birini bekler gibi değildi daha çok nereye gideceğini bilmeyen ve esasen gitmek istemeyen birinin hallerinin izini taşıyordu. Kaldırıp başını etrafına bakınırsa anlayacaktı ki beklediği gelmemek üzeredir. Ancak o kadar saat izlenmesine karşın bir tek falso vermedi oturduğu yerden.

  

Belki çok sonra çöktüğü yerden kalkışı dizlerine düşen uyuşmanın etkisiydi. Kalkar kalkmaz etrafına bakındı üstüne çöreklenen tozları silkeledi elleriyle, valizine doğru yürüdü ve kulpunu tuttuğu gibi kuzeye doğru ağır ağır ilerledi.

  

Gidiyordu…

 

       Ancak yüreğinde bir olta misinanın gücüyle çekiyordu onu geriye. Oltanın iğnesi yüreğini yırtıyordu sırtına doğru, bir sancı vardı yüreğinde çekse çıkarsa belki yaşayabilecekti. Boğazına gelip yumruk gibi oturan ağlama dalgası kördüğüm olmuş kalmıştı orda. Gözlerinin dibinde patlamak üzere olan volkanik bir yara ile yürüdü çaresiz.

  

Adeta Kuzey dağ yamaçlarına tutunan kar kalıntılarının temmuz sıcaklarındaki gibi sarılıyordu toprağa… Hani ayakları sürte sürte yol alırken dahi kafasının içindeki talaşların, kırpıntıların etkisi ile değil yüreğindeki ağır yükten kaynaklı bir seyirden geçiyordu o an. Ve arkasından gelen sese yönünü döndü birden.

 

       Bir çocuk tozu dumana katıp geliyordu bağıra bağıra…

 

       Küçücük ciğerlerinin hava alışlarının aralarına konuşmasını da ekledi. “Daralezda gelmeyecek”

  

Daralezda, yönünü dağlara verip güneşe giden yoldan o ise çürümüş asfalttan, koltuklarının altına düşen keskin kokulu terli vücuduyla eski tekerli bir araçta düşlerine bir ton dinamit yükleyerek girdi…

 

       Hayat bu değimliydi zaten; hep ayrılıklar ve öncesi. Sonrasında uzadıkça uzayan saç sakal ömür ve boş vermişlik.

 

       Oysa İsa’dan önce ve sonra ve ilk insandan bu yana devam eden sürgitin artık yeniden tasarlanması lazımdı. Yeni bir soluk verilmeliydi. Gidenler sürekli umuda ve geleceğe doğru gitmeliydi.

 

       Üzgünlüğün bir kuralı olmalıydı ancak üzülmek için bahaneler bulunmamalıydı.

 

       Yollar yılandilinin çatalı gibi ikiye ayrılmıştı en nihayetinde onlar için. Ayrılık umutlarının ve düşünlerinin acı bir tat vereceğini çizse de bütün ayrılıklar gibi olmayacağını da veriyordu ele. Çünkü garip bir ayrılıktı bu garip olduğu kadar çetin.

 

       Omuzlarında ter yükü yüreğinde çuvallar dolusu anıyla elindeki bavulu unutuverdi bir otobüs yazıhanesinde…

 

Çünkü gerisine dönüp bakmaya o kadar korkuyordu ki… Mesela bir şiirini de unuttu ama ezber etmişti bereket.

 

sevdayı bildi

zagirios.

ve büyüdü doğduğu yolun patikasında.

mavi,

dilinin üstünden dolaştı damağında yek ahenk

tadı rüzgarda sıralanan yelesiydi ateşten bir atın

ateş dağlarda sevda

denizde sonsuz bereket

gül yüze döşenmiş buğdaydan ekmek

biz ekmeği de sevdik

aşkı sevdiğimiz kadar

onun için deniz uzak değil bize

denizde dağları yıkadık

çünkü...

 

Korkmak, adını bile duyarken korkmak, yaşadıklarından hızla uzaklaşmayı sıcak ediyordu. O da tam bunu yapıyordu aslında, elinde, avucunda, zulasında neyi var neyi yok hepsini bir kenara bırakacaktı.

  

Böylesi zindan düşünlerin arasında soluklandığı kentin akarsularına hiç kavuşamadı çünkü dağları da yoktu o kentin. Eğer akarsuları olsa her defasında gözyaşlarını bırakacaktı ve dağlar olsa sabrını gömecekti, ama yoktu!

 

       Hasret yüreğini her gün kanatırken o kanamış hayalleriyle de buluşmuştu çoktan.

 

       Bir gün iş dönüşü…

 

       Elinde bir somun ekmek, bir dilim peynir ve bir gazeteyle serpildi şehrin sokağına… Kimi kimsesi yok bir ölüm onu en çaresiz yerinden vurmuştu…

 

       Ağzından akan kan tıpkı bir ağacı andırıyormuş görenlerin tanıklığı bunu dedi hep…

 

       Yani Daralezda der gibi akmıştı ağzının kıyısından.

 

 

İrfan Sari

  


NOT: Daralezda: Tez boy veren orman.

 


15/10/2008

AVLU / EVİN OKÇUOĞLU


                                          FOTOĞRAF: MS_ART
 

Çim biçme makinesini durdurdum. Tam başımı kaldırdım ki yüzme havuzunda çırpınan küçük kızı fark ettim. Belindeki simitle suya atladığında simit yerinden fırlamış, kız tepetaklak olmuş, kendisini düzleştiremeyip çırpınmaktayken yetişip kurtardım. Annesi giriş kattaki balkonlarında erken saatte başladığı içkisini içmekle meşguldü. Çim biçerken bir ara cin toniğin limonunu kemirdiğini görmüştüm. Ağlaması durmayan küçük kızı havuz kenarındaki koltuklardan birine oturtup annesine seslenmek gerek. O sırada benim aslan Havva hatunum yetişti. Merdivenlerin korkuluklarını silmiş, bir elinde toz bezi, tek elle arkaya doğru kaymış olan eşarbını öne çekiştirip, boynunda sıkılaştırdı. Hiç telaşa kapılmadan, gelip küçük kızı kucakladığı gibi annesine doğru götürdü.

 

Güvenlik görevlisi Bayram kapıdan ayrılamıyor. Gözü bir yandan bizim tarafta, bir yandan da içeriye girmek isteyen tanımadığı iki kadınla meşgul. Konuklara hangi daireye geldiklerini sorup, o daireden dahili telefonla görüşüp, onay aldıktan sonra kapıdan geçişlerine izin verdi. Yüksek bahçe duvarı içindeki geniş avluya bakan kule gibi iki binanın her birinde bir köy kadar hane var. Bayram hepsini tek tek tanıyıp bilir. Sadece hane halkını değil, sık gelen ziyaretçileri de bilir bilmesine de bu gelenler ilk geliyordu. O nedenle sorgulama, onay alma işleri uzadı.

 

Burası şehre giden yolun kenarında dizilmiş birkaç sitenin olduğu yüksek bahçe duvarlarıyla çevrilmiş yapılardan oluşan bir semt. Hafta sonları havuzlu barbekülü iç bahçelerden sucuk sosis kokuları duvarları aşıp ulaşır burnunuza. Duvarın kıyısında güvenlik sistemlerinin alarmları size göz kırpar gibidir.  

 

Güvenlikçi Bayram seslendi:

—Bahri Abi, herkes iyi mi?

—Meraklanma Bayram, bir şeyi yok Aslı’nın. Çok korktu o kadar.

O sırada Havva da geldi, annesi Aslı’ya “Akşama baban gelsin de gör…” diye başlayan kanıksanmış sözünü edip içeri almış.  

 

Akşam oldu. Aslı’nın babası, şirketin arabasıyla otoparka geçiş yapmak üzere sensorlu kapının bariyerinin kalkmasını beklerken cep telefonuyla konuşmaktaydı. Bir şey anlatamadık. Geçti gitti. Zaten pek konuşkan bir adam değildir Tahsin bey.


Site sakinleri avlunun her türlü eğlenceli ortamına karşın pek de avluda zaman geçirmezler. Arabalarına atlar, yazlık evlerine, kısa tatillere gitmeyi yeğlerler.

 

Bizim orada, kısa yollarla köy meydanına ulaşan küçük meydanlara dizili üç beş haneden oluşan yerleşim öbekleri vardır. Ara yollar, köyün meydanına ulaşan damarlar gibidir. Meydanda çeşme ve bir ulu ağaç karşılar sizi. Bütün avlu içlerinde, bir gıcırtı ile gün başlar. Kadınlar el değirmenlerinde un öğütürler. Değirmenlerin, iniltisi, günlük dertleri hatırlatır; ekmek derdini, çocukları. Taneler daha öğütülmemiştir, çocuklarsa yemek istemektedir.

 

Köylüler şehre gider. Birinin sırtında buğday çuvalı, diğerinin omzundaki değneğin uçlarında da birer sarkmış sepet olur. Sepetler, çiğli üzüm salkımlarıyla doludur. Pazar yerinde alışveriş çan sesi duyulunca başlar.  

 

Evlerin kerpiç avlu duvarları kireç boyalıdır. Demir halkayı çekince, mandallı tahta kapı avluya açılır. Avlularımızın asma gölgelikli serinliği başlar. Bizim evin avlusunda bir çardak altı masa vardı. Bütün günümüz neredeyse orada geçerdi. Sıcak aylarda gece boyu avludaki sedirde uyumak için kardeşlerimle sıraya girerdik. Babam tarla dönüşleri kahvesini orada içerdi. Annem komşularla öğlen sonraları avluda tığ işler, kimi zaman da hep beraber erişte keserler avlunun bir kenarında kurumaya sererlerdi. Kapılar açık, hayatlar iç içe sıcacıktı.

 

Burada kimse kimseyle karşılaşmak, karışıp kaynaşmak derdinde değil. Bir çözebilsem şu karmaşayı, bizi öteleyen şu berikilerin yüksek duvarlarının dışında kalmışız… Yine de bizsiz olmuyorlar. Onların avluları başka, bizimki başka!

 

Ne işimiz var burada diyorum bazen… Ah ben bir yolunu bulacaktım da ziraat okullarını okuyacaktım, o zaman ne parklar ne bahçeler donatırdım şehirde. Ya da köylük yerde dizi dizi bakımlı tarlalar, meyve bahçeleri olurdu; mektepli bilgimle daha bir coştururdum toprağı. Bak Bayram’a çakı gibi çocuk. Çocuklukta askerliğe heves edermiş. Nerdeeen nereye… Olsun varsın ama kursunu görmüş işinin. Sıkı delikanlıdır neme lazım.

 

Ertesi sabah güneş yükselmeden çimleri sulamaya başladım. Aslı geldi yanıma, ayakların çamur olmasın annen kızar sonra, dedim… Konuşmaya başladık.

—Biliyor musun Bahri Abi ben büyüyünce ne olacağım?

—Söyle bakalım küçük yaramaz, yoksa yüzme öğretmeni mi?

Hayır, bahçıvan!….

 

  

                            Evin Okçuoğlu 

 

1/10/2008

M E L E K / NİLGÜN ACAR


                                                                               RESİM:ABİDİN ELDEROĞLU


 

Odama göz gezdiriyorum. Çok sevdiğim keman konçertolarından biri kulaklarımdan  ruhuma doluyor. Vivaldi dört mevsimi anlatıyor notalarla. Ben neyi görüyor, duyuyor ve anlatmak istiyorum?


A
klımda Melek var. Haftalardır, günlerdir onu düşünüyorum. Ülkemiz emekçi kadınlarından biri Melek. Ufak-tefek, zayıf ve zamanından çok önce yıpranmış, bozulmuş yüzü, yitirmiş güzelliğini. Sadece saçları güzel. Uzun ve sarıya boyamış. Esmer teniyle uyuşmuyor ama güzel saçları. Adı gibi melek yürekli. Çalıştığı bakım ve rehabilitasyon merkezindeki çocuklara, gençlere bir annenin bile çok ötesinde, sabır, hoşgörü, özveri gösteriyor. Sonsuz sevgi veriyor. Tüm çocuklar da onu seviyor.

 

Melek evli. Kocasına büyük bir aşkla bağlı. Bu yüzden de çok acı çekiyor. Çünkü aldatılıyor. “Önce hiç istemedim onunla evlenmeyi. Kapımda yattı aylarca. Neler,neler yaptı? Ne yazık anladım ki, önemli olan zoru başarmakmış onun için. Elde ettikten sonra, beni küçük görmeye, gözü dışarıda olmaya başladı. Onu işe soktum, hiç kendimi düşünmedim, her şey onun olsun istedim,” diyordu Melek ağlayarak.

 

Bir sitede güvenlik görevlisiymiş eşi. Sitenin verdiği küçük bir evde oturuyorlarmış. Yani aslında, yine Meleğin sayesinde kira, yakıt ve tüm faturalar olmadan barınıyorlar o evde. Sürekli güvencede olmadığını biliyor Melek ve tüm düşüncesi, amacı, ne yapıp edip, bir ev sahibi olmaya çalışmak. Yemiyor, giymiyor, gezmiyor, dinlenmiyor. Küçücük maaşını biriktirmeye çalışıyor.  “Kadınlarla, kızlarla gezmekten, ona buna para yedirmekten bir sürü kredi kartı borcunu ödedim. Şimdi onları toplasaydım, ev için başvuruda bulunabilirdim. Ama artık yeter! Bir kuruşumu vermeyeceğim ona”, diye anlatmayı sürdürüyor: “Birkaç ay önce, bana sarılıp, keşke onu bu kadar sevmeseydim der ağlardı. Ne diyeceğimi ve ne yapacağımı bilemezdim. Aşk, sevgi, tutku öyle bir şey ki… İnsanı köle de yapar, rezil de eder. Bir süre de olsa, kişiliğini de yitirirsin. Sanırım Melek yolun sonuna geliyor. Beni öyle kırdı ki, hiçbir şey yerine gelmiyor. Bitiyor içimdekiler demeye başladı. Onbir yaşımdan beri, pamuk tarlalarında çapa salladım, ırgatlık yaptım. Bileklerim kopardı ağrımaktan.”

 

Tümcelerini sıkıştırırdı kısacık konuşmalarımızın arasına. Oturup uzun uzun söyleşmeye zamanımız olmadı hiç. Haftada bir günlük izninde de, ev temizliğine gidiyor Melek. Sırtı, doğru dürüst yatak görmeyen milyonlarca kadından biri. Ellerinde, bileklerinde şişlikler, kemikler oluşmuş fazla çalışmaktan. İki-ikibuçuk yaşında,dünya tatlısı bir oğlu var. Melek işteyken, çocuğa bile bakmaya üşeniyormuş kocası. Dinlenmek, gezip eğlenmek istiyormuş. Oysa vardiyalarını çocuğa bakacak biçimde ayarlamışlar. Çok çaresiz kaldığı zamanlar oldu bu yüzden Meleğin. Uzaktaki annesini getirtti. Bu kez de yaşlı kadını evde istemiyormuş kocası. Kadının kendi maaşı var, çocuğa da bakacak. Ama huysuzmuş, çok konuşuyormuş. İnsanın geçinmeye niyeti yoksa bahane çok. Kendi annesi de olabilirdi.

 

Birkaç hafta önce, bir sabah sapsarı yüzüyle ayakta sallanarak geldi yanıma Melek. Kocası onu dövmüş, boğazını sıkmış. Her yeri mosmordu. Sel gibi akıyordu gözyaşları. “Hemen git rapor al ve onu şikayet et. Çeksin cezasını. Bir kez başladı mı sürer bu dayaklar. Bırak şu adamı. Baksana, bitmiş her şey artık” dedim. “Evet” diye yanıtladı öfkeyle. Raporu almış ama manevi annem dediği bir öğretmen bayan, onu karakola gitmekten de, ayrılmaktan da vazgeçirmiş. Sahipsiz genç Melek son bir kez denemeye karar vermiş. Olmayacağını, yürümeyeceğini o da biliyor. Belki, içindeki sevgi kırıntılarıyla ve elimden geleni yaptım diyebilmek için. Çevrenin ve de toplumun da baskısıyla, kalıyor aynı evde. Yatağını ayırmış.

 

Güzel yürekli Melek, tüm bu sorunlarının yanı sıra, genç yeğenlerine de sahip çıktı. Erkek yeğenini üniversiteye hazırlık için, dersaneye gönderiyor. Kursa gitmediği zamanlarında da harçlığını çıkarsın, birikim yapsın diye işe de soktu. Kız yeğenine de iş arıyor. Onlara ev de tuttu. Başlarına da, kocasının istemediği anacığını koydu. Eşyalar buldu oradan buradan. Birkaç gün önce, sudan bir sebep yüzünden, amirlerinden biriyle tartışmış. Psikopat kadın,seni görmek istemiyorum diyerek,onu başka bölüme gönderdi. Baktığı tüm çocuklar ağladı.

 

Şimdi,tatlı Meleğimi,çalışma saatlerinde, her an göremiyorum. Ne yapıyor, nasıl, bilemiyorum. Anlamadılar ve anlayamazlar Meleğimin sorunlarını. Dahası, umurlarında bile olmaz. O bir anlık hırçınlığının, yaşamındaki sayısız gerilimden kaynaklandığını bilemezler, bilmek istemezler. Meleğimi çok özlüyorum. Tek tesellim, onu tümüyle işten atmamaları. Geçenlerde, iş çıkış saatlerimiz çakıştı. Ağlayarak, sımsıkı sarıldı bana. Konuşamadım, öylece kaldım ve fırlayıp kaçtım yanından.

 

Tekrar odama göz gezdiriyorum. Gördüğüm şeyler, baktıklarım değil. Kulaklarımdan ruhuma dolan da Vivaldi’nin neşeli kemanları hiç değil. Feministliği aşırı savunmadım hiç. Düzenin, sistemin, insanın, insanlığın sorunları vardı ve var benim için. Ama bu arada,en çok kadınlar eziliyor. Meleği, tüm Melekleri düşünüyorum. Rengini bilemediğim, tanımsız bir hüzün duyumsuyorum, görüyorum ve yaşıyorum.

 

İSYAN EDİYORUM!...

 

 Nilgün ACAR / 13. 04. 2008

15/9/2008

HATIRLARSIN / ZÜHTÜ KAYALI


                                                                                                   FOTOĞRAF: MEHMET ARİF YAVUZ

Hatırlarsın…

Elma sandıkları çakmaya giderdiniz. 

Evden, öğleyin yiyeceğiniz ekmek arası nevaleleri alırdınız ve mezarlığın karşısındaki tomrukların kamyonlara yüklendiği, hızarın durmadan çalıştığı, briket dökme sahalarının arkasındaki sundurmanın altına giderdiniz. 

Hızarda bir gün önceden kesilmiş ve paketlenmiş tahtaları alır kerestelere sırtınızı verdiğiniz talaşların, ıslak ve reçine kokuları ile keskinleştirdiği havayı soluyarak otururdunuz ve sandık çakmaya başlardınız bazen iki kişi bazen beş kişi. 

Ama hep sen olurdun. 

Özel çekiçleriniz vardı. Çiviye vurulan yeri delik delikti ve bir mantar gibi kökünü gölgeleyen bir yayvanlıkla genişletilmişti. Her bir çiviye yalnızca bir çekiç darbesi. Çivi dümdüz girmeliydi. Tahtadan dışarı taşmamalıydı. Çünkü elmaları zedelerdi dışarıdaki uç. Her sandığı üçlü olarak yerleştirirdiniz. Birisini düz koyardınız. İkincisini içine dik ve üçüncüsünü ikincinin üstüne kapatırdınız. Her gün sayılırdı ve hafta sonları sandık başına paranızı alırdınız. 500 – 600 sandık.

Hatırlarsın…

Bazen kamyonlar gelirdi. Ya onların üzerindeki tomrukları indirirdiniz ya da kesilmiş temizlenmiş keresteleri yüklerdiniz kamyonlara. Üst üste, yan yana. Sonra kamyoncuyla birlikte bağlardınız. Özel düğümler öğrenirdiniz. Özel sıkma teknikleri ve brandayı geçirirdiniz kerestelerin üstüne. Onun da parası ayrıydı.

Hatırlarsın…

Bazen sandık işini durdururlardı. O zaman ne yapacağız diye düşünürdünüz. Hüseyin Amca sağ olsun. Briket dökerdiniz. İlk önce harman yaparsınız şu kadar kumu, şu kadar cüruf – şeker fabrikasının cürufuydu-, şu kadar çakıl ve şu kadar torba çimento ve su. 

İlk önce kum, çakıl, cüruf ve çimentoyu kuru kuru harmanlardınız. İyice birbirine karışırdı dört madde. 

Ömrümüz gibi. 

Elinde kürek sağ ayağın arkada sol dizin küreğe kaldıraçlık yapıyor. Küreğin ucuyla çok da doldurmadan dolana dolana harmanlardınız harcı. 

Sen yerden güçlü değilsin, sen topraktan güçlü değilsin. Onunla kavga tutuşmayı bırak. Onunla dost ol. O sen ona saldırmazsan sana bir şey yapmaz. 

Karıştırır karıştırdınız harmanı. Sonra küreği iki elle tutar tam tepesinden ve tam ortasından yığının göbeğine bir krater açardınız. Bu kratere ne gök taşı düşmüştür ne de gezegen.  Ölülerinin derinliklerine sahiptir krater. 

Onun ortasında teneke teneke su dökersiniz. Döktükçe su boşluklardan sızmasın diye diğeriniz kapatmaya başlardı krateri.

Toprak su ile susuzluğunu dindirir. Ama bilmez ki o su onun zinciri olacaktır, cürufa. 

Dost bildiği, kendisi gibi olan çimento onu bağlayıverecektir boşluklarıyla kömür yanık artıklarına. Emdiği su burnundan gelecektir. Çimento çekecektir suyu. Artık çözülmemecesine ıslak vıcık vıcık bir şeydir harman. Uygun kıvama gelinceye kadar kararsınız, kararsınız. 

Yoksa sen mi karılmaktasındır, bilinmez.

Hatırlarsın…

Sonra briket makinesini çalıştırırsınız. Hazneye bulamacı dökersiniz. Sonra elinizle hazneyi sarsarsınız. Ne kadar şiddetli sarsarsanız ve ne kadar şiddetli titreştirirseniz o kadar boşluksuz çıkar briket. Sarsarsınız, çekiştirirsiniz kolundan haznenin. Sonra düğmeye basarsınız, kırmızı eldivenli parmağınızla… Ucu yırtık. 

Elektrik çarpar. 

Makine çalışır ve tahtanın üstüne briket çıkar. Onu alır tek sıra ve yan yana dizdiğiniz alana götürürsünüz. Kuruyuncaya kadar orada kalacaktır. Kuruduktan sonra üst üste istif edersiniz ve çağırırsınız çavuşu. Sayar ve defterine geçirir. Şu kadar briket veya şu kadar künk…

Hatırlarsın…

Kaç yaz böyle geçmişti. Okulda büyük devrimlere soyunmuştunuz. Derneğe para lazımdı, derneğe çay lazımdı. Kızıl cumartesileriniz, kızıl pazarlarınız vardı. Kızıl haziranlarınız vardı. Ya bir inşaata, ya bir kahveye ya da işte sandıkçıya, hızara veya mezarlıktaki mermercilere işe giderdiniz. Aldığınız paraları getirir derneğin kasasına koyardınız. Kira için, su, elektrik için. 

Türkü söyler gibi, güle oynaya.

Hatırlarsın…

Hızardaki tahtacı güzelini. O durmadan elektrik hızardan o kocaman ağaçları geçirirdi elden. Latalık, beş onluk ayırırdı. Kabuklarını ayrı bir yere yığardı. Yakacak olarak almaya gelenlere satarlardı. Çamların çırasını ayırırdı. Sizinle hiç konuşmazdı. Beyaz tülbendinin altından koyu kumral saçının bir perçemi dökülürdü. Elleri nasırlı ve damarlıydı. Parmak uçları ve avuçları kınalı. 

Senden küçüktü ama senden büyüktü. Suyu kana kana içmezdi yalnızca dudaklarını ıslatırdı. Öğlen arası tek başına bir köşeye çekilir ve koca şalvarının boşluğuna sakladığı ekmeğini yerdi tek başına. 

Hatırlarsın…

Kimi zaman yağmur yağardı da yağmurun tıpır tıpır çarptığı sundurmanın altında sigaralarınızı tüttürürdünüz. Sundurmanın üstü eski yağ, motorin tenekeleri ile kaplanmıştı köşelerinden açılmış ve çivilerle çakılmıştı dilmelere. Yağmurun metale çarptığı sesin metalikliğinde dumanları savururdunuz. Ekşi bir koku yayılırdı havaya. Reçine kokusu. Talaş kokusu. 

Bilirsin talaş demezler oralarda. Gevinti derler. Gevinti almaya gelirlerdi kışın yakacak kömür parası olmayanlar. Gevintileri içinde parça parça kıymıklarıyla çuvallara doldururdunuz. Çiğneyip sıkıştırırdınız. Sonra bir at arabasına yükler yollardınız. O gevinti çuvallarının üstüne tüner ve yağmuru seyrederdiniz. 

Yağmur, tozları yatıştırırdı okşayarak. Toprağın öfkesini dindirirdi öperek. 

Sonra havada bir ozon kokusu asılı kalırdı akşamüstlerine. Kolları lime lime olmuş eski gömleklerimizi ve eski pantolonlarımızı köşede çıkarırdınız. Onları bir torbaya koyar ve sundurmanın direklerine asardınız. Gece bekçisi ile şakalaşır ve karşılıklı sigaralaşırdınız. Sonra ağır ağır şehre inerdiniz türkü söyler gibi yürüyerek.

Hatırlarsın…

Akşamları Dondurmacı Kayım’a giderdiniz günün yorgunluğunu atmak için üzerinizden. Yanında çeşmeden doldurulmuş ılık su. Çay kaşıklarıyla ve çay bardağı altlığı tabaklarda dondurma yerdiniz. Üzeri mermer masalarda otururdunuz. Mermer masanın soğukluğu ile serinletirdiniz kollarınızı. Kollarınızın yorgunluğunu masalara taşıtırdınız. 

Hatırlarsın…

Gün boyu işte evden getirdiğin o küçük radyo dinlenirdi. Hiçbir yeri doğru dürüst çekmeyen ve cızırtıları içinde türkülere eşlik ettiğiniz. Hızarın gürültüsü, briket makinesinin gürültüsü, kamyonlar, kamyonlar… 

Gürültünüz sessizliğe karışırdı. Sizin gürültünüz suskunluk olurdu. Çekiç sesleri… 

Çekiç sesleri.

 
Zühtü Kayalı



EMEĞİN SANATI GRUBUNDAN A.ZİYA ÇAMUR, YAŞAR DOĞAN VE BABÜR PINAR’IN DA TEBLİĞLERİNİN YER ALDIĞI KONFERANS METİNLERİNDEN OLUŞAN BU KİTAP SORUN YAYIN KOLLEKTİFİ TARAFINDAN YAYINLANDI. ORADAN İSTENEBİLİR.

EMEĞİN SANATI GRUBU ŞAİR-YAZARLARINDAN EMEKÇİ ŞAİR ŞEREF ÖZTÜRK USTA'NIN İLK ŞİİR KİTABI YAYINLANDI:
"seksen kere söyledim

benden şair olamaz dedim

yüreğim hep kavgamdaydı

sınıfıma sevdamdaydı"



GAZZE'DEN YİTEN İNSANLIK

EMEĞİN SANATI DOSTLARI:

 Devrimci Siteler i ziyaret et
Link Sitesi Bedava siteler Linkcenneti.com
Sitenizi Ekleyin!
Blog Ekle-Site Ekle

Google Gruplar
EMEĞİN SANATI grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et
Blogcu ile yapıldı