« Önceki | Sonraki »

1/3/2008

BİR OFİR YOLCULUĞU SÖYLENCESİ–7 / MUHAMMET DEMİR

 

KIZIL SAÇLI KIZ

(25,26,27, 28. sayılardan devam...)

 


Her ezgi bir yolculuk, her yolculuk bir sürpriz...

 

Burası bir çay ocağıydı. Alçak tavanlı, hasır tabureler, sehpalar ve boydan boya sedirlerle döşenmiş, duvarlarında eski kilimler, Yılmaz Güney, Nazım Hikmet ve Ahmet Arif’e ait poster/şiirler olan sevimli bir yerdi. Bu binanın önünden o kadar sıklıkla geçmiştim ki. Burada, bu binanın bodrumunda bir çay ocağının olduğunu tahmin bile edemezdim. “Aaa bu Engin işte orada oturuyor.” O da beni gördü bana el salladı. Yanına gittim. Ayağa kalktı elimi sıktı ve "Sonunda gelebildin demek" dedi. "Otur bak bu yoldaş" dedi. Kadın yoldaşıyla bu münasebetle tanışmış oldum. Kendi çayları bitmişti benimkiyle birlikte çayları tazeledik. Bu basık tavanlı çay ocağına gelirken merdivenlerde taze pasta kokusu hissettiğimi söyledim. İşte bu nedenle Engin’in uzun süredir ilk defa güldüğünü gördüm. Katıla katıla gülüyorduk. Engin "Ben de bu mekanın bu kokusunu seviyorum. Ama yoldaşı bilemem. Birde bu oturduğumuz köşeyi seviyorum. Unutmayın ki" dedi. -Bunu ikimize de söylüyordu- “Ben yabancılaştığım ortamlardan hemen uzaklaşırım. Sizde buna dikkat edin" dedi. Ve sustu.

Etrafımı inceliyordum ki birden buraya kadar gelirken karşılaştığım tüm insanların da burada olduklarını gördüm. Bu şaşkınlıkla ona buraya gelirkenki yaşadıklarımı sormak bile aklıma gelmedi, zaten o da sormadı. Bu halde karşılıklı olarak suskun bir şekilde müzik kutusundan yayılan ezgileri dinledik. Sonra benden müsaade istedi. Yoldaşı durağa kadar geçireceğini söyledi. Karşılıklı olarak tokalaştık. Ve bana bir çay daha ısmarlayacağını söyledi. Hesabı ödedi ve kapıdan bir gölge gibi çıktılar. Arkalarından bakakaldım. Bir süre sonra ben de kalktım. Bu esnada garson kız bana sarı bir zarf ve karanfil verdi, hayret bu kız yine o kızıl saçlı kızdı. Ve o anda garson kız, müşteriler, ezgi, müzik kutusu, çay ocağı her şey kayboldu. Kentin dışındaki çöplükte buldum kendimi. İnsanlar çöplükten o günkü kısmetlerini arıyorlardı. İnsanlar ve diğer canlılar. Havada ilk etapta hissedilen bir gaz kokusu vardı. İnsanların yüzlerinde sanki Engin okunuyordu. Birisine şehre giden ana yolu sordum, yaptığı işinden başını kaldırmaya bile tenezzül etmeden güneşin battığı yöne doğru yarım saat yürürsem ana yola çıkabileceğimi söyledi.

Dediği gibi yaparak yola koyulmuştum ki, bir süre sonra sırtımı geldiğim yöne doğru döndüğümde çöplüğün olduğu yerde, yine daha önce karşıma çıkan bir sis bulutu içinde siluet halinde gördüğüm o bambaşka dünya vardı. O kadar canlı, o kadar bayram yeri gibi bir dünyaydıki birdenbire içimde bu yeni dünyadaki yaşama dahil olmak isteği duydum. Bu duyguyla, karşımdaki bu yeni dünyaya bir adım atmak istediğimde aniden kayboldu ve orada şimdi uçsuz bucaksız uzanan ve içinde binlerce tür çiçek olan çiçek tarlaları vardı. Çeşitli çiçeklerden bir demet oluşturdum ve birden elimdeki çiçek demeti ansızın binlerce çeşitli renklerde bezenmiş kelebekler olup uçuşmaya başladılar. O anda gökyüzünde bir gökkuşağı belirdi. O yöne doğru uçuşuyorlardı. Bende peşlerinden koşmaya başladım ve onlarla birlikte tam gökkuşağının altından geçecekken her şey kayboldu. Karşımda camdan bir duvar vardı. Sonra tekrar güneşin battığı yöne yani arkama doğru döndüğümde, kentin en işlek caddenin tam ortasında buldum kendimi. Az kalsın eziliyordum. Herkes tuhaf tuhaf bana bakıyordu. Bir vitrinin önünden geçerken kendime baktığımda, saçımda çeşitli çiçeklerden örülmüş bir taç vardı. Her şey o kadar tuhaf ve ilginçti ki...

 

Sen sen ol sakın ha tuhaf olana kapıl(ma)...

           

Süpermarkete uğrayıp alışveriş yaptım, otobüs durağına kadar yürüdüm. Otobüs geldiğinde içi tıklım tıklım doluydu. Nihayet eve gelmiştim. Elimdeki öteberiyi mutfağa bıraktım. Odama geçip, sarı zarfı masamın çekmecesine, çantamdaki çiçekleri günlüğümün arasına ve karanfili de vazonun içine koyarak salona geçtim. Annemin telaşlı olduğunu gördüm. Beni merak etmişti. Onu yanaklarından öperek sakinleştirdim. Erkek arkadaşımın aradığını söyledi. Onu sakinleştirerek arkadaşımı sonra arayacağımı söyledim. Annemle birlikte yemeği hazırlayıp sofraya oturduk. Havadan sudan konuştuk. Bulaşıkları yıkadıktan sonra erkek arkadaşımı aradım. Hemen buluşmak istediğimi, mümkünse bize gelmesini söyledim. Anneme Aras'ın geleceğini söyledim. Ocağa çay koydum,

—Sahi tanışmadınız değil mi? Erkek arkadaşımın adı Aras, aynı mahallede oturuyor. İşte Aras da geldi. Aras okuyucuya selam yok mu?

—Selam arkadaşım ben Aras. Nasılsınız?

—Aras annemden izin isteyelim de benim odama geçelim tamam mı?

—Merhaba teyze nasılsınız?

—Sağ ol Arasçığım.

—Anne biz Aras’la odamda konuşacağız. Tamam mı?

—Peki kızım.

—E nasılsın görüşmeyeli Aras.

—İyiyim. Hayrola nedir mesele?

 

Ve ona gün boyunca yaşadıklarımı bir bir anlattım. Önce bana inanmak istemedi. Çünkü benim mantıklı bir kişi olduğumu söylerdi. İyi ki ona zarftan bahsetmemiştim. Yoksa bahsetmeli miydim? Düşündüm de zarftan nasıl bir sürpriz çıkacağını bilemiyordum. Aslında Aras'a güveniyordum, ancak ilk defa onunla kendi aramda bir sır olmasını istedim. Bu yüzden zarfı ondan gizledim. Ve salona döndük karşılıklı olarak çaylarımızı içtik. Aras'ı uğurladıktan sonra anneme "iyi geceler" dileyerek odama çekildim ve gizem dolu bir günün anısı olan şu sır dolu sarı zarfı masamın çekmecesinden çıkartarak heyecanla açtım.

 

Eyleme, bilgiye ve özgürlük/ölümsüzlüğe dair.

 

Merhaba Cemre,

Sıradan bir gününün öğle sonrasında bu satırları karalıyorum.

Canınızın istediğince bir adım dahi atamadığınız. O meşhur deyimle "özgürlüğün" ki görece özgürlüklerinizin bir süreliğine de olsun elinizden alındığı bir yerde mutlu olunabildiği ölçüde mutluyum. Oldukça büyük ve derece derece artan sürgit bir can sıkıntısı gölge gibi peşimi bırakmıyor. Saçlarımdaki aklar, her geçen gün biraz daha fazlalaşıyor. Umut ise yeşermiyor. Ne şarkılar, ne sözler, ne temenniler umuttan yana. Her bir şeyin üzerinde ölü toprağı sinmiş. Silkelesen olmuyor, yıkasan olmuyor. Özlem her şeye, ağıt her şeye. Sizleri mutlandıracak, dolayısıyla kendimi mutlandıracak hiçbir şey yazamayacak bir noktadayım. Öyle bir moment ki, "evrenin sonsuzluğu içerisinde" ne kadar ufak olursa olsun, içinde barındırdığı enerji bu sonsuzluğu paramparça edip umutlu, mutlu bir sonsuzluk yaratacak derecede dopdolu. Bu iki paradoksun ortasında, boşlukta salınıyorum. Bir saat gibiyim, kurulmasam duracak olan bir saat. Burada onca kalabalık içerisinde yapayalnızım. Fikirce, yaşça uyumlulaşabileceğim bir tek insan yok. Tüm konuşmalar fasit bir çember etrafında dönmek mecburiyetinde. Ve ben her seferinde bu fasit çemberin yörüngesinden çıkması için yaptığım tüm müdahalelerime karşın henüz kısır bir çerçeve içerisinde devinen, el değmemiş, hayatı tanımayan, cahil yanlarıyla epeyce mücadele etmem gerekecek. İnsanı insan yapan emektir. Bu bir yana bir iki aklıselim fikirdaş bulamadıkça, fikri krizi atlatmak uzun vadede gerçekleşecek bir düş olabilir.

Burada insanın en tabi hakkı olan yaşamın, baharın, yeniden doğuşu anlatan Newroz'un o tatlı, o hoş kokusu bile alınamıyor. Yağmurdan sonraki o mis toprak kokusu bile alınamıyor. Kokan tek şey, tüm şu kahreden baskı aygıtının çürük ve dünyanın en iğrenç kokularından da iğrenç o ölüm öncesi kokusu. Her şey bu iğrençlikte kokuyor. Ne kadar yuğsam da bu koku temizlenmiyor. Daralıp pencereleri, kapıları açsam da kurtuluş,  bu cehennemi alemden kurtulunduğu gün olacak. Evet o günler, o mümkün olması imkan dâhilinde olan o günler gelecek mi? Ya, bu her an iğrençleşen günler geçecek mi? Sorular ve sorunlarla yüklü zamanlar geçse. Baharım gelse. O tabiatın mutluluk kokan, sevgi, sevinç kokan günleri gelse. Siz dostlara asıl şu günlerde ihtiyacım var. Beni unutmayın, bana mektuplar yollayın, umut dolu, yüklem dolu mektuplar olsun. Yürekli, sevinçli, sevgi dolu olsun. Hayat olsun, hayatın binlerce temiz, duru kokularıyla dolu mektuplar olsun. Yaşamın en saf haliyle dolu umut dolu mektuplar olsun. Sağlık olsun bu mektuplarda, çünkü henüz her şeyin başlangıcında, bu dört tarafı tepelerle çevrili çanakta tüm bunlara ihtiyacı var şu zavallı dostunuzun. Eğer ki ben hâlâ dostunuz isem. Geçmiş günlerin hatırı var ise. Durun bir de şu sese kulak verelim. Hey dostum bir de senden dinleyelim, durduğun yerden hiçbir süse ve abartıya meyletmeden anlat:

Şey doğrusunu söylemek gerekirse her birimizin bu durumdan rahatsız olduğumuz malum. Her birimizin birçok ve sonsuz beklentilerimiz var. Henüz bizim için burası hayatın başlangıcında önemli bir dönüm noktası. Ha burada maddi ve manevi sıkıntılar çekiyoruz ve ölesiye olmak üzere normal yaşamımızı özlüyoruz. Zorunlulukların çemberinden sıkılıyoruz. Zorunlulukların kıskacından kurtuluş bizim için şimdilik ham bir hayal olsa da buradaki deli aklı ile yapılan ne idüğü belirsiz yaşamdan ne kadar erken, ne kadar sağlıklı bir şekilde kurtulursak o kadar iyi olacak diye düşünüyoruz ve öyle davranıyoruz. Hayatımızın bundan öncesi ne kadar da boşmuş, burada bunları yaşamasaydık anlayamayacaktık. Dolayısıyla bundan sonraki hayatımıza daha sağlıklı, daha sımsıkı, daha omuz omuza tutunacağız. Burada bunu öğrendik. Dahası yaşama sımsıkı sarılmalıyız, yoksa düşeriz. Ki burada düşmekten daha kötü bir eza yok. Toplumda karşılığını kolay kolay ayırt edemeyeceğimiz bir çok olgu ve olay burada çırılçıplak karşımıza çıkıyor. Bunu görüyoruz, ve görmek kavramakla pekiştirilirse gelişme kaçınılmaz olur, bunu biliyoruz. Yani diyeceğim o ki, biz sonuçta insanız ve bunu denemeseydik hayatta eksiklikti kalacaktık. Şimdi ise eksik değiliz. Mutluluktu aradığın senin, dostlarından mutluluk sipariş ediyordun. İşte dostlar mutluluğa açılan bir iz.

Evet  teşekkürler dostum.   Oradan  bir şey  mi  söylediniz.   Evet  evet  siz. Öncelikle adınızı alabilir miyim?

Tabi ki adım Delia Stenberg Guzman. Ben şunu söylemek istiyorum. ‘Varmak, yolda bir duraklamadır; Attığımız adımları tanımak, önümüzde kalan adımları hesaplamak için belirlediğimiz bir noktadır. Varmak, yeniden başlamak için bir soluktur!’ daha ne diyeyim.

—Sağ olun bayım, ilginize teşekkürler.

—Ben de bir şeyler söylemek istiyorum. Aslında sizler bir takım şeyleri abartıyorsunuz. Yaşam bir süreklilik arz ediyor. Bu süreklilik içinden siz doğrusunu ifade etmek gerekirse cımbızla, sizce önemli bir noktayı alıp ve bu yetmezmiş gibi, tüm diğer bağıntılarından soyutlayarak incelemeye çalışıyorsunuz. Yani laboratuar ortamına benzer bir tecrit ortamının hijyen yapısında incelemeye çalışıyorsunuz yaşamı. Fakat yaşam hiç de laboratuar ortamına benzemiyor. Orada önceden kontrol ve tahmin edemeyeceğimiz birçok etmence etkilenen, dönüşen ve dönüştürülen bir olgu ve durumlar bütünlüğünce çevrili bir şekildeki etkiye maruz kalıyor. Yani yaşam sürekli öğreticidir. Cıvıl cıvıldır. Somurtkan, statik, statükocu ve dahası donuk değildir ve dahası var dostlarım. Olguları daha anlamlı kavramak, duruma daha değişik boyutlardan bakmak gerekiyor ki, bu bile tam anlamıyla olguyu kavramamızı engelleyebiliyor. Bunu ırmağın akışı ve bu ırmağa ikinci bir defa girmeye benzetiyoruz. Tecrübe edebilirsiniz, iki defa aynı ırmağa girilemez, çünkü hem ırmak hem de kişi ve cisim olarak biz değişmişizdir. Sürekli değişim diye de özetleyebileceğimiz bu olgu her şeyin akıcı, değişim içinde olduğunu anlatır. Hülasa, biz diyoruz ki, sürekli akan bu yaşamı anlamaya kalkışmak anlamsız bir uğraşıdır. Lokman üstat gibi ölümsüzlüğü boşuna aramayın, doğum ölüm, ölüm doğum. Şimdilik verdiğimiz ad olarak "kader" hiç de tanrısal ya da kelimenin en dar anlamıyla yabancı bir olgu değil, kendimizin tam anlamıyla bilincine vararak kendimizi ifade ettiğimiz, eylemde (toplumsala varan ve öznel olarak bireysellikle sınırlı) bulunduğumuz kısacası kendimizden olan şeylerin bütünüdür. İnsanın insana ezgisi bu yabancılaşmadan kurtulmakla mümkündür. Yabancı olan, kendine ve eylemine dolayısıyla insanlık toplamına yabancı olan yaşamı kavrayamayacak. O toplamı dönüştüremeyecektir. O ölçüde de dünyanın ve doğal olarak kendisinin sınırlarını aşamayarak yok olacaktır. Yani kısaca özetlenen bir deyimle "benden sonra tufan" diyen insan; bir nesne, bir hiç konumuna düşecektir. Hayır. Benden önce varolan ve benden sonrada var olmaya devam edecek olan şu insanlık toplamına iman ederim ki; Ben yaşadım, yabancı olarak değil. Varlığımın ve eylemimin, bilincine vakıf olarak yaşadım diyebilmek için. Eyleme davet, bilgiye davet, özgürlük-ölümsüzlüğe davettir bizimkisi. Eyleme, bilgiye ve özgürlük-ölümsüzlüğe dair…

Sanırım merdivenleri pasta kokulu çay ocağında Engin'in yoldaşa ve bana salık verdiği şu yabancılaşma konulu ikazı daha iyi anlıyordum. Bu düşünceyle uykuya dalmışım...

 

15/2/2008

BİR OFİR YOLCULUĞU SÖYLENCESİ–6 / MUHAMMET DEMİR

RESİM: SANJAY BHATTACHARYA


KIZIL SAÇLI KIZ

(25,26,27. sayılardan devam...)


Kim bilir, belki de hayatın başladığı yerde masal da başlar...

 

O günden sonra uzun süre haber alamadım. Bir gün evlerine uğradım. Kapıyı annesi açtı. Beni buyur etti. Evde küçük kardeşi de vardı. Engin'i sordum. Uzun süredir ortalıkta gözükmediğini ve merak ettiğimi söyledim. Kardeşi bana, onun uzun süredir eve uğramadığını söyledi. Ancak geçenlerde eve tanımadıkları kızıl saçlı bir kızın geldiğini ve Engin'den bir not getirip bıraktığını söyledi. Ben tüm içtenliğimle sakıncası yoksa bu notu görmek istediğimi söyledim. Bana, "Peki öyleyse peşimden gelin" dedi. Engin'in çalışma odası olarak kullandığı odaya geçtik. Kardeşi notu koyduğu yerde bulmaya çalışırken ben de odayı incelemeye koyulmuştum.

Kapının sağında bir dolap kitaplık olarak düzenlenmişti. Kitaplar ve not defterleri gayet düzenli şekilde sıralanmıştı. Politik kitaplarla, roman, hikâye kitapları ayrı ayrı konulmuştu. Takip etmeye çalıştığı dergiler ise en üst raftaydı. Kitaplığın en üst kısmında iki tane daktilo vardı. Birisi beyaz renkli, diğeri ise siyahtı. Beyaz olan daktiloyu hatırladım onu yıllar önce okul ödevimi yaparken bana bir süreliğine vermişti. Diğer daktilo yeniydi sanırım. Odada birisi yatak olarak düzenlenmiş iki tane kanepe vardı. Kitaplıkta Marks, Engels, Lenin ve Rosa Luxemburg'a ait kartpostallardan arka fon olarak Marks'ınki siyah, diğerlerininki kırmızı karton olmak üzere resimler vardı. Bir de Nazım Hikmete ait gazeteden kesilme yine arkası kartonla desteklenmiş resimler vardı. Duvarda tek bir çerçeve vardı. Ortanca kardeşinin ilk karikatür çalışmalarından birisiydi. Ve onun altına asılmış olan bir mandolin vardı. Bir suntadan hazırlanmış yıllar öncesinde katkıda bulunmuş olduğu politik derginin 11. sayısının kapağında kullandıkları Kandinsky'nin bir resminden renkli fotokopiyle büyütülmüş bir resim asılıydı. Resimde orak, çekiç ve yıldızın yaşamla bütünleşmesi içerisinde toplumsal yaşamın çeşitli kesitleri resmedilmişti. İnsanlar o kadar canlıydı ki...

Bir köşede müzik seti bulunuyordu kasetçalarda bir kaset vardı, Ruhi Su’ya ait bir kaset. Müzik setinin üstünde bir kristal vazo ve içinde hâlâ tazeliğini koruyan kırmızı bir karanfil vardı. Kendimi tutamayarak kokladım. Üst kısmı pikap olarak düzenlenmiş ahşap dolapla çerçevelenmiş bir müzik setiydi. Ve bir de çalışma masası vardı. Üzerinde beyaz renkli bir lap-top vardı. Kutu gazoz tenekesinden -ki kendisi yapmıştı- bir kalemlik bulunuyordu. Masanın bir köşesinde de lap-top'a bağlı printer bulunuyordu. Her şeyi tıpkı kendisi gibi derli toplu, duvarları beyaz boyalı bir odaydı. Bu sırada kardeşi "Buldum işte not bu" diyerek bana uzattı. "Teşekkürler" diyerek kâğıdı aldım. Notta şöyle yazıyordu:

Selam Cemre,

Aranmak, dinlenilebilmek, kaybolmamak, konuşabilmek, eleştirebilmek, eleştirilmek istiyorum.

Mu? Dedim.

Ama o kadar zor günler geçiriyorum ki. Yapayalnızlığımın ortasındayım. Tutunacak bir şeyler arıyorum. Hayatta en çok korktuğum ve eksikliğini duyduğum şey, her şeyin bir sanı olmasına dair değil miydi? Çünkü sanmak içeriği itibariyle ortada cereyan eden olay, olgu ve nesnelerin gerçekliğini kavramak anlamına gelmez. Çoğunlukla hayatı ve hayatımı izlemekle eylemek arasında salınıyorum...

Çocukluğumdan bir TRT çocuk korosu şarkısında; "Sen hiç gördün mü üç kulaklı bir insan" der hatırladın mı? Daha sonra şarkı şu sözlerle devam eder. "Olur mu hiç üç kulak dön de bir aynaya bak" Farkına çocukken varmasak da şu zaman diliminde bu sözlerde hem komik hem felsefik hem de ironik bir tat var... Sende de oldu mu bilmem, hayatımın bir döneminde aynalara bakmaktan korktuğum çekindiğim de oldu. Ama aynı zamanda aynı vurdumduymazlıkla sanki bir Narsis gibi; aynalara hoyratça baktığım zaman dilimleri de oldu. Aman Tanrım! Ne kocaman bir burun, ne çirkin bir surat, ne asil bir burun, ne güzel bir surat... mı? dedi(n)m.

Mi? Dedim.

Doğru bu ve belki bir de "öteki dünyada" yapayalnız kalmaktan korkuyorum. Korkmaktan korkuyorum.    Hatta korkmaktan,   korkmamaktan korkmaktan korkuyorum... Ya!? Böyle işte

Bana bir masal anlatır mısın?..!

Tabi dedim, tabi ya, bize masalını anlattı. Kardeşi yüzüme tıpkı Engin gibi muzipçe gülümsedi. Sonra notu kendisine uzatıp "Her şey için teşekkür ederim" diyerek evden çıktım. Onu nerede bulacağımı biliyordum. Doğruca onunla karşılaştığım o masalın geçtiği köşkün oraya gittim. Evet, işte Engin oradaydı. Tıpkı daha önce burada onunla karşılaştığım kıyafetteydi. Beni görünce yine o tanıdık muzipliğiyle gülümsedi. Aniden kayboldu "Hey nereye kayboldun?" demeye kalmadan aniden omzumda bir el hissettim, irkilerek arkama baktığımda o hâlâ gülümsüyordu. Çok şaşırmıştım. Kıyafetini ne zaman değiştirmişti. Çünkü şimdi kıyafeti bizi ziyarete geldiği gündeki gibiydi. "Benimle gel" dedi. Onu takip etmeye başladım.

Hiç konuşmuyorduk. Bu hâlde sokaklar, caddeler, bulvarlar, alanlar, patikalar, tüneller, üstgeçitler, alt geçitler, garlar, banliyö istasyonları, metro istasyonları, limanlar, otogarlar, havalimanları aştık, binlerce kilometre yol kat ettik, binlerce yer gördük, binlerce insanla karşılaştık, binlercesinin hatırını sorduk, binlerce insan onu tanıyordu, binlerce insanın elini sıktık. Gizli basımevlerinde illegal yayınların basımına yardım ettik, bir çok ülkenin bir çok alanlarında, evlerinde, bulabildiğimiz her yerde işçi-emekçilerle toplantılar düzenledik, dünyanın bir çok yerinde birçok duvara sloganlar yazdık, bir çok toplu taşım aracında aniden ortaya çıkıp bildiriler dağıttık, konuşmalar, eylem çağrılan yaptık, yağmura, kara, soğuğa, güneşe aldırmadan, legal/illegal gazete, dergi, broşürler dağıttık, bir çok kez tutsak düştük, bir çok kez tutsak edildiğimiz zindanlardan kaçmayı başardık, tutsak edilmiş bir çok yoldaşımızın kurtarılması için planlar hazırladık, eylemler gerçekleştirdik, bir çok yoldaşımız ölüm oruçlarına yattı, bir çok yoldaşımız kendisini yaktı, birçok kez ölüm oruçlarına katıldık, bir çok kez kendimizi yaktık, dünyanın bir çok yerinde kentlerde ve kırlarda, fabrikalarda, atölyelerde, evlerimizde, tarlalarımızda, dağlarda, ormanlarda, kolluk güçleriyle çoğunlukla silahsız olarak çatıştık, onların her türlü ölüm makineleri vardı ama buna karşın yiğittik, son nefesimizde, son gücümüzde bile umutlarımızı haykırdık, umut dolu mesajlarımızı kanımızla duvarlara yazdık, bir çok kez işkence gördük, tecavüze uğradık, diri diri yakıldık, diri diri gömüldük, diri diri asit kazanlarına atıldık, uçaklarla binlerce kilometre yükseklikten boşluğa bırakıldık, kurşuna dizildik, idam edildik, yıllarca tabutluklara hapsedildik, yıllarca lağımların içinde, sintinelerde bekletildik, çırılçıplak soğukta bırakıldık, cereyanda bırakıldık, nükleer, kimyasal, biyolojik silahlar üzerimizde denendi, insanlık dışı deneylerde üzerimizde denendi, gaz odalarında topluca boğulup, fırınlarda yakıldık, yağlarımızdan sabun yapıldık, bir çok kez öldürüldük ama biz binlerce çoğalarak dirilmeyi bildik, umudumuz hep vardı, ozalitten, fotokopiden, serigraftan, taş baskıdan, teksirden yararlanarak afişler bastık, afişler astık, bir çok defa âşık olduk, ama insanlığın kurtuluşuna olan aşkımız hiçbir zaman sönmedi, hatta daha da arttı, TV, radyo istasyonlarını, gazeteleri, parlamento binalarını, elçilikleri, fabrikaları, atölyeleri, borsaları, bankaları, yiyecek silolarını işgal ettik, kamulaştırmalara katıldık, kamulaştırdığımız yiyecek malzemelerini, tıbbi malzemeleri, ihtiyacı olan insanlara dağıttık, eğitim seferberliği düzenledik, ev ev, atölye atölye, fabrika fabrika, tarla tarla, eğitime bilgiye susamış işçi-emekçilere bize yasak olan bilgiyi içmeyi öğrettik, kana kana içtik, bilinçlendik, isyanlar gerçekleştirdik, katliamlara uğradık, üzerimizden tanklar geçirdiler, tanklara karşı dimdik durmasını da bildik, bunu gören kolluk güçlerinin emrindeki güçler de bizlere katıldı, çoğaldık, çoğaldık, İşçi-emekçi düşmanlarının ele başlarını kaçırdık, sorguladık, serbest bıraktık, ama onlar bizi ilk yakaladıkları yerde kurşuna dizmekte tereddüt etmediler, biz daima yüz yüze şövalyece savaştık, onlar alçakça, haince sırtımızdan vurmasını bildiler, içimizden hainler de çıkarttık, dönekler de, ama onlarla baş etmesini de bildik, Spartaküs'ün köle ordusunda yer aldık, Fransız Devriminde de bulunduk, devrim bize ihanet ettiğinde Lion'da işçi ve emekçiler olarak başkaldırdık, Blanki'nin savaşçılarının arasındaydık bize "ırmağın karşısında ne olduğunu tartışacağımıza ırmağı yüzerek geçmeyi" teklif etti ona katılarak ırmağı bir çok kez yüzmeyi denedik, Paris komününde 72 gün boyunca proleter iktidarımızın ilk adımını attık, hatalarımızın sonucunda yenildik, bu sefer 1917'de Rusya'daydık her şey bir günde gerçekleştirildi, sonra iktidar tamamen işçi-emekçilerin eline geçti, tüm kirli anlaşmaları yırttığında Zinovyev o meydandaydık, Alman devrimi patlak verdiğinde de oradaydık Rosa'nın ve Liebknect'in katledilmesine engel olamadık, bir çok defa Lenin'i dinledik, Küba'da 17 Temmuz hareketiyle devrime katıldık, Che ile daha fazla devrim için Bolivya'ya gittik, ihanete uğradık öldürüldük, Vietkonglularla ABD'yi alt ettik, Mao'nun uzun yürüyüşüne katıldık, Nikaragua'da Sandinistalarla omuz omuza savaşarak devrimi gerçekleştirdik. Filistin'de intifadaydık, Güney Afrika'da ırkçılığa karşı savaştaydık, İspanya'da faşist Franko'ya karşı savaşım cephesindeydik, Portekiz'de karanfil devriminde bulunduk. 15-16 Haziran'da İşçi-emekçilerle İstanbul'u işgal ettik, 6 Filo'yu protesto ettik, Doğu mitinglerine katıldık, Nurhak'ta Sinan yoldaşla birlikte çatıştık, Mahirlerle Kızıldere'de kolluk güçleriyle çatıştık. Zonguldak'tan Mengen'e kadar çoğalarak aktık. İhaneti bir kez daha yaşadık. Gazi Mahallesinde katledildik. Sivas'ta Madımak otelinde yakıldık. Her darbede sokaklarda, darağaçlarında katledildik. Çok yendik çok yenildik, ama savaşmada ustalaştık ve sonunda yolculuğa başladığımız aynı yere döndük...

Bir yürek çırpıntısı... işte zaman...

Tüm bunlar o kadar hızlı gelişmişti ki. Zaman hâlâ o ilk yola çıktığımız andaydı. Bana dönerek omuzlarımdan tuttu ve ta gözlerimin içine bakarak şunları söyledi. "Sana benimle gel demiştim. Ama sen gelmedin." Başımı öne eğmiştim. Başımı kaldırıp tam ona cevap verecektim ki... O yoktu. Kaybolmuştu. Köşkte ortada yoktu. Yerinde bir halı saha vardı ve insanlar futbol oynuyorlardı. Duvarlarda umut dolu sloganlar yerine ilan-ı aşk grafittileri vardı. Köşede şarapçılar, tinerciler ateş yakmışlar, hem ısınıyor hem de kafayı çekiyorlardı. Onlara yaklaşıp köşkü sordum, yüzüme aval aval baktılar ve "Bize bir şarap ve tiner parası vermek istersen hayır demeyiz" dediler. Hırkamın cebindeki bozuklukları onlara uzattım. İçlerinden kızıl saçlı yaşlı bir kadın "Sen Engin'i arıyor olmalısın, ben de bir zamanlar onun izini sürmeye çalışmıştım... Buraya senin gibi kadın, erkek birçok kişi burada olduğunu sandıkları bir köşkü sorarlar, ama burada hiçbir zaman bir köşk olmadı. Sen de tıpkı bir zamanlar benim yaptığım gibi ve diğerleri gibi onun çağrısına kulak verip onun izini takip etmelisin" diyerek cebinden bir ağız mızıkası çıkartıp çalmaya başladı. "Peki" diyerek şaşkın bir şekilde yollan arşınlamaya başladım. Arkamı dönmeye korkuyordum. Yine de kendimi tutamayarak arkama baktığımda, az önceki ateş yanan yerin olduğu yerde sisler içinde silueti görülen bu dünyadan farklı bir dünya silueti vardı. O dünyaya doğru yöneldiğimde birdenbire kayboldu ve şimdi o kısımda tenleri ve saçları farklı farklı kızlı erkekli çocuklar halka olmuş bir oyun oynuyorlardı. Beni de oyuna davet ettiler, ben de bir süre bu oyna katıldım. Sonra izin isteyerek tekrar yola koyulduğum esnada kulağıma yaşlı kadının mızıkasından çıkan ezgi yine kulağıma takılmıştı. Bu ezginin izini sürerek tıpkı köşkün olduğu yerde Engin’le yaptığımız yolculuğa çok benzeyen bir şekilde sokaklar, caddeler, bulvarlar, alanlar, tüneller, üstgeçitler, patika yollar, alt geçitler, garlar, banliyö istasyonları,  metro istasyonları,  limanlar,  otogarlar,  hava limanlan aştım, binlerce kilometre yol kat ettim, binlerce yer gördüm, binlerce insanla karşılaştım, binlercesinin hatırını sordum, binlerce insan beni tanıyordu, binlerce insanın elini sıktım. Simit satan bir satıcı, "Hanımefendi buyurun bu simit size Engin'den, size rastlarsam onun sizi beklediğini, yapmanız gerekenin ezgiyi takip etmek olduğunu söylememi söyledi" dedi ve kayboldu. Artık hiçbir şeye şaşırmıyordum. Simidimi ısırırken her hâlinden aç olduğu anlaşılan birisine simidimi verdim. Simidi alır almaz kayboldu. Kent o kadar kalabalıktı ki, artık ezgiyi duyamıyordum bile. Pamuk şeker satan bir satıcı, "Hanımefendi buyurun bu pamuk şeker size Engin'den, size rastlarsam onun sizi beklediğini, yapmanız gerekenin ezgiyi takip etmek olduğunu söylememi söyledi" dedi. Ona "Peki ama ezgiyi duyamıyorum ki" demeye kalmadan o da kaybolmuştu. Pamuk şekerimi annesinin kucağındaki bir kıza verdim. Annesi teşekkür ederek kayboldu. Sokak lambasının altında, elindeki kitabı okumaya dalmış bir kent heykelinin köşesinde, minicik elleriyle kâğıt mendil satan bir kız çocuğu vardı bana "Abla bu kağıt mendil size Engin'den, size rastlarsam onun sizi beklediğini, yapmanız gerekenin ezgiyi takip etmek olduğunu söylememi söyledi" dedi ve kayboldu. Kâğıt mendili ömrünü sokaklarda geçiren bir grup sokak çocuğuna pay ettim. Onlarda kaybolmuşlardı. Bir banka oturdum ve bu bilmeceyi düşünüyordum ki, bir boyacı çocuk, pabuçlarımı boyamaya başlamıştı bile, ona dur ne yapıyorsun demeye kalmadan, o bana "Hanımefendi pabuçlarımızı cilalamamı bana Engin söyledi, size onun sizi beklediğini, yapmanız gerekenin ezgiyi takip etmek olduğunu söylememi söyledi" dedi. Bu esnada oturduğum banka kızıl saçlı bir kız oturmuştu, kulağında bir Volkmen vardı, sesini o kadar çok açmıştı ki ben bile duyabiliyordum. Lütfen sesini kısar mısınız demek için hazırlanıyordum ki kızıl saçlı yaşlı kadının mızıkasıyla çaldığı ezgiyi duyumsadım ve bu kızıl saçlı kızı buraya Engin'in kasten gönderdiğini anladım bu esnada onunda benim yüzüme bakıp gülümsediğini fark ettim ben de ona gülümsedim. "İşte takip etmen gereken ezgi bu" dedi ve tam bu anda kızıl saçlı kız ve boyacı çocuk kayboldu. Kulağımda ezgiyle, banktan kalktım ve yola koyuldum. Kentin altını üstüne getirdim, tam vazgeçmek üzereyken gözüme iri ve kırmızı elmalar satan bir manav ilişti, hemen bir elma seçerek satın aldım ve ücretini ödedim. İlk ısırıktan sonra bu ezginin çok yakınımda ki şu karşıdaki binadan geldiğini duyumsadım. Adım adım yaklaşmaya başladım. İşte şimdi tam ezginin içindeydim. Apartmana girdim. Merdivenlerden aşağıya doğru inmeye başladım. Dinleyin kim bilir belki siz de duyumsarsınız:

 

"…bir kadın çığlık çığlığa şarkı söylüyor"

 

-Hayat bir saklambaç oyununun izindeydi belki de. Hani önümde, arkamda, sağımda, solumda, tepemde, ayak tabanlarımın altında olanların ilk elden ebelenip sobeleneceği bir oyundan içre.

-Ve O SİZ.

-Ben zavallı yalnız serseri, küstah, masum bir kuralsız. Ben müzmin bir yalnız hayalperest…

-Ya O SİZ.

-Ben yahut biz hiç kimseye benzemez çılgın, nankör bir kedi gibi.

-Ya O SEN.

-Bizler yahut biz elbet ben melankolik bir gerçekçi. Aydınlığı arayan bir kan ve ölüm meleği.

-Ya O SEN, SİZ, SİZLER.

-Bizler karanlıkta aniden yanan bir mum ışığı gibi kendi dibini aydınlatmaktan aciz.

-SİZ, BİZ ve Yalnızlığımız.

-Alanlarda yığınlar. Yığın öncüsünün birinin elinde Megafon. Megafondan yükselen bir ıslık. Islıkta bir eski zaman melodisi. Melodide bir umutlu yaşam izi. O yaşam izinde gürül gürül akan bir hayat. Hayatın içinde kanın/kanımız kıpır kıpır.

-Evet BEN, SEN ve Birde

"…çığlık çığlığa" şarkı söyleyen / yanmış yıkılmış bir kadın öyle sessiz öyle ağlamaklı. / … öldüğümüzü kimse bilmesin"

 

15/2/2008

KORKU / EVİN OKÇUOĞLU

KOLAJ: MİSHA GORDİN/ALAİN BRİOT FOTOĞRAFLARIYLA YAPILMIŞTIR

Yarıyıl tatilini fırsat bilerek yurtdışına çıkmıştı. Viyana'daki arkadaşına konuk olacaktı. Dil öğretimi dayanışması gibi başlamıştı arkadaşlıkları. Türk kadın Türkçe öğretiyor, Viyanalı da Almanca konusunda yardım ediyordu. Yemek sonrası sohbeti sırasında mutfak masasında elma soyarken, Viyanalı arkadaşına sordu:

“Senin burcun neydi?”

“Aslan”

“Hımm sen lider olmayı lüksü seversin o halde. Ormanlar kralı gibi...”


Yarım Türkçe’siyle öfke saçan gözlerle yanıtladı:

“İrrasyonel, bunu nasıl söylersin. İnsanları böyle gruplara ayırmak çok yanlış.”


Elma soyan kadın bıçağı şaşkınlıkla bıraktı. Bu kadar büyük bir tepki beklemiyordu.

“Neden bu kadar öfkelendin, anlamıyorum. Ne var bunda sinirlenecek?”

“Yarın öbür gün koç burcu olanlar kötü, ölmeliler diyen birileri çıkarsa ne olacak? Hiç bilimsel değil. Mantık dışı şeyler yüzünden insanlar öldü benim ailemde… Yahudisin ölmelisin gibi bir şey bu… Yani buna yol açabilecek bir zayıflık.”


Elma kabukları halkalar halinde tabakta kalakaldı. Kadın düşünmeye başladı. Viyanalı arkadaşın dedeleri sarı yıldız takılarak toplama kamplarında kalmış… Bu denli tepki vermesi de ondan besbelli. Ama işin özünde çok haklı buldu onu… Bir daha böyle “irrasyonel” şeyler konuşmadılar. Viyana’da müzeleri sarayları gezdiler. Görkemli saraylardan çıkıp şarap evlerine girdiler. Öğretmen kadın, en çok geniş caddeler boyu eski Viyana evlerine hayran kaldı. Reklam panolarıyla kirlenmemiş, onarımları yapılmış, içinde yaşam devam eden tarihsel binalar…

Türkiye’ye döndükten sonra irrasyonel konusunda konuştuğu kişiler konuyu pek anlamadılar. Abartılmış bir tepki olduğunu düşündüler.


Günler sonrasıydı. Ev işlerini bitirmiş dergilere göz atıyordu. Dergilerden birinde bir başlık dikkatini çekti. “Tabulaşan İnancın Otoritesi” diyordu başlıkta. Yazıda işlenen konu bilim ve inanç karşılaştırmasıydı. “Bilimsel veri, yeni bir buluşla değişene kadar tek doğrudur, ama inanç, değişik kıvamlarda hazırlanmış reçel gibidir, dünya nüfusu kadar farklılaşan kıvamlarda inanç olabilir. Bunlardan birini egemen ve hükmeden kılmak ne kadar demokratik olur?” diye sorarak sürüyordu.


Çivisi çıkmış bir dünyadayız diye düşündü. Kişiler, kavramlar ve kurumlarıyla çılgın bir gidişteyiz. Yüzyıllardır insanların canlarına inançları ya da inançsızlıkları yüzünden kıyıldı.  Şimdi bir yanda bilimsel buluşlar teknolojiyi besliyor. İnsana yabancılaştırılan bilimin mal olarak ortaya çıkardığı teknolojik ürünleri tüketmekteyiz. Ne yazık ki bilimsel görümüz körleştirilerek bilimin dışındaki uçurumun eşiğine sürükleniyoruz. Ders kitaplarında eski bilgileri öğretiyoruz hâlâ…


Kafası dağılsın diye biraz müzik açtı kadın. Çantasından bir tomar kağıt çıkardı. Yazılı kağıtlarını okumak için masaya kuruldu. Öğrencilerinden “korku” konusunda bir kompozisyon yazmalarını istemişti. Elinde kırmızı kalemiyle yanlış yazılışları düzelterek okumaya başladı.

“Allah korkusu olmasa hepimiz cani, ırz düşmanı oluruz,”

“Korku, bizim bilmediğimize karşı duyduğumuz tehlike olasılığındandır,”

“Korkunun ecele faydası yoktur,”

“Korktuğumuz başımıza gelir,”

“Korkulan şeyin üzerine gitmeli, onu anlamalı tanımalı ki korkulacak halden çıksın,”

“Korku, rüyalarımızda gördüğümüz garip görüntülerin sonucu yaşadığımız bir duygudur,”

“Ben hiçbir şeyden korkmam, çünkü kendimi bilgi ile donanmış ve güçlü hissediyorum,”

“Ölmekten korkarız, çünkü bilmeyiz sonrasını, ama yine de hiç ölmeyecekmiş gibi korkuların üstesinden gele gele yaşarız,”


Çeşitli cümleler gelip gitti sayfalardan. Okudukça okudu kadın. Çocukların ruh hallerini, bilgi birikimlerini, bilinçlerini görebiliyordu bu cümlelerinde.

Kalemi bırakıp, yine düşündü öğretmen. Aklında kalan birkaç sözü hatırladı.

“Hayal gücü eksikliğinden ilahlar yaratır insan, ve yarattığı ilahların korkuyla itaat eden kölesi olur.”

Kitaplığına gitti, bir şiir kitabı çekip aldı.

“Delikanlım!.
Senin kafanın içi
yıldızlı karanlıklar
kadar
güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
Yıldızlar ve senin kafan
kâinatın en mükemmel şeyidir.”

Benerci Kendini Niçin Öldürdü, Nazım Hikmet Ran

“Sivas Acısı          

Ben tanırım
Bu bulut bizim oranın bulutu
Hemşeriyiz ne de olsa
Benim için kalkmış ta Sivas'tan gelmiş
Yurdumun bulutu
Başımın üstünde yeri var

Ben bilirim
Bu rüzgar bizim oranın rüzgarı
Hemşerimiz ne de olsa
Benim için kopup gelmiş yayladan
Yurdumun rüzgarı
Kurutsun diye akan kanlarımı

Ben anlarım
Bu acı bizim ora işi, hançer acısı
Bir ülkedeniz ne de olsa
Aynı dili konuşsak da
Anlamayız birbirimizi
Hançerin nakışı
Tanıdım acısından, Sivas işi

Ben duyarım, duyumsarım
Bizim oranın sızısı bu
Binip kara bir buluta Sivas ilinden
Sivas rüzgarında uçup gelmiş
Helallik dilemeye

Ey yüreğimin onmaz acıları
Ey beynimin dinmez sancıları
Suç ne bende, ne de sende
Ne de olsa yurttaşımsın
Kapalı da olsa bütün vicdan kapıları yüzüme
Bilmelisin, bir yerin var can evimde”

Aziz Nesin

Şiirleri tekrar tekrar okudu.  Korku mu sevgi mi derseniz, hangisi güçlü biliyorum artık dedi kadın.

Evin Okçuoğlu

1/2/2008

BİR OFİR YOLCULUĞU SÖYLENCESİ–5 / MUHAMMET DEMİR


                                                     RESİM: JOZEF SZAJNA

 

     KIZIL SAÇLI KIZ (25.ve 26. Sayıdan Devam)

 

İklima, dergideki yazımı adeta soluksuz ve susamış gibi okurken, ben de etrafımdaki insanları incelemeye koyulmuştum. Sinemanın atmosferinin de etkisiyle ilk gençlik yıllarımda izlediğim filmler aklıma gelmişti. Bir film İngiltere’de geçiyordu. İRA militanları bir İngiliz ordu devriyesine mayınlı bir saldırı yapmak için yola mayın döşüyorlardı. Ancak ne var ki önceden varsaymadıkları bir olay gerçekleşiyor ve bir okul servisi askeri konvoydan önce mayına çarpıyor ve içindekilerle birlikte havaya uçuyordu. Bu olaydan etkilenen İRA militanının devrimciliği, davayı ve hayatı sorgulama süreci başlıyordu. Kendisinin de bir çocuğu vardı eşinden ayrı olsa da… Başka bir filmin görüntüsü geçiyor birden gözümün önünden bu sefer Güney Asya’da bir kampta geçiyor. Sanırım Kamboçya, Kızıl Kmerler’in esir kampı. Eski rejim yıkılmış yeni bir rejim kurulmaya çalışılmaktadır. Kamptaki bir mahkûm bir gül yetiştirmek istemektedir köhne kulübesinin bir avuç toprağında. Gül yetişir ama bir Kızıl Kmerler savaşçısı bu kızıl gülü ezer. Bir güle bile tahammül yoktur… Sosyalizm bu kadar basit miydi?

Filmden sonra bir porsiyon midye tava iyi gider diyerek onu yeni açılan midye tavacıya doğru sürüklemeye başladım…

 

Yıllar sonra aynı ülkede ve aynı kentte...

 

Yağmurlu bir günde sırılsıklam olmuş bir vaziyette eve doğru yürürken -ki saatlerdir yürüdüğü her halinden belli oluyordu- ben de o sırada bir dolmuştaydım. Onu görünce dolmuştan indim. Yanına yaklaşıp "Merhaba" dedim. O da yürüyüşünü bozmadan bana "merhaba" dedi. Şemsiyemin altına girmesini teklif ettim. Ama o istemedi. Birden bana döndü ve çantasından bir kâğıt çıkarttı. "Al okursun" dedi. "Benim yolum uzun ve yanımda bir yol arkadaşı istemiyorum" dedi. Bende "peki" diyerek kâğıdı aldım ve ilk gelen dolmuşa atladım. Dolmuş sıkışıktı. Eve varınca ilk işim kâğıttakileri okumak oldu:

 

MÜMKÜNDÜR/MÜMKÜN DEĞİLDİR

 

"Aslında kafası karma karışıktı."

"Hatta ne yaptığını, ne düşündüğünü bile bilmiyordu."

"Dahası hayatta bugüne kadar istemediği kadar bu sorunun cevabını bilmek istiyordu."

"Durmadan istifra ediyordu."

"Her yanı kusmuk olmuştu."

"Otobüste, otomobilde, otogarda, otobanda, ortalık yerde, bir filmin orta yerinde, bir sohbetin en anlamlı yerinde, her yerde kusuyordu."

"Kinini, nefretini, aşkını, sevgisini, yalnızlığını kusuyordu."

"Bundan utanmıyor, hatta narsis bir zevk alıyordu."

"Bir süreden beri yaşamının bin yılını bir ana sığdırmak istiyordu."

"Her şeyi bir anda yaşamak istiyordu."

"Bir anda yeni bir hayat kurmak, bir anda mutlu olmak, bir anda âşık olmak, bir anda sevmek istiyordu."

"Ama tökezliyordu."

"Çünkü bin yıldır kullanmadığı uzuv ve duygularıyla kötürüm olmuştu."

"Elimden tut diyemiyordu."

"Artık mümkündür dilsizdi."

"Ama kör ve sağır değildi."

"Aslında tüm bunlara rağmen istediği her şey o kadar basitti ki."

"Her şeyin bu kadar basit olabileceğini dahi algılayamıyordu."

"Algı ne idi ki?"

"Algılıyorsun o halde yaşıyorsun mu?"

"Kim bilebilir"

"Tabi ki sen bilebilirsin."

"O uzun süredir bildiğini bile bilmiyordu ki."

"Bildiğini bile unutmuştu."

"Adresini şaşırmıştı."

"Aklını şaşırmıştı."

"Dünyanın orta yerinde şaşakalmıştı."

"Yoğun bir hayat trafiğinin ortasında bir dört yol ortasında."

"Yaya kaldırımı, trafik polisi ya da bir trafik ışığının olmadığı bir noktadaydı."

"Hayat trafiği kesintisiz bir yoğunlukta işliyordu."

"Bu dört yol ortasına nasıl geldiğini bile hatırlamıyordu."

"Hafızasını dahi kaybetmişti."

"Adını, kimliğini, kendi olan her şeyi kaybetmişti."

"Yok kaybetmemişti."

"Kendisinden yardım isteyen birilerine hayatını parça parça vermişti."

"Mümkündür; bu biçimde buraya ulaşmıştı."

"Yönünü de şaşırmıştı."

"Ah bir hatırlayabilse,"

"Yok, yok bir karar verebilse,"

"İşte şurası şu yön diyebilse."

"Oraya yönelebilse,"

"Orada yitip gitse."

"Ah keşke onu birisi, birileri..."

"Hey sen, şaşkın buraya bu yöne geleceksin, dese"

"O zaman mümkündür"

"Ya yanlış bir tercihse kuruntusundan da kurtulurdu."

"Yaşam bir defa yaşanıyordu."

"Ve biz bir kez ama. Bin defa bir kez ölüyorduk."

"Ölmeden evvel ve öldükten sonra kim bilebilir."

"Mümkündür."

"Aile sizi düşünüyorum"

"Arkadaşlar sizi düşünüyorum"

"Ey (kimileri için beş para etmez) insanlar sizi düşünüyorum"

"Ey sevgili seni düşünüyorum"

"Evet, ben kendimi hiç mi hiç düşünmüyorum"

"Ki mümkündür."

"Kendimi, ailemi, arkadaşlarımı, sevgimi, sevgilimi hiç düşünmedim di."

"Ya sonra."

"Sonra mı dedin"

"Evet, sonra dedim"

"Sonrası mümkündür anlamsız bir boşluk"

"Düştüm elimden tutar mısınız?"

"Mümkün değildir."

 

Bu yazılanları okuduktan sonra hızla evden çıkarak yola koyuldum. Onu mahallenin girişinde yakaladım. Sırılsıklam olmuştu. Ne yazık, hastalanacaktı. Ona bu yazılanları sormak istiyordum. Bana ne diye verdiğini sormak istiyordum. Ama o sadece benim yüzüme hep o muzip gülümsemesiyle baktı ve "Hadi evine git ıslanıp hasta olacaksın bir de seninle uğraşmayayım, ben alışkınım yağmurda ıslanmaya" dedi ve bana evimin kapısına kadar eşlik etti. Aileme selamını iletmemi söyledi. Pencereden onu sokağın başına kadar izledim. Yağmura rağmen dimdik yürüyordu. Ve lanet olası "tanrı" sanki onu hasta etmek istercesine "rahmetini" esirgemiyordu…

***

Neden mümkün olmasın ki, Engin mümkün olmayacak hiçbir şey yok bu dünyada. Bu kadar zor mu insanlardan yardım istemek. Elimizden tutmalarını istemek. Düştüm demek. Evet, haklısın galiba çok zor. Nice insanlar gördüm yola kaldırıma düşmüş acı içinde kıvranan ve nice insanlar gördüm ilgisiz köşe bucak kaçıveren. Yardım elini uzatmayan. Yardıma muhtaç insanların yanından cüzzamlıymışcasına kaçan insanlar tanıdım. Ama biz yenilmeyelim. Yenelim,yenile yenile yenmeyi öğrenelim. Selam sana hayalperest arkadaşım...

 

Her adımda yeni bir serüven...

 

Sonra uzun süre ortalıkta görülmedi. Doğrusu meraklandırmıştı beni. Bir gün ansızın bir konağın çöplüğünde karşılaştık. Perişan bir haldeydi. Kir pas içerisindeydi. Konağın çöplüğünde akşamki ziyafetten artan yiyecek parçalarını özenle ayıklıyordu. Yanına yaklaştım "Ne yapıyorsun burada hadi benimle gel sana bir şeyler ısmarlayayım ve üstüne başına çeki düzen verelim" dedim. O bana yine o muzip gülümsemesiyle baktı ve kendisini yalnız bırakırsam bana müsait bir günde evimize gelip bu durumu da içeren bir masal anlatmaya söz verdi. Ama şimdilik kendisine müsaade etmemi, en kısa sürede masalını anlatmak için evime geleceğini, çoktandır beni ve ailemi ziyaret etme niyeti olduğunu söyledi. Bana "Hadi sen şimdi git ve beni bekle" dedi. Ben de sözünü ikiletmeden oradan uzaklaştım. Uzaktan baktığımda, bu binanın oldukça şahane olduğu gözüme çarptı...

 

Ve ummadığımız anda çıkıp gelen...

 

İki hafta sonra bir gün, annem "Kapı çalıyor" dedi. Kapıyı açtığımda Engin’le karşılaştım. Elimi dostça sıktı. En son gördüğüm halinden oldukça farklıydı. Sırtında kahverengi bir ceket vardı. O siyah kot pantolonlarından birisini giymişti. Gri bir gömleği vardı. Gayet iyi görünüyordu. Her ikimize de dostça selam verdikten sonra elindeki paketle mutfağa geçti ve bir şeyler hazırlamaya başladı. Sanırım bize o çok sevdiği Makarnadan hazırlıyordu. Tahmin ettiğim gibi bir makarna hazırlamaya başlamıştı. Mutfak malzemelerinin yerini sanki bu evin bir sakiniymişçesine hiç zorlanmadan buluyordu. Ne kapların yerini ne de yemek yiyip yemediğimizi sormamıştı. Ama yemek yemediğimizi tahmin etmişti. Bu arada çayın suyunu da bir hamlede ocağa koymuştu. Çaydanlığın üzerine önce az miktarda su koyuyor, üstüne de bir buçuk yemek kaşığı kadar çay koyup, çaydanlığın üstüne yerleştiriyordu. Böylece çay kavrulmuyor ve nemlenerek daha iyi bir kıvama geliyordu. Makarna suyu kaynamaya başlayınca özenle iki parçaya böldüğü paketin tümünü suya boca etti. Ama kaynarken suyuna bir miktar tuzu eklemeyi ilave etmeyi unutmamıştı. Ben yemek yapmayı beceremem, doğrusu Engin bu konuda bayağı hünerli sayılır. Annem de hiç karışmadı. Engin'in huyuna o da benim gibi alışmıştı. Bazen onu benden daha fazla sevdiğini düşünürdüm. Son olarak makarna için güzel bir sos hazırlayarak yemeği bitirdi. Yemek artık hazırdı. Bize bu akşam için mükellef bir masa donatmıştı. Çok mutlu olduğunu sezinlemiştim. Salatayı da kendi elleriyle hazırladı. Bol limonlu, az sirkeli ve bir parça sıvı yağlı tam kıvamında bir salata gayet hoş duruyordu. Yemeğimizi yedik çaylarımızı içtik ve tekrar bir demlik çay koyarak sohbete daldık. Ve sonra aniden söz verdiği gibi bize bir masal anlatmaya geldiğini söyledi. Ve masalı anlatmaya başladı.

 

TUZ MASALI YA DA “SARAYLARA SAVAŞ KULÜBELERE ÖZGÜRLÜK” (*)

 

Size anlatmaya söz verdiğim masalın adı TUZ olsun. Ya da “Saraylara Savaş Kulübelere Özgürlük” Gerçi bu masalı biliyorsunuz ama yine de ben anlatacağım. Evvel zamanın birinde bir bey yaşarmış. Onun da tatlı mı tatlı kızları varmış. Bey bir yemekli davet sonrası   -ki tanrısının her günü sarayda bir davet düzenlerdi- konuklarının yanında kızlarını huzuruna çağırır ve onlara bir soru soracağını, bu cevaba göre onlara nadide armağanlar vereceğini söyler.   Kızları ve davetliler pek sevinirler.

-Sorum şu der:

-Beni ne kadar seviyorsunuz.

Kızlarından her biri dünyadaki değerli madenlerden birisine karşılık gelen nitelemelerle babalarına sevgilerinin değerini belirtmekte yarışmaya başlarlar.

-Peki, dedi babası, o ana kadar suskun kalan -ona belli etmese de diğerlerinden farklı ve akıllı olduğunu bildiği-  kızına,

-Sen beni ne kadar seviyorsun? Diğerlerinin cevaplarını dinledin.   Kızı babasına der ki;  

-Biliyorum, benim cevabıma kızacaksın ama ben seni TUZ kadar seviyorum. Babası kızının bu cevabına hiddetlenir,

-Derhal konağımı terk edeceksin, diyerek sarayından kovar. Konukları da Bey’e hak verirler;

-Böyle kudretli bir adam hele hele bir padişah kadar önemli bir Bey, değersiz bir toz parçasına eş değer görülür mü? hiç!...

 

Kızcağızın iyi yürekli bir annesi vardır. Kızını uğurlamak ona düşer. Kızını uğurlarken bir parça elması da yanına katık eder. —Ne iyi bir anne değil mi?- Bir de öğüt verir;

-Kızım sarayın arka kapısından bir lanetli gibi çıkacaksın ama unutmayasın karşılaşacağın ilk kişi kısmının ardına takıl ve o nereye giderse onu takip et, dedi. Ve kızını bir lanetli gibi sarayın arka kapısından uğurladı.

Kız kapıdan sokağa adım atar atmaz, annesinin öğüdüne uyarak karşılaştığı ilk kişi kısmının ardına takılır. Bu peşine takıldığı kişi kısmı oldukça hırpani kılıklı birisidir. Gide gide bir kulübeye gelirler. Hırpani kılıklı kişi kulübeden içeriye dalar. Tabi ki kızcağız da arkasından…  —İnsanoğlu bir gariptir. Neyin ne zaman ortaya çıkacağını bilinemez. Kızcağız dün bir konaktaydı, tıpkı kutsal metinlerde anlatılan bir cennette yaşıyordu, şimdi ise bir cehenneme düşmüştü. Ama durun masal bu-

Bu arada kaderin onlara "Yürü ya kulum" -elmaslar olmasa nah yürürlerdi ya!- demesi ile gel zaman, git zaman o kulübenin yerine babasınınkinden daha ihtişamlı bir konak inşa ederler. Sonunda intikam saati yaklaşır. Bir gün, tüm şehrin, ülkenin ileri gelenlerinin çağrılı olduğu bir yemekli şenlik düzenlemeye karar verirler. Tabi ki babasını da davet eder. Aşçılarına babasının en sevdiği yemekleri hazırlamaları talimatını verir. Ama bu yemeklerde bir şey eksik olacaktı "TUZ". —Tuzsuz bir yemek dolayısıyla hayat tadı ve anlamından çok şey kaybedecektir ve yine geçerken bir kıssa: Sağlık nedeniyle mecburi olarak tuzdan uzak durması gereken insanlara iyi davranın-

 Bey sevdiği hangi yiyeceğe el atsa tadı yoktur. Yine hiddetlenir, ev sahibi ve sahibesini çağırır. Aaa, bir de ne görsün ev sahibesi kovduğu kızı değil midir?

-Bu yemeklerin hali ne? diye sorar hiddetle. Kızı da ona kendisini saraydan kovduğu günü hatırlatır:

-İşte gördün, ne kadar önemli bir tozmuş şu TUZ! der.

Babası ve tüm konuklar kızı takdir ederler. —Unutmadan aynı dalkavuk misafirler kızın saraydan kovulması sırasında, da, aynı tavrı sergilemişlerdi-

 

Engin, "Masalımız burada bitti. Ancak bu masalı dinleyen kişi kısmının aralarında şu diyaloglar geçtiği rivayet edilir" diyerek sözlerini sürdürdü:

            1. Kişi: "Hiç kimse bir saray yerine bir kulübede yaşamak istemez.”

2. Kişi: "Evet haklısın türküde 'çobanın kulübesi sazdan samandan, içine girilmiyor tozdan dumandan' demiyor mu?"

3.Kişi: “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur da diyorlar ya buna ne diyeceksin?”

4. Kişi: "Bunları bırakın da bana açıklayın, sabahın köründe bu yoksul hırpani kılıklı kişi kısmının sarayın arka kapısında işi neydi?"

5. Kişi: "O delikanlı, sarayın çöplüğünde kısmetini arıyordu. Çöplükte akşamki ziyafetten arta kalan yiyecek artıklarını karıştırmakla meşguldü ve padişahın o akşamki hiddetiyle kovduğu kızı tesadüfen onun peşine takılıp, kulübesini şereflendirmeseydi ölünceye kadar mevzusu dahi edilmeyecekti."

6. Kişi: "Ya diğer yoldaşları, kaderdaşları onlara bir faydası dokundu mu dersiniz?"

7. Kişi: "Sanmam yeni yaptırdıkları sarayın çöplüğünü saymazsak tabi."

8. Kişi: "Evet hatırlıyorum o gün o civardan geçerken hırpani kılıklı insanlar ne kadar da çok ve sevinçliydi. Çünkü çöplükte hiç dokunulmamış yemekler vardı ve tadına şöyle bir bakıyorlardı. Tabi ki tatsız tuzsuz yemeklerdi. Önce sarayın sahiplerine ve tüm ileri gelenlerin soyuna sopuna kalayı bastılar ve boynu eğik kâselerini doldurup kulübelerinin yolunu tuttular."

9. Kişi: "Masallarda çoğunlukla masal özneleri 'gemisini kurtaran kaptan' ya da 'benden sonra tufan' vurdumduymazlığındadırlar."

10. Kişi: "Doğru söylüyorsun arkadaş, gökten elma hep masal öznelerinin kafasına düşer."

11. Kişi: "Keşke 'yüce rableri' kadar taş düşse"

12. Kişi: "Keşke düşse"

13. Kişi: "Umudunuzu yitirmeyin düşecek elbet"

Hep birlikte; "Elbette düşecek"

 

Masal nerede başlar... Ya hayat...

 

Engin bize "Nasıl buldunuz?" diye sordu. Annem de ben de beğenmiştik. Yine de o gün orada ne işi olduğunu sormadan edemedim. Bana bu masalı duyunca masalda anlatılan evin bir benzerinin bu kentte olduğunu hatırladığını söyledi. Ve garip bir duyguyla bu evi gözetlemeye başladığını ve bir süre sonrada o mekândan ayrılamadığını söyledi. Tıpkı masalda anlatılan olayın benzerini her gün yaşıyor olduğunu hissettiğini söyledi; "İnanır mısın?" dedi bana; "Bir gün masalda anlatılan o kişi ile karşılaştım. Ona doğru atıldım. Kirli ellerimle yakasına yapıştım ve ona tıpkı şu son kısımdaki soruları sordum. Ama beni hizmetçileri fena halde patakladılar. Ben dayak yerken o da kahkahalarla gülüyordu. Karısı olacak o aşüfte de onunla birlikte gülüyordu. Tüm kent bana gülüyordu. Ben bir masalın arkasına takılmıştım. Biz bir masalın ardına takılmaya devam etmeliyiz. Öcümüzü almalıyız..." Biz masalın büyüsüne dalmışken o yerinden kalkmış ve mutfağa yönelmişti. “Dur ne yapıyorsun" demeye kalmadan yemekten arta kalan bulaşıkları yıkamaya koyulmuştu bile. Bulaşıkları yıkayıp duruladıktan sonra kendisi için müsaade isteyip annemin ve benim ellerimi sıktı ve her şey işin teşekkür ederek kapıdan çıktı. Yine geldiği gibi, yani bir gölge gibi sokakta kayboldu. Onun bu garip tavırlarına alışmıştık. Ben yatmadan önce Engin'in anlattığı şu masalı düşündüm. Günlerdir masamda duran kitaptan birkaç satır okumak için kitabı elime aldım. Şöyle yazıyordu:

 

"Her şey birdenbire oldu."

 

Düşün ki bulutsuz bir havada (yağmaz ya) yağan bir yağmur altında sırılsıklam ıslanmak. Aşktan değilse de, yan yana olmaktan da değilse de, iki yabancı kişi. Bir şehrin en işlek bulvarının karşılıklı kaldırımından birbirinin tersi yönlerde birbirlerinin varlığından habersizce aynı hikâyeyi, aynı megafondan çıkan ıslığı, o aynı eski zaman melodisini, melodideki umutlu yaşamın izini, o yaşam izindeki gürül gürül akan hayatı ve o hayatın içinde olduğu ölçüde kanlarının kıpırtısını düşünmekle yaşamak arasında bir bilinç yoğunluğundadırlar. Ya da öyle olduğunu farz edelim.

-Ne! Farz mı edelim. Neden...

-Ben... Yahut ben... Yahut yine ben...

-Ah siz rica etsem şemsiyenizi elinizden fırlatıp atmaz mıydınız? Yağmurda ıslanmaz mıydınız? Günlerce ateşler içinde yorgan döşek yatmaz mıydınız? Ve iyileşir iyileşmez aynı bulvarda...

-Pardon SİZ O'sunuz. O bulvarda elindeki şemsiyesini atan ve iliklerine kadar ıslanan ve günlerce yorgan döşek yatan kişisiniz. Biliyor musunuz, günler haftalar ve yıllar boyunca sizi bekledim. Her yerde sizi aradım.

-Evet, o benim.

-Pardon birlikte ıslanmaya ne dersiniz.

-Ya siz ne dersiniz.”

 

"Birden bire, birden bire, Her şey birdenbire oldu."

 

Engin'in o yağmurlu gündeki ruh halini şimdi daha iyi anlıyordum...

__________________________________________

(*)1871 PARİS KOMÜNARLARININ SLOGANI...

15/1/2008

BİR OFİR YOLCULUĞUNUN SÖYLENCESİ-4 / MUHAMMET DEMİR

                                  KIZIL SAÇLI KIZ (25. Sayıdan Devam)

     

                                                                                                        RESİM: İRFAN OKAN

 

O okurken ben de etrafımdaki insanları incelemeye yoğunlaşmıştım. Ayakkabı boyacıları, ay çekirdeği ve kâğıt mendil satıcıları, tartıcılar, tatlıcılar, yani her türden seyyar satıcılar ve en önemlisi sokakta çalışan çocuklar o kadar çoktular ki...  Köşede kuytulukta tiner ve bir yapıştırıcı markası olarak ‘bali’ koklayan, şarap ve bira içen, fuhuş pazarlığı yapan çocuk, genç, yaşlı, kadın ve erkek onlarca ve o kadar çok insan vardı ki... Toplumun burjuva toplumumuzun ayaktakımları buralardaydı, bu mekânlardaydı ve biz de bu insanlarla aynı havayı ve mekânı paylaşıyorduk. Kurtuluş, o anda hepimiz için uzaktı ama bir o kadar da imkânsız değildi. Görev vardı ve yerine getirilmeliydi…

Ben bu düşüncelerin iklimindeyken, İklima da ‘Yeni Zamanlar’(*) ismini verdiğim yazımı okuduktan sonra kitabının arasına -kutsal bir metinmişçesine- özenle katlayıp koydu. “Hımm, ilginç şeyler, seninle tartışacağımız çok şey var Bay Engin yoldaş” dedi muzip bir gülümsemeyle. Ben de “Tartışmadan kaçanın kaşığı kırılsın” diyerek ona doğru kılıcımı çekmiştim bile. Birlikte etrafımızdaki insanlara aldırmadan kahkahalarla gülüyorduk ki, karşımızdaki kayıkhaneyi göstererek; “Hadi gel Engin sandala binelim” dedi. “Uzun süredir sandala binmemiştim” dedim. Hemencecik iki kişilik bilet alarak sandala bindik. Havuzun ortasındaki fıskiyelere o kadar yaklaşmıştık ki rüzgârın ters esmesiyle hafiften ıslanmıştık bile. Az kalsın kitap ve kâğıtta ıslanıyordu. Ama biz tüm bu olanlara aldırmadan kahkahalarla gülüyorduk. Sandalı kıyıya yaklaştırıp karnımızı doyurmak için bir şeyler yemeye karar verdik. Çoğunlukla uğrayıp stresten uzaklaşmak için ara sıra takıldığım açık hava birahanelerinden birisinde oturup bira eşliğinde et döner yemeyi teklif ettiğimde doğrusu İklima’nın vereceği tepkiden çekinmiştim. Hemencecik kabul etti ve oraya doğru yürüdük kendimize ikişer adet bol etli, bol soğanlı, bol cin biberli ve bol turşulu döner ısmarlayıp masaya oturduk. Gelen garsona ikişer de -Alman yoldaşlara özenerek- duble boy bardakla bira ısmarladık.

O sırada yerel bir gazete satıcısını fark ettim. Gazete satıcısına işaret ederek ondan bir gazete aldım. Gazeteye göz gezdirirken bir fotoğrafa gözüm ilişti. Tabi ya bu bizim Karabatak değil mi?  ‘Karabatak Selim’ ile ilgili  haberin devamında şehir içi belediye otobüsü bileti basarken yakalanan bir çeteden bahis olunuyordu. Demek ki yakalatmış kerata dedim içimden. Masadaki alet edevat bizim bin bir zorlukla temin ettiğimiz araç gereçlerdi. Ve bizim karabatak Selim sanki hiçbir şey olmamış gibi eliyle zafer işareti yapıp gülümsüyordu. Diğer suç ortakları, onun aksine kafalarını öne eğmişlerdi.  Aslında Karabatak Selim oldukça yetenekli ve girişken bir arkadaştı. Sonradan kendi kendime insanın inançlarının gereklerini yerine getirmemesi ve onu amaçları dışında kullanmasının onu ne dereceye kadar düşürebileceğinin kanıtı olarak buruk bir tebessüm attım gazetedeki fotoğrafa ve Selim’e. Sonra garsonun masamıza getirdiği biralarımızı İklima ile birlikte ‘Gelecek güzel günlere’ temennisiyle tokuşturup et dönerimizi yemeye koyulduk. Bu arada da devrimcilik ve devrimci inanç ve irade konusunda derin bir sohbete kulaç atmıştık bile. Karnımızı doyurup birazcık da olsun dinlendikten sonra artık kalkmaya karar verdik.

Köşede şipşak fotoğraf çeken yaşlı bir amca ile karşılaştık. “Gel Engin beraber bir fotoğraf çektirelim dostluğumuzun başlangıcının hatırası olsun" diyerek beni birlikte fotoğraf çektirmeye zorladı. Çocukluğum zamanlarından hatırladığım artık tedavülden kaldırılmış olan 25 ve 50 kuruşluk metal paralardan hatırladığım iki heykeli ortamıza alarak ufukta batmaya yüz tutmuş güneşin alaca kızıllığının oluşturduğu fonda fotoğrafımızı çektirdik. Fotoğrafı hemen alıp alamayacağımızı sorduğumuzda, yaşlı fotoğrafçı bize ancak yarına hazır olabileceğini söyledi. Biz de acelemiz olmadığını, yarın alabileceğimizi söyledik. Bize yarın buralarda olacağını, buralarda rast gelmezsek ilerideki fotoğrafçılara ayrılan kulübede olacağını söyledi. Bu arada İklima yarın için ivedi bir işi olduğunu müsait olursam benim alıp alamayacağımı sordu. Ben de pekâlâ bunun mümkün olabileceğini söyledim. Yaşlı fotoğrafçıya ön ödemeyi yapıp el sıkışarak oradan ayrıldık.

Güneş iyice kaybolmuş yeni ay tüm çıplaklığıyla gökyüzünde görünmüştü. Köprünün üzerinde bir teleskop kurulduğunu gördük. Teleskop ikimizin de ilgisini çekmişti. “Gel Teleskopla gökyüzüne bakalım” dedim. İlk önce İklima baktı teleskopla uzayın derinliklerine, sonra da ben.  Uzay/evren o kadar sonsuzmuş ki, ancak şimdi ayrımına varabiliyordum. O kadar çok gök cismi varmış ki... İnsan kendisinin evrende ne kadar da küçük ve bir o kadar da yalnız olduğunun ayrımına varıyor bu anlarda. Zaten dinsel ve totaliter görüşler de sırf bu ufaklık, yalnızlık, hiçlik hissi ile insanı kuşatıp beslenerek adeta iğdiş etmiyor mu? Teleskoptan gözümü ayırdığımda hemencecik bu düşünceler de dağıldı birden. İşte yine hayatın içindeydim ve işte ben bendim yine kendimdim. Teleskopu köprü üstüne kuran gence ücretini öderken, İklima “Oooo saat bir hayli geç olmuş beni evden merak ederler” diyerek benim kolumdan çekiştirdi. Hemen koşar adım otobüs durağına doğru yol almaya başladık. Yolda bir dahaki sefere nerede buluşacağımızı da kararlaştırmaya çalışıyorduk. İklima ancak iki gün sonra müsait olabileceğini söyledi.

Ben İklima’ya zaten yarın fotoğrafları alabileceğimi, iki gün sonra görüşebileceğimizi ama bir bulmacam olduğunu, bu bulmacayı çözebilirse buluşmamızın mümkün olabileceğini, bu bulmacayı çözemezse üçüncü gün, bugün ilk karşılaştığımız yerde ve aynı saatte olacağımı söyledim. “Bulmacaları severim, söyle bakalım bulmacanı” dedi. “Bulmacam basit bu kentte elinde bir buket çiçek tutan bir kent heykeli var hem de o kadar göz önündeki işte ben o heykelin yanında seni saat tam 19’u 17 geçe bekleyeceğim. Unutmazsın değil mi?” dedim. İklima “Tamam, biraz geç ama saat tam 19’u 17 geçe orada olacağım" dedi. Bu arada durağa varmıştık bile. Bir süre sonra otobüsü geldi. El sıkışıp sarılarak vedalaştık. Otobüs hareket ettiğinde bende yine o eski derin düşüncelere, hülyalara dalarak yola koyulmuştum…

***

Otobüsün hareket etmesiyle birlikte, Engin’in de yavaş/hızlı adımlarla yola koyulduğunu fark ettim. Kendisine el sallamamı bile fark etmemişti. Yolculuk boyunca bilmeceyi düşünüyordum. Bu kent heykeli de neydi, ne anlam ifade ediyordu. En önemlisi nasıl bulacaktım burasını. Tüm hafızamı tekrar tekrar gözden geçiriyordum ama bir türlü çıkartamıyordum bu heykeli ve yeri. Eve yakın durakta otobüsten indim. Bu arada yağmur başlamış ve birdenbire aniden bastırmıştı. Bu mevsimde böylesi bir sağanak yağmur ne görülmüş ne de işitilmiş değildi. Neyseki durakla evin arası bir koşumluk mesafeydi. Elimdeki kitabı ve içindekileri ıslatmamaya özen göstererek koşar adım eve girerken bile bu kent heykelini ve Engin’i düşünüyordum… Öyle ilginç bir gün geçirmiştim ve ilginç bir bilmeceyle de gün sona ermişti… Neyseki eve adımımı attığımda anne ve babamın evde olmadığını gördüm. Girişteki aynaya amcamlara gittiklerini ve merak etmememi yazan bir not bırakmışlardı. Tüm gece bu bilmeceyi ve Engin’i düşünerek sabaha karşı uykuya dalmışım…   

Ertesi gün boyunca ve buluşma günü, tüm kentte bu yeri aradım. Tüm tanıdıklara eş ve dostlara sordum ama kimse bilmiyordu. Son bir hamleyle parka giderek o yaşlı adama sormayı düşündüm. Yaşlı adamı parkta fotoğraf çektirdiğimiz heykelin olduğu yerde, iki kişinin fotoğrafını çekerken rastladım. İlginç tam bu anda güneş ufka doğru hızla yaklaşmış, gökyüzü alaca kızıllığa girmişti. Yaşlı amcaya beni hatırlayıp hatırlamadığını sordum. Bana “Elbette hatırladım. Sen İklima’sın bende seni bekliyordum senin aradığın yere ana caddeden ulaşılıyor. Ana caddeye çık 07/11 nolu belediye otobüsüne bin iki durak sonra in üstgeçitle karşı kaldırıma geçip ilk sokağa dal ve yolu takip et karşına çiçekçi dükkânları çıkacak çiçekçi dükkânlarının sonunda yine bir üst geçit var üst geçidin sonunda sola döndüğünde karşılaşacaksın o heykelle. Hadi İklima çabuk ol” dedi. Ve sanki ben orada değilmişim ve benimle biraz önce konuşmamış gibi bıraktığı yerden işine koyulmuştu.

Teşekkür ederek oradan uzaklaştım. Neyseki ana yol çok uzakta değildi. Hızlı adımlarla yola koyulmuştum ama zaman o kadar da daralmıştı. Yetişemeyeceğimden korkuyordum. Yaşlı adamın dediği gibi duraktan 07/11 nolu belediye otobüsüne bindim, iki durak sonra indim, üstgeçitten karşı kaldırıma geçip ilk sokağa daldım ve yolu takip ettim. Karşıma çiçekçi dükkânları çıktı. Çiçekçi dükkânlarının sonunda, yaşlı adamın dediği gibi yine bir üst geçit vardı. Üst geçidin sonunda sola döndüğümde ana yolun sonunda çiçekçi dükkânlarıyla karşılaştım. Her taraf karanfil kokuyordu. Çiçekçi dükkânlarının sonunda işte o üst geçide de ulaşmıştım. Alelacele saate baktığımda 1 dakikamın kaldığını gördüm. Koşar adım üst geçitten ilerledim ve sola döndüğümde işte oradaydı, tam karşımdaydı kent heykeli ve Engin. O kadar sevinmiştim ki, beni kucaklayarak “Başardın İklima Yoldaş, seni kutlarım al bu karanfiller senin” dedi. Heyecandan kalbim küt küt atıyordu…

Benim koluma girerek ilerideki çay ocakların birisine kadar eşlik etti. Bu çay ocağı üç kat altta, bodrum katındaydı. Merdivenleri taze pasta kokuyordu. Sedire yan yana oturur oturmaz,  “Bize iki çay verir misin dostum” diyerek garsona seslendi. Müzik kutusunda güzel bir ezgi çalıyordu. “Bu benim en çok sevdiğim şarkı Suliko” dedi ve mırıldanmaya başladı. “Sakvarlis saplavs vedzebdi
ver vnaxe dakarguliko”
(Sevgilimin mezarını arıyordum. Bulamadım kaybolmuştu.
Yüreğim parça parça ağlıyordum sen nerdesin sevgilim?) "
Hadi İklima seni durağa kadar bırakayım. Eve geç kalma" diyerek içtiğimiz çayların ücretini çay tabağına bıraktı. Elimden tutup birlikte ayağa kalktık. Durağa doğru yolculuğumuz boyunca fazlaca konuşmadık. Hâlbuki ona soracağım o kadar çok şey vardı ki. Ama Engin bana sadece önümüzdeki haftaya başlayacak olan kısa film günlerinden ve programdan bahsetti. Beni de davet ediyordu. Ben de memnun olacağımı ifade ederek sabit buluşma yeri olarak belirlediğimiz kent heykelinin önünde buluşmaya karar verdik. Benim otobüsüm geldiğinde, o da yine yola koyulmuştu…

Ertesi hafta Engin ile Kent heykelinin önünde buluştuk. Bana ayaküstü Kısa film gösterisinin bugünkü programından bahsediyordu. “Bugün Rafi Bukaee'nin 1986 yılında çektiği ‘Avanti popolo’ isimli filmi var. İsrail yapımı bir film" diyerek filmin broşürünü bana verdi. Broşürde şunlar yazıyordu :

 

‘1967'de "Altı Gün Savaşı" bitip ateşkes ilan edildikten sonra iki Mısırlı asker Süveyş kanalına varabilmek için yola koyulurlar. Bu komik, neredeyse sürrealist yolculukları sırasında çeşitli nedenlerle çölde dolaşan insan gruplarıyla karşılaşırlar. Ölmüş bir İsveçli barış gücü askerinin arabasında buldukları içkileri susuzluklarını gidermek için içince sarhoş olurlar. Kendilerine gerekli olan görüntüleri alamadan savaşın bitmesine çok kızmış olan bir televizyon ekibiyle karşılaşırlar. Sonunda yolunu kaybetmiş olan bir İsrail devriyesinin yanına sığınırlar. Bu tuhaf yolculuk zamanla kazanan tarafla kaybeden arasındaki farkın ortadan kalkmasına yol açacaktır.’

 

Anlatmaya devam etti: "Locarno Film Festivali'nde Altın Leopar ödülünü almıştı. Senin de bildiğin gibi Avanti Popolo, İtalyan halkının Mussolini ve partisinin temsil ettiği faşizme karşı mücadelesinde ortaya çıkmış bir direniş şarkısıdır. Türkçeye ‘İleri İşçiler’ olarak çevrilmiş. Neyse daha fazla anlatmayayım, yoksa filmin büyüsü kaçacak” diyerek sözüne kısa bir nokta koydu. Daha sonra “Gel beraber Avanti Popolo’yu söyleyelim” diyerek. Marşı mırıldanmaya başladı. Ben de ona eşlik ettim. “İleri işçiler, yoldaşlar ileri, kızıl bayrağımız, dağları aşıyor, bayrağımız önde yürüyoruz, bayrağımız önde yürüyoruz, bayrağımız önde yürüyoruz, hedef sosyalizm ve özgürlük.” Bu arada sinemaya da varmıştık. İlk gonk sesiyle birlikte salona yönelerek biletlerimizi yer göstericiye uzatıp hızla salonda kendimize uygun bir yer seçmiş ve oturmuştuk bile.

***

Salon bizim gibi kısa film meraklılarıyla dolmuştu. Bizim gibi farklı din, dil, ırk ve düşüncelerden insanların oluşturduğu bir izleyici grubu vardı salonda. Genç ve ihtiyar, kadın ve erkeklerden oluşan bir topluluk, bu ufacık salondan sanki taşmış insanlık ailesine karışmıştık. Film başlamadan önce 'Avanti Popolo' filmini çeken Rafi Bukaee salona geldi. Rafi Bukaee sürgünde yaşamak zorunda kalan muhalif bir komünistti. Bize filmi çekim sürecinden bahsetmeye başladı. Öyle bir anlatımı vardı ki, dilini anlamasak bile onun filmi yaratırken duyduğu hislerini ta derinden anlıyor/hissediyorduk. Bize filmle ilgili küçük bir sırdan da bahsetti. Filmin çekimi bitip, montajı hazırlandıktan ve film seyre hazır hale geldikten sonra anlamışlar ki filmde konuşulan Mısırlı askerlerin Arapça lehçesi aslında Mısır’da konuşulan bir Arapça lehçe değilmiş, Filistin’lilerin konuştuğu bir Arap lehçesiymiş. Ama bu rastlantısal Arapça lehçeye dokunmayıp öylece bırakmışlar. Sonra salon karardı ve filmi izlemeye başladık. Hep birlikte ve sessizce. Film bittiğinde biz ikimiz ve hepimiz hâlâ filmin büyüsüyle salonda kalakalmıştık. Sanki o anda film bitmemiş, filmdeki oyuncularla birlikte ileriye, ufka doğru yürüyüşe katılmış, onlarla birlikte 'Avanti Popolo' şarkısını söyleyerek akıyorduk…

Bir zaman sonra salondan ayrıldık, bir şeyler yemek, içmek için sinemanın kafesine oturduk.  Kendimize hemencecik cam önünde bir masa seçip, garsona iki bardak portakal suyu ve tost sipariş ettik. İklima ile birlikte filmi yorumlamaya başladık. İkimizi de filmdeki bir sahne etkilemişti. O sahnede İsrail askerleri ve İsrail’li askerlerin esirleri Mısırlı askerler, batmak üzere olan alaca karanlığın kızıllığı altında, radyodan tesadüfen buldukları 'Avanti Popolo' şarkısı eşliğinde ufka doğru yol alıyorlardı. 'Avanti Popolo'nun çağrısı insanlığın çağrısıydı… Sonra bugüne kadar bizi etkileyen filmlerden söz etmeye başladık. Ben en çok Emile Zola’nın Germinal romanından uyarlanan Claude Berri’nin yönettiği, Claude Berri ve Arlette Langmann’ın senaryosunu uyarladığı ve Gérard Depardieu’nun başrollünde oynadığı 'Germinal' filminin hayatımda önemli rolü olduğunu anlattım. Filmi izlemeden önce romanı alıp bir solukta okuduğumu hatırlıyorum. O gün için kendimle eşdeğer gördüğüm roman karakteri ise filmde Laurent Terzieff‘in canlandırdığı anarşist Rus göçmen işçi Souvarine karakteriydi. Ancak filmde Souvarine yerine diğer karakterler ön plana çıkartılmıştı. Romandaki Souvarine karakteri bir kurgu ise de gerçek anlamda bir anarşist devrimci Durrutti’ydi. Ben Durritti’yi ‘Anarşinin Kısa Yazı’ kitabında anlatılanlardan öğrenmiştim. Kitap özellikle Durritti’yi tanıyan veya tanımayıp etkileyen onu benimseyen veya benimsemeyen birçok insanla yapılan röportaj ve yazılardan oluşturulmuştu. Sanki kitabı okurken Selda Bağcan ve Ahmet Kaya’nın seslendirdiği 'Koçero' adlı türkü-destanın tadı vardı. Çünkü Koçero gibi Durritti de herkesin durduğu yere göre değişiklik gösteren bir kişiydi. Eylem adamıydı, anarşist-komünistti ama tek gerçek vardı, o da kendisini devrime adamış bir dava adamıydı. Öyle ki, bugünkü birçok Anarşistten ve Anarşist örgütten farklı olarak proleter kökenli ve toplumla uyumlu insanlar olduğunu görüyordum. Durritti’yi de Souvarine gibi çok sevmiştim… Ben itiraf etmeliyim ki her ne kadar filmi önemsesem de romandan daha çok zevk almıştım. Bugün bile hâlâ kitabın sonundaki şu cümleyi hatırlıyorum "Şimdi, nisan güneşi, toprağı ısıtıyor, vadilerden hayat fışkırıyor, tomurcuklar patlıyor, ekinler yükseliyordu. Her yandan tohumlar şişiyor, uzuyor, toprağı deliyordu. Ve arkadaşlar, tekrar tekrar, sanki yüzeye yaklaşmışlar gibi daha berrak bir şekilde vuruyorlar vuruyorlardı. İnsanlar yetişiyor, kara kin dolu bir ordu, bir asır sonraki hasada hazırlanıyor, tohumlarını patlatıyordu." Bu cümledeki fikir ve umut, benim komünist çizgimi ta derinden belirleyecekti…

İklima’nın ise derinden etkilendiği ve izlemekten zevk aldığı film, 'Ülke ve Özgürlük’tü, “Ezilen sınıfları konu edinmesi ile tanınan İngiltere'li yönetmen Ken Loach'un yönettiği bir film… Engin yoldaş, aslında filmin konusu oldukça basit. Film İngiltere Komünist Partisi'ne üye, enternasyonalist kaygıları ön plana çıkmış olan David Carr' adlı bir komünist ve etrafında kendisiyle birlikte devinen militanların öyküsü anlatılıyor. Film, -sonradan okuduğum ve duyduklarıma göre- İspanya İç Savaşı'nda, cumhuriyetçilere destek olmak üzere bizzat katılan George Orwell'in, Uluslararası Tugaylar saflarında çatışmalara katılıp yaşadıklarını kitaplaştırdığı ‘Katalonya'ya Selam’ adlı eserinden fazlasıyla esinlenilmiştir deniliyor. Bu gözlükle tekrar göz gezdirdiğimde David Carr aslında bir bakıma George Orwell’in kendisidir. Yine bu gözlükle bakılınca David Carr da George Orwell gibi İspanya İç Savaşında Cumhuriyetçilerin tarafında savaşa katılmaya karar verir. Ama beni en çok etkileyen sahne ne diye soracak olursan. Troçkist’ler ve Stalinistler’in asıl alt edilmesi gereken taraf olan Franko’nun ve partisinin temsil ettiği faşistler ve faşizm değilmiş gibi her şeyi unutarak âdeta bir akıl tutulmasıyla, karşılıklı olarak karşı karşıya konumlanmış bir binada karşılıklı olarak mevzilendikleri ve birbirlerine ateş açtıkları bir sahnedir. O esnada karşılıklı olarak atılan kurşunlardan sakınarak koşar adım sokaktan geçen bir orta yaşlı bir kadının birbirleriyle çatışan Troçkist ve Stalinistlere tarihi bir soru gibi haykırmasıdır. Hafızam beni yanıltmıyorsa ‘Biribirinize karşı savaşacağınıza faşistlere karşı ortaklaşa savaşın’ anlamında bir laf ediyordu. Zaten reel sosyalizmin sorunu da bu değil miydi? John Reed’in 'Dünyayı Sarsan On Gün' kitabında anlattığı işçinin dediği gibi "İki sınıfın olduğunu unutarak, burjuvazi yerine kendi kendimize karşı iç mücadele ve yok etmelerle uğraştık ve sonuçta zayıf düşerek yenildik." Reel sosyalizmin tarihi, bir bakıma da bu değil mi. Ha bu arada sen de ‘Yeni Zamanlar’ adlı yazında haklı olarak buna  değiniyorsun…”

İklima haklıydı. Birçok devrimci kalkışma, sırf bu nedenden ötürü güdük kalmış. Bizzat, SSCB’nin temsil ettiği Komüntern tarafından bastırılmıştı. İspanya, Fransa, Yunanistan, hatta Türkiye sosyalist devrimleri… “Haklısın İklima Yoldaş, bu arada sana vermeyi unutacaktım az kalsın, sana daha yeni yayımlanan Kitle adlı devrimci sosyalist yayını vereceğim. Tam da senin dillendirdiğin meselelere ait bir makalem bu sayıda yayımlandı" diyerek Kitle dergisinin son sayısını uzattım. Dergiyi aldığında ışığı hiç sönmeyen gözleri daha bir parlamıştı. Hemen dergiyi incelemeye başladı. “Dur be acelen ne İklima yoldaş dergi kaçmıyor ya hem yeri burası değil evde incelersin” dedim. Ama o, o anda beni duyumsayamayacak bir isteriyle yazıyı okumaya başlamıştı bile.

 

(*)Yazarın "Yeni Zamanlar" başlıklı yazısı 15.10.2007 tarihli 20. sayımızda yayınlanmıştır: http://emeginsanati.blogcu.com/4296975/

1/1/2008

BİR OFİR YOLCULUĞUNUN SÖYLENCESİ-3 / MUHAMMET DEMİR

                                

                                                                                                                 RESİM: AVNİ MEMEDOĞLU

 

                           KIZIL SAÇLI KIZ

 

Bugün karnemi almak için okula gittim. Karnemi aldıktan sonra arkadaşlarla şehrin en eski parkına gittik. Parkta biraz oyalandıktan sonra arkadaşlarla daha sonra buluşmak üzere vedalaştım. Parkta kendi başıma dolaşırken havuzun kenarında oturmuş bir adam dikkatimi çekti. Havuzun sularına dalgın dalgın bakıyordu. Sanki bu dünyadan uzaklaşmış gibi bir görüntüsü vardı. Elindeki bir kâğıda bakıyordu.

 

Daha dikkatlice baktığımda bunun bir fotoğraf olduğunu fark ettim. Daha sonra fotoğrafı yırttığını ve havuzun sularına savurduğunu gördüm. Merakımı giderememiş ve yanına kadar yaklaşmıştım. Benim varlığımı algılamıyordu bile. Yanına sessizce oturdum. Onun gibi ben de havuzun sularına tam onun baktığı yere bakmaya başladım. Acaba ne hissediyordu? Karşıda tam onun gözlerinin odaklandığı yerde fıskiyeler vardı ve fıskiyelerden yükselen sular yukarıda adeta bir şemsiye oluşturuyorlar. Bu bir anlık görevini tamamlayan damlalar yere doğru yani çıkmış oldukları sulara doğru hızla düşerek yeni bir serüven için sıralarını bekliyorlardı.

 

Güneşin bu dansa katıldığını ve mikro gökkuşakları yarattığına da tanık olunuyordu. Ama tüm bunlar benim gözlerimle gördüğüm gözlemlerimdi. Peki, ama bu adam ne görüyordu? Kendimi daha fazla tutamayarak ona “Merhaba” dedim. Ama o duyumsamıyordu galiba. Tekrar bu sefer omzuna dokunarak “Merhaba” dedim, “Adım İklima sizi rahatsız etmek istemem ama konuşabilir miyiz?” dedim ve bu medeni cesaretime kendim bile şaşırdım. İtiraf etmeliyim utandım da. O da bana, benim yüzüme bakmadan “Merhaba” dedi. “Rahatsız etmiyorsun” ve bir zaman sonra “Benim adım da Engin Işık” dedi ve birden derin hislerle daldığı su damlacıkların dansından gözlerini ayırarak bana baktı.

***

Öyle derin bakıyordu ki, gözlerimin içine bakışlarımı kaçırmak zorunda kaldım… Evet, terminalden kaçarcasına geldiğim bu parkta tekrar nefes alabildiğimin farkına vardım. Parktaki bu havuzu ve fıskiyeleri çok seviyordum. Gelip havuzun başına oturdum. Hayat gibi geliyordu bana suların dansı. Dalga dalga gelip kıyıya çarpıyorlardı. O kadar çok zaman bekliyorlardı ki bu anı, bir anda yok oluyorlardı işte. Belki de buna değerdi kim bilir... Bir başka sefer için kim bilir daha ne kadar zaman geçecekti… İnsanı dinlendiriyordu bu serüveni izlemek. Siz de hak verirsiniz ki, sadece bu bizim duyumsamamız olabilir. Ama ya dalga, ya dalgayla birlikte hareket eden su, ya suyu oluşturan o birçok damlalardan şu veya bu, o bir tek damla… Sonra fıskiyeler çalıştırıldığında bu seferde göğe, yukarıya, yükseğe doğru harekete geçiyordu damlalar. Görevlerini tamamlamak için yine sıra beklemek zorundaydılar. Sanki bir askeri düzen ve disiplin altındaydılar. Ama ben hayatım boyunca ne anlamsız düzenleri ne de anlamsız disiplinleri sevmişimdir… Sonra su ile birlikte damlalar yükselmeye başlıyor, yükseliyor, yükseliyor ve nihayetinde en tepede zirvedeler işte. Ama zirvede olmak bir an sürüyor damla için, sonra tekrar gerisin geriye sulara, dostlarının yanına dönüyor ve tekrar o zirveye çıkmanın hayalini sürüyor, deviniyor.

 

Kendi hayatımı bu su damlasına benzetmeye ve hayatımı film şeridi gibi tekrar canlandırmaya çalışırken, tatlı bir kız sesinin bana “Merhaba” dediğini duyumsadım. Ben o anda o kadar uzaklardaydım ki, ah bir bilse... Tepki vermezsem hemen çekip gideceğini sanıyordum. Ama bir süre sonra aynı tatlı sesin bu sefer omzuma dokunarak “Merhaba, adım İklima sizi rahatsız etmek istemem ama konuşabilir miyiz?” demesiyle bu tatlı sesli kızın hiç de kolay kolay pes edecek birine benzemediğinin ayırdına vardım. Tıpkı benim gibi miydi ne? Sonra derin hayallerimden uzaklaşıp yüzüne bakmadan “Merhaba” dedim “Rahatsız etmiyorsun” ve bir zaman sonra “Benim adım da Engin Işık” dedim. Ve birden derin hislerle daldığım su damlacıklarının dansından gözlerimi ayırarak ona, doğrudan onun gözlerinin içine baktım. Öyle derin bakıyordum ki, gözlerinin içine istenç dışı olarak bakışlarını kaçırmak zorunda kaldı… O kadar tatlı bir yüzü vardı ki. Çillerle kaplı bir yüz. Saçları ise kıvır kıvır ve doğuştan kızıldı. Bir süre ona hayranlıkla baktığımı hatırlıyorum bu zaman içinde nedense ona kanımın ısındığını fark ettim.

 

Elinde bir kitap tutuyordu. Dikkatlice baktığımda N. G. Çernişevski’nin ‘Nasıl Yapmalı’ adlı kitabı olduğunu gördüm. “İlginç; bu kitabı elinde taşımıyorsundur umarım” dedim. O da kızgın bir ses tonuyla; “Hayır, ne münasebet” dedi ve kitabın okuduğu kadarlık bölümünü bana anlatmaya başladı. “Çernişevski, bu eseri Petro Pavlovski isimli çarlık zindanlarındayken 4 ay gibi bir sürede, sosyalist kuruluş sürecini tanımlamak için kaleme almış. Kimi pratik uygulamaların kitaptaki olaylar üzerinden açıklanmasının yanı sıra, o günden bugüne tartışması hâlâ süren insanın doğası gereği eşitliği kaldıramayacağı konusu üzerinde durmuş ve başarılı bir şekilde bir öykü kurgusu içerisinde açıklamıştır. Bu eserinde, ‘yeni insan’ın yaratılması üzerine bir takım tezler geliştirmiştir. Bu eser özelinde, Rus köylüsünün (ki evrensel anlamda tüm köylülerin) çıkarcılığı ve bencilliği, Rus insanının kirlenmişliği ve Rus toprak sahiplerinin bunları kendine fayda çıkarmak için kullanması vb. en ince ayrıntısına kadar verilmiştir. Özetle 'Nasıl Yapmalı'da bu insanları konu ediniyor Çernişevski. Bu öykülerde, gerek Vera Pavlovna'nın yaşam öyküsüyle, gerek Vera Pavlovna'nın ailesinin dünyaya çıkarcı bakış açısıyla, bu kirlenmişlikten kurtulmanın aslında ne kadar kolay ve gerekli olduğunun altını çiziyor. Bu eser, zamanında Rusya'da Narodnik hareketinin temel taşını oluşturmakla beraber, V. İ. Lenin'e de ilham kaynağı olmuştur. V. İ. Lenin, sonradan tilmizlerinin adlandırdığı biçimiyle ‘Leninist’ örgüt teorisini geliştirip açıkladığı ‘Ne Yapmalı’yı yazarken de bu eserden oldukça etkilendiği anlaşılıyor. Kısacası bu eser çağını aşıp evrenselleşmiştir.”

 

Doğrusu beni oldukça çok şaşırtmıştı bu kız. “Yaşına göre oldukça iyi bir çözümleme yapıyorsun doğrusu beni şaşırttın” dedim. Bunu onu kırmadan ve küçümsemeden nasıl söyleyebileceğim kaygısını taşıyarak söylemiştim. O da “Teşekkürler Engin” dedi gururlu bir ses tonuyla. “Bunu ilk dile getiren sen değilsin” dedi. Sonra ben ona bir iki ilave yapmak gerektiğinden bahsettim. “Örneğin kitap, defalarca çarlık sansürüne uğramıştır ki bu da kitabı şifreli bir havaya sokmuştur. Kitap boyunca görünen bir aşk hikâyesinden bağımsız olarak ana konuya bağlı ikinci derecede olay ardında yeni insanı tarif etmeye çalışıyor. Kitaptaki biraz da zorunlu olan gizem, sonlara kadar devam eder. Üç başkahramanın yanında kitaba on-on beş sayfa konuk olan bir Rahmetov vardır ki darmaduman olmuş kahramanlara ve okuyucuya ışık olur gider. Dönemin Rusya'sının üniversitelerinde, özellikle Narodnik hareket içinde büyük ilgi görmüş ve ‘Nasıl Yapmalı'yı okumayan adam değildir anlayışı dahi hasıl olmuştur.

 

Öte yandan yazıldığı dönemde, aslında komün bir yaşama ve sisteme sembol olarak gösterilen Veroçka'nın dikiş atölyesini Çarlık Rusya'sında deneyen meramı anlamamış kadınlar da olmamış değildir! Kitap, hâlâ yeni insana giden yolun güzel, oturaklı rehberlerindendir.”

 

Sohbetimiz hızla ilerlemiş ve değişik yön ve tat almaya başlamıştı. Yeni insandan, gelecek toplumlardan; gelecek için, bugün için, yapılması gereken ivedi işlerden; hâsılı örgütlenmeden ama öncelikli olarak insanın kendi kendisini örgütlemesinden bahsettiğimiz bir sohbet ve fikir alışverişi kulvarına gelmemiz o kadar hızla olmuştu. Ki, daha şimdiden kendi özge ruh sıkıntılarımı unutmuştum bile. Velhasıl terminalde daha bir saat önceki karşılıklı rest çekme ve sonrasında karşılıklı olarak tatsız terk ediş/edilişi unutmuş, yeni bir yöne doğru yol almam başlamıştı bile. Birden o anda “Hadi kalkalım yoldaş, sohbete yolda devam edelim” diyerek aynı anda birbirimize teklif etmemiz hiçte bizi şaşırmamıştı. Yoldaş kelimesini o kadar içtenlikle söylemiştik ki birbirimize ve o kadar iyi gelmişti ki bu kızıl saçlı kız ve düşünceleri…

 

En yakın ay çekirdeği satıcısından bir külah ay çekirdeği aldık. Artık parkta ay çekirdeğimizi çitleyerek ilerliyor ve sohbetimizi derinleştiriyorduk. Park şimdi bize bir bakıma Aristo Okulu olmuştu. Daha henüz ay çekirdeğimizi yeni bitirmiştik ki karşımızda şehrin en meşhur dondurma dükkânı ‘Şişmanın Yeri’ çıktı. Yine aynı anda “Hadi yoldaş kâğıt helva arasında birer dondurma yiyelim mi” sözcükleri dudaklarımızdan çıkmıştı. İkimizde dolu dolu birer kâğıt helva arasında dondurmamız elimizde, bir banka oturarak sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyorduk. Ben ona, “Bak yoldaş sana bir süre önce yazdığım bir metni okuman için vereceğim okumak istersen tabi” dedim. Bu metin, terminalde buluştuğum kadın arkadaşa yazılmış bir metnin kopyasıydı. “Ama dedim bu metnin bazı yerlerinin özel anlam içerdiğini göz ardı etmelisin. Bu metin özelde Reel Sosyalizmden başlayarak Sosyalizmin sorunlarına dair kendimce bir başlangıç ve hâsılı ön notlar çerçevesindedir. Bu gözlükle okursan daha yararlı olur kanısındayım. Hem daha sonra bakarsın uzun uzun tartışırız ne dersin?” diyerek cebimden kâğıtları çıkartıp ona uzattım. “Okuduktan sonra bana geri getirirsen memnun olurum çünkü bu bendeki tek kopya” dedim. O da sevinçle “Çok teşekkür ederim Engin yoldaş” diyerek kâğıtları aldı. “Başlığı da ilginçmiş ‘Yeni Zamanlar’ müsaadenle bir göz atabilir miyim?” diyerek benim onayımı almayı beklemeden hızla okumaya başladı. Bu tavrına içten içe sevinmiştim. O anda “Pek tabii İklima yoldaş” diyerek onu onayladığımı bile duyumsadığını sanmıyorum.                                          

15/12/2007

DAYIM / İRFAN SARİ

RESİM: ATANUR DOĞAN


Yağmur, nisan nostaljisiyle yağıyormuş doğduğum gün. Şimet Dayım, doğan on ikinci yeğeninin doğumunu bir başka heyecan ve aşkla öğrenir. Bu doğan bebeyi yani beni görmeye yoğurt ve köy yumurtası yüklenerek onca yolu yürüyerek gelmiş. Doğumdan sonra rahatsızlanmasına rağmen anneme bir şey demeden direk gelip yüzümdeki tülbendi kaldırarak iri dudaklarıyla öptükten sonra odadakilere dönerek benim yeğenimin ismi Halil olacak demiş. Daha sonra anneme dönerek, "Korkma bu yiğidi dünyaya getirene Allah yardımcı olur" diyerek usulünce memnuniyetini belirtmiş. Üç gün evden ayrılmamış göz aydına gelen eş dosta bu benim yeğenim doktor olacak der dururmuş.

 

Dayım, boylu poslu gür kaşlı kocaman bir çehreye sahipti. Onun için hayat; beslediği hayvanlardan ibaretti. Onlarla umut besler bu umutlarını geleceğe uçururdu. Ben doğunca umutlarına beni de kattığından fırsat buldukça köyden yaya olarak beni görmeye gelirdi. Daha yürümeye yeni alışmışken bile alır beni köye götürür anne şefkatiyle üstüme titrermiş.


Yıllar devrildikçe bu sevgisi de büyümüş bensiz zaman geçirmek istemez olmuş. Uzun ve acımasız kış günlerinde bile doğada kol gezen tehlikelere aldırmadan yollara düşermiş.


Doğan her kuzuya, oğlağa ve buzağıya; alışana dek anasından kendi elleriyle süt emmeyi öğrettiği yıllar bir birini kovaladıkça bana olan umudu da hiç yitmemiş,aksine artarak devam etmiş.

 

Ben okula başlayınca “Artık onu köye götürme” dediği için annemle olan kavgalarının olduğu günden beri dayımı artık sadece hafızamda bulabiliyorum. O gün annemle olan kavgalarında babam aralarını bulmuş ve uzlaştırmıştı. Artık, yaz tatillerinde dayımlara gidecektim bu uzlaşmaya göre. Buna razı olurken bile bir ah çekişi vardı, sesi sanki bütün odaya doldu, anneme bütün bakışlarını kesti. İsteği yerine gelmemiş çocuklar gibi ses etmeden çekip gitti. Bir dönem kızgınlığından evimize gelmedi ama okula beni ziyarete gelir Suna öğretmenimden sorardı.

 

Suna öğretmen ufak tefek atletik yapıda bir Anadolu kızıydı. Dayımın elini tutunca çanta gibi duruyordu. Bazen gelince beraberinde yoğurt ve köy yumurtası getirirdi öğretmenime ve az buçuk Türçe'siyle derdi ki: "Senin emeğin bunlarla ödenmez öğretmen ğanım”. Kızcağız da mahcup mahcup estağfurullah derdi.

 

Üçüncü sınıfa kadar Suna öğretmenle devam ettim öğrenimime. O anlamda şanslıydım çünkü buralarda bu kadar kalan öğretmene pek az rastlanılırdı. Bir mazeret bulur ve hemen çekip giderlerdi.  O yıllarda sağ sol fraksiyonlar türemiş kan gövdeyi götürüyordu.

 

Suna öğretmen, üçüncü yılında okulumuz öğretmenlerinden Hakan ile evlendi. Dayım evlilik hediyesi olarak bir kuzu getirmişti. Sevincini saklayamadı, sıçrayarak dayımın yanaklarından öptü. Ancak, biz dördüncü sınıfta iken tayini çıktı. Sınıfça ağlamamız geri getirmeyecekti artık onu.

 

Anlaşma gereği ben de her yaz tatilinde köye dayımlara giderdim. Dayım ve Tolé yengem yalnızlardı. İkisi bir birlerine deli gibi âşıktılar. Babası Tolé yengeyi vermeyince dayıma kaçmış ve aylarca dağlarda kalmışlardı. Büyüklerin araya girmesiyle anlaşmasına anlaşmışlardı ama bu kaçak sevda bir türlü meyve vermemişti. Buralarda böylesi duruma az rastlanılırdı çünkü kadın doğuramıyorsa kabahat onda olur ve kuma kaçınılmaz olurdu. Buna rağmen dayım köy yeri baskılarına aldırmadan sevdiği ile mutlu bir yaşam sürüyordu. Ki daha sonraki yıllarda artık okula Tolé yengeyle birlikte gelmeye başlayacaktı.

 

Radyo onun vazgeçilmeziydi. Kısa dalga üzerinden Erivan Radyosu’na ulaşır Qırapıté Xaço ya da Kavis Ağa'yı dinlemekle kalmaz beraber söylerdi. Bir tok sesi vardı ki... Yine Irak radyosunda Kürtçe müzik yayını süresince oturduğu yerden dağ gibi görünüm verirdi. Hele Türkçe haber servisinde radyoya iyice yaklaşır parazit almayacak yön bulur, pür dikkat, tabir yerindeyse nefesini tutarak dinlerdi. Ben de onunla dinlerdim çünkü haberler bittiğinde bana tekrarlatırdı. Hele Amerika’nın Sesi Radyosu’ndaki Türkçe haberler gelince ölürdüm çünkü bende ne dediğini anlamazdım kem küm ederken babam imdadıma yetişirdi.

Ama tepkisini koymaktan da alamazdı kendini. “O da aynı şeyleri dedi” diye.

 

Televizyon bin dokuz yüz yetmiş yedi yılında evimizde girince. Babama bu kâfir işi diye çıkıştı. Bir hafta sonra elinde bir saz eve geldi. Tutuşturduğu gibi elime “hadi çal” dedi. Bu böyle olmaz öğrenmem lazım dedikçe de o, sazdan çıkardığım anlamsız seslere sözler uydurmaya çalışırdı. Annem ise bundan hoşnut olmamıştı “Bu oğlumu derslerinden edecek” diye sitem edince evde kıyamet koptu. Siz bu şeytanın içinde olduğu kutuyu getirdiniz bir şey olmadı da... Saz mı derslerinden edecek? Diye bağırdı çağırdı ve gecenin bir vaktinde evden çıktı gitti. Arkasından gitmem fayda vermedi.

 

Aç yırtıcıların şehre kadar sokulduğu bu dönemde köye yayan gitmişti. Bu kızgınlığı uzun sürdü. Bende bir yandan okula gidiyor bir yandan da sazdan anlayan ağabeylerle sazı öğrenmeye çalışıyordum onun hatırına. Bereket yaz tatilinde annemin inadını nihayet kırdım ve beraberimde sazımı da alıp köye,dayımlara gittim. Köy şenlik yerine döndü dayımın keyfine diyecek yoktu. Kuzular kesildi pilavlar yapıldı resmen bayram havasına döndü her yer. Meğer gideceğimizi babamdan öğrenince evvelden gidip bir de televizyon almış eve. Akşam TRT haberlerinde çatışmaları ve ölüm haberlerini izlerken kalktı dışarı çıktı.

 

Tolé yenge durumu izah edince arkasından dışarı çıktım. Tütününü sarmış cırcır böceklerinin sesleri altında ağlıyor sigara tüttürüyordu. Yanına oturdum başladım çalmaya sazı. ‘Lé Dotmamın’ eşliğinde dayı yeğen köylüyü topladık evin önüne.

 

80 cuntası bu görüntüleri ekrandan silip cezaevlerine taşıdığı yıl liseye başlamıştım. Lise yıllarına da dayım çok arka çıktı bana. Şıpsevdiliğimi bir o anlıyordu, annem babam ise azarlıyorlardı beni. Düşe kalka tıp fakültesinin yolu görününce annem ve babama alaycı söylemlerini söylemekten geri kalmıyordu dayım. Uzun yıllar sürecek yeni eğitimim için evden ayrılma faslını anlatmak istemiyorum ama biliyordum ki ortalık hüzün kaynıyordu. Dayım ve babam benimle gelip kayıt işlerimi bitirene dek bana destek oldular. Bir müddet de yanımda kaldılar hatta dayım neredeyse bir dönem kaldı. Onun için arkadaşlar arasında alay konusu bile oldum. Ne yapayım bir türlü gitmiyordu. En sonunda onu uydurma bir telefonla Tolé yenge hasta diye ikna edip gönderdim. Ancak neredeyse bütün boş zamanlarımı postahanelerde telefon kuyruklarında geçirdim.

 

Yeni girdiğim kocaman aileye ve şehre, alışmışlığımız, hasretimiz ve sevincimizle yılları sıralıyordum. Çok başarılı olmasam da kötü de sayılmazdım. Dördüncü sınıfın sonunda sosyete kızı bir arkadaşımla memlekete döndüm. Dayım yatılı bölge ilköğretim okulu civarında otobüsü durdurdu, yani orda karşıladı bizi. Bu arkadaşım deyince elini tuttu ama hiçbir şey demedi ki arkadaşım elini uzatmasa belki onu da yapmayacaktı. Sevinci donuklaşınca arkadaşımla bakıştım ve kaş göz işaretleriyle eve kadar vardık. Durumu önceden izah etmiş ve biraz kapalı giyin diye de uyarmıştım ama o sosyete kızıydı, böyle alışmıştı. Bu havadan, evdeki karşılama faslı kurtardı bizi. Tabii gelişimizde bir de köy planı yapmıştık onun için. Arkadaşım bir kutu on ikilik fotoğraf makinesi filmi getirmişti beraberinde. İlk poza da dayımın kızgın ifadesini yerleştirmişti.

 

Bir hafta sonra dayımlara gitmek üzere köye yol aldık. Köyün girişinde bizi bekliyordu dayım. Arkadaşım yine aynı tarz giyimiyle yanımdaydı. Buralarda misafir ne olursa olsun yüz asmak olmazdı onun düşüncesinde ve ben bunu biliyordum. Bir ay sürecek köy tatilimiz böylelikle başlamış oldu. Arkadaşım, köy yaşamını ilk kez görüyordu ancak daha ilk gün Tolé yengeyle 'béri'ye, yani koyun sağmaya gitmesi ve sanki bütün bunlara alışıkmış gibi davranması beni şaşırttı. Bir elinde süt bakracı çıplak kollar ve fotoğraf makinesi 'sosyete béri'ye çıkardı adını. Artık herkes ona "sosyete béri" demeye başladı.

 

O kadar kendini kaptırdı ki beriden döner dönmez bu kez ot biçen köylünün yanına gidiyordu tırpan çekişlerini, tırmıkla ot toplayanları kare kare fotoğraflıyordu. Bir hafta sonra güneş kreminin işe yaramadığını çatlayan dudaklarından ve yanan teninden anlamış oldu ki artık o da beriler gibi örtünmeye başladı. Başörtüsünü takınca minnacık yüzü kayboluyor topuz burnu bir başına kalıyordu. Tam bir köylü kızıydı şimdi.

 

Hemen hemen her gün dayımla ot biçmeye gidiyor, dönüşte de beriye giderek kuzularla oynaşıyordu. Akşam o yorgunlukla yığılıp uyuya kalıyordu. Ama ben uyandırır dayımların komşusunun bahçesinden salatalık çalmaya götürürdüm. Bunu da programına aldı.


Salatalık çaldıktan sonra dayımlarla balkonda oturur sohbet ederken o yine başını omzuma dayayıp uyurdu. Tolé yenge destek olur onu yatağına götürürdü ve onun için gün biterdi artık.

 

Gittiğimizin ikinci cuması köyleri ev ev dolaşma kararı aldık. Her eve gidiyor, sohbet ediyor, resim çekiyor, Kürtçe çeviri yapıyoruz. Cuma namazından sonra çocuklar "kavga var" diye bağırıştılar. Koşarak gittik Şimet dayının elleri kan içerisindeydi hatta üstü başı kanlıydı. Meğer köyün hocası vaizinde bu kız geldikten sonra bereketimiz kaçtı demiş. Dayım da namazdan sonra bir güzel dövmüş. Arkadaşımla bunu duyduktan sonra gülmeye başladık. Hiddetli hiddetli “Ne gülüyorsunuz açıkta bir şey mi var” deyince sustuk.

 

İmam köyden o gün kovulunca biz yine normal yaşama döndük. Getirdiği bütün filmleri tüketmişti ki biz de ayrılma zamanı geldi artık dedik ve ayrıldık köyden. Köylü, çoluk çocuk hep birlikte bizleri uğurladı. Hepsinin birer fotoğrafını beraberimizde götürerek biz de onlarla vedalaşmış olduk. Yaz tatilimiz bittikten sonra okulumuzun son yılını okumak üzere geri döndüğümüzde yine o klasik veda sahneleri hüznümüze döküldü. Uzun otobüs yolculuğu boyunca anılarımızı depreştirdik.

 

Son yılımızı hep o anıları anlatmakla ve kaleme almakla geçirdi arkadaşım. Artık bir dahaki yaz tatiline misafirlerim çoğalmıştı, daha doğrusu dayımın misafirleri.

 

Bizler bu hayalleri kurarken...    Maalesef bu misafirlikler haber kanallarına düşen şu haberlerle asla gerçekleşemeyecekti:
"Kırsal alanda yapılan operasyonlarda Şimet YILDIZ adlı terörist ölü olarak ele geçirildi."


Elli yedi yaşında terörist diye vurulan bu adam benim dayımdı. Bütün hayatı boyunca köy yaşamının dışına çıkmayan ve ondan başka bir dünyası olmayan dayım doktorluk diplomamı görmeden hak etmediği bir biçimde hayattan koparılmıştı.

 

- Kurumadıkça Bir Pınar Öz Suyu Her Gözyaşı Kendi Yatağında Hep Ağlar. (Vedat Koparan) -


İrfan Sari
Haziran-2006 / Şırnak.

15/11/2007

SAHTEKAR / UYSAL HİMMET ASLAN


FOTOĞRAF: ONUR DİZDAR


Adam üç adım önümdeydi. Ben adamı takip ediyordum.


Karşıdan kısa tişörtünün altından göbeği görünen zayıf bir kız gelmekteydi. Kıvır kıvır uzun saçları, narin bir yüzü ve boynunda dikkat çeken büyükçe bir altın haç vardı. Adam kızdaki açık göbek ve altın haç örgütlenmesinin yaydığı mesajlarla alay etmek istedi. Önünü kesip "bakar mısız? ’’ dedi, "buradan Vaftizci Yahya geçti mi? ’’ Kız bu ani müdahaleden ürküp vurgun yemiş gibi baktı. -Hiç görmediğim vurgun yemiş adam bakışını, kızın iki durum arasındaki hızını abartarak anlatmak için kullanıyorum- Kız sağ elinin baş parmağını açık ağzında aralıklı duran iri üst dişlerine dayayıp o hızla kafasını arkaya ittirdi. Aynı elini yumup işaret parmağını ileriye doğru dirsek yaparak tak tak diye vurabileceği bir tahta veya ona benzer bir şey aradı ve bulamayınca o kadarla kalıp, bir de kulağını çekmeye kalkmadı. Gözlerini daha bir açtı. Dudaklarını kızgınlıkla birbirine yapıştırdı. İçinden "manyak!’’ diyerek adamın yanından sıyrılıp geçti. Adam da içinden "Vaftizci Yahyalar şeyetsin seni! ’’ diye cevap verdi. -neyetsin dediğini anlamışsınızdır- Kısa bir süre kıza baktı arkasından ve yoluna devam etti.

 

Adam birkaç adım daha atınca bakışları yolun tam karşısındaki dev bir MegDanılds tabelasına yapıştı. Bakışı da adama ait olduğuna göre adamın tabelaya doğru ama aynı zamanda tabelaya yapışık yürüdüğünü söyleyebilirim. MegDanılds’a girdi, ben de peşinden. Siz olsanız izlemek için nereyi seçerdiniz bilmiyorum ama, ben MegDanılds ehli olamayacağını düşündüğüm bu adamın kasaya yakın oturacağını tahmin ederek o civarda bir masa tuttum. Yanılmadığımı biraz sonra anlayacaktım. Piti kareli, pembe tezgahtar kız, asgari ücretli bir gülümsemeyle (tabela gibi desem de olurdu)

"Buyrun efendim’’ dedi,’’ne istemiştiniz?’’ Hamburgerleri işaret etti adam:

"Şu iğrenç şeyleri yemek için kaç para ödemem gerekiyor?" 


Kimsin ki sen? Yarım zekalı sözde esprinle, şurda oturanlar gibi dont vöri edip bi hepi olacağına, bir esprilik hepi olup her şeyi vöri eden bir tipsin kesin. Kırk yılda bir gelseniz de senin gibiler için gerekli olan bir ayıklama makinesi koyamadılar gitti şu kapıya. Neyse ki yazarkasa en azından bir daha gelişini ayıklayabilir belki... denmez. Hiçbir tezgahtar kızın düşünceleri bu şekilde ifade edilmez. Bu salaklığı sadece bazı yazarlar yapar ve ben onlara çok kızarım. Yazdıklarının –iyi bir yalana itirazım yok tabii ama- tamamının kötü bir yalandan ibaret olduğunu düşünmekten kendimi alamam ve beni arka kapak yazıları bile aksine ikna edemez artık. Neyse adam iğrenç şeylerin fiyatını sormuştu ve siz şu son birkaç satırı bitirmeden önce piti kareli pembe kız, içinden adama lanet okuyup, MegDanılds MegDanılds bakmayı da ihmal etmeden şu cevabı vermişti:

"ikiyediyüzelli efendim.’’ Adam aynı ukalalıkla:

"Tabelayı değil, hamburgeri sormuştum’’ demişti. Kızsa ısrarlıydı:

"ikiyediyüzelli efendim’’.

"İyi, ne yapalım, verin zıkkımlanayım! ’’


Zavallı beyaz kölelere sınıf atladıklarını hissettirerek (sözüm atladıklarını sandıkları sınıftan dışarı) çenelerine toplu ayin yaptıran MegDanılds şarkılarının farkına varmadan zıkkımlandı. Zıkkımlanırken, güneş gözlüklerini saçlarına kaldırmış, söyleyeceğim hiçbir şeyin boyalarını gözünüzde canlandırmanıza yetmeyeceğine inandığım, tombul, çirkin ve yaşlıca bir kadın yerleşti masaya, yani masaya hakim sandalyeye. "Alt takımı bozuktur bunun allah bilir! Kaporta cilasıyla kendini satmaya çalışıyor’’ derken –öyle demiş olmalı- kadın çantasından bir bulmaca eki çıkarıp bazı yerlerini doldurmaya başladı. Bir yandan da reklam arası hamburgerini ruju son lokmasına kadar eşlik edecek şekilde dikkat ederek götürmekteydi. Kadına ve aynı zamanda gazeteye doğru eğildi:

"Efendim, ben bunları çok bilirim, hatta ukala sayılırım. Bilemediğiniz yerler varsa, olursa söyleyin bileyim’’ dedi. Kadın, ne yapsa suratsızlıktan kurtulamayacağı inancının verdiği bir umutsuzlukla ama takdire de değer bir çabayla sevimli olmaya çalışarak:

"Vakit geçiyor işte! ’’ dedi.

"Geçer efendim bu vakit, bakmaz insanın gözyaşına! ’’


Kadın rimellerini kaldırarak baktı. Uzakta bir yerde, ‘’vakit geçiyor, acele edelim’’ anlamı ya da belki teklifi olabilir miydi? Neden olmasındı, dünya buydu. Yok, yok olamazdı. Adam bunun için fazla yakışıklıydı. Kadın ümit etmek istedi. ‘’Ne kaybederim ümit etmekten’’ diye düşünecekti ama düşünmesine kalmadan vakit yine geçti ve geçen vaktin bir yerinde adam çantasından bir kitap çıkarıp dünyasını masadan çekti. Bununla da kalmadı. Daha bir sayfa çevirmeden vazgeçip toplandı ve masadan kalktı.


Hayırsız herif, onca yakınlıktan sonra bir "iyi günler" bile dememişti.

 

Hikayenin burasında sarma sigarama çakmak aranırken masamda oturmakta olan iki sevgili imdadıma yetişti. Biri çakmağı uzatırken diğeri tatlı tatlı gülümsüyordu ve bu nedenle bir çakmağı birlikte vermiş oldular. Karşılık olarak buraya kadar yazdıklarımı okumayı önerdim. Kabullendiler. Özellikle şu alt takım’dan bahseden yerde utanarak, yan gözle kıza baktım ve o da kızararak sevgilisine baktı. Okumamın karşılığında iki gerilmiş gülümseme aldım. Bir kez daha borçlandım.


Bu arada bizim hayırsız herif, Galata köprüsüne doğru yürüyordu ve ben de yoldan, tezgahtan ya da masadan dahil olan yan karakterleri değil esas adamımız olan hayırsız herifi takiple yükümlüydüm. O altın haçlı kız, piti kareli tezgahtar ve rimelli kadının yaşamlarının geri kalan kısmını çok merak ediyor, ama hiç öğrenemeyeceğimi biliyor ve üzülüyordum. Zavallı figüranlar... kim bilir ne başrollerde oynadılar. Gerçi tezgahtar kızın bazı romanların otel girişi, pavyon ve kafe sahnelerinde yine figuran olmak dışında pek şansı yok ama diğerlerinin heveslilerinin az olmadığını piyasadan biliyoruz. Ben asıl tezgahtar kıza üzülüyorum. Umarım başka bir öykücü de onu takip eder.


Galata Köprüsü’ne kadar, anlatılmaya değer hiçbir şey olmadı. Olduysa bile bunları şimdi anlatmanın sırası değil, çünkü hem biran önce bundan sonrakileri anlatmak, hem de bundan sonraki öykülere malzeme bırakmak istiyorum. Bu nedenle adam öylesine yürümeli, biz de onu öylesine izlemeli ve sonunda Galata Köprüsü’ne gelmeliyiz. Geldik de zaten.

 

Adam Köprünün Marmara tarafından yürüdü. Korkuluklara dayandı. Siz de dayanmışsanız bilirsiniz, sağında solunda sıra sıra dizilmiş onlarca çubuk ve bu çubukların ucundaki misinaları takip ederek çalkalanan denize bakan onlarca insan vardı. Adam dirseklerini korkuluğa koyarak hafifçe eğildi. Derinleri görmeye çalışırken kalabalık bir istavrit kafilesi gördü. Kafile, bir noktadan çekiliyormuş gibi, şeklini bozmadan Haliç’e doğru kayıyordu. Ama dikkatli bir gözlemci olan adam, bir istavritin çaktırmadan geride kalarak, sevgilisini başka bir istavritle aldatmak üzere olduğunu farketti. Üstelik de İstavrit, her zaman makul açıklamalar bulabileceğinin bilinci ve rahatlığı içinde görünüyordu. Adamın nasıl olup da bunları gördüğünü sormayın. Yalnız şundan emin olun ki adamın yerinde olsanız siz de görürdünüz. Sonrasını görmedi adam, çünkü kafile köprünün altında gözden kayboldu.


Eminönü tarafında, kayıklardan yükseliyor gibi görünen, oysa, aldatılmış ve aldatılmamış ama böyle bir sınıflamaya da tabi tutulmadan aynı ızgaraya bırakılmış balıklardan yükselen dumanlar, ara sıra denizden vuran rüzgarın etkisiyle gelecekten bi haber sevgililerin burunlarına doğru süzülüyordu. Adamın, sevgilileri de sınıflara ayırdıktan sonra yorulmuş ve üzülmüş bakışları dumanlardan, balıklardan ve sevgililerden kurtulup gerisinin yorumunu size bırakarak Kadıköy’e doğru kaydı.


Genellikle Panama bandıralı olan gemilerden biri boğazı geçmiş, İstanbul manzarası seyrederek Marmara’ya doğru açılıyordu. Tayfalar bu uzak ve yabancı şehrin batmakta olan güneş altında gölgelenen siluetini izlerken bir yerlerinde kendilerinin de yaşamakta olduğunun farkında değillerdi. İstanbul ise, tayfaları görünmeyen, yorgun horultuları ve küfürleri duyulmayan bu gemiyi uzaktan seyrederek "Çocuklar Duymasın"ı izlemeye, rakı içip efkarlanmaya ve gözü kör aşklar üzerine şiirler döktürmeye hazırlanıyordu.


Martılar, hani şu bütün girişleri ve arka kapıları, bütün önceleri ve sonraları, bütün gölgeleri ve sahiplerini gören, bazen bir simit parçasının peşinde uçarken gördüğümüz, öğretilmeye çalışılan "woaw!"ları siktirederek tamamen kendilerinin ve kendileri olan çığlıklarıyla grilere bulaşmadan yaşayan martılar ve Gebze tarafındaki gemi cenazesi levazımatçılarının bakışı ise tamamen farklıydı (daha iyi ifade edemezdim gerçekten). Son bahsettiklerim bu gemileri tam bir cenaze levazımatçısı mantığıyla izlerler. Zannederler ki bu gemiler sökülüp jilet yapılmaktan başka bir işe yaramazlar. O kadar cahildirler ve boğaza o kadar kör yaşarlar ki bir geminin rakı sofrasına nasıl buyur edileceğini bile bilmezler. Bir de onların Limter-İş adında, Eğitim Sekreteri işkencede öldürülmüş, bu hikayeye sırf propaganda olsun diye girmiş bir sendikaları ve bu sendikalarının da, şimdi buraya soksam hiçbir okurun ajitasyonundan kurtulamayacağı, Ajito Kenan lakaplı bir ajitatörleri vardır. Ve tarihi aydınlarımız her biri yepyeni birer arkeolojik eser olan bu tip unsurları ya kitaplarına almazlar ya da biraz toprak altında tutup çok eskilermiş süsü vererek alırlar. Elbette onları da anlamamak elde değil, çünkü rağbet aşk pazarına, tarih o tarih değil.


Siz adamı bırakıp da propaganda cümlelerimi –ki bunları adam da düşünmüş olabilir- okuduğunuz sıralarda adamın telefonu çaldı. Ekranda komşu yazıyordu. Ama arayan karısıydı.

"Aloooo!" (lütfen o’ları inceltme işaretleri varmış gibi okumayınız)

"Alooo!" (bunda da inceltme işareti yok ama yukarıdaki alo’ya gülümsüyor)

Çocukları almaya (nerden diye sormayın, önemi yok) o mu giderdi yoksa kendisi mi gitsindi?

"Sen git. Ben daha zipora gidecem.’’

"İyi tamam canım, oldu.’’

"Bi dakka niye benim telefonumda komşu yazıyor? Niye senin ev telefonun görünmüyor? Benden sakladığın bir şey mi var? ’’

"Hayır canııım, komşu kahve içmeye davet etmişti de ordan arıyorum. Hadi hoşça kal.’’

"Dur canım. Bakıyorum kapatmak için bahane arıyorsun! ’’

"Yok canım, komşuya ayıp olmasın diye kapatıyorum.’’

"Ah ulan! Eskiden olsa şartları zorlar, en az bir saat görüşürdün.’’

"Hah hah ha! Hoşçakaaaaal! ’’


Of oldu (ilkelerimden taviz vermiş değilim, bu ingilizce sözcüğü de okunduğu gibi yazıyorum) , telefon kapandı yani.

"Sahtekar ulan bu dünya! ’’ dedi adam. Yeniden Eminönü tarafına baktı. yürüdü gitti sonra. Takip etmeye devam etseydim farkedecekti. Vazgeçtim. demir korkuluklara yaslanıp aşağılara baktım.


***


Biraz sonra omzuma dokunan bir elle irkildim. Döndüğümde onu, yani takip ettiğim adamı gördüm. Kızgın degil aksine rahat görünüyordu.

 

"Sen öykücü müsün? ’’ dedi.

"Evet" dedim,

"Ben öykü yazarım, fırsat düştükçe tabii’’.

"Anlamıştım’’ dedi "takibinden’’.

"Nasıl yani? ’’ dedim.

"Bir öykücü gibi takip ediyordun’’. Şaşırmıştım.

"Hımm, ilginç!’’ dedim, "Nasıl anladınız takibimden öykücü olduğumu? ’’

"Böbürlenmene gerek yok’’ dedi, "Bu senin değil benim yeteneğimden kaynaklanıyor’’. Bir kez daha şaşırdım:

"Nasıl yani?’’

Gayet sakin omuzlarını silkti:

"Sen yazarsın ama ben yaşarım’’ dedi. Gülümseyerek devam etti: "Ben profesyonel öykü yaşayıcısıyım. Sen nasıl bir öykü yazarım belki diye peşimden yürüyorduysan ben de nasıl bir öykü yaşarım diye yürüyordum’’.



Uysal Himmet Aslan

1/11/2007

SAVAŞ BU! ANŞA KIZ'IN DÜĞÜNÜ DEĞİL! / ERDOĞAN TEZGİDEN

        

                                                         RESİM: İRFAN ERTEL


        Geçen yıl büyük şehirden,  enseleri ve cüzdanları kalın bazı adamlar geldiler. Bizim köyle alt tarafımızdaki komşu köyün arasında sınır olan ve iki köy arasında  yıllardır süren bir husumetin de nedeni olan bir toprak parçası vardı. Şehirden gelenler, Karadere'yi zorbalıkla,  bizim Muhtar Hambıyık İrecep’le  köyümüzün baş ağası  Minnoş Abık’ı da para vaadi ile  , biraz da göz dağıyla satın aldılar.

 

        Adamlar geldiler, yestehlediler yüzlerce yıllık ata-dede topraklarımızın üstüne.  Bizim köyün ileri gelenleri gık bile çıkaramadı. Hatta önceleri biraz da sevindik. Ulan iyi oldu bu Karaderelilere!” dedik. Dedik de halt yedik. Bu Karadereliler, bu şehirlilerin köy topraklarının üstüne çökmesinden hiç hazzetmediler.

 

        Gelenler, önce toprağı korumak ve işlemek için bizim köyden yardım istediler. Muhtar da "Bastırsınlar parayı, gidiverelim" dedi. Adamlar da parayı bize değil başkalarına bastırdılar; Kıran Dağı'nın ardındaki Kurtkaya köylülerini getirip koydular iki köyün arasına. Şehirden getirdikleri adamları da kattılar içlerine.

 

        Karadereliler, köy çevresinde dolanan, karıya, kıza sarkan şeherli korumaları rast getirdikleri yerde tepelediler. Şeherliler, daha çok silâhlandı. Ama bizim Karadereliler yılar mı? Bağda, kırda, tepede; gece, gündüz yakaladıklarının üstüne çöküşüp ver ettiler sopayı. Geçmişte biraz düşmancılığımız olsa da Karaderelilerin yiğitliği bizim de hoşumuza gitmişti. Köyümüzün gençlerinden bazıları, "Yahu şu şeherlilere iki kötek de biz çekek, o topraklar bizim de atalarımızın toprağı sayılır." dedilerse de Muhtar  Hambıyık İrecep onları salmadı. Muhtara kalsa, köyün gençlerini bu şehirlilere bekçi dikecekti. Kırk dolap, kırk numarayla köye baş ağa seçilen Minnoş Abık’la bastırdılar ama azaların çoğunluğu razı gelmedi, bunca gencin kanıyla canıyla oynanmasına.

 

        Zaman döndü, gün döndü. Şehirlilerin başı hem Kıran Dağından getirdikleri Kurtkayalılar'la hem de Karadereliler'le iyice belâya sardı. Daha beter olsunlar. Neyse, biz gene devam edelim anlatmaya.  Kurtkayalılar, "Köyümüzü buraya taşıyak, buraya kurak." demeye başladılar. Karadereliler de hem şehirlilerden, hem de Kurtkayalılar'dan rahatsız olduklarından şehirlilere dayak, sopa çekme işini büyüttüler. Her gün üç-dört şehirlinin sopa yediğini duyuyorduk.

 

        Bir gün şeherlilerin katmer enseli, koca göbekli başkanları bizim köyde Minnoş Abık ve takımını ziyaret etti. Ondan sonra  Minnoş Abık, Hambıyık İrecep'le birlikte başladı: "Gelin koca şehirden gelmiş, gıymatlı misafirlerimizi biz koruyalım. Bizim köy bütçesine para da virecekler. Gidelim Karadere'ye; bakın şimdi Kurtkayalıların oturduğu tarlalar dedelerimizin. Belki bu şeherliler buraları gene bize verir."  dediler. Önce herkes karşı çıktı. Gençler, "Gideceksek, Karadereliler'in yanında yer almaya gidelim. Ne de olsa eski komşularımız, çoğuyla da hısım akrabayız." dediler. Ama bu sefer Minnoş Abık'la Hambıyık İrecep, azaları da kandırarak köyün gençlerini şeherlileri korumak için Karadere’ye gönderme kararı aldılar. Davul-zurna çaldırarak asker toplamaya başladılar.

 

        Fadiş Teyze, bu karara karşı çıktı: "Ula şişgöbek Abık’la Üçkağıtçı muhtar Hambıyık, bu çocukları siz mi doğurdunuz? Siz mi doyurdunuz?  Siz mi böyüttünüz. Ula Minnoş Abık, Senin çocukların nerede? Şeherden çağırtıp onları da bu kavgaya gatacak mısın? Sen Düldül İrecep, senin çocukların da şehirde. Sen çocuklarını gönderiyon mu?"

 

        Minnoş'la Hambıyık, hık ettiler, mık ettiler; sonra Fadiş teyzeye bağırıp gürlemeye kalktılar. "Sen ne deyon, dul garı başınla işimize, aşımıza garışıyon da çol çocumuzu araya gatıyon?"

 

        Fadiş teyze bu, altta kalır mı?  Elindeki budaklı meşe odunundan bastonunu ver etmeye başladı Minnoş Abık'la, Hambıyık İrecep'in kafasına, sırtına, orasına, burasına. Şenliğe köyün diğer kadınları da katıldı. Onlar da odunlarla giriştiler Muhtarla baş dalkavuğuna dayağa.

 

        Sonunda Fadiş Teyze, "Ey Muhtar, gazan mubarak olsun! Savaş bu, Anşa Kızın düğünü değil. Önce dayağın tadına bi siz bakın, ondan sonra gençlerimizi savaşa, kavgaya göndermeye kalkın! Elbet biz bu yiğitleri vatan için doğurduk. Ama bre utanmazlar, vatan sizin oy sandığınız mı, çiftliğiniz, şeherdeki apartumanınız mı? Biz seve seve askere evlât göndermesini de bilirük, senin gibilere haddinü bildürmesünü de!..." diye bir nutuk çekti. Analar, oğullarına sarılıp evlerine döndüler.

 

ERDOĞAN TEZGİDEN

15/10/2007

NEVİNİN KAŞESİ... / SİNEMİLLİ

             

                                                                              FOTOĞRAF:OYTUN KOCAMAZ

 

NEVİNİN KAŞESİ...

 

 

 

Bir kasabada doğmuş ve hep aynı kasabada yaşamış. Bağlı oldukları ilçeye yılda bir-iki; ile ise yaşamı boyunca bir kez gitmiş. O yaşına rağmen ne hikmetse hâlâ “temiz bir köy kızı” olarak kalmayı başarmış.

 

Kasabalarındaki küçük bir devlet dairesinden haber göndermişler “Gel çalış, bize çay yaparsın, ortalığı toparlar, temizlersin. Biz de kendi aramızda topladığımız parayla emeğinin karşılığını veririz.” demişler. Nevin de hoplaya zıplaya işe başlamış. Başlar başlamaz:

“Nevinnnn çayyy” olmuş adı.

İçlerinden bir kadın:

“Nevincim çay” Bir süre sonra da “Nevin-cimcime çay” demeye başlamış sonrasında da… Gece-gündüz, hem de halkın gözü önünde defalarca rahmet okuduğu kariyerini, etiketini, eğitimini, ünvanını unutup “Nevin Dost” demeye başlamış. Tertemiz bir kızcağızmış ve kadına göre de işte en fazla Nevin ve Nevingiller dostluğu hak edenlerdenmiş.

 

Nevin artık bir devlet dairesinde çalışıyormuş hele kasabalısı, ahbabı, tanışı illa da köyün güzel kızları sıraya girsinler, ne için gelmişlerse gelsinler, önce Nevin’den destur alsınlarmış. Kadın kırıcı olmadığını bildiği için ses çıkarmazmış kasabalısına böyle davranmasına. Hem temiz yüreğiyle yaparmış bunları hem de kendisini o güne kadar pek insan yerine koymayanlara karşı “kariyerli” görünmek onu mutlu edermiş. Sık sık bu kasabaya gelip sonrasında torpille buradan gidenler de o kısacık süre içerisinde Nevin'in bu zararsız psikolojisini anlar, kadının da müdahalesiyle sessiz kalırlarmış.

 

Yaptığı işi o kadar ciddiye almış ki 39’luk Nevin;  bir keresinde komşu kasabadan istemeye gelenlerin ”Yok biz en iyisi geri dönelim, baksanıza bu kız devlet dairesinde çalışıyormuş ne etsin bizim köylü oğlanı?” diye geri döndüklerini duymuş dostu.  “Burada çalıştığını duyanlar seni istemeye gelmeye çekiniyorlarmış ha!” deyip sık sık da takılırmış. Ayrıca yaş takıntısı olan Nevin’e:

“Nevin dost, sen mi daha büyüksün yoksa annen mi?”

“Kuvaimilliyeyi nasıl bilirdin? Kıtlık yılları zor muydu?”

“Diyorlar ki Fransız’ı kasabandan sen kovmuşsun, Ata’yı da gördün mü bari? ” gibi sorularla Nevin’i kızdırırmış. Ayrıca da kimselerin bilemediği, alâka kuramadığı, akıl sır erdiremediği ve bir tek Nevin’in bildiği bir nedenle babacağızı onu 6 yıl büyük yazdırmıştır nüfusa, yani suç Nevin’in miymiş ki, hem yaşı olsa olsa otuzmuş. Dostu olan kadınla aralarında hep böyle esprili bir iletişim olurmuş.

 

Nevin’i bıraksalar gece-gündüz, milli, dini bayram demeden çalışmak istermiş. Zaten ne zaman, nerde geleceği belli olmayan sara nöbetleri yüzünden diğer kardeşleri gibi tarlaya da gidemezmiş.

 

Dostu olan, ona sevecen yaklaşan kadın, bir ara gelip kasabalarına yerleşmiş. Nevin kimsesiz akşamlarında ona yoldaş olmuş. İsteyip istemediğine bakmadan kavga-dövüş kadının karşı çıkmasına rağmen her işine yardım da eden Nevin, bir gün hızını alamayıp biten tüpü yenisiyle değiştirmedeki ustalığını göstermek istemiş de, neredeyse kadının evini uçuracakmış. Kadın evin barkın derdine değil, bir an önce kendilerini dışarı atmak istemiş. Ancak Nevin, üfürükle alevler fışkırtan tüpü söndürme çabasında saçı, başı, kaşı da yakmış yakmasına ama yine sır gibi sakladığı Nevin Usta yöntemleriyle tüpü söndürmeyi başarmış da evi o defalık uçurmayı başaramamış.

Böyle garip böyle dost, böyle kıymetli bir kızmış işte Nevin.  Aradan yıllar geçmiş Nevin de kadın da oradan kim bilir kaç çalışanı karşılamış, uğurlamışlar. Kadın uzunca bir süre dolaştırılmış, o kasaba senin, bu kasaba benim. Bir keresinde de uzun zaman kasabaya gelememiş. Nevin de yeni gelip çalışanlarla günün deyimiyle kanka (!)  olmuş.

 

Dostu olan kadın tekrar döndüğünde, Nevin’in sadece çay değil; değişen, değiştirilen tarihini koca koca altın harflerle boynuna yazan bir “NEVİN” bulmuş.  Kadın önce “Ne o kız Nevin, kaşe mi yaptın kendine?” deyip takılmak istemiş ama Nevin’deki değişimi anında fark edip vazgeçmiş. Hemen fark edermiş bu türden değişiklikleri, görürmüş gerçeği. Nereden mi bilirmiş? Kulağının arkasından…

 

Nevin, kendine altın yapmış, para yapmış, pembeli allı-morlu tv dizileri yapmış, kasabalısına tepeden bakmalar yapmış, hatta pop yapmış, cila yapmış, içini boyamış, kendisini “en kadın” yapmış, dışını da boyamış, hırs, rekabet yapmış, tarih yapmış…  Kadının aklının ucundan geçiremeyeceği ve Nevin’ine yakıştıramayacağı ne varsa onu yapmış…

 

Çar çakal, it köpek ve soysuzlar da yedikleri Nevin’in üstüne iyi gelir diye seslenirlermiş:

“Aşşşkıııııımmm, hayatımmmm, cicimmm, Newwwww bir çayyyy bize”

Kadın da artık sadece,

“Nevin çay” demeye başlamış.

cool hit counter


EMEĞİN SANATI GRUBUNDAN A.ZİYA ÇAMUR, YAŞAR DOĞAN VE BABÜR PINAR’IN DA TEBLİĞLERİNİN YER ALDIĞI KONFERANS METİNLERİNDEN OLUŞAN BU KİTAP SORUN YAYIN KOLLEKTİFİ TARAFINDAN YAYINLANDI. ORADAN İSTENEBİLİR.

EMEĞİN SANATI GRUBU ŞAİR-YAZARLARINDAN EMEKÇİ ŞAİR ŞEREF ÖZTÜRK USTA'NIN İLK ŞİİR KİTABI YAYINLANDI:
"seksen kere söyledim

benden şair olamaz dedim

yüreğim hep kavgamdaydı

sınıfıma sevdamdaydı"



GAZZE'DEN YİTEN İNSANLIK

EMEĞİN SANATI DOSTLARI:

 Devrimci Siteler i ziyaret et
Link Sitesi Bedava siteler Linkcenneti.com
Sitenizi Ekleyin!
Blog Ekle-Site Ekle

Google Gruplar
EMEĞİN SANATI grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et
Blogcu ile yapıldı