BİR OFİR YOLCULUĞU SÖYLENCESİ–7 / MUHAMMET DEMİR
KIZIL SAÇLI KIZ (25,26,27, 28. sayılardan devam...) 
Her ezgi bir yolculuk, her yolculuk bir sürpriz...
Burası bir çay ocağıydı. Alçak tavanlı, hasır tabureler, sehpalar ve boydan boya sedirlerle döşenmiş, duvarlarında eski kilimler, Yılmaz Güney, Nazım Hikmet ve Ahmet Arif’e ait poster/şiirler olan sevimli bir yerdi. Bu binanın önünden o kadar sıklıkla geçmiştim ki. Burada, bu binanın bodrumunda bir çay ocağının olduğunu tahmin bile edemezdim. “Aaa bu Engin işte orada oturuyor.” O da beni gördü bana el salladı. Yanına gittim. Ayağa kalktı elimi sıktı ve "Sonunda gelebildin demek" dedi. "Otur bak bu yoldaş" dedi. Kadın yoldaşıyla bu münasebetle tanışmış oldum. Kendi çayları bitmişti benimkiyle birlikte çayları tazeledik. Bu basık tavanlı çay ocağına gelirken merdivenlerde taze pasta kokusu hissettiğimi söyledim. İşte bu nedenle Engin’in uzun süredir ilk defa güldüğünü gördüm. Katıla katıla gülüyorduk. Engin "Ben de bu mekanın bu kokusunu seviyorum. Ama yoldaşı bilemem. Birde bu oturduğumuz köşeyi seviyorum. Unutmayın ki" dedi. -Bunu ikimize de söylüyordu- “Ben yabancılaştığım ortamlardan hemen uzaklaşırım. Sizde buna dikkat edin" dedi. Ve sustu.
Etrafımı inceliyordum ki birden buraya kadar gelirken karşılaştığım tüm insanların da burada olduklarını gördüm. Bu şaşkınlıkla ona buraya gelirkenki yaşadıklarımı sormak bile aklıma gelmedi, zaten o da sormadı. Bu halde karşılıklı olarak suskun bir şekilde müzik kutusundan yayılan ezgileri dinledik. Sonra benden müsaade istedi. Yoldaşı durağa kadar geçireceğini söyledi. Karşılıklı olarak tokalaştık. Ve bana bir çay daha ısmarlayacağını söyledi. Hesabı ödedi ve kapıdan bir gölge gibi çıktılar. Arkalarından bakakaldım. Bir süre sonra ben de kalktım. Bu esnada garson kız bana sarı bir zarf ve karanfil verdi, hayret bu kız yine o kızıl saçlı kızdı. Ve o anda garson kız, müşteriler, ezgi, müzik kutusu, çay ocağı her şey kayboldu. Kentin dışındaki çöplükte buldum kendimi. İnsanlar çöplükten o günkü kısmetlerini arıyorlardı. İnsanlar ve diğer canlılar. Havada ilk etapta hissedilen bir gaz kokusu vardı. İnsanların yüzlerinde sanki Engin okunuyordu. Birisine şehre giden ana yolu sordum, yaptığı işinden başını kaldırmaya bile tenezzül etmeden güneşin battığı yöne doğru yarım saat yürürsem ana yola çıkabileceğimi söyledi.
Dediği gibi yaparak yola koyulmuştum ki, bir süre sonra sırtımı geldiğim yöne doğru döndüğümde çöplüğün olduğu yerde, yine daha önce karşıma çıkan bir sis bulutu içinde siluet halinde gördüğüm o bambaşka dünya vardı. O kadar canlı, o kadar bayram yeri gibi bir dünyaydıki birdenbire içimde bu yeni dünyadaki yaşama dahil olmak isteği duydum. Bu duyguyla, karşımdaki bu yeni dünyaya bir adım atmak istediğimde aniden kayboldu ve orada şimdi uçsuz bucaksız uzanan ve içinde binlerce tür çiçek olan çiçek tarlaları vardı. Çeşitli çiçeklerden bir demet oluşturdum ve birden elimdeki çiçek demeti ansızın binlerce çeşitli renklerde bezenmiş kelebekler olup uçuşmaya başladılar. O anda gökyüzünde bir gökkuşağı belirdi. O yöne doğru uçuşuyorlardı. Bende peşlerinden koşmaya başladım ve onlarla birlikte tam gökkuşağının altından geçecekken her şey kayboldu. Karşımda camdan bir duvar vardı. Sonra tekrar güneşin battığı yöne yani arkama doğru döndüğümde, kentin en işlek caddenin tam ortasında buldum kendimi. Az kalsın eziliyordum. Herkes tuhaf tuhaf bana bakıyordu. Bir vitrinin önünden geçerken kendime baktığımda, saçımda çeşitli çiçeklerden örülmüş bir taç vardı. Her şey o kadar tuhaf ve ilginçti ki...
Sen sen ol sakın ha tuhaf olana kapıl(ma)...
Süpermarkete uğrayıp alışveriş yaptım, otobüs durağına kadar yürüdüm. Otobüs geldiğinde içi tıklım tıklım doluydu. Nihayet eve gelmiştim. Elimdeki öteberiyi mutfağa bıraktım. Odama geçip, sarı zarfı masamın çekmecesine, çantamdaki çiçekleri günlüğümün arasına ve karanfili de vazonun içine koyarak salona geçtim. Annemin telaşlı olduğunu gördüm. Beni merak etmişti. Onu yanaklarından öperek sakinleştirdim. Erkek arkadaşımın aradığını söyledi. Onu sakinleştirerek arkadaşımı sonra arayacağımı söyledim. Annemle birlikte yemeği hazırlayıp sofraya oturduk. Havadan sudan konuştuk. Bulaşıkları yıkadıktan sonra erkek arkadaşımı aradım. Hemen buluşmak istediğimi, mümkünse bize gelmesini söyledim. Anneme Aras'ın geleceğini söyledim. Ocağa çay koydum,
—Sahi tanışmadınız değil mi? Erkek arkadaşımın adı Aras, aynı mahallede oturuyor. İşte Aras da geldi. Aras okuyucuya selam yok mu?
—Selam arkadaşım ben Aras. Nasılsınız?
—Aras annemden izin isteyelim de benim odama geçelim tamam mı?
—Merhaba teyze nasılsınız?
—Sağ ol Arasçığım.
—Anne biz Aras’la odamda konuşacağız. Tamam mı?
—Peki kızım.
—E nasılsın görüşmeyeli Aras.
—İyiyim. Hayrola nedir mesele?
Ve ona gün boyunca yaşadıklarımı bir bir anlattım. Önce bana inanmak istemedi. Çünkü benim mantıklı bir kişi olduğumu söylerdi. İyi ki ona zarftan bahsetmemiştim. Yoksa bahsetmeli miydim? Düşündüm de zarftan nasıl bir sürpriz çıkacağını bilemiyordum. Aslında Aras'a güveniyordum, ancak ilk defa onunla kendi aramda bir sır olmasını istedim. Bu yüzden zarfı ondan gizledim. Ve salona döndük karşılıklı olarak çaylarımızı içtik. Aras'ı uğurladıktan sonra anneme "iyi geceler" dileyerek odama çekildim ve gizem dolu bir günün anısı olan şu sır dolu sarı zarfı masamın çekmecesinden çıkartarak heyecanla açtım.
Eyleme, bilgiye ve özgürlük/ölümsüzlüğe dair.
Merhaba Cemre,
Sıradan bir gününün öğle sonrasında bu satırları karalıyorum.
Canınızın istediğince bir adım dahi atamadığınız. O meşhur deyimle "özgürlüğün" ki görece özgürlüklerinizin bir süreliğine de olsun elinizden alındığı bir yerde mutlu olunabildiği ölçüde mutluyum. Oldukça büyük ve derece derece artan sürgit bir can sıkıntısı gölge gibi peşimi bırakmıyor. Saçlarımdaki aklar, her geçen gün biraz daha fazlalaşıyor. Umut ise yeşermiyor. Ne şarkılar, ne sözler, ne temenniler umuttan yana. Her bir şeyin üzerinde ölü toprağı sinmiş. Silkelesen olmuyor, yıkasan olmuyor. Özlem her şeye, ağıt her şeye. Sizleri mutlandıracak, dolayısıyla kendimi mutlandıracak hiçbir şey yazamayacak bir noktadayım. Öyle bir moment ki, "evrenin sonsuzluğu içerisinde" ne kadar ufak olursa olsun, içinde barındırdığı enerji bu sonsuzluğu paramparça edip umutlu, mutlu bir sonsuzluk yaratacak derecede dopdolu. Bu iki paradoksun ortasında, boşlukta salınıyorum. Bir saat gibiyim, kurulmasam duracak olan bir saat. Burada onca kalabalık içerisinde yapayalnızım. Fikirce, yaşça uyumlulaşabileceğim bir tek insan yok. Tüm konuşmalar fasit bir çember etrafında dönmek mecburiyetinde. Ve ben her seferinde bu fasit çemberin yörüngesinden çıkması için yaptığım tüm müdahalelerime karşın henüz kısır bir çerçeve içerisinde devinen, el değmemiş, hayatı tanımayan, cahil yanlarıyla epeyce mücadele etmem gerekecek. İnsanı insan yapan emektir. Bu bir yana bir iki aklıselim fikirdaş bulamadıkça, fikri krizi atlatmak uzun vadede gerçekleşecek bir düş olabilir.
Burada insanın en tabi hakkı olan yaşamın, baharın, yeniden doğuşu anlatan Newroz'un o tatlı, o hoş kokusu bile alınamıyor. Yağmurdan sonraki o mis toprak kokusu bile alınamıyor. Kokan tek şey, tüm şu kahreden baskı aygıtının çürük ve dünyanın en iğrenç kokularından da iğrenç o ölüm öncesi kokusu. Her şey bu iğrençlikte kokuyor. Ne kadar yuğsam da bu koku temizlenmiyor. Daralıp pencereleri, kapıları açsam da kurtuluş, bu cehennemi alemden kurtulunduğu gün olacak. Evet o günler, o mümkün olması imkan dâhilinde olan o günler gelecek mi? Ya, bu her an iğrençleşen günler geçecek mi? Sorular ve sorunlarla yüklü zamanlar geçse. Baharım gelse. O tabiatın mutluluk kokan, sevgi, sevinç kokan günleri gelse. Siz dostlara asıl şu günlerde ihtiyacım var. Beni unutmayın, bana mektuplar yollayın, umut dolu, yüklem dolu mektuplar olsun. Yürekli, sevinçli, sevgi dolu olsun. Hayat olsun, hayatın binlerce temiz, duru kokularıyla dolu mektuplar olsun. Yaşamın en saf haliyle dolu umut dolu mektuplar olsun. Sağlık olsun bu mektuplarda, çünkü henüz her şeyin başlangıcında, bu dört tarafı tepelerle çevrili çanakta tüm bunlara ihtiyacı var şu zavallı dostunuzun. Eğer ki ben hâlâ dostunuz isem. Geçmiş günlerin hatırı var ise. Durun bir de şu sese kulak verelim. Hey dostum bir de senden dinleyelim, durduğun yerden hiçbir süse ve abartıya meyletmeden anlat:
—Şey doğrusunu söylemek gerekirse her birimizin bu durumdan rahatsız olduğumuz malum. Her birimizin birçok ve sonsuz beklentilerimiz var. Henüz bizim için burası hayatın başlangıcında önemli bir dönüm noktası. Ha burada maddi ve manevi sıkıntılar çekiyoruz ve ölesiye olmak üzere normal yaşamımızı özlüyoruz. Zorunlulukların çemberinden sıkılıyoruz. Zorunlulukların kıskacından kurtuluş bizim için şimdilik ham bir hayal olsa da buradaki deli aklı ile yapılan ne idüğü belirsiz yaşamdan ne kadar erken, ne kadar sağlıklı bir şekilde kurtulursak o kadar iyi olacak diye düşünüyoruz ve öyle davranıyoruz. Hayatımızın bundan öncesi ne kadar da boşmuş, burada bunları yaşamasaydık anlayamayacaktık. Dolayısıyla bundan sonraki hayatımıza daha sağlıklı, daha sımsıkı, daha omuz omuza tutunacağız. Burada bunu öğrendik. Dahası yaşama sımsıkı sarılmalıyız, yoksa düşeriz. Ki burada düşmekten daha kötü bir eza yok. Toplumda karşılığını kolay kolay ayırt edemeyeceğimiz bir çok olgu ve olay burada çırılçıplak karşımıza çıkıyor. Bunu görüyoruz, ve görmek kavramakla pekiştirilirse gelişme kaçınılmaz olur, bunu biliyoruz. Yani diyeceğim o ki, biz sonuçta insanız ve bunu denemeseydik hayatta eksiklikti kalacaktık. Şimdi ise eksik değiliz. Mutluluktu aradığın senin, dostlarından mutluluk sipariş ediyordun. İşte dostlar mutluluğa açılan bir iz.
—Evet teşekkürler dostum. Oradan bir şey mi söylediniz. Evet evet siz. Öncelikle adınızı alabilir miyim?
—Tabi ki adım Delia Stenberg Guzman. Ben şunu söylemek istiyorum. ‘Varmak, yolda bir duraklamadır; Attığımız adımları tanımak, önümüzde kalan adımları hesaplamak için belirlediğimiz bir noktadır. Varmak, yeniden başlamak için bir soluktur!’ daha ne diyeyim.
—Sağ olun bayım, ilginize teşekkürler.
—Ben de bir şeyler söylemek istiyorum. Aslında sizler bir takım şeyleri abartıyorsunuz. Yaşam bir süreklilik arz ediyor. Bu süreklilik içinden siz doğrusunu ifade etmek gerekirse cımbızla, sizce önemli bir noktayı alıp ve bu yetmezmiş gibi, tüm diğer bağıntılarından soyutlayarak incelemeye çalışıyorsunuz. Yani laboratuar ortamına benzer bir tecrit ortamının hijyen yapısında incelemeye çalışıyorsunuz yaşamı. Fakat yaşam hiç de laboratuar ortamına benzemiyor. Orada önceden kontrol ve tahmin edemeyeceğimiz birçok etmence etkilenen, dönüşen ve dönüştürülen bir olgu ve durumlar bütünlüğünce çevrili bir şekildeki etkiye maruz kalıyor. Yani yaşam sürekli öğreticidir. Cıvıl cıvıldır. Somurtkan, statik, statükocu ve dahası donuk değildir ve dahası var dostlarım. Olguları daha anlamlı kavramak, duruma daha değişik boyutlardan bakmak gerekiyor ki, bu bile tam anlamıyla olguyu kavramamızı engelleyebiliyor. Bunu ırmağın akışı ve bu ırmağa ikinci bir defa girmeye benzetiyoruz. Tecrübe edebilirsiniz, iki defa aynı ırmağa girilemez, çünkü hem ırmak hem de kişi ve cisim olarak biz değişmişizdir. Sürekli değişim diye de özetleyebileceğimiz bu olgu her şeyin akıcı, değişim içinde olduğunu anlatır. Hülasa, biz diyoruz ki, sürekli akan bu yaşamı anlamaya kalkışmak anlamsız bir uğraşıdır. Lokman üstat gibi ölümsüzlüğü boşuna aramayın, doğum ölüm, ölüm doğum. Şimdilik verdiğimiz ad olarak "kader" hiç de tanrısal ya da kelimenin en dar anlamıyla yabancı bir olgu değil, kendimizin tam anlamıyla bilincine vararak kendimizi ifade ettiğimiz, eylemde (toplumsala varan ve öznel olarak bireysellikle sınırlı) bulunduğumuz kısacası kendimizden olan şeylerin bütünüdür. İnsanın insana ezgisi bu yabancılaşmadan kurtulmakla mümkündür. Yabancı olan, kendine ve eylemine dolayısıyla insanlık toplamına yabancı olan yaşamı kavrayamayacak. O toplamı dönüştüremeyecektir. O ölçüde de dünyanın ve doğal olarak kendisinin sınırlarını aşamayarak yok olacaktır. Yani kısaca özetlenen bir deyimle "benden sonra tufan" diyen insan; bir nesne, bir hiç konumuna düşecektir. Hayır. Benden önce varolan ve benden sonrada var olmaya devam edecek olan şu insanlık toplamına iman ederim ki; Ben yaşadım, yabancı olarak değil. Varlığımın ve eylemimin, bilincine vakıf olarak yaşadım diyebilmek için. Eyleme davet, bilgiye davet, özgürlük-ölümsüzlüğe davettir bizimkisi. Eyleme, bilgiye ve özgürlük-ölümsüzlüğe dair…
Sanırım merdivenleri pasta kokulu çay ocağında Engin'in yoldaşa ve bana salık verdiği şu yabancılaşma konulu ikazı daha iyi anlıyordum. Bu düşünceyle uykuya dalmışım...












