« Önceki |

1/3/2008

KIZILKIVRIM / ADNAN DURMAZ

                     

                                                                         FOTOĞRAF:MİSHA GORDİN

 

                                                 Kendimize ve sisteme tersinden bakmak

 

Ukuş körki til ol bu til körki öz   

Kişi kör ki yüz ol bu til körki göz

 

Aklın süsü dildir dilin süsü söz

Kişinin süsü yüzdür yüzünün süsü de göz

Kutadgu Bilig, Yusuf HASHACİP

 

1-"İNSAN YA HAYRANDIR SANA"

 

Günün birinde, gecenin ortasında yapayalnız kalırsın

Yalnızsan, zaman gecedir

Geçirimsizdir duvarlar

Gökyüzü geçirimsiz bir duvardır yalnızsan

Kimsesizlik duyguları kara bulutlardır göğünde yalnızlığın

Ne dost vardır şuncacık

bazen düşmanlarını bile bağışlatacak kadar yoğundur o ıssızlık

Baharın güzellikleri ve kuş sesleri sana teselli vermeye yetmez

Yalnızsan gecedir zaman

 

İnsan

Ya hayrandır sana

ya düşman

Ya hiç yokmuş gibi

unutulursun

Ya da bir dakka bile

çıkmazsın akıldan

                                            Nazım Hikmet  

2-BASİT BİR KENDİMİZLE YÜZLEŞME TARZI

 

Bir de tersinden bakmalı kendimize.

Kendimizi başka biriymiş gibi bir yere oturtmalı önce.

Bir süre sessizce yoğunlaşmalı; onun biz olmadığına inanmak için.

Gerçekten sevdiğiniz bir arkadaşınız bunaldığında size içinizi dökerken, onu o hale getiren olaylarda ve durumlarda onun yanlış yanlarını açıkça yüzüne vururken, kırılan bir kol kemiğini yerine oturturken yaşanan acıya benzer bir acıyla sarsılır. Kendini haklı çıkartmak için aynı biçimde bağırarak tepki gösterir. Kaç insan,  yanlışlarını bir biçimde söylediniz diye size saldırılmıştır. Eğer bunu hiç yapmamışsanız, sizi kendine yakın bulanları hiç dinlememişsiniz veya şirin görünmek için onun her davranışını haklı bularak riyakârlık yapmışsınız demektir.

Bu uzun cümleyi şu biçimde de kurabilirdik, deneyelim: Sizi seven bir insan, bunaldığınız zamanlarda içinizi açtığınızda söz konusu olaylar ve durumlarla ilgili size dair hatalar bulup,  mutsuzluğunuzda kendi payınızın büyüklüğünü ortaya koyduğunda, kendinizi savunur,  giderek hata dediği şeyi yapmanıza başkalarının sebep olduğunu savunarak karşınızdakine bağırırsınız."Sen de beni anlamıyorsun" tarzı cümleler kimi zaman öfkeli, kimi zaman ağlamaklı söylenir."Sen de beni anlamıyorsun" un altında çoğu zaman, "Beni anlamak zorunda olan kişi sensin" tarzı bir emrivaki, kimi zaman da "Sen beni anlamazsan senden de uzaklaşırım" gibi bir tehdit gizlidir... Halbuki içinizi açmak için seçtiğiniz kişi, kırık bir kolu düzgünce yerine oturtmak adına acımasız davranan, sizi yanlışlarınızla yüzleştiren bir dosttur yalnızca.

Bazı insanlar için zaman zaman şunu düşünmüyor muyuz; " ‘ben,  ben, ben’ diye zırvalamaktan bıkmaz mı bu kişi!" Sahi siz " ben,  ben, ben " diye zırvalamaktan bıkmadınız mı..."Ben, ben" diye yıllardır kafasını ütülediğiniz insanların ben'ini merak edip, ama gerçekten de merak edip, iç dünyalarını keşfe çıktınız mı hiç; denediniz mi bunu. Bir arkadaşınız, dostunuz size gelip de yarasını gösterdiğinde kanadınız mı sahiden... Onun için ağladınız mı? İşinizi gücünüzü bırakıp onun yüzünü güldürebilmek için bütün enerjinizi bıkkıntı duymaksızın harcadınız mı?

Bir orantıya vurursak

Başkalarını suçlamalarınız mı daha çok

Yoksa sıcak ve içten sarılmalarınız mı?

Birine sığınak gözüyle bakıp sarılmaktan çok; çaresiz bir insana kaç kez sığınak oldu kollarınız.

Kendinizi başka birisiymiş gibi düşünün bakalım

Belki bir arkadaş belki bir dost; ama adaletli bir dost ve arkadaş olarak…

Sonra da sormalı:

"Bu kadar yalnızsın madem

Bu kadar yalnız olmak için ne yaptın

Bunu nasıl başardın"

O sana; "Hayır, ben insanlara elimden gelen iyiliği yaptım" diyecektir ve kendi iyi niyetlerinin nasıl suiistimal edildiğini hararetli bir biçimde anlatmaya başlayacaktır. Ona fırsat verme fazla. Çünkü o her zaman "ben" diye başlayıp, her zaman "insanların ona ettiklerini" bazen öfkelenerek, kimi zaman acınaklı bir dille, bazen yavaş ve yumuşak bir sesle, bazen da bağırarak anlatırken, sana konuşma fırsatı vermeyecektir. Böylesi durumlarda, yani suçlanma gibi bir durumda kaldığında verdiği tipik tepkiler vardır onun, ağlamak, bağırmak gibi... Hatta senin sorularını biliyor gibi konuşup, .soracaklarını biliyor gibi yanıtlar verecektir. Ona sakın acıma.

"Bu kadar insanın yaşadığı dünyada, bu zamana kadar tanıdığın bütün insanlar suçlu, kötü ve yalnız sen mi iyisin?" diye sor... Onu sıkıştır.

Yani bütün insanların arasında sadece melek olan oysa onu öfkeleri, gözyaşları ve yalnızlığı içinde bırakıp ona tabii olabilirsin; başka bir kurtuluş umudu kalmamış demektir. 

Başkaları için ne yaptın?

Ülken için,

Seni sevenler için ne yaptın?

Ailen için,

Arkadaş diyebildiğin ve şimdi "artık yok" dediğin insanlar için ne yaptın?

Onlara yaptığın maddi katkılar,  hediyeler midir aslolan?

Veya onların nankörlüğü mü?

Herkes kusurluyken ısrarla görmemişsen, bu kadar kör olmanın nedeni nedir?

İnsan kaç defa kör olur?

Verilip geri alınmayan veya onun için harcanan paralar, yapılan ve karşılığı bir türlü ödenmeyen iyilik dediğin şeyler ve bunlardan dolayı içinde oluşan kırılmalar. Söylenen yalanlar...

Siz arkadaşlarıyla, ailesiyle, sevdikleriyle sorunlar yaşayan kaç insan gördünüz ki onları suçlamamış olsun.

Her kimle çatışması olursa olsun  - bu çatışma kırılma ve üzülmelerde karşı tarafı haklı bulma oranı kendini haklı bulma oranından düşük kaç kişi gördünüz. Bütün mutsuzluklarında çoğunlukla ve doğrudan kendini haksız bulan kaç kişi vardır.

İnsanların çoğunun mutsuzluk ve öfke nedenleri kendi çevreleri değil mi. Ana baba çocuk kardeş akrabalar zinciri içinde kendi gerçeğini yaşayamamak bizim gibi ülkelerde önemli bir sorun oluşturmaktadır artık. Akraba denilen insanları biz seçmedik. Yaramaz, yalancı, üçkâğıtçı kişiler olabilir akrabalar arasında; ama akrabamızdır, kan bağımız var. Bir çırpıda silkip atamaz insan onları. Örneğin babanızı veya çocuğunuzu bir çırpıda atıvermek kolay değil. Devletin hastaları yaşlıları koruma ve güvence altına almadığı toplumlarda, geleneksel aile yapısının otokontrol sistemi ve feodal kuralları belli yükümlülükler veriyor kişiye. Akraba akrabanın sırtına yük olabiliyor yeni zamanlarda. Eski zamanlarda, çocuklarını büyüten ebeveyn yaşlanınca da, çocukları onlara bakıyor. Sistem hem feodal yani geleneksel hem de kapitalist aile biçimlerini parçalamaktadır. Çünkü kapitalizm insani olan her şeyin düşmanıdır. O yalnızca satacağı malı düşündüğünden, birbirinden kopmuş ve bireysel yaşayan insanlar daha çok işine gelir. Altı kişinin aynı çatı altında yaşadığı aile kurumunu yıkar. Ana-baba ayrılıp ayrı evler tutarak, o evlere kapitalizmin sürekli reklâm ettiği buzdolapları, televizyonları alarak katkıda bulunur. Giderek çocuklar da belli bir yaştan sonra kendilerine birer ev tutarak eşyalar alır. Durum böyle olunca, bizim gibi bir yanı feodal yaşayan toplumlarda geleneksel akrabalık ilişkilerinin içi boşaltılmış, sevginin yerini giderek nefret ve çıkar almaya başlamıştır.

"Peki, sana ne yaptılar"

"Beni anlamadılar"

“Sen onları anladın mı”?

"Anladım"

"Yalansın"

"Değilim"

"Ben hep anladım onları ama onlar beni anlamadı"

Bu anlamak konusunu biraz deşmek gerekiyor

“Sen onları anlarken onlar seni anlamak zorunda mıydı”?

"Elbette, ben anlamaktaysam anlaşılmak da hakkım"

“Mademki sen anladın onları, tüm insanların asıl derdi anlaşılmak değil mi”?

Kişi en çok kendisini anlayanları sever, kişi kendisini anlamayanları sevemez; belki dener, çırpınır ama karşıdaki insan onu en azından anlamaya çalışmıyorsa o ilişki orada biter. İstese de biter, istemese de biter. O halde konuya dönerek baştan alalım.

Sen insanları anlıyorsun ve onlar anlamıyor seni; burada bir gariplik yok mu?

İnsan mademki kendisini anlayanları sever. Yeryüzünde dost arkadaş diye aradığımız ve sahip olduğumuz kim varsa, şu ya da bu biçimde bizi anlayan anlama çabası olan birileridir. Öyleyse karşındaki insanların sen onları anladığın halde seni itmeleri mümkün değildir; tıpkı senin, seni anlamayanlardan uzaklaşman gibi.

Bir başkasına kolayca söylenebilecek bu cümleleri, birileri size söyleyince, genel olarak size haksızlık yapıldığını düşünürsünüz. Birisi çıkıp insan ilişkilerinde yaşadığın arızalarda çoğunlukla senin hatalı olduğunu söylerse karşı çıkmaz mısın?

Çıkmıyorsan eğer, başkaları tarafından mutsuz edildiğinden yakınmak gibi bir hakkın olmayacaktır.

Bu yazının amacı, kişileri doğrudan doğruya suçlayarak, içlerindeki bastırmaya çalıştıkları suçluluk duygularını depreştirmek değil. Kendim de içinde, yalnızlar kalabalığına dair sesli düşünmeye çalışıyorum yalnızca.

Yalnızlık duygusu insanî bir duygu ise ki öyledir, eskil zamanlarda başlamış bir süreçtir insanın yalnızlaşması süreci. Böyle olunca, insanın insana kulluğu ile başlar asıl yalnızlık. Efendilerin dünyasında köleler korunaksız ve yalnızdır. Tragedyalarda ve diğer antik dönem edebiyat ürünlerinde sürekli olarak tanrıların cezalandırdığı varlıklardır insanlar. Giderek Tanrı krallar çağı gelir. Firavunlar karşısında bir insanın ne hükmü vardı ki. O halde, insanı insan yalnızlaştırdı. Belki de doğadan koptukça, yabanıllıktan koptukça yalnızlığa doğru yürüdük. Yabanıl olan, gelişmemiş hayvana daha yakın olan anlamında alınırsa, kuşkusuz ki hayvanlarda ne yalnızlık ne de başka bir duygu vardır. Hayvanın güdüsü vardır. Karıncalar gibi kalabalıklar biçiminde yaşayan canlıları bir araya getiren nedenler arasında yalnızlık yoktur. En azından insanoğlunun yaşadığı biçimde bir yalnızlık olamaz.

 

3-ERİCH FROMM  

Yeni-Freudcu Erich Fromm,  Freud'u geri plana itip Marks'ı savunur gibi yaparak aslında mevcut sisteme uygun, okununca ikna edici cilalı sözler eden bir burjuva düşünürüdür. İnsanların tüm acılarının sorumlusu olarak başka sebepler sıralayan her türden burjuva düşünürü ve yazarının tek ve nihai amaçları, savaş başta olmak üzere bütün acıların sorumlusu katil kapitalizmi aklamaktan başka bir şey değildir. Bu bağlamda mevcut sisteme göre insan'ın yeniden eğitilerek uyum sağlamasını sağlamaya çalışırlar. Bütün amaçları, sisteme uygun hale getirmektir insanı. İnsan, insan olmanın doğasına uygun olarak, insani olmayan koşullara ve durumlara tepki vermek durumundadır. İnsanın insanı sömürdüğü hiçbir sistem insani değildir. Burjuva düşünürleri ve yazarları bu insani tepkimeyi evcilleştirmeye çalışırlar.

 

Bunu yaparken son derece akla uygun ve süslü laflar ederler. Öyle bir duruma gelinir ki artık kimsenin anlayamadığı, hatta yazanların bile anlayamadığı yazılar şiir diye sürülür insanların önüne, karalamalarsa resim diye sunulur. Duyargaları köreltilmiş kalabalıklar, sistemin medya araçları tarafından "inandırılarak" pazarlanan malı alır. Burada amacım Erich Fromm'dan bir alıntı yapmaktı sadece. Fromm ve ekibi Freud'un insan davranışlarının ve giderek toplumsal hareketlerin kökeninin insanın cinsel içgüdü ve saldırganlık içgüdüsüdür, görüşünü savunan Freud'un bu düşüncesini reddederler. İnsan davranışlarının, insanın evrensel biyolojik yapısına bakılarak değerlendirilebileceğini savunurlar. Onlara göre toplumsal koşullar, çelişen coşkuların yoğun ruhsal dramının oynandığı bir sahneden ibarettir. Bu bağlamda, Freud düşüncesinin Amerikanlaşmış versiyonu Fromm, yine de "Markssız benim düşüncelerim en önemli itici güçten yoksun kalacaktır. (E.Fromm, Kuruntu Zincirlerinin Ötesinde) diyebilmektedir. Aynı yapıtında "Marks Freud'la karşılaştırılamayacak ölçüde evrensel ve tarihsel bir kişiliktir" diyebilmektedir. O kadar öyle ki Fromm Marks'ı bir nevi yeni Freudcuların öncüsü gibi gösterir duruma gelmiştir. Fromm'dan bir alıntı yapmak için bu bilgilere kısaca değindim. Fromm'a göre İnsan yaradılışının kaçınılmaz bir parçasıdır yalnızlık.

 

(1)İnsan bir hayvandır ama içgüdüsel donatımı,  öteki hayvanlarınkiyle karşılaştırıldığında eksik ve yetersizdir; insan yaşayabilmek için maddi gereksinmelerini doyuracak araçlar üretmek,  dil ve gereç geliştirmek zorunda kalmıştır. (2) İnsanın da öbür hayvanlar gibi,  ivedi,  uygulanabilir amaçlara ulaşmak için düşünme süreçleri kullanmasını sağlayan zekâsı vardır; ama insanda öbür hayvanlarda bulunmayan başka bir zihinsel nitelik daha bulunmaktadır. İnsan kendisinin, geçmişinin ve ölüm demek olan geleceğinin farkındadır; küçüklüğünün ve güçsüzlüğünün de farkındadır; öbür insanların da,  başkaları —dostlar,  düşmanlar ya da yabancılar— olarak farkındadır. Başka her türlü yaşamın ötesindedir insan. Çünkü yeryüzünde ilk kez kendinin farkına varan yaşamdır. İnsan doğanın içindedir; doğadaki yasaların ve rastlantıların elindedir ama doğayı aşar; çünkü hayvanı doğanın bir parçası —doğayla aynı kılan farkında olmama durumu içinde değildir. İnsan şu korkutucu çatışmayla karşı karşıyadır: Doğanın tutsağıdır,  ama gene de düşüncelerinde özgürdür; doğanın bir parçasıdır ama gene de doğanın dışına taşmıştır; ne tam doğanın içinde ne de tam dışındadır. Kendinin farkında oluşu insanı dünyada kopuk,  yalnız,  ürkek bir yabancıya dönüştürmüştür.

Sevginin ve Şiddetin Kaynağı–117–118

 

"Yasam,  zihinsel ve ruhsal yanlarıyla,  ister istemez güvensizlikler ve belirsizliklerle doludur. Yalnızca doğduğumuz ve öleceğimiz konusunda kesinlik vardır; tam güvenlik,  insani karar almak,  tehlikeye girmek ve sorumluluk taşımaktan kurtaran ve güçlü ve kalıcı olduğu sanılan güçlere sorgusuz sualsiz boyun eğme durumunda söz konusudur ancak. Özgür kişi ister istemez güvensizlik içindedir: düşünen insan ister istemez belirsizlik içinde olacaktır."

Erich Fromm,  Sağlıklı Toplum   

 

4-JEAN JACQUES ROUSSEAU  

Jean Jacques Rousseau üzerine Alaeddin Şenel'in (Siyasal Düşünceler Tarihi,  Bilim ve Sanat yay .) yaptığı değerlendirmede:

"Ona göre ilkel toplum,  insanın insanı sömürmediği,  lüksün ve eşitsizliğin insanın ahlakını bozmadığı bir özgürlük ve eşitlik toplumudur. Uygar toplum,  insanin iyi doğasının bozulup,  erdemlerinin yittiği,  özgürlüğün yerini tutsaklığın aldığı bir toplum olarak görülür." deniliyor. Fransız Devrimi liderlerini etkileyen Fransız filozof Jean Jacques Rousseau 1712 -1778 yılları arasında fırtınalı bir yaşam geçirdi. Yaşamı ve düşünceleri üzerine çok şey yazılmış ve yazılabilecek büyük bir düşünürdür:

''İnsanı toplumsal kılan, onun güçsüzlüğüdür, yüreklerimizi insanlığa çeken, ortak mutsuzluklarımızdır: insan olmasaydık bu mutsuzluklarımız olmazdı. Her sevgi yetersizliğin bir göstergesidir: her birimizin başkalarına hiç gereksinimi olmasaydı, onlarla birleşmeyi hiç düşünmezdik. Böylece, güçsüzlüğümüzün kendisinden kırılgan mutluluğumuz doğar. Gerçekten mutlu olan bir varlık, yalnız bir varlıktır: Yalnızca Tanrı mutlak bir mutluluğun tadına varır; yoksa hangimizin buna benzer bir şey hakkında fikri vardır. Biri, kusurlu olduğundan, kendi kendine yetebiliyorsa, neyin tadına varır? Tek başına kalır, mutsuz biri olur. Hiçbir şeye gereksinimi olmayan birinin herhangi bir şeyi sevebileceğine inanamıyorum: hiçbir şeyi sevmeyen bir kimsenin mutlu olabileceğine de inanmıyorum.'' diyor.

 

5-MARKS 

Fromm'un görüşlerine benzer gibi görünse de bu düşüncelerin Fromm'unkilerle örtüşen ve örtüşmeyen yanları vardır. Bu durumda İnsan kaçınılmaz olarak yalnızdır bu iki düşünüre göre. Yalnızlık insan olmanın doğal sunucu, insanın yazgısıdır. İnsan olduğumuz sürece yalnızlığımız da var olacaktır. Bu düşünceler gayet akla yakın gelmiyor. Ancak Fromm ve benzeri burjuva düşünürlerinin bir yandan kendilerine yakın gibi gösterip diğer yandan düşüncelerini çarpıtarak sundukları Marks "Ekonomik sistemin belirlediği yaşam pratiği,  insanın duygu ve düşüncelerini de belirler.” diyerek yalnızlığı insanın kaçınılmaz yazgısı kabul eden görüşleri alt eder.

Diyalektik ve Tarihsel Materyalizmin ustaları hiçbir zaman tarihten ve zamandan bağımsız, soyut bir insan özünden söz etmezler.   Marks ve Engels bu türden öznel idealist kuramların ve yaklaşımların temel eksikliğini vurgularken,  “Proletaryanın çıkarlarını değil de,  hiçbir sınıfa bağlı olmayan gerçeklik taşımayan yalnızca felsefenin sisli hayal âleminde var olan insan özünü ve genel olarak insan çıkarlarını” her şeyin üstünde tuttuklarını saptamışlardır. Marks,  Feuerbach üzerine tezlerde “İnsanın özü her bireyde doğuştan var olan bir soyutlama değildir,  (bu öz) gerçekte tüm toplumsal ilişkilerin bir bütünüdür"(Seçme Eserler, Marks-Engels, 1.Cilt) der. Marks'ın bu konudaki en büyük başarısı,  birey ile toplum arasındaki etkileşim diyalektiğini açıklayarak insanın toplumsal özünün bilimsel çözümlemesini ortaya koymuş olmasıdır. Marks, 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmalarında "Nasıl toplum insanı insan olarak yaratıyorsa,  aynı şekilde toplum da,  insan tarafından yaratılmaktadır" derken Felsefenin Sefaleti adlı yapıtında “… Tarih insan doğasının sürekli dönüşümünden başka bir şey değildir.” demektedir.

İnsan olabilmenin ve gelişmişlik düzeyine bağlı olarak var olan dünyayla ve insanlarla ilişkimizin sonucunda yaşadığımız yalnızlık duygusunu gayet insanî bir durum olarak değerlendirebiliriz. Sevdiğimiz bir dostu kaybedince, uzun zaman görüşmemek üzere ayrıldığımız dostların ardı sıra, terk eden bir sevgiliyi düşünürken yaşadığımız birçok duygunun ara yerinde kendimizi yapayalnız duymamızdan daha olağan ne olabilir. Bu yalnızlık insan olmanın doğal sonucudur. Uzaklara tayini çıkan dostlarımızın, ayrıldığımız sevgililerimizin arkasından o yalnızlığı duymazsak, insanlığımızın bir yanı, hem de önemli bir bölümü eksik demektir.

Burada sorgulanmaya çalışılan, insanî olmayan her tür sistemin "hiç"leştirdiği insanın yalnızlığı ve güçsüzlüğüdür. İrade güçlerimizi belirleyen, bu zamana kadar yaşadığımız hayattan başkası değil. Kim neler yaşayarak şimdiki ana geldi. Ve bu yaşadıkları onu olumsuzluklar karşısında ne kadar güçlü veya zayıf yaptı.

Sesimizin tonunu daha yumuşak ayarlama noktasında, bu ayarı yapamayıp, kendimizi tutamayıp kaç yürek kırdık. Bencilliğimiz ve illa ki haklı çıkma isteğimiz neden bu kadar hat safhaya vardı? Cesaret gösterip, içimizden geçenleri söyleyemediğimiz için, kaç insana asıl duygularımızı ifade edemeyip, onların bizi tanımalarına olanak vermedik. Hep önemsenmek istedik, ama karşımızdaki insanların da önemsenmeye ihtiyaçları olduğunu aklımıza getirmedik.

İnsanlarımızı kendi koşulları içinde değerlendirmedik hiç. Sadece bizim tarafımızdan görülen yüzlerine baktık. Onlarla birlikte olduğumuz zamanlarda bizi hoş kılan yanlarından öteye geçmedik. Nasıl geçiniyorlar. Dostları, düşmanları, korkuları, hastalıkları, yalnızlıkları ilgimizi kendimizinkilerin yarısı kadar bile çekmedi. Bütün bunların sonucunda her defasında biz haklı çıktık. Hatalarımızın bile onların oluşturduğu zemin üzerinde inşa edildiğini düşündük. Bizden aşağı koşullarda yaşam kavgası veren, kendi sorunları ve sıkıntıları içinde çırpınan insanların bu çırpınışlarını yürekten alkışlayıp takdir ederken, elimizi onlardan alacağımız şeyler için uzattık. Verdiklerimizin karşılıkları olmalıydı. Bizi ne kadar dinliyorlarsa, anlıyorlarsa o kadar anladık, belki de anlayamadık. Bütün bunların sonunda kaldığımız yalnızlığı sorgularken, kendimizi bir yere oturtup başka biriymiş gibi sorgulamayı da denememiz gerekiyor.

Fromm'a göre iki tür insan vardır; tehlikeli akıl hastalıklarının özünü oluşturan ölümseverler ve bunun karşıtı olarak da yaşamseverler. İspanya iç savaşında faşistlerin en önemli sloganlarından biri de "Yaşasın ölüm!" diye bağırmaktı. İnsanlar arasında ruhsal ve ahlaksal açıdan ölümseverler ve yaşamseverler arasındaki ayrım kadar büyük ayrım olamaz. Bu durumda ölüm severler yaşamı yok edici şiddeti severler. Yaşam severlerse tarih boyunca var olan iyilerdir. Onlar yaşamı ve güzellikleri üretmekle uğraşırlar. Bir çocuk yaşamı seven insanlar arasında büyüyorsa onda yaşama sevgisi de gelişir. Bu yaşamı seven insanlar arasındaki sevgi,  sadece öğütlerden ve laftan ibaret olmayan, yaşanılan bir sevgidir... Bizim kabaca iyiler ve kötüler diye ayırdığımız insan türlerini böyle ayırt eder Fromm. Sonra da yaşam sevgisinin hangi toplumlarda gelişebildiğini yazar:

"Özetlersek,  yaşam sevgisi en çok şunların bulunduğu bir toplumda gelişecektir: Güvenlik: Onurlu bir yaşamın sağlanması için temel maddi koşulların tehlike içinde olmaması; adalet: Hiç kimsenin başka birisinin amaçları için araç olarak kullanılmaması; özgürlük: Herkese toplumun etkin ve sorumlu bir üyesi olma olanağının sağlanması. Bunların sonuncusu özel bir önem taşır. Güvenlik ve adaletin sağlandığı bir toplumda bile bireyin yaratıcı özünün etkinliği desteklenmiyorsa,  yaşam sevgisinin gelişmesi gerçekleşemez. İnsanların tutsak olmamaları da yetmez; toplumsal koşullar robotların doğmasına yol açarsa sonuç yaşam sevgisi değil,  ölüm sevgisi olacaktır."  (Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, 49)

Yazının bu noktasında, tam da bu alıntıda, Fromm 'un da yaşam sevgisinin, dolu yaşama bağlılığın var olacağı koşulları saymaktadır. Kuşkusuz ki yaşadığımız çağda bu koşullar yoktur. İleri kapitalist-emperyalist ülkelerde ve bizim gibi geri bırakılmış ülkelerde, farklı boyutlarda da olsa, insanların sorunlarının asıl kaynağı yaşadıkları sistem ve koşullardan başkası değildir.

Güvenlik, adalet ve özgürlük kavramlarının olmadığı toplumlarda insan nasıl bir varlık olarak gelişir. Tıpkı üzerine kayalar yığılmış bir bitki gibi güneş ışıklarını doya doya alamamış bedeni, doğal rengini bulamaz bir türlü. Taşın altında, kendine bir çıkış yolu bulabilmek için kıvrım kıvrım kıvrılır. Anadolu’da bu tür bitkilere kızılkıvrım derler. Sistemin taşları insanımızı kıvrandıra kıvrandıra kızılkıvrım etmiştir. Balasagunlu Yusuf Has Hâcib 'in eseri Kutadgu Bilig'de hükümdar; doğru yasa (köni töri); bunu Küntogdı (gün doğdu); Vezir; mutluluk (kut); Aytoldı (aydoğdu),  olarak temsil ediliyor. Devlet yönetiminin güneş kadar adil olmadığı sistemlerde, birileri karanlıkta yaşar.

Yeni atılmış betonun üzerine veya suya düşen küçük canlıları gördünüz mü hiç? Çağımız insanı bırakıldığı yalnızlık havuzlarında işte öylesine debeleniyor. Yanıbaşımızdaki insanın içinde kıvrandığı bataklıktan habersiz, kendi korkularımızın ve cesaretsizliklerimizin tutsağı olarak yaşıyoruz. Birer böceğe dönüştürülmüş kişiler kalabalığı, mutsuzluktan ve yalnızlıktan kıvranırken, sistem onlarda bir araya gelip bu korkunç cehennemi oluşturan sitemi yerle bir etme mecalini bırakmıyor. Baskılar ve zulüm bitmiyor, Kendini asla güvende hissetmeyen, asla özgür hissetmeyen adalet duygusunu bir türlü yaşayamamış bireylerin oluşturduğu kalabalıkların başlarını kaldırmalarına olanak tanımayan bir şiddet bombardımanı bir türlü dinmek bilmiyor. Geri kalmış ülkelerin kukla yöneticileri tam bir ölümsever uşak olarak şiddetten sarhoş oluyorlar. Dünya liderlerinin yüzlerini inceleyin, milyarlarca dolara tutulmuş seçim kazandırma ve reklâm şirketlerinin çektiği gülümseyen sevimli fotoğraflara bakın, çoğunun yüzlerdeki yapay sırıtışları görün. Ama onlar, sadece bu fotoğraflarla çıkmıyor karşısına kalabalıkların ve her an kontrol edemiyorlar kendilerini... Onlara TV programlarında haberlerde, gazetelerde bakın, yüzlerindeki şiddet ve hiddet ifadelerinden başka bir şey göremeyeceksiniz. Onların sistemlerinin hak ederek değil, yalakalıkla veya haksızlıkla atanmış her tür yöneticisinin müdürünün suratlarını düşünün, hayatınızda gördüğünüz en bön, en asabi, en asık yüzler onlara aittir. Eğer bu dünya insanlar için bir cehenneme dönüştürülmüşse, her cehennemin mutlaka zebanileri de olacaktır.

Bütün bunların arasında istediği eğitimi alamamış bireyler birer robota, birer böceğe dönüştürülürken, içlerinde yaşadıkları zor koşulların yüreklerinde ve kişiliklerinde yaptığı sayısız kırılma ve hasar sonucunda, duygularında, kişiliklerinde sayısız çatlak, kırık oluşur ve kalır. Kızılkıvrım. Kimisi de bu patolojik vakada uşak, yalaka, muhbir, gammaz, dönek olarak ölüseverlere hizmetkâr olacaktır.

Sağlıksız tüm toplumlarda bireylerin aşkları da sağlıksız olacaktır, arkadaşlıkları da, dostlukları da… Sayısız yenilgi yaşayacak, aşklarında geçimsiz olacak, defalarca hayal kırıklıkları ve kapaklanmalar tadacaktır. Egemen ideolojinin sanattan medyaya kadar her türlü aracı, onlara bu dünyada olması imkânsız aşklar ve dostluklarla dolu illüzyonlar sunarak, yaşam boyu bu ham hayalleri kovalayarak, kendi karanlıklarında boğulma şansı(!) verecektir.

İnsan ölmeden önce, defalarca katledilir ve yaşama sevincini yitirir. Ama bir türlü kendi gerçeğinin farkına varamaz. Genel olarak yakınlarını ve çevresindeki diğer insanları suçlayarak veya tüm olumsuzlukları kaderine yükleyerek depresifleşmiş ruhunu rahatlatmaya çalışır. Ölmeden önce defalarca öldürüldüğünün farkında değildir sistemin bir cıvata, bobin, anahtar veya böcek yapmak üzere dizayn edildiği insan.

 

(...) Ben ona,  insanın,  hayata olan güvensizliğinden veya hayatı anlamayışından ya da hayat tarafından küçük düşürülmüş olmasından ötürü hayattan ayrılmasının ne kadar acılı olduğunu söylüyordum. Hayat o adamın duygu ve düşüncelerine ilgisiz onun etrafında kaynar; o ise hayatla kaynaşmayı beceremeyerek kendi küçük odasında oturur ve bu odanın her köşesinden yalnızlığın karanlık gözleri ona bakar. Düşünceler mahvolur,  çünkü etrafta,  onları kendisine söyleyebileceğiniz kimsecikler yoktur; duygular solar,  zira onları paylaşacak bir kimse bulamazsınız!

Ve insan,  ölüm kendisine gelmeden çok önce ölür.

Okşayıcı bir bakış,  yürekten söylenen bir söz belki insanı her şeye razı edebilir... Bir arkadaş –kadın eli ona hayattaki yeri gösterebilirdi. Aşkla ısıtılmış,  dostlukla asilleştirilmiş ve cesaretlendirilmiş o insan,  yavaş yavaş ölmez ve yalnız ölümü düşünmez,  tam tersine yaşar ve yaşayabilirdi.(...)

Unutulmuş Hikâyeler sf–23 /  Aşk Rüyası

Maksim Gorki 

 

6-KIZILKIVRIM

Taşların altında kalan bitki, güneşini alamaz; elin bitkileri gibi, sadece olması gereken toprağı delerek çıkamaz yeryüzüne. Taşın altında büyüyebilmek ne azaplı dolu bir yaşamaktır. Doğduğuna pişman olur. Ama ne yapsın, yaşam bu, her büyüdüğü milimetrede biraz daha sırtında hissederek taşın ağırlığını ve acısını savaşır. Amansız bir savaştır bu. Sistem bir taş gibi doğmadan yüklenir sırtına ana karnında borçlu çocukların. Mutsuzluklar ve bu dünyadaki bütün macerasındaki acı, kaderinin suçu veya bahtsızlığı, şanssızlığı olur.

Öylelerinin analarıyla babalarıyla arkadaşlarıyla sorunları olur; öyleleri geçimsiz olur, ahlaksız olur; öfkeli, isyankâr ve düzen dışı olur. Kızılkıvrım olur kıvrana kıvrana büyüyeceğim derken.

Bunun bilincinde olan insanlar, birbirinin sırtına taş olmamak için elinden geleni yapmalıdır. Kızılkıvrım olmuş bir çiçeği anlamak gibi anlayabilmeli birbirini. Öylesine sarabilmeli taş altında büyüme savaşımının yaralarını. Değilse, yalnızca kendisinin ezilmişliklerini görüp, karşısındakini görmeme körlüğü ne dostluk bırakır geride, ne arkadaşlık ne aşk. Düzene yamanıp, ona kul köle yalaka olursun. Çıkarsın insanlıktan. Üzerindeki taş, asla çiçek açmana izin vermeyecek. Sen orada yakaladığın boşlukta avunursun; ama hep karanlıkta bir yala

1/3/2008

KIZILKIVRIM -2 / ADNAN DURMAZ

 

                                                                                 FOTOĞRAF: RAYMON DEPARDON

 

 

7- "SOL MEMENİN ALTINDAKİ CEVAHİR"

 

Geriye bakıp düşününce her insanın "güzel zamanlar"  dediği dönemler vardır yaşamında. Sevgiyi dolu dolu yaşadığımız çocukluğumuzun sıcacık zamanları... Ailemizin güleç ilişkileri. Belki yoksulluklar, belki hırgür ama sevgiyi yaşadığımız zamanlardır bizim tüm güzel zamanlarımız. En azından bizim ülkemizde artık bulamadığımız akraba, aile, komşuluk ilişkileri, mahallelilik; kızına çeyiz hazırlayan bir ananın özeni ve hevesiyle,  yüreklerimize sevginin bir kanaviçe gibi işlendiği dönemler. Bizim kültürümüzün o insanı saran güzelliğini yaşamış olanlar şanslıdır. Aynı göğün, aynı güneşin altında olmayı bile bir yakınlık nedeni sayan atmosfer yok artık.

Bu topraklarda bütün zalim yöneticilere ve sistemlere rağmen büyük insanlar çıkmıştır. Homeros’un Ege kıyılarında dizeler yazdığı dönemlerdeki dünya da vahşeti bir yaşam biçimi olarak sunuyordu insanlığa. Yunus’un elinde asasıyla bozkır gününün alnacında bir aşk erine dönüştüğü dönemdeki dünya da acımasızdı. Zulüm hep vardı. İnsanoğlunun üzerine yığılan kayalar hep vardı. Bizim kilimlerimiz ve türkülerimiz, sadece türküler ve güleç insanların oluşturduğu dünyaların icatları değildir. Bizim ürettiğimiz güzellikler aynı zamanda zulüm kırbaçları altında, büyük kaçkınlıklarda, yersiz yurtsuzluklarda, kayaların arlından çıkarken öğrendiğimiz bilgilerin ürünleridir. Nazım o vahşetin orta yerinde zindan karanlığını aydınlatan bir umudu büyütüyordu.

 

 

Yani içerde on yıl,  on beş yıl,

daha da fazlası hattâ

geçirilmez değil,

geçirilir,

kararmasın yeter ki

sol memenin altındaki cevahir...

                                 Nazım Hikmet Ran

 

"Sol meme altındaki cevahir" kendiliğinden olmamıştır. Elmas elmas olmadan önce neler yaşadı. Basit bir tanımlamayla,  (www.populerbilgi.com/genel/elmas.php) "Elması değerli kılan tüm özellikleri,  oluşumu sırasında ortaya çıkan şartlara bağlıdır." İnsanı diğer insanlardan ayıran, yani her insanı benzerlerinden ayıran tüm özellikler onu var eden koşullarla var olur."Doğal elmasın oluşumu için olağanüstü koşullar,  yani aşırı yüksek sıcaklık ve basınç gerekir. Elmas yerkabuğunun derinliklerinde doğar. Erimiş elmas içeren kısımlar yüzeye fışkırıp donabilir,  ancak bu olay çok nadiren gerçekleşir. Bu nedenle yeryüzünde çok az sayıda elmas yatağı vardır. Zengin yatakların sayısı ise birkaçı geçmez. Doğal elmasın yapısı ve oluşum şekli bilim adamları için yol gösterici olmuş ve bu sayede yapay elmas üretilebilmiştir. Bazı denemeler sonunda,  100 bin atmosfer basınç ve üç bin derece sıcaklık altında tutulan grafit,  elmas haline getirilmiştir. Ancak üretilen sentetik elmaslar,  doğal olanları kadar değerli değil. Bu nedenle yapay elmaslar,  çok sert yapılarından dolayı endüstride bir çeşit zımpara olarak kullanılmaktadır." Yaşadıkları bütün olumsuzluklara rağmen, bu olumsuzlukları sevgiye dönüştüren insanlar yok mu yeryüzünde? Bütün karanlık çağları aydınlatan, o çağların zulmünden en çok pay alan zalimlerin karşısına diklenen insanlar değil mi?

Bu zamanın zulüm tezgahları başına taş yağmışa döndürüp doğuştan ölene dek gözünü açma fırsatı tanımasa da insanlara, her insan kendi hayatının acılarında ve sıkıntılarında pişmiş sol meme altındaki cevahirini unutmamalı. Her şeye rağmen kendini bırakmamayı bilmeli. Benzerlerin arasında birileri senden daha çok sevgi ve dostluklarla ısınan bir yaşamamı başarmışsa, sen de başarabilirsin. Elmas yeraltının karanlığında buluyorsa güzelliğini, yalnızlık çoğaltabilmeli bizi kendimizden öteye. Toprağın derinlerine taşlarla ve böceklerle cebelleşerek uzanıp suya ulaşan kökler olmasa, ağaçlar çiçek sağanaklarıyla karşılayamazdı baharı.

Kavramamız gereken,  her türden sevgiyi ancak bu taş yağmuru altındaki diğer insanların arasından bulacağımız ve çoğaltacağımız gerçeğidir. Vermek tamı tamına kendinden vermektir. Tuzu kuru, serveti parası olanın verdiği hayır, yalnızca kirli vicdanını kandırmaya yarar. Ekmeğini bölüştüğün insanın sana yalakalık yapması, kendini zorlayarak gülümsemesi gerekmiyor. Git sevgiyi sen ara bul. Eğer derdin sevgiyse, bu kadar sevgisiz toplumda, içinde var olan sevgiyi verecek birini ara. Kim bilir hangi kovukta, tıpkı senin yaptığın gibi, sevginin ayağına gelmesini bekliyor. Sonra da ona sevgiyi vermenin güzelliğini öğret. İşsizsen işi sen yarat, sığınma başkalarının merhametine. Tek başına yaratamıyorsan, on kişi bir araya gelip limon satarak başla.

Kuşkusuz ki, düzenin yarattığı yalnızlık, insanda olması gereken insanî yalnızlıklardan farklı olarak, tam bir bataklıktır.

Sömürü düzeni insanı aldı ve ondan akla hayale gelmeyen suçlular ve değişik sorunlu insan tipleri yarattı. Katil türleri, hırsızlığın bin çeşidini icat eden hırsız türleri, kapkaççılar, gaspçılar, mafyalar, kalpazanlar, karaborsacılar, faizciler, uyuşturucu bağımlıları, kurnazlar, hilebazlar, akla hayale gelmeyen sapık türleri, bütün toplum katmanlarında oraya uygun yalakalar ve daha bir sürü insanlığını kaybetmiş insan türü; birer kurban. Böyle bir dünyada kendisini iyilerin safında görenlerin birilerine iyilik yapması gerekiyor. Kim bilir belki de bir çocuğu kurtarabilirsiniz bu bataklığa düşüp bir suçlu olmaktan.

Burjuva düşünürleri, insanı insanlıktan çıkartan sistemlerdeki insanı çözümlerken, kişilere verdikleri akıl, insanın hangi yollarla sisteme uyum sağlamasına dair reçetelerdir. Nasıl sisteme uygun ve daha iyi yaşanır. Onların iyi vatandaş dedikleri, gayri insani kurallarına boyun eğen, tüm yaşamını bu sistemin sorunlarını sorun değilmiş gibi görmesi gereken kişidir.

 

8-DİP VE ZİRVE

 

Dip ve Zirve denilince derin kuyuları ve çıkılmaz dağ doruklarını düşünüyorum.

Dip ve Zirve denilince, derinliği olan insanları ve insanlığın yetiştirdiği büyük insanları düşünüyorum.

Dip ve Zirve arasında uçurumlar var.

Dip ve Zirve arasında belki de mesafe yoktur. Zirvede dediğimiz insan içinde derin çukurlar olan insandır belki de.

Zirvelerde derin çukurlar, krater ağızları ve uçurumlar vardır.

Ama derin kuyulardan yaşam kaynağı olan su çıkıp, uzun bozkır ve çöl yolculuklarında nice insana yaşam vermiştir

Doruklarda da pınarlar vardır

 

 

 

9-BU DÜZENE RAĞMEN

 

Hep kendisini merkeze koyup, her defasında haklı çıkma savaşı verenlerin, derinlerinde dolaşan haksızlığa uğramışlık psikolojisiyle, sürekli savunma halinde gezenlerin çevrelerine sadece her an batmaya hazır bir diken olduklarının farkında olmamaları ne acıdır. Sürekli olarak, her defasında değiştirdikleri kendi gelecek planlarını ortaya dökerek, kendi bunalmışlıklarını karşısındaki insanlara kusarken onların bunalmışlıklarını bir an bile düşünmeyenlerin hali ne acınaklıdır. Hiç bir şey mutlu edemez, kendinden ekonomik, sosyal koşulları daha yetersiz olanlara yakınanları. Onlar hep mağdurdurlar, daha mağdur olanlara bakmaksızın. Korkunç hırsları yüzünden, çoğu zaman en iyi davrandıkları insanlar bile onlar için bir araçtır. Yaptıkları "iyilikler" bir gün insanların yüzüne vurulmak içindir. Kültürel statülerini anlayamazsınız. Kimi zaman ortak noktaları nerdeyse hiç olmayan birisiyle yalnızlıklarını alt etmeye çalışırken, onlara kıyak yapar gibidirler.

Acıdır, statükoları ve paralarıyla başkalarına mağduriyet kusanların hali. Geriye döndüklerinde hiç kimse kalmamıştır yaşadıkları bunca zamandan. Hep bulundukları ortamı aşağılarken, bir gün çekip gideceklerini söyledikleri insanları da, bu beğenmedikleri dünyanın bir parçası gibi gördüklerinin farkında değildirler. Bütün bunların altında her biçimde bir 1. planda olmak ve diğer insanlara hükmetme güdüsü içinde olduklarının ayrımında değillerdir.

"Yalnız insanlar,  yani büyükler,  yetişkinler,  boyuna birbirlerini aldatmaktan,  azaba sokmaktan geri durmuyorlardı. Onlar için önemli olan ne bahar sabahı,  ne de Tanrı'nın tüm yaratıklara bağışladığı,  evrenin bu güzelliğiydi. Bu güzellik herkesi sükuna,  birliğe,  sevgiye çağırıyordu ama insanlar için önemli,  kutsal olan tek şey,  kendi benzerlerine hükmetmek için yine kendilerinin bulup icat ettikleri şeylerdi."

Tolstoy-Diriliş

Kültür eğer, yaşadığımız zamanın ve dünyanın bize öğrettiği her şeyse, başkalarına ve kendimize bakış biçimimizi de ona göre yapmak durumundayız.

(...) Kültür hiçbir şeyi ve hiç kimseyi kurtarmaz,  bir şeyi haklı da çıkarmaz. Ama insanın bir ürünüdür o ve insan ona yansıtır kendini ve onun aracılığıyla ve onda kendini görüp tanır; bu eleştirel ayna,  insana imgesini gösterir ancak. Ayrıca o yıkıntı halindeki eski binanın,  yani benim sahtekarlığımın,  karakterim olduğunu da unutmamak gerekir; bir nevrozdan kurtulabilirsiniz,  ama onu kendi kendinize tedavi edemezsiniz Bir çocuğun,  yıpranmış,  silinmiş,  hor görülmüş,  bir köşeye atılmış ve sözü edilmemiş bütün temel özellikleri,  ellilik bir adamda yaşar durur...(...)

Jean - Paul Sartre

Sözcükler, sayfa 187

 

Ama insanlık tarihinin bu zamana getirdiği, iyi insanların oluşmasını sağlayan kültür birikimiyle, kapitalizmin insanı insanlıktan çıkarmak üzere tezgahladığı kendi kültürünü bir tutmamak gerekiyor. Burada sözü edilen, belki de daha çok bize sevginin ve insan olma savaşının bıraktığı, sol meme altındaki cevahirdir kültür. İşte kendimize ve dünyaya onunla bakabilmektir aslolan.

Kendini bilmek, belki zor ama biraz da kendine dışarıdan bakmakla olanaklı. Kendimize dışardan ve başkalarının gözünden bakmakla... Bu sisteme rağmen, nasıl daha yaşama ve umuda dönük olabiliriz. Bütün acılara rağmen türkü söyleyenler olmasaydı bu gün insanın içini açan türküler de olmazdı. Gülme duygularını yok edemedi insanlığın, karanlık çağlar.

Sevgide yakınlık var. Egemen ideolojinin kullandığı her tür araçla sevgiler sakatlanıp yanlış öğretilmiştir. Sevgi gibi, saygı da yanlış öğretilmiş, saygı korku ile birlikte sunulmuştur insan bünyesine. Saygıda hep mesafe ve korku var olmuştur artık. Babanı sev, babandan kork; öğretmenini sev ama ondan kork aynı zamanda. Allah sevgisi diye, giderek cezalandırma yönü ağır basan bir varlığa dönüştürmüştür kapitalizm yaratıcıyı. Kapitalizm, Allahsızdır. Ve tüm insan ilişkilerini, Allah'ın yerine piyasaya sürdüğü Para denilen puta göre biçimlendirmektedir. Dünyada her şeyi para belirleyip, insani tüm ilişkiler artık para adlı puta endeksleniyorsa, orada sözü edilen din kavramı, içi boşaltılmış bir din olmaktan ileriye gidemez ve ancak egemen olanların, egemenliklerini sürdürürken, kitlelere karşı kullandıkları bir araçtır.

Bütün eylemler onlara verilen değerlere dayanırlar. Saygı duymalarımızın hepsi ya kendimize aittir ya da başkalarından edinilmiştir... edinilmiş olanlar büyük ölçüde daha fazladır. Niçin onları ediniriz? Korkudan,  yani,  bize aitmiş gibi davranmayı daha yararlı görürüz... ve kendimizi bu bozulmaya öylesine alıştırırız ki,  sonuçta bizim karakterimiz haline gelir. Kendimizin değer vermesi: Bu,  bir şeyin sadece bize verdiği keyif veya keyifsizlik göz önünde tutulup,  başkalarına verdiği keyif veya keyifsizliğin dikkate alınmaması suretiyle ölçülmesi demektir... çok olağanüstü bir şey!

Ama en azından bizim,  içinde pek çok durumlarda başkasına ait değerlendirmeyi kullanma güdüsü bulunan başkasına değer vermemiz,  bizden kaynaklanması,  kendi kararımız olması gerekmez mi? Evet,  ama bunu çocuk olarak yaparız ve görüşümüzü nadiren değiştiririz. Biz genellikle yaşam boyunca çocuklukta alışılmış yargıların budalasıyız,  yakınlarımız hakkında (onların ruhları,  payeleri,  ahlakları,  örnek oluşları,  değersizlikleri) hüküm veriş biçimimiz ve onların değer verişlerine saygı göstermeyi gerekli buluş tarzımızla.

Nietzsche –Tan Kızıllığı

 

10-"EZBERİMİZİ BOZALIM"

 

Son zamanlarda çok kullanan bir söz "ezber bozmak" sözü. Bize acısı tatlısıyla yaşamın öğrettikleri, kuşkusuz üzerine taş konulmuş çiçeğin öğrendikleridir. Kişisel deneyimlerin sonuçları, bir başkasının kişisel deneyimini çok fazla etkilememekle birlikte, daha çok, bir adım sonrası için işe yarayabilir. Fakat bir, iki, beş insanda yaşadığımız yanılgı, tüm insanlarda aynı yanılgıyı yaşayacağımız anlamına gelmez."Yanılgı" dediğimiz olguda başkalarının kusurundan çok, kendi eksiklerimiz daha önemlidir bizim için. Yanılgılarda eksiklerimizi görüp düzeltme yoluna gidersek bu, karşımızdakine duyacağımız nefretten daha çok işimize ve yaşamın işine yarar. Aşklar dostluklar ve her türden olumlu duygulara bağlı insan ilişkileri, bize sunulan reçetelerden çok, sol memenin altındaki cevahir'e bağlıdır. Yaşadıklarımızdan öğreniriz, yüzmeyi ancak yüzerek öğrenmek gibi. Bencilliğimiz ve kişisel hırslarımıza bakalım yalnızlıklarımızda. Sol memenin altındaki cevahir, anamızın bizi yeryüzünde ilk kez kucağına alınca başlayan, yaşamımızın sevgiye dair zamanlarında çekirdeği oraya bırakılmış, evrendeki tüm cevahirlerden farklı olarak, canlı bir parçamızdır. Yaşamımızın acıları ve zorluklarıyla, sevgileri ve güzellikleriyle büyür sertleşir. İnsanı insanlıktan çıkartmaya kurtulmuş sistemler, bizi belki defalarca ezer ama sol meme altındaki cevher kolay ezilir bir şey değildir.

 

Robotik toplumlarda iki kere iki dört formülleri ve bu denli kesin reçetelerle belirlenir insan ilişkileri ve yaşamı. İki kere ikinin dört ettiği ilişkiler sahtedir ve uzun ömürlü olmaları olanaksızdır.

İnsan, gelip geçici hevesleri olan, tutarsız bir varlıktır ve tıpkı satranç oyuncuları gibi hedefe ulaşmayı değil de hedefe giden yolları daha çok sever. Emin olamayız elbette, ama insanın ulaşmak için çabaladığı şey,  hedefe giden bu yol olabilir; o da hayatın ta kendisidir zaten. Aslına bakılırsa hedef, iki kere iki dörttür yani bir formüldür; ama bu formül hayatın değil, ölümün başlangıcıdır. İnsan, daima iki kere ikinin dört etmesinden az da olsa bir korku duymuştur; tıpkı benim duyduğum gibi. İnsanın uğruna denizler aştığı, hayatını tükettiği hedefi iki kere iki dörttür; ama öte yandan insanın korkusu bu hedefe ulaşmaktır. Çünkü ulaştığı an hedefsiz kalacağının bilincindedir... İnsan, hedefe ilerlemeyi sever ulaşmayı değil; şüphesiz çok gülünç bir durumdur bu. İşin en hoş tarafı insanın daha doğduğunda gülünç olmasındadır. İki kere iki dört formülü,  yine de dayanılmaz şey doğrusu. Bana kalırsa iki kere iki dört,  büyük bir küstahlıktır ve etrafa tükürükler saçan, elleri belinde, yol kesen bir külhanbeyinin ta kendisidir. İki kere ikinin mükemmelliğine inanıyorum; fakat ondan daha üstün olduğuna inandığım şey, iki kere ikinin beş etmesidir.

 Yeraltından Notlar

Dostoyevski 

İki kere iki beş belki de başka bir sayı olabildiği zaman o bizim kendimize özgü yaşadığımız bir olgu olacaktır.

Ezber bozmak, kendinden dışarı çıkmak oluyor. Başka insanlara katılmak, başkalarının yarasını sarabilmek. Belki karşılığında alacağımız gülüş yüreğimizi daha çok ısıtacak bencil yalnızlıklardan. Bütün sistemlere rağmen iyi insan olmanın yolu iyilik yapmaktır. Sevgiyi yaşam kılmak için, elimizi dünyaya sevgiyle uzatmaktır; taşlar altından çıkan çiçeğin ödülü kocaman bir tomurcuğu hak etmek için.

Ve elbette karanlığa karşı bir ışık olmakta mesele, karanlıktan yakınmakta değil.

 

Kimisi Camdaki Sinek Pisliklerini Görür, 

Bir Başkası Camdaki Aksini, 

Öteki Penceredeki Saksıyı, 

Bir Diğeri Pencereye Dokunan Daldaki Çiçeği, 

Kimisi Karşıdaki Dağları, 

Kimisi Daha Da Ötesini;

Kendinden Dışarı Bakarken...

 

11-SELAM OLSUN NAZIM'A

 

İçerde bir tarafınla yapyalnız kalabilirsin,

kuyunun dibindeki taş gibi,

fakat öbür tarafın

öylesine karışmalı ki dünyanın kalabalığına,

sen ürpermelisin içerde

dışarıda kırk günlük yerde yaprak kıpırdasa.

                                                                Nazım Hikmet

 

 

 

Adnan Durmaz

1/11/2007

ANLAŞILAMAMA -I / ADNAN DURMAZ

EMPERYALİZMİN İNSANIN ANLAMA YETİSİNE VE DUYGULARINA SALDIRILARININ REDDİ 

                              FOTOĞRAF:ASUMAN ÜNSAL

                              

 

Kitle için yazdıklarını sanan yazarlarımız en gülünç olanlardır.

Kitle ile beraber acı çekmeyen, halkın sevinci ile yüzü gülüp onun

isyanı ile şaha kalkmayan, nabzı kitlenin nabzıyla aynı tempoda

atmayan adamın kitleye “sen” diye hitap etmesi gülünçten de

ileri bir şeydir. Hala köylüyü Amerikalı bir gezgin gibi seyredip

onda ya mistik, karanlık bir ruh ve ya ilkel bir hayvan gören büyük

romancılarımız var. Halktan bahsediyorum diyen yabancı ve ucuz

esprili hikâyelerle halkı maskaraya çeviren ünlü yazarlarımız var.

Cinsel baskı ve yasaklardan histeriye uğramış yarım eğitimle genç 

kızlar için yazdığı sulu romanının ciltlerine dayanarak kendisine

“en çok okunan halk yazarı” sıfatını takan şımarık şarlatanlar var. .

(Varlık, 65. sayı, Mart 1936)

 

                                   

akşam kılıçlar düşürdüğü ayın ışığından boğaz'da

müjgân mıdır bir uzak gülümsemek midir sazda

ferahnâk'ta iyimser kötümser çarçabuk hicaz’da

müjgân mıdır sevilmek yanlış anlaşılmak mı biraz da

 

üretir sessizliği erguvanlar düşler sevdayı tamamlar

suları yansıtır camlar cıvalı bir beyazda

müjgân mıdır yoksa sabahlamak mı hâfız'la şirâz'da

divanlardan gül çığlıkları horasanlı papağanlar

şehzâde çılgınlıkları o unutulmaz yazda

 

müjgân mıdır sevilmek yanlış anlaşılmak mı biraz da

                                                  ATTİLA İLHAN

 

 

1-ANLAMAK VE İNANMAK

 

Uygarlık anlama ile başlar. İlk insan anlamaya başladığı ilk anda insan oldu.

İnsanın en büyük yeteneği anlamaktır ve zekâ ile ilişkilidir. Anlamak, beraberinde bilmeyi getirdi. Bilmek inanmak için zorunludur. Bilmeden inanmak batıl inançlılık, kör inançlılık oluyor.

İnsan bilmediğine, hakkında yeteri kadar bilgisi olmayan bir şeye ne kadar inanır.

İnsanların ne kadarı, kendi dinlerinin ne dediğini yeterince biliyor.

İman; inanmaktır. İnanan kişiye iman etmiş anlamında mümin deniliyor. Mümin; imanlı yani, inanmış insandır

İnsanların çoğu bilmeden inanıyor.

Bunu şöyle de söylemek mümkün: insanların çoğu az biliyor ve bu az bilgiye göre inanıyor. Az bilgisiyle tam iman sahibi olanların eksik bilgileri kullanılıyor. Birileri onları hurafelere inandırabiliyor:

 

Bir gazete haberi  

 

7 Şubat 2006  Hürriyet

 

“ALLAHIM” DEDİ, 2.5 TRİLYON DOLANDIRDI

 

Başkent’te inanılmaz bir dolandırıcılık olayı yaşandı. Kendilerini Allah ve peygamber olarak tanıtan 11 kişi sadece bir kişiden yaklaşık 2.5 trilyon lira dolandırdı. Zanlılar gözaltına alındı.

ANKARA Siteler’de esnaflık yapan Ramazan O., yıllar önce dükkanına dilenci kılığında gelen Bülent Ö.’ye sadaka verdi. Bülent Ö., bir süre sonra tekrar gelerek, kendisinin Hz. İsa olduğunu iddia ettikten sonra vatandaştan para istedi.

 

Bir kişiden 2.5 trilyon

Şebekenin diğer üyeleri aracılığıyla söz konusu vatandaş hakkında bilgi toplayan Bülent Ö., esnafa evinde ne kadar parası olduğunu, nereye sakladığını ve doğmamış çocuğunun cinsiyetini söyledi. Güven sağlayan Bülent Ö. daha sonra, Hz. İbrahim, Hz. Muhammed ve Veysel Karani olarak tanıttığı Ersel Ö., Necati U., Halil İbrahim Ö. ile müritleri olduğunu söylediği Ali S., Katip T., Murat C., Ercan Y., Can Ö. ve Ersin Ö. ile Ramazan O. ile tanıştırdı. Bülent Ö. son olarak, beraberinde getirdiği Hakan Ö.’nün ise Allah olduğunu söyledi. Dolandırıcılar, 10 yıl içerisinde, Ramazan O. ile Hacı Bayram Camii ve Sincan’da defalarca buluşarak, "ihtiyacı olan vatandaşlara dağıtılmak üzere" yaklaşık 2.5 trilyon lirasını aldılar.

 

Allah Mekke’den arıyor

Ayrıca, O.’ya "daha rahat irtibat sağlayabilmek için" cep telefonları da aldırdılar. Kendisini Allah olarak tanıtan Hakan Ö., aradığı Ramazan O.’nun cep telefonunda Mekke’nin alan kodunu gösterecek teknik bir düzenleme yaptırarak, "Ey kulum 45 dakika sonra yanındayım" dedi. Daha sonra yine arayan Hakan Ö. bu sefer de "Sana kimi istiyorsan göndereyim. Söyle hangi peygamberimi istersin?" diye sordu.

 

Bunalıma girdi

Girdiği bunalım sonucu 3 kere intihar girişiminde bulunan Ramazan O.’dan yaşadıklarını ailesine ve çevresine de anlatmasını isteyen dolandırıcılar, durumun emniyete bildirilmesi üzerine yakalandılar. Emniyette sorguları tamamlanan 11 kişi, emniyeti suiistimal yoluyla dolandırıcılık suçundan adliyeye sevk edildi. 

 

Bilgisi az olanın, imanı kolayca kullanılabiliyor. Bilmeyenin anlaması zorlaşıyor. Ne kadar az bilinirse o kadar zor anlaşılıyor. Bilmediğimiz şey bizim için karanlıktır. Bilgi aydınlatıyor.

KARANLIK, UYKU İÇİN EN UYGUN ORTAMDIR.

 

 

 

2-ŞARKI SÖZLERİ

 

BENİ ANLAMADIN

 

Söz: Soner Arıca Müzik: Soner Arıca Aranjör: Erhan Tekyıldız

 

Üzerimden yağmur yüklü bulutlar geçti

Gittiğin günü tarihe böyle kaydettim

Gün değil ki, sanki bin yıl, bin asır geçti

Ben aslında bu oyunu baştan kaybettim

 

Bilmedi kimse içimi yakanı

Beni ben yapan yanımı alıp ta kaçanı

Anlamadın sende beni anlamadın

Hani kâbusu olurdun beni ağlatanın

 

Beni anlamadın ki bir gün anladım sandın

Başka bir yüz, başka ruhla beni aldattın

 

En özeldin, en güzeldin gel gör ki bitti

Bir başıma savaşmışım ben sonra farkettim

Güvendiğim inandığım ne var ne yoksa

Aşkı, sevdayı sabrı da sende tükettim

 

BENİ ANLAMADIN YA

 

Söz-Müzik: Kayahan Açar

 

El ayak çekilince

Sohbetler tükenince

Dostlar eve gidince

Bu geceler işkence

Öper iki hece

İsmi dudaklarım

La-Fa-La-Sol

La-Fa-La-Sol

Sokakları kamçılıyor

Rüzgârın sesi

Gözlerim yanıyor

Yağmur öncesi

Her vesile ellerim

Ellerini arıyor

Her yanımı sarıyor

O müthiş acıların

Beni anlamadın ya

Ben ona yanıyorum

 

 

ANLAMADIN

 

Haluk Levent - Anlamadın Lyrics

 

Savurdun bu gençliği

Aşkın kör bahçesini

Güneşi yağdırdım karbeyaz düşlere

Sen beni anlamadın

Aşılmaz duvarları

Toz ettim yüreğimde

Aşkın kör pençesi saplandı gönlüme

Sen beni anlamadın

Anlamadın anlamadın bir kez olsun

Sen beni anlamadın

Bu kentin akşamları

Son bulur gözlerimde

Kelebekler özgürdür

Hislerime tutsak

Sen beni anlamadın

Aşılmaz duvarları

Toz ettim yüreğimde

Aşkın kör pençesi saplandı gönlüme

Sen beni anlamadın

Anlamadın anlamadın

Sen beni bir kez olsun anlamadın

 

 

3-ŞARKI SÖZLERİ

 

 ANLAYAMADIM   

 

Azer Bülbül - Anlayamadım Sözleri Lyrics

 

Çok düştüm üstüne seni çok sevdim

Ne zaman gel desen koşarak geldim

Çözemedim seni neydi ki derdin

Ne yaptımsa seni anlayamadım

 

Sen zaman istedin ömrümü verdim

Kimselere bakmadım bir seni sevdim

Ne kadar sordumsa sen söylemedin

Ne yaptımsa seni anlayamadım

 

Bu aşkın sonu başından belli

Daha fazla artık dayanamadım

Ben yaklaştıkça sen ittin beni

Ne yaptımsa seni anlayamadım

 

Aklar düştü saçımıza ömrü bitirdik

Dünyaya geleli biz çok şey yitirdik

Aşkta yalan olmaz böyle bilirdik

Ne yaptımsa seni anlayamadım

 

 

ANLAYAMADIM 

 

  Özcan Deniz, Anlayamadım 

  

Anlayamadım neyi istediğinde saklayıp vermedim

Ben senin için akıl almaz ne duygular besledim

Ne sevmekten ne de verdiğim hiç bir sözden

Ettiğim yeminden vazgeçmedim

Anlatamadım sana kendimi kahreden sevgini

Ben senin için dile düşmüş ne şarkılar söyledim

Aşkımız için yazdığım binbir şiirden

Çizdiğim resimden vazgeçmedim

Ama sen beni bir gece kendime derdime gömdün gidiverdin

Ama boş yere yok yere her şeyi mahvettin neydi sebebin

Sen beni bir gece kendime derdime gömdün gidiverdin

Ama boş yere yok yere her şeyi mahvettin neydi sebebin

Anlatamadım sana kendimi kahreden sevgini

Ben senin için dile düşmüş ne şarkılar söyledim

Aşkımız için yazdığım binbir şiirden

Çizdiğim resimden vazgeçmedim

Ama sen beni bir gece kendime derdime gömdün gidiverdin

Ama boş yere yok yere her şeyi mahvettin neydi sebebin

Sen beni bir gece kendime derdime gömdün gidiverdin

Ama boş yere yok yere her şeyi mahvettin neydi sebebin

Aşkımın son hanesi sana ömrümün son çağrısı

Dön gel gülüm yok çaresi deli kalbimin tek ağrısı 

 

ANLAŞILAMAMAK, YALNIZLIKTIR…

ANLAŞILAMAMAK, PAYLAŞAMAMAKTIR.

ANLAŞILAMAMANIN ÖNÜNDE GEÇİRİMSİZ BİR DUVAR OLARAK, BENCİLLİK DURUYOR.

BENCİLLER YALNIZDIR

HER YALNIZLIK BENCİLLİĞİN RAHMİNDEN DOĞMAZ…

AMA HER BENCİLLİK, KENDİYLE DÖLLENİR, YALNIZLIĞI DOĞURUR.

ANLAŞILAMAMAK, İLETİŞİMSİZLİKTİR…

KAPİTALİST SİSTEMİN EN BÜYÜK SORUNLARINDAN BİRİSİDİR İLETİŞİMSİZLİK…

İLETİŞİMSİZLİK KAPİTALİZMİN İNSANLIĞI GEÇİRİMSİZ KILARAK KENDİ KABUĞU İÇİNE HAPSETMESİDİR…

KAPLUMBAĞALAR DAHA ÖZGÜR…

KABUKLARI KORUNAKLARI VE SIĞINAKLARIDIR…

KAPİTALİZMİN İLETİŞİMSİZLİK KABUĞU KORUNAK DEĞİL, KORUNAKSIZLIKTIR…

BENCİLLER BİRBİRİNİ KORUMAZ

 

 

4- HERMENEUTIK

 

Mitolojik karakterler kimi zaman inanılmaz ölçüde benziyor çevremizdeki insanlara. Hermes, çok renkli bir kişiliktir örneğin. Hem haberci tanrıdır, tanrılarla insanlar arasında iletişim sağlar; aynı zamanda hırsızların da tanrısıdır. İnanılmaz birisidir, Doğduğu günün akşamı kundağını çözüp beşiğinden çıkarak, Mağaranın önündeki kaplumbağayı öldürüp içini boşaltmış, yedi tel takıp bir kithara haline getirmiştir… Sonra da Apollon'un sürüsünden 50 inek çalarak onları bir mağaraya saklamıştır. Çobanların tanrısı Pan’ın gayrimeşru babasıdır ve kendisi aynı zamanda sürülerin tanrısıdır. Odysseus’un, sadakatiyle ünlü karısı Penelope ile Arkadia dağlarında yasak ilişkileri sonucu Pan doğmuştur. Güzel ve inandırıcı konuşur, aynı zamanda hatiplerin de tanrısıdır. Ağzında balı olan arının kuyruğunda iğnesi vardır sözünü çağrıştırıyor. Güzel konuşmayan bir yalancı, inandırıcı olamaz. Yolları, yolcuları, tüccarları haliyle ticareti de korur. E ticaret insanları sömürmenin en yasal yolu değil mi, bu yasal hırsızları kollamak da hırsızların tanrısına yakışır. Zeus’un insanlara uykuyu da onunla gönderir. Bir sürü görevi olan tam bir üçkâğıtçı, yalancı, hırsız ve serseridir Hermes. Onun habercilik görevi bizi ilgilendiriyor burada. Tabii düşünmeden edemiyor insan, böyle biri ne kadar sağlıklı haber taşır diye.

 

Antik çağdan bu yana, düşünürlerin “anlamak“ üzerine ortaya koyup savunduklarını içine alan felsefi kavramın adı ise, HERMENEUTIK… Çağımızdaki Hermeneutik felsefenin ünlü temsilcisi Gadamer. Gadamer’e göre : "Hermeneutik, hermeneuien sanatı, yani bildirme, haber verme, çeviri yapma, ayıklama ve açımlama sanatıdır. Tanrıların habercisi, mesajcısı, elçisi olan Hermes tanrıların mesajlarını ölümlülere iletir. İslam dinindeki Cebrail meleği çağrıştırıyor gibi görünse de, ilgisi yok. Ne var ki onun bildirdikleri hiç de tanrıların mesajlarının dümdüz bir aktarımı değildir; tanrısal buyrukların birer ayıklamasıdır. Öyle ki Hermes bunları ölümlülerin diline, onların anlayabilecekleri şekilde çevirir. İslamiyette Allah da insanlar gibi konuşan bir varlık olmadığına göre, Cebrail vahiyleri ya insan suretine girip, insan dili konuşarak aktarıyor veya kalbine ayan ediyor Hz. Muhammed’in ve diğer peygamberlerin. Hermeneutik etkinliği daima bir başka "dünya"ya ait bir anlam bağlamını o an içinde yaşanılan dünyaya aktarma/çevirme etkinliği olmuştur. Bu, "düşüncenin ifade edilmesi/bildirilmesi" olarak hermeneuia'nın esas anlamı için de geçerlidir. Zaten "ifade" kavramının kendisi, dışavurma, açıklama ve çeviriyi içerecek şekilde çok anlamlı bir kavramdır. Aristoteles 'in "Organon" unun peri hermenias adlı bölümü, ne var ki, hermeneutikle ilgili değildir. Bu bölümde hermeneutik terimi, apofantik yargıların (olumlu ve olumsuz önermeler) mantıksal yapısını ve logos'un doğruluk gözetilmeyen kullanımlarını araştıran bir mantıksal gramer turunu adlandırmak için kullanılır. Platon 'a göre sanat olarak hermeneutik, düşüncelerin ifade edilmesiyle değil, bir kral buyruğunun, bir tanrısal iradenin açımlanmasıyla ilgilenir. Hermeneutik, "Yasalar" da, tanrıların iradelerini, hem haber hem de kendilerine itaat edilmesi gereken buyruklar olarak bir çift anlam içinde açıklayan sanat olarak anılır. Geç Grekçede hermeneuia, çok açık şekilde, "bilgece ayıklama" ve hermeneios "ayıklayan", "çeviren" olarak geçer. Böylece hermeneuia "sanat”ı, yani hermeneutik, kutsal sefere ait olanın, özellikle kutsal ve otoritatif iradenin, ölümlüye, yani dinleyene uygun şekilde ayıklanması etkinliği olmuştur. Hermeneutiğin bu anlamı günümüzün epistemolojik bilinci içerisinde tabii ki artık yaşamamaktadır. Bugün hermeneutikten söz ettiğimiz her durumda bu terimi Yeniçağın bilim geleneğiyle bağıntılı olarak kullanıyoruz. Gerçekten de hermeneutiğin Yeniçağdaki gelişimi, modern bilim ve modern yöntem kavramının gelişimiyle koşutluk gösterir. (Gadamer1995)”( Bu bölüm bilgilerinin bir bölümünün alındığı kaynak, Doğu Batı Dergisi- Yeni Düşünce Hareketleri Sayısı- Mayıs/Temmuz 2002-Felsefe Sanat Kültür yayıncılık) (DÜŞÜNCE VE KÜLTÜR TARİHİNDE HERMENEUTİK GELENEK başlığıyla bir makale internetin çeşitli sitelerinde var)

 

İletişim antik çağdan bu yana insanlar için önemli olmuş. Antik çağ insanının hayal dünyasının geliştirdiği Hermes tiplemesinin, iletişim tanrısı olması, bir rastlantı olamaz. İletişim kuran unsur, görüldüğü gibi, kendisinden her şey umulabilecek birisi. Hırsız, yalancı, serseri ama aynı zamanda pek çok güç onun elinde. Güçlü ile zayıf arasındaki ilişkiyi sembolize ediyor gibi. Elinde güç bulunduran, hırsızdan yana, tüccardan yana, güçlüden yana. Zaten antik çağda insanlar için yaşamak bir ceza, ilahi adalet yok.

 

GÜÇLÜ ZAYIFI ANLAMAYA ÇALIŞMIYOR.

ZAYIF, GÜÇLÜYÜ ANLAMAK ZORUNDA…

YASALAR SENİN ANLAMAYACAĞIN BİR DİLDE DE OLSA, SEN ANLAMAK ZORUNDASIN. ANLAMAZSAN, SUÇ OLDUĞUNU BİLMEDEN YAPTIĞIN EYLEMİN KARŞILIĞI CEZA OLACAKTIR.

GÜÇLÜ, ZAYIFI ANLAMAK ZORUNDA DEĞİL!

 

Amerikan Başkanı nereye giderse gitsin doğal olarak herkes dilini biliyormuşçasına kendi diliyle konuşur. Bizim Padişahlar da öyleydi uzun zaman. Fransa Kralı Alman İmparatoru Şarlken´e esir düşünce,   annesi Osmanlı imparatoru Kanuni’den yardım ister. Kanuni, Alman İmparatoruna bir mektup yazdırır:

 

" Biz ki, diyar-i Trablusgarb’in, diyar-i Libya’nın, diyar-i Mısır'ın, diyar-i Rum'un, diyar-i... vesairenin fatihi, Sultan Süleyman Han'ız. Sen ki, Almanya Eyaletinin Kral´ı Şarlken´sin. Sana deriz ki, tez Fransız Kralı kulumuzu serbest bırakasın ". Kanuni Sultan Süleyman´ın Almanya İmparatoruna olan hitabı böylesine aşağılayıcıdır. Yazdırdığı o nameyi Alman Kralına göndermek için ise bir Çavuşu görevlendirir.   Fransız Kralı hemen serbest bırakılır. 

 

Güçlünün zayıfı anlamak gibi bir derdi yok.

 

>>>>>DEVAM 15 Kasım 2007 Tarihli 22. Sayımızda >>>

 

EMEĞİN SANATI E-DERGİ SON NOT:

Dergimizin bu sayısını PDF formatında indirmek isteyenler, BAĞLANTILAR'ın üstündeki linki tıkladıklarında aşağıda resmi görülen sayfa çıkar. 2-3 saniye kurulum (loading) beklendikten sonra [altta resimde de görüleceği gibi] en alttaki mavi  CLİK HERE yazısı tıklandığında dosya indirme penceresi açılacaktır. AÇ ya da KAYDET tercihlerinizle dilerseniz salt PDF'de okur ya da PC'nize indirebilirsiniz.

 

1/10/2007

AŞKIN KATİLİ / ADNAN DURMAZ

   

                                                                                                             FOTOĞRAF: DOUG BENNER


Aşk ve iktidar… Aşkın iktidarı… İktidar aşkı… İktidarda olanların ve olmayanların aşkı… Kölenin aşkı, efendinin aşkı… Güçlünün aşkı ve güçsüzün aşkı… Dindarın aşkı, dinsizin aşkı… Güzelin aşkı ve çirkinin aşkı…


Kuşkusuz, yaşadığımız dünyadan, zamandan, koşullardan, kişiliğimizden soyutlanamayacak bir duygudur o. Kuşkusuz zalimi mazluma, şeytanı meleğe, efendiyi köleye, köleyi efendiye çevirmiştir. Dindarı dinden çıkartmış, dinsizi imana getirmiştir. Kuşkusuz çirkini güzeller güzeli kılmış, korkağı dağlara çıkartıp şaki yapabilmiştir. İnsanoğlunun hala keşfetmeye çalıştığı sonsuz okyanustan başkası değildir. Bin yıl önce kangallar ve papatyalar nasıl açardı, arılar ve kelebekler nasıl konardı, göçerdi onların çiçeklerine; ki şimdi zamana uygun bir davranış değişikliği yapmadan aynı tutkuyla, aynı işlevlerini yapmaktadırlar. Aşk da bin yıl önce nasılsa aynıdır hep. Değişen insan, giderek insanlıktan çıkan insan, büyük bir tutku ve acıyla aşkın en saf, en aşk halini yaşamaya çabalamaktadır. Ne boşuna bir çaba; makineler aşkı nasıl bilebilir. Yaşama biçimi, davranışları, neyi seveceği, neye “güzel” diyeceği başkaları tarafından belirlenen, aslında kendine yabancılaşmış insan nasıl sevebilir. Oysa aşk olmak için, kendi olmak gerekmez mi. Kendi olmadan aşk mı olur. Başka tutkuları için yaşamını araç yapanlar ne boşuna bir arayıştadır aşk yolunda. Akşama kadar kendisine televizyon ve her türden iletişim aracının sunduğu illüzyonları tutkuyla kovalayanlar, aşkı nasıl yakalayabilir. Yaşamını para kazanmak için, erk kazanmak için, egemenlik ve makam kazanmak için araç yapanlar; gece gündüz paraya, iktidar hırsına, makam sevdasına secde edenler için yaşam bir araçtan başka ne olabilir. Aşk nasıl geçsin onların dünyasından. Kendi istençleri ve istekleri, kendi canları, malları, makam ve mevkileri, kendi süslü yaşamları, kendi egemenlikleri, kibirleri, güzellikleri, yakışıklılıkları, “kendileri” olanlar, “kendi” dışlarına çıkmayanlar, “ben” diyenler, benciller, istedikleri ahkâmı kessinler ama aşka yolları düşemez onların. Kendinden dışarı çıkmayan, aşkın kapısına uğrayamaz.

Kapitalizmin tekelci aşamasında, emperyalizmin dünya kültürleri üzerinde soykıran bir karanlıkla dolaştığı zamanımızda, en büyük saldırı insanın tam da kendisine olmaktadır. İnsan ne kadar insan şimdi. Bundan önceki tüm zamanlarda da insanın başındaki egemen olanlar, onu köle yaptılar, kul yaptılar ama hiçbir zaman bir makine parçasına, bir cıvataya bobine dönüştüremediler. Zamanımızda ise birey bir makine parçasına dönüştürülmektedir. Dişliler, çarklar asla sevemez. Tekelci dönemde insan aklı tek boyutlu değil boyutsuz hale getirilir ve seçmeci yanı yok edilir, seçim yapamaz. Aşk bir seçmedir ve bir görmedir.
Gerçek…Bizim gördüğümüzle gerçek aynı şey midir.?
Bizim gördüğümüz dağla, o dağın kendisi aynı mıdır?
Aynı dağı, yüz ayrı ressam çizse aynı resmi mi çizecek.. Kuşkusuz ki hepsinin çizdiği aynı dağ ama ortaya çıkan resim farklı olacaktır. Dağın gerçeği, bir çobana göre başkadır, bir jeologa göre başka, bir coğrafyacıya göre başka, bir dağcıya göre başka olacaktır. Bir insan, bir dağ veya masanın görüneni, algılananı ve gerçeği aynı değildir, biz hep kendimizi katarak algılarız.(her bilim dalı, görünenin arkasındaki gerçeği kendi yöntem ve ölçütleriyle araştırır) Bir insanın gerçeği de, diğer insanlara göre başka başka olacaktır. Kimisinin sevmediğidir,kimisinin kardeşi,kimisinin yabancısı; kimine göre iyi,kimine göre kişiliksiz..

 

Aşk bir seçme ve görmedir. Ancak aynı göz ve akılla bakanlar için, yani robotik bakanlar için, görülen şey çok farklı olmayacaktır. Egemen olanların insanı biçimlendirmek üzere sunduğu koşul, olanaklar ve toplumu tektipleştirme araçları, robotikleştirdiği toplumlara reçeteler sunarak kendi değerlerini zerkederler “Güzel”, televizyonda durmadan gösterilen kadın tipleridir. Bu nedenle olmalı büyük kentlerde sokaklarda caddelerde kıyafetinden, saç biçimine, bakışından, kurduğu cümlelere, hatta zevklerine, değer yargılarına kadar birbirine benzeyen kadınlar ve erkekler görmek olası. Aşk, yalnızca burjuva yazarlarının romanlarında anlatılan aşktır, ya da dizi filmlerde, filmlerde gördüğümüz ama bir türlü yaşayamadığımız aşktır.


Oysa farklı olana göredir aşk ve aşık farklı olanı arar.”Kendi” olmak adına bencilleştirilen insan, benzeştiği, kalıpları tıpatıp aynı olanlarla birlikte kitleye dönüştü ve renklerinden zevklerine kadar sürüleşti. Sürü, sürü içgüdüsüyle davranır. Bir yalnızlar sürüsü ki, herkes kendi ekseninde dönen bir bencillik alemi. Oysa aşk, kendinden çıkma, kendinden dışarı bakmadır. Yüreğinde açılan bu bakış pencereleri, yalnızca içeriye ışıklar ve görüntüler girmesine yaramaz, dışarıya bakmaya ve katılmaya da yarar. Ceviz kabuğunu kırmasaydı, ağaç olamazdı; ne türküler söyleyen yaprakları, ne gölgesi, ne renkleri, ne çiçeklerine konan arılar, dallarında şakıyan kuşlar olurdu, ne de meyvesi.

Bilinen aşk öykülerinde de bir iktidar muhalefet,bir köle efendi uçurumu vardır.Şirin Ermeni hükümdarının küçük kızı, Ferhad ise bir duvar ressamının oğludur. Sevdiğine kavuşmak için bisütun dağını yıkması gerekmektedir. Zeliha Mısır azizinin eşidir, Yusuf’sa kardeşlerinin kuyuya attığı kimsesiz bir çocuk. Zeliha saltanatını bırakacaktır Yusuf için. Mecnun bir rivayete göre Emeviler devrinde yaşamış bir beyzadedir. Kerem Anadolu’da bir Türk beyinin oğlu, Aslı ise bir Ermeni papazının kızıdır. Egemen olan ve egemen olmayan çelişkisi, yüzyıllardan gelen tüm aşk öykülerinde ortaya konulmuştur. Burada vurgulanmak istenen nedir? Aşk geçmişten zamanımıza kadar tüm egemenlerin egemenliklerini hiçe saymış sonsuzluktur. Ne taç, ne taht dinler yürekte aşkı olan; ne ölüm tanır; ne zulümden korkar; ne de mevcut düzenin sunduğu ayıp, günah, yasak kavramları umurunda olur. O kendi ahlak kurallarını, kendi doğrularını kendisi koyar. Bunu değiştirmeye ise egemenlerin gücü asla yetmez. Binyıllardır insanlığın belleğine öylesine sıkı kazınmıştır ki bu gerçek, zamanımızın egemen olanları bu başkaldırtan gerçeği de kendi kalıplarında eritip ucubeye çevirmek için her yola başvurmaktalar.

 

Tekelci sistemin duygusu olmaz çünkü.. Ondan ki, ruhunu, beynini, yüreğini sakatladıkları insan kitleleri, kendilerine ezberletilen aşklarda sadece acı çekmektedir. Arılar bir gün çiçek diye naylon çiçeklerle karşılaşırsa kırlarda ne yaparlar; aşk diye sunulan yeni değerler şimdi aynı şaşkınlığı yaşatıyor insanlarda. Robotik toplum yaratma mimarları robotsal evler yapıp, robotsal aileler oluşturarak orada yaşatıyor. Robotik dünyanın satılmış şairleri ve yazarları hormonlarıyla yazıyor aşka ve tüm insani değerlere dair reçetelerini. Ama Hormonlarla sevilemiyor ne yazık ki.

                 

                                                                                                                  RESİM: ORHAN TAYLAN


AŞK ve acı, aşk ve çile, aşk ve engeller, aşkı büyütüp çoğaltan en önemli unsurlar olarak anlatılageldi bu güne dek. İnsanın insana kul-köle olduğu binyıllarda bu gerçekten de böyle oldu. Ulaşılmazlık oldu aşk. Divan edebiyatının bu konuda yazılmış en önemli yapıtlarından Büyük Usta Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk Mesnevisi ilginçtir. Hüsn ü Aşk, kurgusal anlamda Hüsn (Güzellik) isminde bir kız ile Aşk isminde bir erkeğin aşkını anlatan, tasavvufi bir mesnevidir. Özetle öykü şöyledir:

Muhabbetoğulları (Beni-mahabbet) adlı bir Arap kabilesi vardır. Bir gece bu kabilede bir kız, bir erkek çocuk dünyaya gelir. Erkeğe Aşk, kıza Hüsn adını verirler ve birbirlerine nişanlarlar. Öğrenim zamanları gelince ikisi de Edep okuluna giderler. Dersleri, Rıza ve Teslimiyettir. Okulda Mollâ-yı Cünun (cinnet, delilik mollası) isimli büyük bir hoca vardır. Giderek Hüsn Aşk'a âşık olur.

“Mînâ gibi AŞK’a ser-fürûda
Bu şişede sanki ol sebûda”
(Sürahi gibi AŞK’a boyun eğerdi, sanki biri testide diğeri kadehteydi)
Birlikte zaman zaman Mânâ gezinti yerine giderek, gezinip, sohbet etmektedirler. Bu gezinti yerinde Suhan isimli bir mihmandâr (misafir ağırlayan kişi) vardır. Suhan, her şeyi bilen çok büyük bir insandır. Hayret isimli güç sahibi biri Hüsn ile Aşk'ın görüşmesine engel olur. Bir süre Suhan aracılığıyla mektuplaşırlar. Aşk'ın Gayret adında bir lalası vardır ve sonunda ikisi, Aşk’ın gidip Hüsn'ü kabile büyüklerinden istemesine karar verirler. Kabile büyükleri, Aşk’ın bu isteğiyle alay eder ama eğer Hüsn'e kavuşmak istiyorsa Kalb ülkesine gidip Kimyâ`yı alıp gelmesi gerektiğini söylerler. Yolun çok zorlu ve korkunç olduğunu ise iyice anlatırlar. Aşk yolda devlerle, cinler ve cadılarla karşılaşacak, sonra ateşten bir denizden geçmesi gerekecektir. Aşk ve Gayret birlikte Kalb ülkesine yola koyulurlar. Başlarından birçok tehlike geçer. Her zor durumda onları Suhan kurtarır. Mutlu sonla biten öykünün sonunda Aşk'ın Hüsn'ü kendinden ayrı bir varlık olarak algılamasının, yanlış yollara yanlış yollara düşmesine neden olduğunu görürüz. Aslında Aşk Hüsn’dür, Hüsn de Aşk; ikisi birdir. Bir’likte ise ikilik olamaz. Her ne kadar bu öykü tasavvufi bir değere sahipse de, duygusal aşk bağlamında biz alacağımızı almaya kalktığımızda, iki insanın çileli bir yolculuktaki sayısız engeli aşarak bir olabilmesidir belki de aşk, diyebiliriz.. Dünya edebiyatından bize taşınan bilgilere bakılırsa, aşk acı çekmek ve yanmaktan başka nedir ki.


Şeyh Galib’in ikinin bir olması biçiminde sonuçlanan Aşk mesnevisi’ne karşılık Halil Cibran’ın şu sözleri ilginçtir;
” Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız,
Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız,
Tanrı'nın suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız,
Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz boşluklar olsun,
Ve Tanrısal alemin rüzgarları esip dolanabilsin aranızda,
Birbirinizi sevin, ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın,
Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun Sevgi
Birbirinizin kadehini onunla doldurun ama aynı kadehe eğilip içmeyin,
Ekmeğinizi bölüşün,ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın,
Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte, ama ikinizin de birer Yalnız olduğunu unutmayın,
Çünkü lavtadan dağılan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır,
Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın,
Çünkü ancak Hayat'ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan,
Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın,
Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır,
Çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez....”


Kuşkusuz aşk bir birliktelik ve bütünlüktür, ancak, “tapınağı taşıyan iki sütun” gibi bir birliktelik bireyleri birbirine bağlı ama bağımsız kılacaktır. Tekelci dönem, âşık ve maşuku tapınağı taşımak zorunda olmayan iki ayrı varlık olarak reçetelemiş ve onların arasına “sen –ben”, ”senin paran benim param”, ”senin ailen benim ailem”, “senin hesabın benim hesabım” gibi sayısız nifak nedeni sokmuştur. Bölmek ve parçalamak, tekelci aşamanın en etkin silahlarından biridir ve bu silah sonucunda şimdiki zamanların aşkları, arkadaşlıkları darmadağın olmuş insan, aynı zamanda yalnızlaşarak robotlaşmıştır. Zamanımızın insanı bir meta gibi sahip olacağı, satın alınabilir ve tükenen bir meta olarak yaşıyor tüm güzel duyguları.


Batıda “hastalıkta ve sağlıkta, ölünceye kadar” biçiminde edilen yeminler çoktan içi boşaltılmış ve anlamını kaybetmiş durumdadır. Kapitalizm için aşk, cinsellik, erotizm tüketimin yeni bir alanıdır yalnızca. Aydınlanma çağında cinsellik ancak romantizmle birlikte vardı. Postmodern yapıda ise, cinsel hazlar kendi başlarına bir değerdir ve kişiler bu değerlerin peşinde sürüklenmektedir. Dışarıdaki dünya, iş yeri, hastane, hapishane, okul, eğlence yeri gibi modern kentçi mimarinin ve yasaların şablonlarıyla net çizgilerle birbirinden ayrılmıştır. Her şey cetvelle çizilmiş planlar dahilinde sınırlara ayrılarak yaşama sunulmuştur ve kurallara tamı tamına uyulur. Giderek, evlerde herkesin kendi alanları oluştu. Bu alanlarda birey kendi haklarını savunurken “biz” kavramından çok, “ben” kavramını ön planda tutmaya başladılar.. Benim-senin kavgaları ve çelişmesi, postmodern insan ilişkileri için kurulmuş birer tezgâhtı. Çünkü her yerde her şeyin kuralları ve sınırları vardı. Aşkın sınırlarla hiç işi olamazdı oysa. Her şey kendisini meydana getiren parçalarına ayrıldı. Aile kavramı da bu bölünmenin tam ortasında yer aldı. Diğer tüm insani yanlarıyla birlikte insan ve aşk katledildi.yapay bir “Sevgililer Günü” icat edilerek tüketim malzemesi yapıldı aşk.
“kadehin şeklini terk et
şarap kadehtedir fakat kadeh değildir.”
diyor Mevlana;
“İnsanlardaki güzellik iğreti bir yıldızdan ibarettir. Böyle olmasaydı “sevgilim” diye bağrına bastığın dostun, kocamış bir eşek gibi çirkinleştiğini görür mü idin?
O sevgili bir vakit melek gibi güzel iken, şeytan gibi çirkinleşmiştir. Çünkü o güzellik onda iğreti olarak bulunuyordu.” diyor. Egemen güçlerin insanı bir görüntüye, kalıba dönüştürdüğü zamanımızda, her türden aşkın, öze dair bir buluşma ve karışma olduğunu vurguluyor bir kez daha.


Bu dünyada kötüler var. Yaşadıkları koşullar onları kötü yapmıştır biçiminde çözümlemeler, onları iyi yapmaya yetmiyor. Yüreği aşk diye başka başka şeyler için çarpanlar. İkili ilişkide de iktidar ve muhalefet kavgaları yapan anlayış, aslında sevemiyor olmanın hıncıyla, giderek saldırgan bir konuma geçiyor. Yüreği aşk tanımayanlar, yüreğinde aşk olanların dünyasını karartıyor sevebilme yeteneklerini ortadan kaldırmak için. Egemen olanlar aşktan uzak oluyor. Aşk zalimlere, paraya, makama, mevkiye, eşyaya tapan putperestlere en uzak duygu oluyor. Aşka uzak olanlar, ona düşman oluyor, gördükleri yerde başını ezmeye çalışıyor. Onlar ki, Aşkın katilidirler.


İktidarda olanların aşk iktidarsızlığı, tarihin her döneminde aşık ve maşukun arasındaki en büyük engel olmaya devam etti. İktidarda olanlar kendi güzel, doğru ve iyi kavramlarını kabul ettirebilmek için kan dökmekten hiç vazgeçmediler. Aşk da aşk olmaktan hiç geri durmadı. Onbinlerce yıldır yakılmış sayısız türkü, anlatılan sayısız efsane ve söylenceyle, zamandan zamana taşıdı aşkı ve âşıkları. Geniş kitlelerin yanındaydı aşk ve hep asiydi, kavgalarla birleşip ateşlerde yanmakta ustalaştı, dağlara çıkıp meydan okudu.
İktidardakilerin aşk yanı iktidarsızdı
İktidardakiler aşkın iktidarını hiçbir zaman yıkamadılar.
Aşksa insanın insanı kul etmediği gelecek zamanlara, yeryüzüne kendisini büründüreceği zamanlara doğru, yolculuğuna, üzerine kan bulaşmış olarak devam ediyor.

 

ADNAN DURMAZ
2 Temmuz 2006

 

15/1/2007

EMEĞİN SANATI'NDAN 4. MERHABA

EMEĞİN SANATI'NDAN MERHABA

                                       SANATI YAŞAMIN KALDIRACI KILMAK
                                           
YA DA YENİDEN SOSYALİST GERÇEKÇİLİK 

Devrim yoluyla burjuva gerçeği, sosyalist gerçeğe dönüşmeye başladığında, dünya edebiyatında da yeni bir tip gerçek kavramına gereksinme doğdu. Bu yeni bir tip gerçek kavramı, daha önceki dönemlerin büyük, estetik başarılarını devralmıştı ve tarihsel deneyim ve birikimden  güç alıyordu. Baş kaldıran romantik kahramanı dikkatle  inceledi. Kahraman, dış koşullar ile birey arasındaki etkileşmeden doğan gerçeklik ilkesine dayanıyordu. Bu gerçeklik, daha önce olanları aynıyla tekrarlamıyordu. Çünkü sosyalist gerçekçiliğin ele aldığı  “akıl” soyut değil, tarih içinde somut bir “akıl”dı. Sonra dış koşullarla giriştiği savaşta yeni kahraman, yeni çevrenin içinde gelişmekte ve denetimi eline almakta olan yeni bir kaynaktan güç alıyordu. Sonunda yeni gerçekçilik, yeni kahramanı, —Marksçı anlamda— çevrenin belirlediği bir insan olarak yorumluyordu.  Bu insan anlayışı da, her türlü bulanık düşüncenin ve otomatikleşmiş insan anlayışının tam tersiydi.

Sovyetler Birliği Komünist Partisi Programını incelediğimizde, sosyalist gerçekçiliğin ana çizgilerini de buluruz:  

Halk ile partinin birliği ve yakınlığı ilkesine bağlı SOSYALİST GERÇEKÇİ sanatta, yaşamın sanatsal açıdan yansıtılmasında gözü pek bir öncülük, dünya kültürünün ilerici geleneklerinin işlenmesinden ve geliştirilmesinden ayrılamaz... Yazarlar, ressamları yontucular, müzikçiler, tiyatro emekçileri ve film yapımcıları; çok çeşitli biçimleri , üslûpları ve türleri kullanarak yaratıcı girişimlerini ve ustalıklarını göstermede daha iyi olanaklar edineceklerdir.” 

Bu saptamadan yola çıkan GORKİ, sosyalist gerçekçiliği, “Sosyalist deneyime dayalı,  gerçekçi, mecazlı düşünmek” olarak  tanımlar.
 

Görülüyor ki, sosyalist  gerçekçilik, yeni bir toplum kuran ya da kurmak için eyleme geçen; bu toplumun karşılaştığı ya da karşılaşabileceği sorunlara  çözüm seçenekleri oluşturan, toplumun geçirdiği süreci yansıtan bir sanat yöntemidir. Sosyalist gerçekçilik, tarihsel görevlerin yerine getirilmesini, bu görevlerin insancıl biçimde çözümlenmesini, bunun kitlelerin savaşımıyla sağlanabildiğini; bu savaşımda kitlelerin değişime uğradığını göstermeyi hedefledi. Kaldı ki bu savaşım, salt savaş alanlarında verilen açık çarpışma değil, insan ruhunda geçen iç savaşımdı. Bu iç savaşımın amacı, başkalarını yaratamayan, üretemeyen insanlar olarak gören; bilinçli disiplini hümanizme karşıt sayan, örgütlü takım çalışmasını bireyin gelişmesini engelleyici bir olgu olarak gören insanlar arasında sosyalizm karşıtı görüş ve inançları yok etmek çabasıydı. Günümüzde reel sosyalizmin gerilemeye geçişiyle birlikte kapitalizmin vahşi zafer çığlıklarının ardından yoksul emekçilere, ezilen uluslara saldırısı daha da yoğunlaşırken sosyalizmin,  gerçek hümanizmin güvencesi ve  tarihin yaratıcısı olarak gördüğü insanı yüceltme yolu olduğu bir kez daha ortaya çıktı. İşte  Sovyetlerle birlilkte tükendiği öne sürülen sosyalist gerçekçilik dünya kitaplıklarında Gorki  ile, Şolohov ile, Simonof ile, Ehrenburg ile, Mayakovski ile, Yesenin ile sürmektedir. Bu yazar ve şairlerin devrinin bittiğini ileri sürme cesaretini kim bulabilir?  

Yeniden sosyalist gerçekçiliğin oluşumunun temel taşı burada atılıdır... EMEĞİN SANATI olarak sorumluluğumuz, çağımızın gelişimini ve yeni beliren çelişkileri göz önünde bulundurarak sosyalist gerçekliğin yeniden çağcıl dönüşümünü tasarlamak, yaşama geçirmektir.  Sanat alanını kaplayan postmodern mantarların iç yüzlerini ortaya çıkarmak, sanat yapıtını  metalaştırma çabasında olanların karşısına duvar gibi dikilmektir. Bu bağlamda “toplumcu gerçekçiler”le de karıştırılmamamız gerekir. Çünkü aramızdaki fark, diğerinin Türkçeleştirilmiş olmasının çok daha ötesindedir...Çünkü “toplumcu gerçekçi”lerin gerçekliği, düzenin duvarlarıyla sınırlıdır. Daha ilerisine gidemezler. Bir yönüyle düzenle uyumludur çabaları. Biz “yeniden sosyalist gerçekçiler” bu konuda sınırları aşma çabası ve savaşımı içinde olacağız.
Eleştirileriniz ve önerileriniz  yolumuza ışık  tutacaktır...

Yapıt göndermek isteyen dostlar, yapıtlarını  emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler...  Ayrıca grup adresimiz yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati  

88 BU SAYININ SAVSÖZÜ 77

 

“Ben şu sıralar özellikle dünyada ve Türkiye’de bir uzman cahiller ordusu oluştuğunu düşünüyorum. Dünyaya ve insanlığa genel olarak atılan en büyük kazıklardan bir tanesi; prodüktiviteye yani ekonomik verimliliğe, iş verimliliğine dolayısıyla anglo-sakson pragmatizmine endeksli hayat tarzı ve uzmanlaşma modeli. Dolayısıyla da insanın kültürel olarak fakirleşmesi. Bu öyle bir hale geldi ki, şu anda Türkiye ve dünyada, “şiiri sadece şairler yazar, şarkıyı sadece şarkıcılar söyler, oyunu sadece oyuncular oynar, fıkrayı sadece fıkra uzmanları anlatır, siyaseti sadece stratejistler yada bir takım enstitülere bağlı bacak kadar çocuklar konuşur, yani hayatta insanlar işi ve uzmanlığı dışında hiçbir şey yapamaz ve konuşamaz” gibi bir genel algı var. Hedeflerimizden biri bunu kırmaktı. Çünkü bundan 20 sene önceye kadar insanlar bir rakı masasında oturuyor, biri şarkı söylüyordu biri saz çalıyordu birisi fıkra anlatıyordu, birisi de siyasetten bahsediyordu. Yani ben şunu söylemiyorum burada, “herkes profesyonel oyuncu olsun” demiyorum. Herkes Robert de Niro olmayabilir, ama herkes oyuncu olabilir.

Ben sanatın birtakım insanların eline bırakılması yerine her insanın sanat ve kültürle ilgilenmesi gerektiğini düşünüyorum, savunuyorum. Bu aynı zamanda sosyalizmin bir önerisidir. Fransız İhtilali’nin bir önerisidir. Yani ütopyadaki gibi “öğleye kadar ziraat öğleden sonra balıkçılık, akşamda roman yazma” şeklinde. Herkes şiir yazmaya çalışırsa, herkes şarkı söylerse… Kültür ve sanatla uğraşan toplumlarda şiddet, gericilik, faşizm gibi şeyler kolay kolay giremez. Bunun örnekleri ortada: bugün Küba’ya gidiyorsunuz 12 milyon nüfusun 5 milyonu profesyonel düzeyde müzikle uğraşıyor ama aynı zamanda adam diş hekimi yada başka bir meslek sahibi…”

DONDURMAM GAYMAK filminin yönetmeni YÜKSEL AKSU

    YAŞAM VE SANATTA SON 15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

         KAR DOĞUDA YOLLARI HÂLÂ KESİYOR, BATI KURU !..
Kış  bastırdıkça bastırıp  ak ve kalın abasını dağların ve ovaların  üstüne sermişken, baskı, zulüm ve yoksulluk çemberinde inim inim inleyen dünya insanlarının gözyaşları gibiymişçesine seller akarken  üzerine üzerine kirli dünyamızın; ülke ve dünya güncelini de gözden ırak tutmayan  bir sanat dergisine uyan, farklı bir hava yorumuyla karşınıza  çıkmayı diledik.
Para tutkusu ve aç gözlülüğün kararttığı dünyayı, doğa ana kimi gözlerden sakınırcasına kardan ak bir örtüyle örtüyor. Kar, gözümüzü ve gönlümüzü şiir bahçesine akıtıyor. Dağlara vuran karla birlikte kar şiirlerinin kervanı akıyor gözümüze...
NÂZIM gibi sanki karlı kayın ormanında geceleyin bir yürüyüşe çıkıyoruz ve efkârlıyız. Uzanacak ve uzatacak bir el arıyoruz.
A.Muhip DRANAS, karla birlikte bizi başka evrenlere sürüklüyor: 'Kardır yağan üstümüze geceden / Yağmurlu, karlı bir düşünceden / Ormanın uğultusuyla birlikte / Ve dört nala dümdüz bir mavilikte / Kar yağıyor üstümüze inceden'
Nevzat ÇELİK, eve tutsak bir çocuğun gözüyle bakıyor karlara: 'evimin önü yokuş / sokağımı kar tutmuş / al da uç gözlerimi / kanatları gümüş kuş / al da uç'
Cahit KÜLEBİ, karı ve kışı biraz daha karamsar karşılar: 'Karanlık kış günü akşamüstü / Bırak kendini sokaklara / Git bakalım gittiğin kadar! / Freni bozuk kamyonlar gibi.'
Ahmet TELLİ, en güç durumda da umudunu korur: 'Buz rengindeyse bile günler, / donuk ve pusluysa da öfke / donmuş bir yeryüzü değildir / yaşamın bütün bir görüntüsü /..../Donmayan bir şey kalmıştır / düşüncenin sımsıcaklığıdır o / damarlarındaki devinimi duy / ve suyun buz altındaki akışını / Soluğun yetebilecek mi dersin / kendinden başkasına da biraz...'
Şiirsel görüntülere çevirelim biraz da gönül kameramızı. İki Temmuz Sıvas'ında yaktığımız Behçet AYSAN, bir ressam titizliğiyle aktarıyor duygularını: 'savrularak inceden / yumuşak dokunuşlarla / serpilip avuç avuç usta vuruşlarla / bir çini karanfil / bir atlastan şal / sağdı puslu bulutların gri hüznünü / çatlayan yüreklerin nar kabuğu testisine / sevdalı bir gülücüğün yeşim taşlı peçesine / ve öveçler'de / bir evin gecekondu bahçesine / yağdı ilk kar.'
Acaba Güneyli şairler ne söylemiş? Antalyalı Metin DEMİRTAŞ, 'Tepelerde benek benek kar mendilleri' diye uzaktan kar'a sevgisini dile getiriyor. Ali Ziya ÇAMUR da, 'Çam dallarında, tepelerde  kar / ovalarda / başağa durmuş buğday / bulutlar ıslak / dağlar aklığın yapayalnızlığında tutsak / akar kar suları /ıslık ıslığa...' dizeleriyle Anamur'dan kar izlenim ve duygulanımlarını betimliyor. 
Biz de -aşağıda- grup içinden İrfan Sari'nin kar fonlu bir şiiriyle bu kervana katılırken söze onunla başladık, yine yolun sonunu NAZIM'la bağlayalım: 'Ayışığı renginde kar, / keçe çizmelerim ağır. / İçimde çalınan ıslık / beni nereye çağırır.'

 

n n n

             BEHİÇ AŞÇI’DAN MEKTUP VAR!

Merhaba Dostlar,
Bugün açlığımın 283. günü. Benim açımdan söylenebilecek çok fazla sözün kalmadığını düşünüyorum. Bugüne kadar 7 yıl boyunca ve bu 7 yılın açlıkla geçirdiğim son 283 gününde söylenecek her ne varsa yeterince söylendi. Eksik bıraktığımız sözler kalmıştır belki. Fakat artık pek de bir önemi kalmadı, çünkü geldiğimiz aşamada artık herkes tecrit sorununun varlığını ve de bu sorunun mutlaka ortadan kalkması gerektiğini anlamış durumdadır. Bu bizim başarımızdır. Bu başarı insanlık onuruna sahip çıkan, insanlığın büyük mücadelelerle ve bu mücadelelerde ödediği onca bedelle yarattığı erdemleri yaşayan, yaşatan herkesin başarısıdır. Bedeli ağır da olsa, insanlarımızın bu insanlık suçunu görmelerini ve lanetlemelerini sağlayabildik. Böylelikle insanlığımıza sahip çıkarak, bizi yok etmelerine izin vermemiş olduk. Fakat henüz sonuca ulaşmış değiliz. Epeyce yol aldık, önümüz daha düz denilebilir. Ama hala tecrit suçu ortadan kaldırılmayı bekliyor. Bakanlık tecrit suçunu işlemeye devam etmekte hala inat ediyor. Bu inat mutlaka kırılacak. Hep birlikte biraz daha ısrarcı olup, birkaç adım daha attığımızda sonuca ulaşmak için hiçbir engel kalmadığını göreceğiz. Birliğimiz, beraberliğimiz, dayanışmamızla bunu da başarabiliriz.Zaman hızlı geçiyor. İnsanca yaşamak uğruna ölümle yarış halindeyiz. Sonucun ne olacağı biraz da sizin elinizde. Bu sorumluluğu bildiğinizi düşünüyor ve yerine getireceğinize inanıyorum. Ve biliyorum ki sonuç her ne olursa olsun, kazanan her koşulda büyük insanlık ailesi olacak. Bunu bilmenin rahatlığındayım. Bu duygularla hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
12.01.2007
Avukat Behiç Aşcı'

                                     n n n
                  SANAT  YAPITI METALAŞIRKEN 
         
YKY, NÂZIM’I  VESAYET ALTINA ALMA ÇABASINDA!..
 

İnternet üzerinden tüm okurların erişimine açık olan şiir sitelerinde, 5 Ocak itibariyle yayın hakları Yapı Kredi Kültür Sanat ve Yayıncılık A.Ş’ye ait olan şiirlerin yayınlanması yasaklandı. 5 Ocak ve sonrasında www.siir.gen.tr ve www.antoloji.com gibi yaygın kullanıma açık olan internet sitelerinden Nazım Hikmet, Cemal Süreyya, Ece Ayhan, Edip Cansever, İlhan Berk gibi şairlerin şiirlerini okumak isteyenler “Yapı Kredi Kültür Sanat ve Yayıncılık A.Ş.'nin isteğiyle okur erişimine kapatılmıştır” ibaresiyle karşılaştılar. Bu uygulamanın önümüzdeki günlerde giderek yaygınlaştırılmaya çalışılacağı açık.

Oysa yıllardır, birçok şairin yayın haklarını elinde bulunduran diğer yayın evleri böylesi bir densizliği yapmaktan kaçınmışlardı. YKY,  bu hareketiyle kendi sanat anlayışını da hiçbir tartışmaya yer bırakmaksızın ortaya koymuş oldu. Şiir severlerin yüreğini, şairlerinse kemiklerini sızlatan bu uygulama umalım ki bankaların himayesinde sanat yapmayı marifet sayan ve bu konuda bin nasihate kulak tıkayan “sanatçılar” için de bir musibet yerine geçsin. Üstelik onlar açısından da son derece dramatik bir durum var. Tüm üretimlerini sermayeye gönüllü teslim etmiş bu “arkadaş”ların, ömrünü aynı zihniyete kafa tutarak geçiren şairlerimiz kadar kıymet-i harbiyesi yok bu piyasa zihniyetinin içinde.

Nazım Hikmet gibi devrimci bir şairimizin şiirlerinin yayın haklarının bir bankada olmasının yaratabileceği tahribatta böylelikle daha net ortaya çıkmış oldu. Gerçek şu ki Y. K.Y. ve KOÇ HOLDİNG,  istediği takdirde yayın hakkına sahip olduğu şairlerin şiirlerini tümüyle ortadan kaybetme hakkına sahip. “Olmaz” demeyin ve unutmayın ki Nazım Hikmet hayattayken bir gün şiirlerinin bir banka tarafından yayınlanabilme ihtimali de zayıf görünüyordu. Yıllar önce Nazım’ın sesini kesmek için 13 yıl zindanda yatıran zihniyetle bugün Nazım’a sahip çıkıp sesini kendi piyasa zindanına hapseden zihniyet arasındaki büyük benzerlik de dikkatlerden kaçmıyor.

Sermayenin geçmişin bugünün ve geleceğin üzerinde kurduğu tahakkümün dağıtılabilmesinin önemli başlıklarından biri de piyasa kültürüne karşı toplumun ilerici kültürel değerlerine ve bu değerlerin işçiliğini yapan sanatçılarımıza sahip çıkmak, bunun kavgasını vermek olacak.

Gerçi küçümencik YKY destekli dergilerinde yürek burkuntularını kusmanın adını sanat koyanlar bu habere çok sevindi. Çünkü okuyucu kitleleri kendi çevreleriyle menkul bulunan şairciklerin kitlelere ulaşamama sorunları zaten yoktu. Kendi kapılarını kendi üstlerine kapatarak. İnternet şiirinin gelişiminden ürkenlerin ayak sesleridir bunlar. Bugün, her ne kadar içlerinde şiir ve sanat adına çeşitli olumsuzlukları ve yanlışlıkları barındırsa da, sanat ortamının çağcıl derebeylerinin surlarını İnternet’ten parçalayacağız. Kitaba, kitap okumaya karşı değiliz. Ama İnternet’in kitlelere ulaşan gücünü göz ardı edenlerin çoğu bile hâlâ İnternet üzerinden kurdukları sitelerde, antoloji.com,  şiir.gen.tr gibi büyük sitelerde neden şiir  yayımlamayı sürdürüyorlar?..

Çağrı
Tüm gerçek şiirseverleri, işçi ve emekçileri, aydın ve sanatçıları; Koç Holding ve Yapı Kredi Bankası’nın bu küstahlığını protesto etmeye çağırıyoruz. Şiirlerin açık erişimine koyulan yasağın kaldırılması için mücadele etmeye çağırıyoruz. “Koç Holding, Nazım’dan elini çek, şairlerimizden, şiirlerimizden eline çek! ” başlığıyla bir kampanyayı en geniş katılımla hep birlikte organize etmeye çağırıyoruz. Tüm sanatseverleri; holdinglere ve bankalara, tekelci özel mülkiyet ve asalaklığa karşı Nazım’a ve diğer tüm şairlerimize, yazarlarımıza sahip çıkmaya çağırıyoruz.

15 Ocak’ta 105. doğum yıldönümünü kutladığımız büyük şairi sınıfından koparmaya kimsenin gücü yetmeyecektir.

                                 n n n
           
KAMU ÇALIŞANLARI ÖZELLEŞTİRMEYE KARŞI EYLEMDE!...

                       
Kamu kurumlarında yaşanan sorunlar, kamu emekçilerini bir bir alana döküyor. Emekli Sandığı çalışanlarının ardından, dün de “özelleştirme” nedeniyle kamu bankalarından diğer kurumlara “sürülen” kamu çalışanları eylem yaptı. 

Kamu kurumlarında yaşanan sorunlar, kamu emekçilerini bir bir alana döküyor. Emekli Sandığı çalışanlarının ardından, dün de “özelleştirme” nedeniyle kamu bankalarından diğer kurumlara “sürülen” kamu çalışanları eylem yaptı. “Özelleştirme yalanı” afişini yakan emekçiler, hükümete “ateş dili” ile “özelleştirmeleri durdur” uyarısında bulundular.

Eylem, “özelleştirme yalanı” konulu afişin bir kısmının temsilen ateşe verilmesiyle sona erdi. Çivi, hükümeti “ateş dili” ile uyardıklarını, eylemlerini sürdüreceklerini bildirdi.

                                  n n n
                F TİPİNDE ‘DAYAK ÜSTÜ PARA’ 

Mesane kanseri olan Odak Gazetesi yazı işleri müdürü Erol Zavar, 18 Eylül 2003 tarihinde, sağlık kontrollerini yaptırmak üzere tutuklu bulunduğu Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nden Bayrampaşa Cezaevi’ne sevk edildi. Sevk sırasında Tekirdağ Cezaevi’nde görevli jandarmaların “çırılçıplak soyarak üst araması yapma” istemini reddetti. Bunun üzerine Zavar, jandarmaların dayaklı saldırısına maruz kaldı.

Zavar, konuyla ilgili 22 Eylül 2003 tarihinde Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı’na, 30 Aralık 2003 tarihinde ise Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığı’na, Bayrampaşa Cezaevi’nde görevli uzman jandarma çavuş Fuat Çevik ve jandarma erler Fatih Akçakaya, Hüseyin Vuruş, Hüseyin Duyan hakkında suç duyurusunda bulundu. Ancak İstanbul Valisi Muammer Güler, “arama ve kayıt işleminde görevlilerin hiçbir kusurunun olmadığını” belirterek soruşturma izni vermedi.

Zavar’ın soruşturma isteğine “Kötü muamele yok” denilerek izin verilmezken, jandarma er Hüseyin Duyan’ın, olayın ardından bir günlük iş göremez raporu alması üzerine Zavar hakkında dava açıldı. Eyüp 1’inci Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, “Duyan’ın boyun ve gırtlak bölgelerini tutup sıkarak 1 gün iş ve güçten kalacak şekilde yaralanmasına sebebiyet verdiği” sonucuna varılarak Zavar, 6 ay hapis cezasına mahkum edildi. Hapis cezası daha sonra 3 bin 600 YTL para cezasına çevrildi. Ancak para cezası, “ertelendiğinde bir daha suç işlemeyeceğine dair olumlu kanı oluşmadığından” hükmü ile ertelenmedi.

                                n n n

         YUNANİSTAN HALKI EĞİTİMDE ÖZELLEŞTİRMEYE KARŞI AYAKTA !...

                                    

Özel üniversiteler kurulmasına dair yasa tasarısına karşı, başta eğitimciler ve öğrenciler olmak üzere Yunanistan işçi ve emekçileri ayağa kalktı

Yunanistan’da muhafazakar Yeni Demokrasi Partisi hükümeti, özel üniversiteler kurulmasına izin veren yasa tasarısını meclise sunarken, okullarda grevler ve işgaller başladı, bütün büyük kentlerde öğrenciler, eğitimciler, işçiler ve çeşitli meslek örgütleri sokaklara döküldü.

Yasa tasarısına karşı çıkan eğitim sendikaları, orta ve yüksek dereceli öğretim kurumlarında 24 saatlik grev düzenledi. Birçok lise ve üniversitede ise öğrenci birlikleri boykot ve işgallere başladı. Grev ve işgaller süresince aralarında çok sayıda üniversitenin de bulunduğu yüzlerce okulun kapalı kalacağı belirtildi.

Yunanistan Kamu Çalışanları Konfederasyonu (ADEDY) 4 saatlik iş durdurma eylemi ile greve destek olurken, çok sayıda işçi sendikası da gösterilere katıldı. 
                                 n n n

           SADDAM DARAĞACINDA  / MUMİA ABU-JAMAL
Saddam Hüseyin gitti.
Washington’daki efendilerinin var ettiği Irak Devlet Başkanı, gururunun bedelini, Şii Mehdi Ordusu’nun lideri Mukteda El Sadr’ın taraftarlarının aşağılamaları eşliğinde asılarak ödedi.
Suçu ne miydi? Şüphesiz Şii muhaliflerini katletmesi veya Iraklılara zulmetmesi değildi. Zira, bu gaddarca olayların ardından bile Amerikan elçileri, Reagan dönemindeki yetkili Donald Rumsfeld’in yaptığı gibi elini sıkarak onunla “al gülüm ver gülüm” ilişkilerini sürdürmeye ve ona savaş araçları ve kitle imha silahları aktarmaya devam ettiler. 

Eğer o insanlığa karşı işlediği suçlar nedeniyle cezalandırıldıysa, ona yardım ve yataklık eden Amerikalıların durumu ne oluyor? Peki, onu silahlandırarak silah satışından büyük kârlar elde eden Batılı tacirlerin durumu?  RUPE’nin yazdığına göre Irak’ı İran’a karşı silahlandırmak oldukça iyi bir işti:  “Irak donatılırken canlı bir ticaret yapıldı. Esas silah kaynağı olarak İngiltere, Fransa’ya katıldı. ABD ise Irak’ın hızla büyüyen savaş harcamalarını karşılamak için Kuveyt ve Suudi Arabistan gibi müşteri ülkelerinden yüklü borç kaynakları ayarladı. ABD yönetimi, kimyasal saldırılarda kullanılmak üzere ‘püskürtmeli’ helikopterler sağladı (1998), Dow Chemicals gemisinin kimyasal maddelerinin insanlar üzerinde kullanılmasına izin verdi, füzelerin menzillerinin uzatılması için Irak’ın füze geliştirme programına teknolojik ihraca onay verdi. Ekim 1987 ve Nisan 1988’de ise Amerikan kuvvetleri, bizzat İran gemilerine ve petrol platformlarına saldırdı.”  Bunlar yardım ve yataklık değilse nedir?

Saddam Hüseyin’in idamı, dizginlerinden boşanmış Amerikan gücünün uygulamalarından biriydi. Tarih bunu kanıtlayacak ancak bu, meçhule giden yolda bir anlık ışık parlaması olarak kalacak. 

                                n n n

CHAVEZ,MORALES,ORTEGA YEMİN ETTİLER ...

Bolivya, Venezüella ve Nikaragua’nın halkçı devlet başkanları, Ortega’nın yemin töreninde bir araya geldi.

Geçen ayki seçimleri açık arayla kazanarak 6 yıllığına yeniden Venezüella Devlet Başkanı seçilen Hugo Chavez, yemin töreninde, Ernesto Che Guevara’nın “Vatan ve sosyalizm ya da ölüm” sloganını kullandı. Chavez’in müttefiki Nikaragua Devlet Başkanı Daniel Ortega da yemin ederek görevine başladı.

“Bolivarcı Sosyalizm doğrultusunda Ulusal Simon Bolivar Planları dönemi” adlı programını açıklayan Chavez, yemin törenindeki konuşmasında, “yeni bir sosyal, ekonomik ve siyasi sistem inşa ederek Venezüella usulü sosyalizmi geliştirme” sözü verdi. Chavez, “Tarihin en büyük sosyalisti İsa üzerine, mükemmel anayasa üzerine yemin ederim: Dinlenmeden, yaşamımı ve gecelerimi Venezuela sosyalizminin inşasına adayacağım. Vatan ve sosyalizm ya da ölüm” diye konuştu. Sağlığı nedeniyle onlara katılamayan Küba lideri Fidel Castro da 'sonsuz destek' mesajı yolladı.

Ortega konuşmasında, “Birlikte güç var, birlikle zafer gelir” derken, Chavez de “Nikaragua’yı Ortega’nın ellerinde görmekten kalbim coşkuyla doldu” ifadesini kullandı. Bolivar’ın kılıcının bir kopyasını Ortega’ya hediye eden Chavez, müttefiklerine “halka barış ve adalet getirmek üzere kılıçları birleştirmeleri” çağrısında bulundu.

                                n n n

     ŞAİR ALİ AKTAŞ'I  23. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE ANIYORUZ!...

Ali Aktaş 23 Ocak 1956'da doğan şair Ali  Aktaş, 12 Eylül faşizmi tarafından doğum gününde 23 Ocak 1983 yılında Adana'da idam edildi. Son sözleri: " Ben insanların mutluluğu için çalıştım, mutluluğu için de ölüyorum…! "Kahrolsun Askeri Faşist Diktatörlük !"  "Yaşasın devrim / Yaşasın Sosyalizm !"  oldu. Anısı hep bizimle olacak!..

                                 n n n

ONBEŞLER ÖLÜMSÜZDÜR! MUSTAFA SUPHİ YOLDAŞ ARAMIZDA!..

Kazıdık on beşlerin ismini,
Kanlı kızıl bir mermere!
Bir çelik aynadır gözlerimiz,
On beşlerin resmini
Görmek isteyenlere... Nazım Hikmet / 1925

On dört yoldaşıyla birlikte Mustafa SUPHİ Karadeniz'in azgın sularında can verdiğinde 1921 yılının 28 Ocak'ı 29 Ocak'a bağlayan gecesiydi. Mustafa Suphi 1883 yılında o zaman Trabzon'un bir ilçesi olan Giresun'da doğdu.   İstanbul'da hukuk fakültesini bitirdikten sonra Avrupa'ya gitmiş, oradaki öğrencilik yıllarında ise sosyalist fikirlerle tanışmıştır. Anadolu halklarının içinde yaşadığı sömürü ve baskı koşullarını değiştirme mücadelesi için ülkeye döner. Ülkeye döndükten sonra öğretmenlik, gazetecilik gibi işler yaparken sosyalist düşüncelere yakın çevrelerle de bağ kurmuştur. Ülkenin içinde bulunduğu gidişatın sorumlusu olarak gördüğü saraya ve emperyalizme karşı mücadeleye atılan Mustafa Suphi, tutuklanıp Sinop kalesine sürgün edilir. Halkın aydını olma sorumluluğuyla hareket eden M. Suphi, tutsaklığa kendi elleriyle son verir. Trabzonlu motorcu Mustafa Reis'in yardımıyla on yoldaşıyla birlikte Sinop zindanından firar eder ve Karadeniz'in iri dalgalarını, mavi sularını aşarak Rusya'ya geçerler. Suphi orada Bolşeviklerin saflarında sosyalist devrim savaşına katılır. Ama onun aklı kendi vatanındadır. Anadolu halklarının emperyalizme karşı isyan ateşlerini parça parça tutuşturmaları karşısında sabırsızlanır. Bir an önce ülkeye dönebilmenin koşullarını zorlar. Rusya'da kaldıkları süre içinde diğer bir grup Türkiyeli devrimciyle birlikte Türkiye Komünist Partisi (TKP)'ni kurarlar. Ardından da Anadolu'daki kurtuluş savaşına katılabilmek için Ankara Hükümetiyle ilişkiye geçerler. Kemalist yönetim onların geri dönme isteğine olumlu cevap verir. Bunun üzerine Bakü'den yola çıkarlar. Fakat, Kemalist hükümetin ihanetinden habersizdirler.. 11 Ocak 1921'de TKP önder kadrosu Kars'a varır.. Kars'tan Erzurum'a doğru yola çıkan TKP heyeti yol boyunca hükümetin tezgâhı olan protestolara uğrar. Erzurum'da protestolar iyice artar. Bunun üzerine TKP heyeti Trabzon'a yönelir. Onları, Trabzon'da ise Mustafa Kemal’in muhafızı  Topal Osman’ın örgütlediği  Kahya Yahya çetesi beklemektedir. Kahya Yahya ve adamları TKP'lileri "İnebolu'ya götüreceğiz" aldatmacasıyla bir balıkçı motoruna bindirip denize açılırlar. Fakat motor Karadeniz'de fazla yol almadan çetenin adamları Mustafa Suphi ve on dört yoldaşına saldırarak onları katlederler. Tarihin bu dönemine, bu büyük katliamla birlikte yazılır Karadeniz'in adı

29 Ocak 1921’de Karadeniz’de söndürülmek istenilen kıvılcım bugün yolumuzu aydınlatıyor. Bu kıvılcım Kızıldere’de, Çiftehavuzlar’da, Dersim’de, Karadeniz dağlarında, Toroslarda ve Ege dağlarında, 19 Aralık’ta, 19 Aralık’tan F Tipi Hapishanelere... alev olup büyüdü. Mustafa Suphi ve yoldaşlarını saygıyla anıyor, uğruna öldükleri inançlarına sahip çıkıldığını belirtiyoruz. Anıları mücadelemizde yaşıyor.

                                 

               ALİ ZİYA ÇAMUR

15/1/2007

TÜRKÜLERİ YAKANLAR / ADNAN DURMAZ

                     

-günümüz şiiri üzerine notlar -
Şiirin ölümü ile aşkın ve diğer insan duygularının; dostluğun, sevginin, arkadaşlığın, bağlılığın, başkaları için bir şeyler yapabilmenin ölümü aynı yerde mi kesişiyor..Eğer, kesilen bunca ahkama rağmen şiir kitapları basılmıyor ve satılmıyorsa, şiirin ölümü anlamına gelmez mi bu?

Şiiri öldürmenin en kısa yolu ikidir: Birincisi, o şiirin yazıldığı dili kopartacaksın. Dili kopartılmış bir ulustan ancak dilsiz şiirler çıkabilir. Dili sakatlanmış bir ulustan, kekeme şiirler, kimsenin anlamadığı şiirler çıkabilir. Doğru mu? Emperyalizm tüm sömürgelerindeki okullarda, o sömürgelerin dilinden beş kat fazla kendi dilini okutuyor. Durum böyle olunca da ortada tuhaf bir dil konuşulmaya başlanıyor. Butique butik, coiffeur - kuaför, central - santral, image - imaj, digital - dijital, studio - stüdyo, cargo - kargo, university - üniversite, club - kulüp, collection - koleksiyon, professional - profesyonel, ambulance - ambulans…günlük dilde kullandığımız sözcüklerden bazıları.Ya iş yeri adları, onlara ne demeli; stil bay bayan terzisi,central ısı,  easy internet cafe, dizayn ısı, momentum cafe, milan coiffeur, imaj optik, aras cargo, istikbal showroom, sport shop, istikbal centroom, viva internet cafe, universty shop, önder colour, wab center cafe, çatı cafe  fastwood, inter kuaför, digiland, Türkcell cep shop, kardelen cd store, silver street, elegants kuaför, star cafe, carmina butik, la famme butik, trade center, restaurant ve daha yüzlercesiyle dolu caddelerde dolaşırken insan hangi ülkede yaşadığını düşünen ve tepki gösteren varlıktır. Tepki, etki sonucu ortaya çıkan davranış biçimi olarak,canlı olmanın belirtisidir ilk başta. Tepki,göstermeyen varlık cansızdır.Dil geçmişten geleceğe aktarılan ne varsa tümünün taşıyıcısı olduğuna göre dilini sakatladığın ulusun geçmiş ve bu günü arasındaki bağlarını koparttın demektir. Şiiri öldürmenin iki yolu vardır demiştim.İkincisi,insanı insan kılan, şiirin insanoğlunun içinde çıktığı kaynağı kurutacaksın. İnsanı İNSANLIKTAN ÇIKARTACAKSIN. İnsanı insanlıktan çıkarttın mı, dili kopmuş bir insanın konuşmasına benzer bir tarzda, tuhaf bir yaratık ortaya çıkar. Duyguları sakatlanmış insanların aşkları da,dostlukları da, özverileri de sakattır.  

1940' larda “küçük Amerika olmak” hayalini sahneye koydular, sonra “Türk İslam sentezi” daha sonra,”amerikan rüyası”, giderek,”yeşil kuşak” projesi, “yeni dünya düzeni”,”küreselleşme” gibi değişik kavramlar sahnelendi. ”Medya” adında bir canavar, dil kopartma ve insanlıktan çıkartma senaryolarında her ülkede baş rol oynadı. Gerçek dünyasında sürünen insan, aynı zamanda sanal bir dünyada sürüklenmeye başladı..  Özentili yaşam biçimi, eşcinsel, ensest her tür sapık ilişkilerin normal gösterilmesi, sevgiliye ve eşe ihanetin normal ve insani gösterilmesi, sokak köşelerinde bali ve tiner kullanan insanların varlığının normal  gösterilmesi, çeteleşmenin, kapkaççılığın giderek alışılmış bir durummuş gibi algılanır olması, toto, loto derken bahis adı verilen kumar türlerinin en alt kesimdeki insanın ekmek parasını elinden alması bir yaşam biçimi halini aldı. Her televizyon kanalının medyumları,insanların fallarına bakmaya başladı. Televizyon kanalları aşk organize ediyormuş gibi yaparak, kadın erkek pazarlamaya başladı. En ücra köydeki insan, medyanın sanatçı diye sunduğu kişilerin aşklarını, ihanetlerini, özel yaşamlarını kendine sorun edip tartışmaya başladı. Anadolu insanının, iyi, doğru, güzel,yakışıklı, çirkin kavramları, dostluk, bağlılık kavramları yok edilerek yerine yenisi yani sakat olanı, sahte olanı konuldu.  Köşe yazarı, reklam yazarı, televizyon yazarı,  gazeteci yazar, magazin yazarı, fal yazarı vb 'leri,topluma ne kadar aydınlık katmaktadırlar, tüketim malzemelerinin pazarlamacılığından ve toplumun itildiği derin karanlık uykuda ninni söylemekten başka.  

“Sanatsız kalmış bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” diyordu Kemal Atatürk. Küresel emperyalizm ve onun yerli uşakları kendi yazarlarını üretiyor. Kuşkusuz ki mevcut düzenler her zaman kendi sanatçılarını,yazarlarını, şairlerini üretti. karanlığın, kaosun, hayvanca sömürünün, insanı insanlıktan çıkartıp bir cıvataya, dişli çarka dönüştürmenin karşısında gerçek anlamda yurdunu ve ulusunu seven, halkını ana bellemiş yazarlar, kuşkusuz ki, muhalif olmak durumundalar.Tarih tüm dünyada bunun örnekleriyle doludur. Başından bu yana çizmeye çalıştığım manzara karşısında yazarlar ve ozanlar ne yapıyor. 1963 yılında Cemil Meriç şu tanımlamayı yapıyor; ”DÜNYANIN BÜTÜN TIMARHANELERİ BİZİM ENTELİJANSİYANIN KAFATASI YANINDA BİRER AKLI SELİM MİHRAKI” diyor.” TÜRK AYDINI YANGINDAN KAÇAR GİBİ UZAKLAŞIYOR YURDUNDAN. HAYIR KİRLETTİGİ BİR ODADAN KAÇAR GİBİ. UNUTUYOR Kİ VATANI KENEFE ÇEVİREN KENDİSİ. AYDIN TANZİMAT'TAN BERİ BATI -KAPİTALİZMİNİN ŞUURSUZ SİMSARI. TANZİMAT BİR MEDENİYETİN FETHİ DEĞİL BİR IRZINI TESLİM. VE AYDIN HARABE HALİNE GETİRDİĞİ BU MEMLEKETİN ENKAZINDAN BİR ŞEYLER YÜKLENİP BATI'YA KAÇMAK İSTİYOR.  O ENKAZLA YENİ BİR BİNA KURMAK GÜÇ ŞEY. AMA ZAVALLI DOSTLARIM, DÜNYANIN EN GÜZEL COĞRAFYASINI CEHENNEMLEŞTİREN BİZİZ! ..  BAVULUNUZDA, HAFIZANIZDA O CEHENNEMİ TAŞIYORSUNUZ. KAÇIŞ, DAİMA ZELİLÂNEDİR. BU KAÇIŞ BİR KENDİNİ ARAYIŞ DA DEĞİL, PERVANENİN IŞIĞA KOŞMASI DA. HÜRRİYET, HÜRRİYET., NE HÜRRİYETİ? MEVCUT HÜRRİYETLERİ KULLANIYOR MUSUN? 1963 TÜRKİYESİ VOLTAİRE'LERİN FRANSA'SINDAN YÜZ KERE DAHA HÜR. VOLTAİRE'LER NEREDE? ” diyor.

 Yazımın sonuna çok ilginç bulduğum,Cemil Meriç’in Yahya Kemal, Orhan Veli, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ümit Yaşar, Celal Sahir gibi şairlerle ilgili sözlerini ekleyeceğim. Ancak burada çok daha önemli bulduğum bir alıntıyı eklemek istiyorum:

“-Orhan Pamuk'la nasıl tanıştınız?
-Orhan 'ın Amerika 'daki ajanı tanıştırdı.
-Sizce Orhan Pamuk Nobel’i alacak mı?
-Orhan politik bir yazar değil. Daha politik yazsaydı belki şimdiye
almıştı Nobel'i.  Böyle açıklanmamış bazı kriterler var.”
(George Andreou, O. Pamuk'un ABD'deki editörü, orada kitaplarını yayımlayan Knopf Yayınevinin yöneticisi; Zeynep Güven'le söyleşi, Hürriyet gazetesi, Pazar eki, 2 Eylül 2001, s.7)

 “İnsan New-York'ta başarıya ulaşırsa bütün dünyada başarıya ulaşır... Türkiye'de medya aracılığıyla doğrudan okurlara sesleniyorum, Amerika 'da eleştirmen filtresinden geçmek gerekiyor.”  (O. Pamuk, aynı yerde)  

“-Türkiye'dekine göre Amerika'daki başarınız daha mı önemli sizin için?
-Evet ermeni katliamı konusunda kitap yazan eleştirmenler Amerika’daki başarımı geciktirdi...
Türkiye'nin geçmişinde böyle karanlıklık bir şey olduğuna inanıyorum.”

(O. Pamuk, Milliyet gazetesi, Pazar eki 23 Eylül 2001, Ahmet Tulgar'la söyleşi, s.7)  

“Kendi romanının pazarlamasını en iyi şekilde yapacak olan o romanın bizzat yazarı mıdır?
-Benim Amerika'daki ajanım öyle der..
-Paranoyak olduğunuz söylenebilir mi?
-Evet, paranoyağım.” (O.Pamuk, Hürriyet gazetesi, Pazar eki,  20 Ocak 2002, Ayşe Arman'la söyleşi, s.12-13)
(Kaynak:Öner Yağcı,Küreselleşme Sürecinde Edebiyat,İleri yay,2004,İst.)  

Kendisine Paranoyak diyen Orhan Pamuk’un kişiliği, dünyaya bakışı bu birkaç satırda net olarak görülüyor.Ya peki,günümüz şair ve yazarları ne yapıyor? Küresel emperyalizmin kültür politikalarının karşısında mı, yoksa yanında mı yer alıyorlar? Hilmi Yavuz, Ahmet Altan, Cezmi Ersöz, Murathan Mungan ve piyasada at koşturan diğerleri ne yapıyor.  “Yazarlar insan ruhunun mimarlarıdır” diyordu Maksim Gorki. Bizimkiler insan ruhuna sadece paranoyalarını kusmanın ötesinde ne yapıyor. DÜNYANIN BÜTÜN TIMARHANELERİ BİZİM ENTELİJANSİYANIN KAFATASI YANINDA BİRER AKLI SELİM MİHRAKI” diyor Cemil Meriç. Orhan Pamuk: “-Evet, paranoyağım.” diyor.. Sömürge yazarları ve şairleri bilerek hep dışarıya öykünmeyi seçiyor.. Ya da kendi ülkesine değil kendine bakmayı. Kendini neredeyse dünyanın en iyi şairi sayan Hilmi Yavuz’un geldiği son nokta şu oluyor:
“Harfler ve laylay lom  

‘o’lardı, onların içinde, oooo!
o da oradaydı, o odada
gelin odasına gelindi, indi
'a’lar, ‘y’ler.’l’lerle bir arada  

'ü'nün düğününde gördüğün
'ü'ler kalabalığı, beşi bir yerde
üzgün kızlar hep geride kaldılar
‘i’lerde olan her şey ise ilerde  

imdi resimdeki adresim şimdi;
işte 'hilmi@yalnızlik dot kom’
‘a' 'y'yle evlenirken, ay kara,
biz burda ayla'yla lay lay lom “  

Ben mağdurların yanındayım, medya beni almıyor diye ağlayan Cezmi Ersöz “... Ama ben sentezlerden yanayım. Kaoslardan yanayım. Doğu- Batı çatışmalarından hoş ürünler çıkabilir. Post-modernist akım deniyor buna. Post-modernizm Türkiye’de küreselleşmenin bir parçası olarak görüldüğünden, eleştirel karşılandı. Ama post-modernizmin getirdiği açılımlar da var. Buluşmaları sağlıyor. Farklı anlamda pek çok buluşmayı sağlıyor” diyor. Postmodernizmin ne olduğundan habersiz yazar..  

Bunlar mı yukarda çizdiğimiz saldırıya maruz kalarak dilinden, insan değerlerine kadar felç olmuş insanımızın ruhunu sağaltacak olanlar.  

Dağlarda,”Ferman padişahın dağlar bizimdir “diyen Dadaloğlu’dur halk..Medyasız, yüzyıllara haykıran Pir Sultan’dır.. Köroğlu’dur zalime baş kaldıran..”Türkülerimizde yalnız onların maceraları vardır” deyip zindanları, kaçkınlıkları şiir bahçesi kılan Nazım’dır.  Hiç kuşkum yok ki,emperyalizmin dilinden duygularına kadar saldırdığı dünya halkları, ki onlar insanlık tarihi boyunca ölümsüz birer çınar gibi dal sürüp kök salmışlardır,  kuşkum yok ki bu saldırılara umulmadık bir biçimde yanıt verirken, halkının değerlerine ters düşerek yozlaşmanın kalemi olanlar tarihin çöplüğüne savrulmaktan kurtulamayacaklardır. Bir yazarın dediği gibi ““TÜRKÜLERİ YAKANLAR YASALARI YAPANLARDAN DAHA GÜÇLÜDÜR.”

Şimdilik Cemil Meriç’in sözleriyle bitiriyorum:

'... Gerçek sanat, birer hayalete benzeyen, kaypak ve soyut varlıkların damarlarından kan geçirmek, gözlerine pırıltı, adalelerine sıcaklık ve sertlik vermek... Şuurumuzun önünde resmi geçit yapan konular da önce gülümsüyorlar size, aşinalık gösteriyorlar, kollarınızı açınca boşluğu kucaklıyorsunuz. Halbuki yazar, onları teker teker otopsi masasına yatıran, yahut şuurunun adesesiyle konsistansa kavuşturan, evet yahut -ama bunu yalnız dâhiler başarabilir-, damarlarına kendi hayatından, hayatiyetinden bir parçasını zerkeden adamdır.' (Cemil Meriç, Jurnal, 10.1.1963)  

EK:
CEMİL MERİÇ’ten değerlendirmeler:

“Yahya Kemal neden tanrılaştırıldı? Beklenileni, alışılanı verdiği için. Biçim denenmiş, incelmiş, sevilmiş. İçindeki bilinen, belki bilinenin güzeli, ama bilinen. Yahya Kemal'de kemal var, ihtilal yok. Uçmuyor, yürüyor. Gauthier'nin, Bainville'in, Flaubert'in burjuva dediği adam bizde üniversite hocası. Üniversite hocası, Yahya Kemal'de bildiğini, alıştığını ama biraz başkalaşmış olarak, bulduğu için dasitani bir muhabbet gösterisi içindedir. Bu suretle sanata karşı vazifesini yerine getirdiğine kani. Yahya Kemal Fransızca öğrenen Nâbi, veya Hersekli Arif Hikmet. Sığın sığı., ve 'poncif'in 'poncif'i. Kelimeler pırıltılı, cümbüşlü, içinde bir şey yok. Bir mermerin göğsü, daha doğrusu mermerden bir göğüs.  

Orhan Veli de öyle. Onun da sevilen şiirleri alışılanlar ve Hüseyin Rahmi nesrinden bir arpa boyu ileri gitmiyen en güdük zekâlıların kolayca içine girebildikleri. Orhan'da da yeni yok. Yenilik küçüklüğünde şiirin. 'Bir elinde cımbız, bir elinde ayna. Umurunda mı dünya'. Herhangi bir hizmetçi kızın idrâkine seslenen bir nükte. Orhan'ın nesli şiirin kanatlarını kesti. Toprakta sürünen sevimli bir hayvan haline getirdi. Sevimli ama gülünç ve zavallı. Kartaldan çok bir kümes hayvanına benziyor bu şiir. Yumurtası olmayan, garip bir kümes hayvanı. Orhan nesli yeni fetihlere koşmadı. Göz boyacılığını, jonglörlüğü, ucuzu erişilmeyene tercih etti. Fikret'in, Hâmid'in hatta Haşim'in kanat çırpışları yok onlarda. Ya kolej talebesinin küçük şikayetleri, ya gazete fıkrası. Hangi Batı, hangi yenilik? Bir cüceler edebiyatı. Bir mikro edebiyat.”……………….

” TÜRK BURJUVAZİSİ VE ÜMİT YAŞAR

… Pazar günü konferansa götürdüler beni. Ümit Yaşarttı konferansı. Lozan Kulübü ağzına kadar doluydu. Kadın kokusu, hamakat kokusu... Konferansçı, Oscar Wilde kadar şımarıktı. Şöhretten şikayet ediyordu, kendisini bir gölge gibi takip eden şöhretten. Tarih bu küstah şikayeti hiçbir lâyemuttan dinlememiştir. Gerçek büyükler tanınmadan öldüler. Milton, Stendhal, Nietzsche ve yüzlercesi.. Her zafer bilhassa onu hak etmeyen için ağır bir yüktür. Ümit Yaşarın uyandırdığı ilgi, tam bir 'mediocrite'yi heykelleştirmesinden doğuyor. Türk burjuvazisi yenilikten hoşlanmıyor. Fazıl Hüsnü'nün panayır hokkabazlıkları bunun için itibarsız. Dildeki özleştirici akım (?) küskün bir hayranlık yaratıyor onda. Küskün, çünkü her  yeniden korku duymaktadır. Hayranlık, çünkü her yeniye, daha doğrusu her hokkabazlığa, her maskaralığa alkış tutmak bu köksüz, bu dalsız budaksız, bu kazık gibi sınıfın tarihi vazifesi. Ümit Yaşar ve orta sınıf. Bunlar birbiri için yaratılmış. Bir şair ki yalnız düşünmekten değil, konuşmaktan da âciz. İhtiyar bir âşıka cilve yapmaya kalkan bir kaldırım orospusu gibi horluyor dinleyiciyi. Terbiye ne kelime. Şiirleri çağdaşlarından derlenmiş kötü bir antolojiye benziyor.  Geçen yazımda Yahya Kemal'in sığlığından bahsetmiştim. Yahya Kemal, Ümit Yaşar’ın yanında umman. Ümit Yaşar’ın hüneri alışılan’ı, köksüz'ü, meyvesiz'i vermek. Bir hadımlar şairi. 'Virîlité'si olmayan bir sınıf, 'virilitié’si olmayan bir şair. O sınıf serveti hak etmeden kazandı, Ümit Yaşar şöhreti. Bunun için mustariptirler. O sınıf kazandığı servetle beraber büyümedi. Dev bir zırhın altında kaybolan cüce. Ümit Yaşar da öyle. Zafer onun değil reklamın. Dümdüz bir nazım, ne tepesi var, ne uçurumu. Ufuksuz ve imzasız, âdeta manîler gibi. Vâlâ Nurettin ne kadar gazeteci,  Reyyan ne kadar avukat... Türk burjuvazisi ne kadar burjuva ise, Ümit Yaşar da o kadar şair. Gecekondu burjuvazisine gece-kondu şâir. Yahya Kemal hayranları belki cüce, ama sıhhatli birer cüce. Ümit Yaşar'ınkiler hadım.-……… Kadıköy nazeninlerinin otuz yıl önceki şairi Celal Sahir'di. Kemiksiz, adelesiz bir salon züppesi. Ama Sahir hem Fuzuli’yi okumuştu, hem Musset'yle flört etmişti. Derinlere kök salmamıştı ama, büsbütün köksüz de değildi. Dinleyicileri de öyle. Memleketi muazzam bir tımarhanenin hücreleri halinde görmek ne kadar hazin. Bir yanda dilin ciğerlerini kemiren energümenler ne yaptıklarını, ne istediklerini bilmeden ezberlediklerini haykırmakla meşgul. Seyirciler, sadece Bizanslı oldukları için, bu şaklabanlıklara kurnaz bir saygı ile suç ortaklığı etmekte., ötede sadece cilaları değişen putlar. Cilaları ve bazan tahtaları. Celal Sahir yerine Ümit Yaşar. Allah encamımızı hayreylesin.”

Cemil Meriç,Jurnal,1.cilt,İletişim yay,İst.  

Adnan Durmaz / 1 Temmuz 2006

1/1/2007

EMEĞİN SANATI'NDAN 3. MERHABA


EMEĞİN SANATI'NDAN MERHABA

 

Sanatta pek çok şey, sanatçının kişiliğine ve görüşlerine bağlıdır. Tek ve aynı nesnel gerçeği, her şeyden memnun olan, varolan tüm gerçeği olağan bulan sanatçıyla, olaylara ve olgulara  eleştirel yaklaşan sanatçılar farklı görürler. İşte bu fark,  düş ile gerçek arasındaki çelişkinin dramatik biçimde farkında olan, ama kötülüğün düzeltilemez olduğuna inanan sanatçıyla,    her şeyin iyiye doğru geliştirilebileceğine inanan, sanatını toplumsal kalkınmanın hizmetine adayan sosyalist gerçekçi  sanatçı arasındaki farktır. 

EMEĞİN SANATI,  hep arka planda kalmış olanları tarihin ön safına çıkarmanın sanatsal mücadelesini verme amacıyla yola çıktı. Postmodernizmin yoğun saldırısı altındaki sanat alanında yeniden sosyalist gerçekçilik ateşini –şimdilik- internet  üzerinden tutuşturuyoruz.

Elbette sanat alanında gelişmeye ayak uydurabilmek için, bir yöntemi kaldırıp onun yerine başka bir yöntem getirmek yetmez; insanın çağında olanlara karşı duyarlı olması, yaşamı tanıması ve yaşamın akışını doğru algılayabilmesi gerekir.  Sanatın  gerçekle, okur ya da izleyicinin de sanatla ilişkisini çözümleyebilmek her zaman önemlidir.  Okur ya da izleyicinin gerçekle ilişkisini çözümleyebilmek çok daha önemlidir.  İşte EMEĞİN SANATI’nın çizgisi budur: “Gerçek” ölçütüne çağdaş bir anlam kazandırmaktır. Sosyalist gerçekçi sanatçılar olarak,   devrimci tavır ve  tarihsel sorumluluğumuzu  emeğe ve insana saygıda birleştirdik.  Ancak bu birlikteliğimiz sanata ve insana yaklaşımımızda, toplumsal sorunlara bakışımızdadır elbet.  Buna karşın, her birimiz, sanatı yepyeni buluşlarla zenginleştirerek,  kendi bireysel arayışlarımızı sürdürmekten de geri kalmayız. 

İşte bu sayımızda da  son on beş günün toplumsal ve yaşamsal yoğunluğunun izdüşümünü yansıtmanın yanında;  estetiği, sanatta nesnel yasaların varlığını asla yadsımayan, hatta bu yasaların kesinliğini vurgularken, toplumsal yaşamın temel yasalarıyla  aralarındaki ilişkileri ve karşılıklı etkileri üzerine yapıtlarını kuran sanatçı dostlarımızın yapıtlarını bulacaksınız.... Eleştirileriniz ve önerileriniz  yolumuza ışık  tutacaktır...
Yapıt göndermek isteyen dostlar, yapıtlarını  emegin_sanati@mynet.com
adresine gönderebilirler...
 


888   BU SAYININ SAVSÖZÜ    777

"Gerçek sanatla kapitalizmin sanata bakışı arasında muazzam bir çelişki var gibi görünüyor. Ortada bir sanat yapıtı olduğunda (çağdaş veya eski) bir bakıma onun 'işlevi', diğer bir deyişle 'ne yaptığı' ve sözüm ona 'değeri' (diyelim ki kaç para olduğu) hesaplanamaz. Bu çok çok basit, zira ortada bir sanat yapıtı vardır, birileri ona bakar, onu okur, onun içinden geçer ve bunun sonucunda içlerinde bazı küçük şeyler değişir. Ve içlerinde küçük de olsa bazı şeyler değişmişse, o zaman hayatı nasıl anladıkları, hayatlarındaki öncelikler ve nasıl davrandıkları da azar azar değişecek demektir... Bunun nedeni sanat yapıtının yaşattığı deneyimdir. Ve bir insanın davranışındaki küçücük bir değişim, diğer insanları da edciler... Mevzu bahis sanat yapıtını da görmeyenleri bile. Ve bu yüzden sanat yapıtının etkisini asla hesaplayamazsınız. Onu sayılara indirgeyemezsiniz... Sanat yapıtı bir 'best-seller'in kaç nüsha satıldığından menkûl sayısal mantığa itaat etmez. Ayı zamanda egemen bir kültürde yaşıyoruz, ben buna artık 'tiranlık' diyorum ve bu kültürde her şey maliyete ve paraya indirgeniyor... Bu sadece adaletsiz değil, saçma da..."  JOHN BERGER


YAŞAM VE SANATTA 15 GÜNÜN  İZDÜŞÜMÜ

 

YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN!....

 

MERHABA 2007
Biz ellili yıllarda doğanlar, ellileri kitaplardan öğrendik. Altmışları şöyle böyle yarı genç - yarı çocuk tanıdık. Bu yıllardan belleğimize iz vuran 27 Mayıs İnkılâbı, Talat AYDEMİR’in ihtilal denemesi ve altmış sekiz kuşağının anılarıdır. 

Yetmişli yıllarda bizler de yavaş yavaş devreye girmeye başladık. Yeni yetmelikten delikanlılığa geçiş ve gençlik evremizi, yine darbelerle süslenen yetmişlerde yaşadık.  12 Mart Muhtırası sanki bizim için verilmişti.  12 Eylül de bizler için tezgâhlandı.

Kan, kin, nefret ve barut kokan yetmişlerden seksenlere girdiğimizde sular durulmaya başladı.Önce zindanlarda  ellerimizi, kollarımızı, ayaklarımızı, gözlerimizi bağladılar. Sonra da ailelerimiz, “Aman başlarına bir çorap örmesinler!” diyerek başımızı bağlamaya çalıştılar. “Benim memurum işini bilir” devri açılmıştı ama biz işimizi bilemedik.Doksanları, geçim sıkıntısı, medarı maişet motorunu yüzdürme çabası ve çıkan, inen ama hep vatandaşın sırtına binen  iktidarlarla geçirdik. 2 Temmuz Sivas’ında kavrulduk, 17 Ağustos’ta sarsıldık, her seçimde darasız tartıldık.

Geldik ikibinlere... Milenyum milenyum derken krizlerle, bunalımlarla inim inim inlemeye başladık. Bir türlü olimpiyatları konuk eyleyemedik. Ama futbolda  millî gururumuz şahlanışa geçti.  İMF’den ve AB’den cüzdanımıza ve onurumuza goller yerken, onların kalelerini de biz delik deşik ettik. Bir eli silahlı, bir eli bayraklı yurttaşlarımızla sevinçten çıldırarak, su gibi benzin yakarak ve ulusal onurumuza çakmak çakarak caddelerde tur attık. 

Bu arada dünyanın efendiliğine talip birileri Sovyetler Birliğini allem kullem aradan kaldırdıktan sonra kamçısını Asya’nın ve Ortadoğu’nun üstüne savurmaya başladı..Önce Afganistan seferine çıkıldı.. Buna kimsenin gık’ı çıkmadı. Çünkü orada çağdışı bir yönetim, insanları bin dört yüz yıl önceki bir yaşamı sürmeye zorluyordu. Geçmişin birikimi anıtlar, yontular kırılıyordu... Uygar dünya (!)  bu Talibanlara dersini verdiği için ABD’ye ne kadar teşekkür etse de azdı.

 Eeee ABD bu... Bir defa kan tadı almasın. Bu kez,  gözünü Saddam adlı bir başka  zorbanın ülkesine çevirdi. Herhalde buna da kimse bir şey diyemezdi. Üstelik savaş denen oyun çok pahalıydı ve petrole çooookkk gereksinme vardı. Gene uygar dünyanın (!) gözleri önünde, onlardan birkaçını da yanına alarak günlerce bombaladı, vurdu, yıktı.. Sonra... Sonrası girmesine girdi ama çıkmasına çıkamadı.... Bir batak içersinde dönüp durmaya başladı...   Gene de eli dursa gözü durmuyor, gözü dursa ağzı durmuyor emperyalist ABD’nin.. Bakalım daha nerelere çomak sokacak... Gerçi  o çomağın ucu önce Vietnam’da kırılmıştı. Irak’ta  da ortasından “cart!” diye kırılıverdi.  Bakalım kalanını nerelere uzatmaya çalışacaklar.....

Ülkemizde de acayip işler çoğalmaya durdu.. Beceriksiz, hortumcu ve iş birlikçi parti ve politikacılara ders vermek isteyen halkımız, o eski partilerden klonlanmış bir partiyi çoğunlukla başa getirdi...  Tüccar kafalı hükümet, bütün dengeleri alt üst etme çabasında. Emeğe kamçı, zengine yamçı üretmekten, AB kapısında  titreşmekten, ara sıra dinsel dönüşüm denemeleri yapmaktan başka bir şey yaptıkları yok.

Veeee... orta yaşlılıktan yaşlılığa kaydığımız, ufak-tefekten kaygı vericiliğe uzanan sağlık sorunlarıyla karşılaştığımız şu günlerde, ne kadar zorda, ne kadar darda da olsak seninle kucaklaşmanın mutluluğunu yaşıyoruz İKİBİNYEDİ.

Yükün ağır mı ağır. İşin zor mu zor. Beceriksiz siyasetçilerin bozduklarını yapmak; para ve tutkuları uğruna dünyayı kana boyayan eli kanlı emperyalist ülke politikacılarının, din, kin ve milliyet tacirlerinin oyunlarını bozarak barışı yeniden dünyaya egemen kılmak sana düşüyor. Bize  düşense  sadece bir umut! Yüreğimizde sürekli yeşeren, düşlerimizdeki güneşi bile bizi ısıtan gelecek güzel günlerin umudu....
Kolay gelsin!                                                   

 n n n
AVUKAT BEHİÇ AŞÇI, AÇLIK GREVİNDE 270 GÜNÜ AŞARKEN 
HÜKÜMETİN KULAKLARI SAĞIR!
 

Ölüm orucunda 270. günü aşan Avukat Behiç Aşçı ile ilgili eylem ve etkinlikler, yürüyüşler, ziyaretler sürüyor.  Eğitim-Sen Başkanı ve beraberindeki heyeti kabul eden Behiç Aşçı, iyaret sırasında TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın ailesi ile görüşmesini değerlendirdi: "Muhatabımız adalet bakanıdır. Herkes tecridi tartışıyor, bir tek bakan tartışmıyor" diyen Aşçı, 'iyileştirme' adı altında yapılan girişimlere kuşkuyla baktıklarını söyleyerek, somut adımlar görmek istediklerini belirtti. 

Bülent Arınç'ın "Oruç sonlandırılsın, Ocak ayında iyileştirmeler yapılacaktır" şeklindeki açıklamalarına da değinen Behiç Aşçı, "Ocak ayından sonra bir çalışma yapabiliriz ama önce ölüm orucu sonlandırılmalıdır. Bu çalışma nasıl bir çalışma olacak? Bu tür açıklamalar hep güvensizlik uyandırmıştır.19 aralık operasyonları, F tipi ve infaz kanunu iyileştirmek için yapılan şeylerdi. Üç aydır bir iyileştirmeden söz ediliyor ama kimse ayrıntılı bir bilgi vermiyor. Böyle olunca rahatsızlığımız çok daha fazla artıyor. Bir iyileştirme programı varsa açıklansın, bizde ölüm orucumuzu bitirelim, niye uzatalım. Bizde illa ölüm orucu yapalım diye ısrarlı değiliz. İyileştirme adı altında yeni bir hak gaspını gündeme getirebilirler" dedi. Aşçı, iyileştirme planını görmek istediklerini bir kez daha vurguladı.

Bu görüşmenin ardından Adalet bakanı bir açıklama yaparak, Behiç Aşçı'yı teröristlerin yönlendirdiğini ima etti. Bu olay üzerine Meclis Başkanı da görüşmekten duyduğu pişmanlığı dile getirdi.....

 n n n           

TÜSİAD GENE SAÇMALADI: "Memurlar lehine ayrımcı karar"

Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD), Anayasa Mahkemesi'nin Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası'yla ilgili kararının, memurlar lehine ayrımcılık yarattığını savundu. TÜSİAD'dan yapılan yazılı açıklamada,Anayasa Mahkemesi'nin,Yasa'nın emeklilik yaşı, prim gün sayısı gibi temeldüzenlemelerini 'kamugörevlileri' yönünden iptal etmesi, tüm çalışanlarıilgilendiren sosyal güvenlikreformunda, kamu görevlileri lehine ayrıcalık veayrımcılık yaratan bir kararolmuştur. Reformun temel esaslarından geri adım atılmadan,yasanın1 Ocak 2007 olan yürürlük tarihi, kesinlikle seçim sonrasına bırakılmadan,belirli bir süre ertelenerek TBMM'de yeniden ele alınması sağlanmalıdır" denildi.  İnsanî olan her şeye karşı olan bu sermaye kulübü; tüm emekçiler açlık sınırının altında bir yaşam sürerken en küçük "kâr"larından bile vazgeçemiyor, hükümetten düzeltilmesini talep ediyorlar....  Emekçi düşmanı TÜSİAD ülkemiz emekçilerine "ar" etmeden, daha çok  "kâr"  için sürünmeyi lâyık görüyor....  TÜSİAD'ın bu talebine en sert tepkiyi Tüm Emekliler Sendikası Genel Başkanı Veli Beysülen sert tepki gösterdi. Beysülen, "Bu açıklama, sermayenin ülkedeki gelirin daha adil dağıtılmasının araçlarından biri olan sosyal güvenlikten rahatsız olduğunu açıkça gösteriyor" dedi.

 

TÜSİAD'ın açıklamasının altında, özel, bireysel emeklilik ve özel sağlık sistemlerinin hayata geçirilmesi, sosyal güvenlik ile sağlığın piyasaya açılarak bu hizmetlerden rant geliri elde edilmesi ve sermayeye kaynak aktarılması isteği olduğunu belirten Beysülen, "TÜSİAD bilmelidir ki, Türkiye'de sosyal güvenliğin, bugün içine düşürüldüğü durumun asıl nedeni, ülkeyi ucuz emek cenneti haline getiren taşeronlaşma ve kaçak işçiliktir. Yıllardır çalışanların sendikal örgütlenmesini engellemek için büyük işletmeler küçük parçalara bölündü, çalışanlar örgütsüz, kayıtdışı ve ilkel koşullarda çalıştırıldı" diye konuştu. "Bütün bu politikalarda Türkiye'de en etkin işveren örgütü olan TÜSİAD en büyük pay sahibidir" diyen Beysülen, TÜSİAD'ın önce kendi üyelerinin taşeron eliyle kayıtdışı istihdam uygulamalarına karşı çıkarak, milyonlarca çalışanın yok sayılmasına karşı tedbir alması gerektiğini söyledi. Beysülen, "Yıllarca kayıtdışı çalıştırmayı uygulayarak, ülkenin ucuz emek pazarı haline getirilmesini teşvik edecek, işçilerden kesildiği halde sosyal güvenlik kurumlarına yatırılmayan primlerin ve gecikme faizlerinin affedilmesi için kulisler yürüteceksiniz, sonra da sosyal güvenliğe aktarılan devlet kadcısını bahane göstererek, anayasal haklardan olan yurttaşların sağlık ve sosyal güvenlik haklarının ortadan kaldırılmasını isteyeceksiniz" açıklamasını yaptı.

 n n n

MARAŞ’IN SORUMLULARI YARGILANSIN , KATLİAMIN ARDINDAKİ GERÇEKLER AYDINLATILSIN

Maraş katliamının 28. yıldönümünde düzenlenen eylemlerde katliamın aydınlatılması talep edildi 

Başbakan Bülent Ecevit’in arşivinden çıkan belgeler doğrultusunda, olayın planlayıcıları olarak MİT’in ve Türkeş’in adının karıştığı Maraş katliamı, düzenlenen eylemlerle protesto edildi. Gerici-faşist güçlerin saldırıları sonucu 21-24 Aralık 1978 tarihleri arasında yaşanan ve Türkiye’yi 12 Eylül darbesine götüren sürecin önemli dönemeçlerinden biri olan Maraş katliamı, 28’inci yıldönümünde eylemlerle lanetlendi.

Ankara ‘78’liler Derneği öncülüğünde oluşturulan Darbe Karşıtı Platform üyeleri, 100’ü aşkın insanın katledildiği, Alevilerin kenti terk etmek zorunda kaldığı, sonucunda 13 ilde sıkıyönetim ilan edildiği Maraş katliamını lanetleyerek, katliamın mutlaka aydınlatılması gerektiğini söylediler.

Ankara ‘78’liler Derneği Başkanı Ruşen Sümbüloğlu, “Bugün artık daha bir netlikte görüyoruz ki egemen sınıfların emperyalizmin güdümünde tezgahladığı Maraş katliamı gibi sayısız katliamın ardındaki gerçekler, tüm yönleriyle aydınlatılmadan ülkemizdeki demokrasi mücadelesinin başarıya ulaşması ihtimali yoktur” dedi. Sümbüloğlu, devrimcilerin o yıllarda, sağ-sol, Alevi-Sünni çatışması olmadığını, faşist katliamların yaşandığını söylediğini hatırlatarak 12 Eylül darbe düzeninin, sistemli katliamlarına ve ayrılıkçı politikalarına devam ettiğini dile getirdi. Maraş katliamının mutlaka aydınlatılması gerektiğini söyleyen Sümbüloğlu, üzerinden geçen bunca zamana rağmen katliamı unutmadıklarını, unutamayacaklarını ifade etti.

  n n n     

   EKVATORDA DA İKTİDAR SOL'UN: CORREA'DAN 7 KADIN BAKAN...

GEÇEN ay yapılan devlet başkanlığı seçimlerini solcu aday Rafael Correa'nın kazanmasıyla Latin Amerika'da Venezüela'nın başını çektiği sol kervana katılma umudu yükselen Ekvador'da, Correa'nın 17 kişilik kabinesinde 7 kadın bakan olarak atanırken, kadınların getirildiği önemli bakanlıklar arasında Savunma Bakanlığı dikkat çekti. Rafael Correa,kadın-erkek eşitliğine ulaşılması için çalışacağını, başarıya ulaşamasalar da çok yaklaşacaklarını söyledi. Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez'in dostu ve müttefiki olan Correa, geçen ay yapılan seçimleri ikinci turda kazanmıştı. Kabinesini belirleyen Correa, 15 Ocak'ta yemin ederek devlet başkanlığı görevini üstlenecek.


       n n n         
TEKELLERE KARŞI TEK BAŞINA SİNEMA:
NURİ BİLGE CEYLAN
             

 
Çok fazla sermayeye gerek olmadan, yürek ve beyinle de  film çekilebileceğini gösteren Nuri Bilge Ceylan, ABD'de yılın en iyi yönetmenleri arasında gösterildi. 2006'da ABD'de gösterime giren tüm filmler içinde 'İklimler'le Ceylan yılın en iyi yönetmeni değerlendirmesinde altıncı oldu. Toplam 189 filmin incelendiği Indiewire dergisinin geleneksel anketinde, 2006 yılında ABD'de gösterime giren filmler arasında "İklimler" 12. sıraya yerleşti.Dalında da  "İklimler"in görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki 5. sıraya yerleşti. . "İklimler" in başrol oyuncusu Ebru Ceylan ise 25. sırada yer aldı. Sözün özü, beynini ve yüreğini sermayenin buyruğuna  değil kendi düşlerinin emrine sunanlar, yollarını caf caflı reklamlara ve kulislere gerek kalmadan kendi kendileri açacaklardır... Yeter ki değer kıyma makinesi sermayenin başta çekici gibi gelen vaatlerine  aldanılmasın

 n n n

11. BURSA EDEBİYAT GÜNLERİ KAPSAMINDA EDEBİYATIMIZDA "KADIN" KONUSU TARTIŞILDI.

Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin bu yıl 11.’sini düzenlediği Edebiyat Günleri, ünlü yazar ve şairleri Bursalı edebiyat severlerle buluşturdu. Etkinliklerin ilk konusu “edebiyat ve kadın” olarak belirlendi.  Panel ve toplantılarda Yazın Dünyamızda Kadın”, “Tiyatroda Kadın”, “Yazar Kadınların Kadın Tiplemeleri”, “Okur ve Edebiyatta Cinsiyetçi Bakış”, “Toplumda Kadın-Tiyatroda Kadın” konuları işlendi. Edebiyat Günleri’nin 2. gününde Bursa Kent Müzesi’nde gerçekleştirilen ‘Yazın Dünyamızda Kadın’ konulu Mine Ergen’in oturum başkanlığını yaptığı panelde, kadının edebiyattaki yeri ele alındı. Bilgesu Erenus’un “Tiyatroda Kadın”, Mediha Göbenli’nin “Yazar Kadınların Kadın Tiplemeleri”, Tülin Tankut’un “Okur ve Edebiyatta Cinsiyetçi Bakış” ve Ülker Köksal’ın da “Toplumda Kadın-Tiyatroda Kadın” başlıklı konuşmalarında kadın yazarlar, kadınların birçok alanda olduğu gibi edebiyatta da ayrımcılığa uğradığını dile getirdiler.

Panelin ardından atölye çalışmasında Şair Baki Ayhan, şiir yazma usulleri hakkında bilgi verdi. Ayhan’ın yanı sıra Sennuz Sezer, Küçük İskender, Salih Bolat, Sezai Sarıoğlu, Zeynep Uzunbay, Ömer Erdem, Murat Batmankaya, Metin Celal, Nurduran Duman, Metin Önal, İhsan Deniz, Mustafa Efe ve Hilmi Haşal’ın da katıldığı atölye çalışmasında genç şairler, ünlü kalemlerden işin ustalığını öğrendiler.

Edebiyat Günleri’nin diğer etkinliğinde ise Tayyare Kültür Merkezi’nde Hande Öğüt “Öykücü, Romancı Sevim Burak”, Mahmut Temizyürek “İki Öncü Yazar: Leyla Erbil-Latife Tekin”, Necmiye Alpay “1990’lardan Günümüze Kadın Şairler”, Yakup Deliömeroğlu “Avrasya’da Türk Edebiyatı Çalışmaları”, Zeynep Uzunbay “Gülten Akın’ın Şiirinde Kadın” ve Salih Bolat, “Kadın Şairler Ne Kadar Kadın” konularında 20’şer dakika görüşlerini dile getirdiler.

  n n n 

  HEDEF DAHA ÇOK ÖYKÜ... 

Kül dergisi, farklı bir format ile öyküyü geniş kitlelerle buluşturmayı ve genç öykücülerin önünü açma adna  gazetesi formatıyla Kül Öykü adıyla yayınlanmaya başladı. Art arda kapanan öykü dergileri, genç öykücülerin yer bulamamaktan yakındığı edebiyat dergileri yeni bir arayışı gündeme getirdi. Aylık olarak yayınlanan Kül Öykü gazetesi, “sadece öykü ile ilgilenenlerin değil herkesin okuyabileceği” bir öykü yayını olma iddiasında... Kül Öykü Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Bilal Kolbüken yayın politikalarını şöyle özetledi:

“Dergilerin kapanmasının asıl nedeni, yani öykü dergiciliğinin ya da daha genel anlamıyla ele alırsak, edebiyat dergilerinin yara almasının en büyük nedeni editörlerin yayın politikalarıdır diye düşünüyorum. Kendisine öykü gönderen yazarına yanıt bile vermeyen, büyük bir çoğunluğu genç bir nüfusa sahip olan ülkede genç yazarlara yer vermeyen dergilerin yazarlar tarafından takip edilmesini beklemek ne kadar doğru olur? Yayımladıkları öykü ve şiirlerle nitelikten uzaklaşan dergilerin okuyucu tarafından takip edilmesini beklemek ne kadar doğru olur?

Bizim gazete biçimini seçmemizdeki temel etken öykü türünün yediden yetmişe herkes tarafından okunabilir, takip edilebilir bir tür olduğuna inanmamız ve 500-1000 arasında kalan sınırlı okur kitlesi ile değil onbinlerle ifade edebileceğimiz okura ulaşma kaygımızdır. Ayrıca öykü dergilerimizin tarihini incelediğimizde öykü dergilerinin çok büyük bir çoğunluğunun iki aylık olarak yayın yaptıklarını görüyoruz, aylık bir gazetenin öykücülüğüme biraz daha dinamizm katacağını düşünüyoruz. Daha anlaşılabilir, daha keyifli bir yayıncılık yapacağız... Polisiye, mizah, korku, her türlü öykü türüne yer vereceğiz, ayrıca her sayıda diğer dillerden, özellikte Türkçe ye pek çevrilmeyen ülkelerden ve yazarlardan öyküler yayımlayacağız. Fiyatımızı da herkesin alabileceği bir rakamda tutacağız, gazetemiz 1 YTL olacak. Gazete, tabloit boyda 40-48 sayfa olacak... Aylık olarak yayınlanacak... Hedefimiz nitelikli edebiyatı keyifli bir şekilde sunmak... Öykünün, insanların sempatisini kazanmasını, dolayısıyla öykü türünün yaygınlaşmasını ve daha çok öykü okunmasını sağlamak... “

n n n 

METİN GÖKTEPE'Yİ ANIYORUZ!

Metin Göktepe'nin 8 Ocak 1996 günü  "faili malûm" bir cinayete kurban gitmesi olayı,  onun  Ümraniye Cezaevi olaylarında öldürülen Rıza Boydaş ile Orhan Özen adlı iki tutuklunun cenaze töreni ile başlar. Metin'in izleyeceği cenaze töreni "olay çıkmaması" için polis tarafından ailelerinden bile kaçırılarak operasyonel biçimde yapılıyor. Alibeyköy Mezarlığı gazetecilerden arındırılmış bölge haline getiriliyor. Cumhuriyet'ten Kerem Ilgaz, UBA'dan Satı Kaya, Yeni Yüzyıl'dan Murat İnceoğlu ve Evrensel'den Metin Göktepe mezarlığa girmek için ısrar edince komiser muavini "Sen fazla konuştun" diyerek Metin'i gözaltına alır. Ardından da Kerem Ilgaz'ın kollarını arkaya kıvırarak tutuklar. 

İki gazeteciye kimlikler soruluyor. Kerem'in Cumhuriyet'te olması, faili meçhule karşı "caydırıcı" etki yapar: "Onu bırakın başınıza iş alırsınız!" Metin, muhalif basından olduğu için güvenlik kuvvetleri kendilerini alabildiğine özgür hissederier. Metin'i son gören Murat ve Kerem olur.Ancak ertesi gün ölü olarak bulunan Metin Göktepe için devlet adına İstanbul Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar, Göktepe'nin sandalyeden düşerek öldüğünü açıklıyordu. İçişleri Bakanı Teoman Ünüsan ise sandalyenin yüksekliği konusunda kuşku duyduğundan olsa gerek, "Metin Göktepe duvardan düşerek öldü, bize gelen bilgiler bu şekilde" diyordu.

Metin Göktepe'nin yaşamını yitirdiği cehennem Eyüp Spor Salonu'nda kurulmuştu. Toplam bin 52 kişi gözaltına alınmıştı. Metin "Ben Evrensel muhabiriyim, gazeteciyim" diyordu.  Gözaltına alınanlar arasında bulunan Deniz Özcan, "özel muameleyi" şöyle anlatıyordu:"O sırada Metin getirildi. Amirlerden biri "özel muamele"  dedi. On kişi Metin'in üzerine çullandılar. Cop ve kazma sapına benzeyen şeylerle vuruyorlardı. Metin bayıldı. Su döküp ayılttılar. Tekrar dövmeye başladılar. Çok kan kaybediyordu. Tuvalete götürüp yıkadılar. Metin yığıldı kaldı. Polislerden biri "Ölecek, hastaneye götürelim" dedi. Diğerleri "ölürse ölsün" diyerek dövmeye başladılar. Metin hareket etmiyordu.

Bir de polislerin anlattıkları vardı. Polis Başmüfettişi Birinci Sınıf Emniyet Müdürü Yaşar Gökışık'a verdikleri ifadelerde Çevik Kuvvet Grup Amirliği'nde görevli Şuayip Mutluer anlatıyordu: " Ben salona döndüğümde yerde yatan şahsı (Metin Göktepe) sordum, polis memuru Metin Kuşat bana gazeteci olduğunu İstiklal Marşı'nı bilmediğini söyledi. Ben de boş ver dedim, bir tekme de ben attım. Bir süre sonra polis memuru Saffet Hızarcı'nın yerde bulunan şahsa "Bu Ali için, bu Rüştü için, bu da Süleyman için" diyerek vurduğunu gördüm. Görev bittikten sonra Hızarcı copunu göstererek "Bu akşam iyi çalıştı" dedi. Sonradan adam dövmekten copunun kırıldığını arkadaşlarımdan öğrendim. 

Metin Göktepe'yi yukarıda anlatılan şekilde döverek öldürenler, "Kastı aşan müessir fiil"den yani istemeden öldürmekten yargılandılar. Bir de öldürücü darbe hangi polisin elindeki kalastan çıktığı belirlenemedi. Oysa her şey avukat Fikret İlkiz'in Afyon Ağır Ceza Mahkemesi'nde söylediği gibi netti: " Eğer istemiyorsanız, bir kere vurduktan sonra geri çekilirsiniz. İstemeden bir insanın kafasına kalasla 40 kere vurmazsınız! Metin Göktepe seçilerek alınmış, Evrensel muhabiri olması nedeniyle bilinçli olarak dövülmüş ve isteyerek öldürülmüştür." 

Sanık polislerin yargılanacakları yer sorun oldu. Adalet Bakanı Mehmet Ağar, güvenlik gerekçesiyle Göktepe Davası'nı 25 bin polisin görev yaptığı İstanbul'dan Aydın'a aldırttı. Susurluk Davası'nda mahkum olan Korkut Eken, Göktepe yargılamaları sırasında Afyon'dan geçti. Duruşmalardan bir gece önce kente gelip konakladı. 12 Mart döneminin tanınmış işkencecileri arasında adı geçen Neçdet Küçüktaşkıner sanık polislerin savunmasını üstlendi.Sanık polis avukatlarından Ahmet Ülger, ilk duruşmada şöyle diyordu:" Bu dava, basınla devlet arasındadır!"

Can Yücel, Metin Göktepe'nin katledilmesinin ardından yazdığı şiirde, acısını şöyle dile getiriyordu:
METİN'E METİN BİR METİN 

Metin'in kafasında bir darp var
Polis karakolundan morga kadar
Mosmor
Bir darbe var
yüreğimizde beynimizde
Soruyor bir işaret fişeği
Biz ölerek mi yaşamayı
öğreneceğiz hâlâ...  

Can Yücel

 n n n 

ONAT KUTLAR’I 12. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE SAYGIYLA ANIYORUZ....

 Şair, yazar ve sinema adamı Onat Kutlar, 30 Aralık 1994'te The Marmara Oteli'nde İBDA-C  saldırısı  sonucu ağır yaralanmış,  11 Ocak 1995'te yaşamını yitirdi..
Onat Kutlar, Türk edebiyatının en özgün yazarlarındandır. 1959 yılında yayınlanan Ishak çocukluğunun geçtiği Gaziantep'e olağandışı bir bakıştır. 1960 yılında Türk Dil Kurumu ödülünü kazanan Ishak, Fethi Naci'ye göre dünya edebiyatında büyülü gerçekçilik akımının ilk örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.  Edebiyatımızda “doğu” olgusuna oryantalizm ve popülizme kaymadan ilk yer veren o olmuştur... Şair ve öykücülüğünün yanı sıra  denemelerinde de  yazınsal yetkinliğini ortaya koymuştu.
1965'te Türk Sinematek Derneği'ni kuranlar arasında yer aldı. 1965-1976 yılları arasında, kuruluşundan kapanışına dek, Türkiye'ye dünya sinemasının kapılarını açan Sinematek'i yönetti. Yusuf ile Kenan, Hazal ve Hakkari'de bir Mevsim adlı yurtdışı ve yurtiçi festivallerde çok ödüllü filmlerin senaryolarına imzasını attı. 1985'te Berlin Film Festivali'nde jüri üyeliği yaptı. 1994 yılında Fransız hükümetince verilen L'Ordre des Arts et des Lettres ödülüyle onurlandırıldı.
Yapıtları : İshak (öyküler 1959 ), Sinema Bir Şenliktir (sinema yazıları), Yeter ki Kararmasın (deneme), Bahar İsyancıdır (deneme), Peralı Bir Aşk İçin Divan (şiirler,1981), Unutulmuş Kent (şiirler, 1986)

BULUTLU BİR GÜNDE DOĞAN ÇOCUĞA 

Baban bu toprağın en delikanlı
boğasıydı bir nevruz
şenliğinde kestiler
Ne tuhaf sen
kirli yeşil eylül bulutları altında
ve aylardan temmuz
onun gelinciklerinden doğdun
Burcunda yıldız görünmüyor 
Ölümün kapısını aralayan güz
çok sürmez
Yeniden vurur dallara bahar
İşte sana mavi gökyüzü
ve mavi deniz defteri
üstelik tertemiz
El koymanın tam zamanıdır ufukta
kargalar henüz görünmüyor 
 Onat Kutlar
n n n

2006’NIN SON SÜRPRİZİ : SADDAM İDAM EDİLDİ!

Kurban bayramı ile yılbaşı çakıştı. Kurbanlar arasına bir  de Saddam karıştı.  Bir zamanlar sırtını ABD’ye dayayarak Irak halklarına ve çevresine şiddet estiren Saddam Hüseyin, son kullanma tarihini doldurunca önce tahtından indirildi, daha sonra da idamın dünya düzeyinde tartışılmasına  tartışılmasına fırsat vermeden  30.12.2006 sabahı saat 04.55’te asıldı.... Artık ABD'nin  kendisine daha sadık  başka kuklaları vardı Irak'ta... Mehmet Halil  Ustamızın “BEKLEYİŞ” şiiri, bu durumu, şiir ve  gülmecenin dilini buluşturarak  özlü biçimde yansıtmaktadır:  



ALİ ZİYA ÇAMUR

1/1/2007

İKİ DİZE'NİN ÇAĞRIŞTIRDIKLARI / ŞİİR CEPHESİ / UYSAL HİMMET

                                                                                                     

                                                                RESİM: http://www.oyonale.com sitesinden alınmıştır.

1. dize: "yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür"
2. dize: "yaşamak bir orman gibi kardeşçesine"

Kimi zaman birinci dize yokmuş gibi yaşadık, kimi zaman ikinci dize... ve birini diğerine tepki olarak...

Birinciyi okumayı yeni insanı yaratmakla ilgili, ikinci okumayı yeni düzeni yaratmakla ilgili görüyorum.

Tüm bir devrimler tarihinin çözülememiş sorunu bu iki dizeyi birlikte okumakla sıkı sıkıya ilintili... “Yaşamak bir orman gibi kardeşçesine”nin birinci dizesiz mümkün olmadığı ve üstümüze yıkıldığı yerden ayağa kalkmak gerek.. Ayağa kalkmak için bunun üzerinde düşünmek....  Ve işte Che... İki dizeyi birlikte okuyan ender devrimcilerdendir diye düşünüyorum... Ve o iki dizeyi birlikte okumak kültürü bugün yarım yamalak  da olsa Cheler'in ülkesinde var...

Tek ve hür insanlar arasından Fidel’e kardeşinden başka halef düşünülememesi, tüm bir yarım yamalaklığın işareti sanırım. Bir lider değişimi hangi kültürde bir düzen değişimini işaretler? Daha önce yazılmış her şeyi bir kez daha yazmak, daha önce olmuş her şeyin bir kez daha olmasını engelleyebilir mi? Düşünebiliyor musunuz, Türkiye’de yani burjuvaların ülkesinde Irak işgaline, Nato’ya karşı bunca eylemlilik yapılabilirken, işçilerin, emekçilerin ülkelerinde resmi açıklamalar dışında bir kitle öfkesi görebildik mi?  Bu kitle hangi ''proleter'' kültüre sahiptir?  Aynı şeyi Vietnam konusunda da sorabiliriz...  Vietnam’ı savunabilen kitlelerin en çok Fransa’dan, Türkiye’den, Hatta ABD’den çıkmış olması neyi anlatır? ?

Devrim, parti, sosyalizm... Bu yüce değerler ancak birer araç olarak değerlidir ve araç oldukları sürece... Ancak bunların araç niteliklerinin arka plana amaç niteliklerinin ön plana alınması bizi, yani o kardeşlik ormanını bir araç haline getirme kültürünü yeşertmeye adaydır ve araçlar pasiftir... Ve o pasif araçlar, sonra bu amaç olmuş araçları bile savunamazlar ya da savunmazlar...

Kitlelerin kapitalizmden tüm nefretlerine karşın sosyalizm alternatifini marjinallliğe hapsetmelerinde, sonuçlarına olan bu derin güvensizlik rol oynamış olabilir mi ve biz bu güvensizliği eski sözlerimizi tekrar ederek aşabilir miyiz?

Yani sözün özü şu: Berlin duvarının Doğu Alman değil Batı Alman tarafından örülmesini nasıl sağlayabilir, ve Batı Almanya’ya değil Doğu Almanya’ya geçmek için yıkılmasını nasıl sağlayabiliriz?

Fikir jimnastiği olabilir mi yazdıklarım bilmiyorum...

Sosyalizm için sanat, devrim için sanat... Tüm sanatsal-kültürel yenilgilerden dersini almak zorunda... Almış mı?...

Politik derslerle yetinen hiç bir politikanın başarıya ulaşacağına inanmıyorum. İdeolojik derslerimizi iyi almamız gerekiyor ve bence tüm yukarıdakilerle bağlantılı bir sanat anlayışına şu sloganı bir kez daha inceleyerek adım atabiliriz: “İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır!!"

UYSAL HİMMET

NOT: Bu yazı antoloji.com'daki EMEĞİN SANATI grubundaki tartışmalardan derlenmiştir.( http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati )

RESİM:  http://www.halkinsesi-tv.com sitesinden alınmıştır.

ŞİİR CEPHESİ

-"o güzel insanlar, o güzel atlara binip...’’

geldiler yine-

Bugün
96 şehitlerinin anmasıydı
eski bir televizyonda
bir video filminde
Sevgi’yi gördüm
çöp gibiydi
aç çocukların
gözleri hayatta öz kardeşiydi
ve canım parmakları
o canım parmakları
yüreğimi çizen kemik gibiydi
kızıl bantlı başı
yavaşça yaklaştı
yaklaştı
yaklaştı
eğildi üstüme doğru
‘’yaşamak istiyorum’’ dedi ‘’herkes kadar’’
yaşamayı seviyorum fedakarlık ediyorsam
bunun için ediyorum! ’’
doğruldu sonra
gözleri
dudakları
ve kemik uçlarıyla
engin bir deniz gibi
gülüşüne yerleşti yavaşça
melike
bugün bir kez daha emin oldum ki
onlar
candan önce
gülüşü cepheye sürmüşlerdi
bugün mutluyum melike
bugün orada
‘’düş işçileri’’ ni okudum
ekmeğe
ve zafere
ihtiyacı olanlara

bugün mutluyum melike
çünkü bugün ilk kez
kaldırıp şiirin başını
izli bir mermi gibi
ekmek gibi
su gibi
sürdüm cepheye

Uysal Himmet, Temmuz 2004 

1/1/2007

YAKINDAN BAKIN ONLARA..DAHA YAKINDAN! / ADNAN DURMAZ


- Günümüz Şiiri Üzerine Notlar -
 

“İlericilik yalnızca gerici güçlere saldırmak değildir.Yaşam için bir şarkı yazmak da ilericiliktir; böylesine berbat bir hale getirdikleri yaşamın başka bir yanının olduğunu söylemek de,güzel gün batışlarını,gün doğumunu,güzel kadınları,dostlukları,güzel sevgileri söylemek,en kötü koşullar altında yaşamın güzel ve yaşanmaya değer olduğunu söylemek; daha da güzelleştirmek için mücadele gerektiğini söylemek de ilericiliktir. Aşk şiiri ilerici şiirdir” diyor Yannis Ritsos,Aragon,onun şiirlerini ilk okuduğunda ‘gözlerinin dolduğunu ‘söyler; ve onu ‘çağımızın en büyük ozanı ‘kabul eder:”Başlangıçta onun çağımızın en büyük ozanı olduğunu bilmiyordum; yemin ederim ki bilmiyordum bunu.Zamanla,evre evre öğrendim,şiirden şiire,bir gizden ötekine geçerek” 

Yannis Ritsos,Yunanistanın Peloponez bölgesinde 1 Mayıs 1909 da doğmuş.Önceden geniş toprakları vardı ailesinin,sonradan kumar düşkünü bir insan olan babanın yüzünden,topraklarını kaybedip yoksullaşmıştır..,bir erkek kardeşi bu yoksulluk sürecinde ölmüş,bir kız kardeşi delirmiş,annesi vereme yakalanmış ve sanatoryumda ölmüştür..Ritsos da vereme yakalanmıştır..Zor yaşam koşulları,üst üste gelen belalar,şu okuduğumuz birkaç satırda,inandırıcı olmayan bir yeşilçam filmini anımsatan,ama bir şairin var olduğu gerçeğin ta kendisi...Ortaöğrenim sonrasında Atina’ya geldi,horlanma,aşağılanma, açlık,işsizlik içinde çeşitli işlere girip çalıştı, yaşamını sürdürebilmesi için.. sağlık sorunlarıyla birlikte yaşadığı karanlık çaresizlik altında,sanki ölüm göz altına almıştı onu; ama onun iki büyük savunma silahı vardı tüm bu olumsuzluklara karşı; ŞİİR ve DEVRİMCİ inançları..Giderek bu olağanüstü zor koşullarda her yıl bir şiir kitabı ortaya çıktı..Alman işgaline,kurtuluşa,İngiliz müdahalesine,iç savaşa,devrimci hareketin uğradığı yenilgilere tanıklık etti,bizzat içinde yaşayarak.Tutuklandı,sürgüne gitti..dört yıl sürgünlük yaşadı,1952 de özgürlüğüne kavuştu.1967 de albaylar cuntası tarafından tekrar tutuklanarak,kendi ülkesinde esir kamplarında yaşadı, sağlık nedenleriyle 1970 yılı sonunda bırakılana kadar orada kaldı..

“ve bir gün eğer
beceriksiz gibi gelirse size dizelerimiz
bir şunu hatırlayın
gardiyanların burunları dibinde yazıldılar
ve böğürlerimizde süngü uçları”
diyor büyük ozan,kendi dizeleri için 

1902 Selanik doğumlu Nazım, belki çocukluk döneminde Ritsos benzeri bir yaşam sürmedi; ancak mevcut düzen ona Ritsos’tan hiç aşağı kalmayacak acılar çektirmiştir.”Fırtınalarını kendi yaratan adam “ der, bir yazar onun için..Askeri gemide kolları bağlı İstanbul boğazından geçerken,’tuvalete gitmek’ istemişti,onu diz boyu su ve sidik dolmuş bir tuvalete görürdüler..orada,inatla,o suyun ve sidiğin ortasına bağdaş kurup oturan inattır Nazım..Türk ve dünya şiirinin büyük ustasının yaşamı fırtınalarda geçmiştir.Nazım da, sözcükleri tam olarak anımsayamıyorum ama,kendi şiiriyle ilgili olarak ,şu anlamda sözler söylüyor; ”Yoldaşlar,ben çok güzel şiirler yazabilirdim,eğer bu kadar hapislerde kaçaklıklarda,zorluklarda yaşamasaydım,biraz olsun rahat bir yaşamım olsaydı” Nazım’ın yaşamının olağandışı zorluklarını burada yinelemiyorum,çünkü hala bir yara gibi ülkemizin bağrında kanayan sürgündür Nazım.. 

Dünyanın en büyük ozanları kendi yazdıklarını yeterince beğenmiyor..

“Adı, ‘‘yumuşak’’ anlamına gelen Hilmi. Soyadı ‘‘sert’’ demek olan Yavuz. Hilmi Yavuz; şair, felsefeci, üniversite hocası. Zaman zaman çeşitli yazarlarla, edebiyat dünyasının dışına taşacak kadar sert polemiklere giriyor. Kolay beğenmiyor, beğenmediğini açık açık söylemekten çekinmiyor ve bu tavrıyla edebiyat çetelerinin tekerine çomak soktuğuna inanıyor. Ona göre edebiyatçıları narsizm motive ediyor. Belli ki o da aynı kaynaktan besleniyor: ‘‘Şu anda Türkiye'de benden daha iyi şiir yazan birisinin olduğunu düşünmüyorum. Hiç tereddütüm yok. Hatta yalnızca Türkiye'de de değil...” Zeynep Güven, Hürriyet Gazetesi, 30 Ağustos 1998, Pazar “Hilmi Yavuz, 1987 yılında Zaman Şiirleri adlı kitabı ile Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü alır. Ödülden sonra kendisiyle yapılan bir röportajda duygularını soran bir muhabire, kitabının ‘‘son elli yılın en iyi şiir kitabı’’ olduğunu söyler. Muhabir gülümseyerek ‘‘Hocam biraz mütevazı olmak gerekmiyor mu’’ türünden bir laf eder. Hilmi Yavuz cevap verir: ‘‘Gayet mütevazıyım. Aksi halde son yüzelli yılın en iyi şiir kitabı demem gerekirdi’’. Bu sözleri gazetede gören bir şair dostu, şaşkınlık içinde Yavuz'a gider, ‘‘Sen nasıl böyle söylersin’?’. Hilmi Yavuz'un cevabı kısa olur: ‘‘Sen de söyle’!’” (Zeynep Güven,Hürriyet Gazetesi, 30 Ağustos 1998, Pazar)

Günümüzün allame-i cihanı Hilmi Yavuz’la ilgili olarak yukarıdaki alıntıyı yorumlamaya sanırım hiç gerek yok; hatta Emre Kongar’ın bir köşe yazısıyla bütünleştirmek daha yararlı olacaktır: 
“Bu değerli yazar ve şairimiz, belki de ilerleyen yaşının getirdiği bazı düş kırıklıkları ile, İkinci Cumhuriyetçiliği ile tanınan bir yayıncının yeni çıkarmaya başladığı bir dergide dedikodu yazmaya başladı.  Aslında daha önce, Sosyal Demokrat bir belediye başkanı olan Prof. Nurettin Sözen'in İstanbul Belediyesi'ndeki kültür işlerinden sorumlu daire başkanı olarak, dinci bir gazetede köşe yazarlığına başlaması da pek çok kişiyi şaşırtmıştı. Dinci görüşlere yakınlığı daha önceden de bilindiği için ben bu tutumuna hiç şaşırmamıştım; ayrıca dincilik benim açımdan kınanacak bir tutum da olmadığı için, kendisini bazı arkadaşlar gibi ayıplamamıştım da. 

Ama Hilmi Yavuz'un beni şaşırtan iki başka davranışı olmuştu daha önce: Birinci olarak, 1980 darbesinden sonra ünlü YÖK kurulduğunda, pek çok öğretim üyesi sakalları veya ideolojik tutumları bahane edilerek üniversiteden tasfiye edilirken ve örneğin ben sakalımı kesmeyi reddederek üniversiteden istifa ederken, Hilmi Yavuz'un kuzu kuzu o muhteşem sakalını kesip, dilini de yutarak üniversitedeki konumunu korumasını, bir aydın olarak kendisine pek yakıştıramamış ve ilk soru işaretini koymuştum isminin yanına. “ (Emre Kongar, Hilmi Yavuz Hilmi Yavuz'a Karşı başlıklı yazısından )

Bunlar ne yazıyor?
Hilmi Yavuz,İsmet Özel,Murathan Mungan vb.leri ne yazıyor..Ülkemizin içinde yaşadığı hayvanca sömürü düzenine,insanımızın yaşadığı vahşete karşı bunlar hangi dizeleri haykırıyor..Şairlik yalnızca küçük burjuva duyarlılıklarını hüzünlü bir keman teli gibi sürekli inceltmek midir..Dünyadan habersiz yaşamak mıdır şairlik..Kendi kendine ZUHUR ETMEK, kendini sultanüsşuara ilan etmek, birbirinin hayalarına su serpmek, karşılıklı popo kaldırmak mıdır.. 

“Kafasında uçuşan tüm bu düşüncelerin yanında, geçmişten beri sürdürdüğü zevk ve alışkanlıkları var Hilmi Yavuz'un. Örneğin içki masası onun için kutsal bir yer. Eski Osmanlı sofralarının içki terbiyesine uyarak, oturduğu masadan herhangi bir gerekçe ile kalkmıyor. Tuvalet ihtiyacını gidermek için bile. Çünkü bunu sohbete saygısızlık olarak görüyor. Masasında her zaman soğan ve sarımsak bulunduruyor. Soğanın yararlarını saymakla bitiremiyor:”“Hilmi Yavuz, aldığı terbiye icabı, içki sofrasından herhangi bir sebeple kalkmıyor. Egemen Bostancı'nın birinci ölüm yıldönümünde Çiçek Bar'da verilen yemekte, Selahattin Hilav'la masada tam 9 saat kalmışlar.” (Zeynep Güven,Hürriyet Gazetesi, 30 Ağustos 1998, Pazar )

Bu açıklamalardan sonra ne yaptıklarını anlamak zor olmuyor 

AYDIN MISINIZ? Hilmi Yavuz’a sorsak,herhalde çok abes kaçar,bize kızar : AYDIN AYDINLATIR , SİZ KİMİ AYDINLATIYORSUNUZ ?
“Hüviyetini kaybeden, irfanıyla alakasını kesen”, “Batı’nın yeniçerisi” dir. Cemil Meriç’e göre aydın “Sakson köleleri boyunlarında birer halka taşırlarmış.Üzerinde sahibinin ismi yazan halkalar. İşte aydınımızın hali.. “ der üstat.. 

Türk Edebiyatında en çok tartışılan romanlardan biri olan Yaban’da Yakup Kadri şöyle diyor “Gün geçtikçe daha iyi anlıyorum; Türk aydını, Türk ülkesi denilen bu engin ve eşsiz dünyanın içinde bir garip yalnız kişidir. Bir münzevi mi? Hayır. Bir acayip yaratık demeliyim. Öyle ya, bir insan tasavvur edin ki, hangi ırktan, ne cinsten olduğu belli değildir. Kendi vatanı saydığı memleketin dibine doğru ilerledikçe, kendi kökünden uzaklaştığını hissediyor. Hissetmese bile etrafında hasıl olan boşluk, soğuk ve itici, acayip nebat olduğunu bildiriyor. Her memleketin köylüsüyle, okumuş yazmışı arasında derin uçurum var mıdır? Bilmiyorum. Fakat okumuş bir İstanbul çocuğuyla, bir Anadolu köylüsü arasındaki fark bir Londralı İngilizle, bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür."  Kuşkusuz ki romanın genelinde daha çok köylüler “okumuş bir İstanbul çocuğunun” gözünden köylülerin aşağılanması ağırlıklı yer tutmaktadır. Oysa aynı halktır Büyük Kurtuluş Savaşımında emperyalizmi geldiğine pişman eden..  Fakat burada önemli olan Yakup Kadri’nin o yıllarda söylediği cümledir; ”Fakat okumuş bir İstanbul çocuğuyla, bir Anadolu köylüsü arasındaki fark bir Londralı İngilizle, bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür."

Hilmi Yavuz, İsmet Özel, Murathan Mungan ,hastane kapılarında içeriye alınmadan ölenler için ne yazıyor,sokaklarda dolaşan,hırsız olan kötü yola düşen,işsiz kalabalıklar için ne yazıyor,ölüm oruçları için,ırak direnişi için ne yazıyor..Murathan Mungan’ın şiirleri gönlünüze ince bir papatya dalı gibi uzanıp sizi,süveyda noktanızdan yakalayarak yitik aşklarınızın hüznüne götürebilir; gözleriniz buğulanır o zaman,eski zamanlardan bir gece gelir aklınıza,aya takılır gidersiniz..Şiir bizi en yaralı yerimizden yakalar çoğu zaman,en tomurcuk yanımızdan patlatır..Ama hep mi bu,hep mi sen ben,ya dışarıda ter içinde uzanan hayat,bir yerlerde kanla büyüyen umut..onlar yok mu..Bizim dışımızdakiler için yanmasını bilmiyorsak ne kadar insanız..

O bilmediğim İstanbul barlarında,şairler huşu içinde içer..Sülün gibi kızlar vardır karşılarında gözlerine ellerine,insan üstü bir yaratığa,bir tanrıya bakar gibi bakan..Kendi cinsel deneyimlerini aşk diye yazan bu zevat ne kadar şairdir..Ortaya çıktığı andan bu yana Önce solcularla kavga edip küsüp giden yalnızdır İsmet Özel, sonra nereye gitmişse orayla kavgalaşmıştır, NEYİN KAVGASINI VERiYOR İsmet Özel? Hilmi Yavuz ‘a göre 'edebiyatçıları narsizm motive ediyor’ AYRI bir megalomani İsmet Özel. Çünkü İsmet Özel, bu dünyada zulümle değil, oradan oraya hicret ederek vardığı yerdeki yazar çizerlerle kavgalaşıyor; aslında kendisiyle kavgalaşıyor. 

Tumturaklı sözler yazmak değildir şiir.. Süslü laflar değildir.. Her dönemin putları, tumturaklıdır, süslü ve görkemlidir,cilalı laflarla sunulmuşlardır..Lat, Menat ve Uzza da Kabe’de nasıl görkemliydiler,kim bilir onlara bakan inanmışlar nasıl bir yüz ifadesiyle bakıyorlardı..Bütün putlar kırıldığında sıradan bir odun oldukları görülür..Burjuvazi kendi adamlarını bin yıllardır halk damarlarından akan şiiri yok etmek için dizayn ediyor..

“Burjuvazi, gerçeklere gittikçe yabancılaşan bir şiir istiyor. can çekişen kapitalizm, şairin ekmeğe ekmek, şaraba şarap demesini tehlikeli buluyor. Şairin kendisini 'küçük bir tanrı' saymasını kapitalizm daha uygun görüyor. Bu konu ya da davranış, egemen sınıfları hiç mi hiç tedirgin etmiyor. Şair heyecanlanıp tanrılara özgü yapayalnızlığı seçince şairin satın alınması ya da ezilmesi zorunluluğu da kalmıyor.” PABLO NERUDA 

Bu süreç bin yıllardır vardı, yeni değil. İnsanlıktan yana olanlar, kalabalıklardan yana olanlar ve bir avuç azınlığın ideolojisine uşaklık edenler.. Bunu yaparken de 'sanat’ı sidik yarıştırmak sananlar... Eğer o zaman da medya ve burjuva basını olsaydı, Pir sultan da taşınamazdı günümüze kadar, Karac’oğlan da, Yunus da.. Onların da önünü kesmek için elinizden geleni yapardınız.. Ancak bir düşünürün dediği gibi “Halk ancak kendisini ana belleyenleri bağrına basar” Bu nedenle bin yıllardan bu güne büyük ozanlar sizlerin sayesinde gelmedi.

“Özgünlüğe inanmıyorum. Zamanımızda oluşturulan fetişlerden bir tanesi daha; baş döndürücü bir hızla çöküşüne gidiyor. Sanatçının kullandığı herhangi bir dil, herhangi bir biçim, herhangi bir yaratıcı vasıta ile erişilen kişiliğe inanıyorum. Ama bütün bütün özgünlük, modern bir icattır ve bir seçim hilesidir. Ülkelerinde, dillerinde ya da dünyada 'Baş Şair' seçilmek isteyen kimileri var. Bunlar seçicileri bulmak peşinde koşarlar, krallık asası için yarışmaya yakın yeterlikte görünenlere hakaretler yağdırırlar ve şiir bir maskaralığa döner. “…”Belki de şair tarih boyunca hep aynı yükümlülüğü taşıdı. Sokağa çıkıp, şu ya da bu dövüşte yer almak şiirin alâmeti farikası oldu. Şair, kendisine isyancı dediklerinde korkmadı. Şiir başkaldırıdır. Şair, kendisine yıkıcı dediklerinde alınmadı. Hayat tüm yapılara üstün gelir ve ruhu yönetmek için yeni kurallar yaratır. Tohum her yere filizler sürer; tüm fikirler egzotiktir; her gün büyük değişiklikler bekleriz; insan düzeninin değişimini istekle yaşıyoruz: Bahar isyankârdır.” PABLO NERUDA 

Bu alıntıları yapmamın nedeni yazımı süslemek değil, daha çok burada kendini bu ülkenin şair-i azamı sultanüşşuarası görenlerin komik durumlarını netleştirmek. Amacım, "şiir sadece toplumcu ana duyguları işleyen bir sanattır" demek de değil.. Ancak şairin toplumsal bir varlık olarak, bir aydın olarak olması gerektiği yeri vurgulamak.. Dünyanın en güzel aşk şiirlerini bu insanlar yazmadı mı: Nazım, Ritsos, Aragon, Mayakovski, Neruda.. Aşk sadece bir avuç azınlığın ve küçük burjuva aydınının tekelinde olan bir duygu değil..Evrensel bir duygu olarak,daha çok, aşkı reçetesiz ve tanımsız yaşayanlar aşk kıldı.. 

“ …Bir burjuva, inan ki, Beethoven’in Yedinci Senfonisi’ni, bir devrimci kadar anlayamaz bence.  Bir burjuva, Lorca’nın şiirinin tadına, bir Marksist-Leninist gibi varamaz. İspanya İç Savaşı’nı yaşayan biri Rodrigo’yu nasıl bizlerden daha iyi anlarsa, bu da öyledir. Bilmem yanılıyor muyum? Hiç sanmam. “ diyor Deniz GEZMİŞ, asıldığında 24 yaşında olan bir insan söylüyor bunları. yaşadığı dönemin koşulların ve inancının anlayışıyla yazılıyor sevda şiirleri de..Dervişin fikri ve zikri arasındaki diyalektik örtüşme, Hilmi Yavuz'dan,Cezmi Ersöz’e, gerçekliğini koruyor..

2. Yeniciler üzerine Asım Bezirci’nin bir kitabı var. Orada Ece Ayhan’a sorar: “Okuyucu senin yazdıklarını anlamıyor” Ece Ayhan cevap verir; “Okuyucu dediğin leş kargasıdır, orospu çocuğudur” (inanmayan gidip bakabilir, Asım Bezirci, İkinci Yeni Olayı).. Yakından bakalım onlara, daha yakından bakalım: Bu gün ülkede şiir kitabı basmayı, şiir yazmayı sadece kendine has bir meziyet görenlere, 'Okuyucu' denilen geniş kitleye, yani bu ülkede yaşayan insanlara tepeden bakanlara yakından bakalım.. Bize sunulanın içine bakalım, görelim ve anlayalım ki, 'şair' kavramıyla onlar örtüşmüyor.. Nazım PUTLARI YIKMAYA kalktığında Ece Ayhan gibilerine ta o zaman vermişti yanıtını :

Behey!
Kara maça bey!
Halka ahmak diyen sensin.
Halkın soyulmuş derisinden
sırtına frak giyen sensin.
Yala bal tutan beş parmağını
beş çürük muz gibi,
homurdanarak dolaş besili bir domuz gibi.
Meydan senin...
mi dersin?
Hata edersin,
bizde o göz var mı baksana! !
Ben içirmek için sana
kendi kara kanını
bir ateş çemberle çevirdim dört yanını!
Sağa git
yok geçit,
sola git yok,
ileri
geri
yok.
Kıvır kuyruk kalemini kalbine sok
bir akrep gibi intihar et...
…………… 

Bütün putlar er geç yıkılmaya mahkumdur.. Yazımı Neruda’dan bir alıntıyla tamamlıyorum şimdilik:

“Dizelerimden her biri açık olmaya çabaladı; şiirlerimin her biri yararlı bir alet olmaya çalıştı; şarkılarımın her biri yol ağızlarında bir toplanmayı işaretlemeyi ya da birinin, daha sonrakilerin üzerine yeni işaretler koyacağı bir taş veya odun parçası olmayı arzuladı.

Şairin görevlerini mantıki sonuçlarına ulaştırarak doğru ya da yanlış, bu karara vardım: Toplumda ve hayatta yükümlülüğüm alçakgönüllü bir partilininki olmalıdır. Bu kararı parlak başarısızlıklara, kimsesiz zaferlere, sersemletici yenilgilere tanık olduğum halde verdim. Kendimi Amerika'nın mücadeleleri içinde bir aktör bularak, anladım ki, insan olarak görevim; yeteneklerimi, birleşen halkların kabaran gücüne katmaktan, onlara maddi ve manevi olarak, tutku ve umutla katılmaktan başka bir şey değildir. Çünkü yalnızca o kabaran selden, yazarlar ve halklar için gerekli ilerleme doğabilir. Durumum sert ya da nazik itirazlara yol açtıysa, ya da açsa da, gerçek şu ki, geniş ve acımasız topraklarımızda eğer karanlığın çiçek açmasını istiyorsak, henüz okumayı öğrenmemiş -hatta okumayı hiç öğrenmemiş, henüz yazamayan- ya da bize yazamayan, milyonlarca insanın bir onur ortamında yaşamasını istiyorsak -ki bu olmadan, tam bir adam olmak mümkün değildir- bundan başka bir yolu kabul edemem.

Yüzyıllardır bedbahtlıkla damgalanan halkların sefaletini miras aldık -en cennetlik, en temiz halkların; taştan ve metalden harikulade kuleleri, göz kamaştıran, parlak hazineleri yaratan halkların; bugüne süregelen korkunç sömürgecilik çağında hayatları ansızın yıkılıp susturulan halkların.

Bize yol gösteren yıldızlarımız, mücadele ve umuttur. Ama tek başına umut ya da mücadele diye bir şey yoktur. Her insanda, tüm geçmiş çağlarla, zamanımızın ataleti, yanlışları, tutkuları, ivedilikleri, tarihin hızlı akışı birleşmiştir”

 

Adnan Durmaz / 3 Haziran 2006   

15/12/2006

EMEĞİN SANATI'NDAN 2. MERHABA

 

EMEĞİN SANATI'NDAN MERHABA!

 

MERHABA DOSTLAR !

Yeni bir sayıyı daha  yüreğimizin  potasından  emeğin tezgâhına döktük...  Dilerim, yaşadığımız sisli puslu günler içinde gözlerinizde birer umut kıvılcımı canlandırsın, bu sayıdaki ürünlerimiz.... Bu kıvılcımlar da  inanç ve coşkuları alevlendirsin... 

Bu blog, belki "EMEĞİN SANATI" gibi iddialı bir adın yükünü taşıyacak  ustalıkta düzenlenememiş olsa da  yüreğimizdeki coşku ve inancın  bu adı omuzlayacak güçte olduğuna inanıyoruz...

 Görüş, öneri ve eleştirileriniz, bizde daha önemli ve güzel çalışmalar yapabilme cesareti uyandıracaktır.

888 BU SAYININ SAVSÖZÜ777

"Türkiye'de yaşayan şair ve yazarların, özellikle 1980'den sonra toplumsal ve insanal sorunlara karşı ilgisizleştiğini, kayıtsızlaştığını ve duyarsızlığını düşündüğümü söyleyeceğim. Bu süreçte, yazarın ve şairin sistemle bütünleşmesinin ve teknolojikleşmesinin başlıca rol oynadığını sanıyorum. Şairler, yazarlar, tam da Gouldner'in gözlemlediği ve betimlediği bağlamda, özgül ve özel bir dilleri olduğuna, bu dilin kamunun dilinden farklı ve ayrı olduğuna daha çok inanmaya başladılar ve edebiyatın ancak kendi profesyonelleri tarafından öğrenebilinecek, betimlenebilecek ve çözümlenebilecek bir teknolojisi bulunduğuna iman ettiler. Yazınsal alan, giderek endüstriyel alan haline geldiği ve uzmanlaşmaya itibar edildiği için, şairlerin/yazarların ideolojisi okurlara da içselleşerek/ içselleştirilerek, yazın toplumsal/in-sanal matriksini yitirdi. Sanırım, yazarlar/şairler de dâhil, Türk aydınlarının jeopolitik ve jeokültürel sorunlar üzerinde düşünmeyi yeniden öğrenmeleri, bu öğrenme süreci sırasında da yitirmiş bulundukları tarihsel/siyasal ve ideolojik/ kültürel misyonu edinmeye çalışmaları gerekiyor."
AHMET OKTAY

n n n

YAŞAMDA VE SANATTA OLUP BİTENLER !...

 İNSAN HAKLARI GÜNÜ ve HAFTASINI KUTLADIK ?!?..

 10 Aralık’ta İnsan Hakları Gününü ve Haftasını kutladık.... Tam inanıyorduk ki ülkemizde  insan haklarının varlığına , önde tutulduğuna... 13 Aralıkta 17 yaşındaki Erdal Eren’in  idamı, 19  Aralık 2000’de cezaevlerindeki  katliam ve kırım aklımıza düşünce bu  günün ülkemizde palavradan günlerden farklı olmadığı konusunda uyardı.... Tabii ki 24 Aralık Kahramanmaraş Katliamını da unutmamak gerekir. Şurası gerçek ki, kapitalizmin egemenliğindeki bir dünyada asla insan hakları olamayacaktır... İnsanlar gerçek hak ve özgürlüklerine sosyalizmin ışığıyla ulaşacaklardır.....

n n n

 BİR DİKTATÖR DAHA TARİHİN ÇÖPLÜĞÜNÜ BOYLADI:
PİNOCHET ÖLDÜ!

11 Eylül, sadece “ikiz kuleler”in yerle yeksan olduğu zamanı simgelemez. O tarih, ABD emperyalizminin demokrasiye düşmanlığının da simgesidir. ABD, bundan tam 30 yıl önce Şili’de halkın oyuyla iktidara gelen Marksist lider S. Allende’yi bu tarihte devirmişti. Aynı oyunu bizde 7 yıl sonra, 12 Eylül’de görecektik. 

Fidel Castro’nun, “Bu devrimci bir eylemdir. .. Öyle bir eylem ki, devrimciler değişimi, barış içinde yasal yöntemlerle gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Çağdaş toplumların tarihinde çok değişik bir yeri var bu değişimin.” diye tanımladığı Şili’de neler olmuştu. Halkın oyu ile gelen Allende, Şili’de sosyalizmi inşa etmeye başlamıştı. İlk olarak toprak reformanı başlatmıştı. 50 bin köylü ailesi toprak sahibi olurken, kentlerde de işçi ücretleri yüzde 66 artmış ve 100bin işçi konut sahibi olmuştu. Ardından bankalar devletleştirildi. Sırada Şili’nin en önemli kaynaklarından biri olan bakır madenleri vardı. Ancak bakır madenlerinin çoğu ABD’li şirketlerin elindeydi. Dönemin ABD başkanı Nixon, dışişleri bakanı Henri Kissinger’le görüşüp karar verdi.İlk önce ekonomik abluka uygulanacak, bunu takiben de suni olarak piyasadan bazı mallar çekilecekti. Böylece kuyruklar oluşacak ve dış destekli bir muhalefetin de yardımıyla kaos yaratılacaktı. Sonrasında da çok iyi bildiğimiz gibi ABD’nin güdümünde bir general öne çıkartılarak darbe yapılacaktı. 

Beklenen darbe yapılır ve Allende 11 Eylül 1973’de Şili bayrağı elinde işbirlikçilere karşı silahla direnirken öldürülür.Barışçı yolla sosyalizme geçişin diğer ülkelere de örnek teşkil etmesinden korkup, demokrasiyi katleden ABD güdümlü cuntanın başı Augusto Pinochet, hakkında açılan davalar sonuçlanmadan  11 Aralık 2006’da 80 yaşında öldü.... Bugün Şilide ve dünyada  faizmin katlettiği şarkıcı Victor Jara’nın kulaklarımızda çınlayan “Venceremos”  şarkısı  her zamankinden daha gür bir sesle söylenmekte....
Dileyelim, bizdeki Pinochet’ler, yargıda hesap vermeden  boylamasınlar bu çöplüğü.....
 

n n n

 NİHAYET BİZ DE NOBELLİYİZ!?!?............. 

Emperyalizmin kültür alanındaki ideolojisi olan postmodernizmin ülkemizde ilk ve önemli temsilcisi olan; ülkemizde edebiyata piyasa ekonomisini sokan; okuru müşteri olarak gören ilk yazar Orhan Pamuk nihayet Nobel’e uzanmanın dayanılmaz hafifliğini yaşadı ve yaşattı......  Onlar ermiş muradına !...

n n n

AVUKAT BEHİÇ AŞÇI 254 GÜNDÜR  ÖLÜM ORUCUNDA

FOTOĞRAF: http://www.halkinsesi-tv.com "Eline 250. gün kınası vurulurken"

Bu süreçte Avukat Behiç Aşçı tüm hukuksal çabalarının engellenmesi sonucu  5 Nisan Avukatlar gününden bu yana   ölüm orucuna yattı. Ölüm orucunun 254. gününe ulaşan  Behiç Aşçı, ölüm orucuna yatış nedenlerini bir bildiriyle açıkladı. İşte bu bildiriden can alıcı bölümler:

“Sadece İstanbul’da 20 kadar infaz dosyasında ölenlerin yakınlarının Avukatlığını yaptım. Tümünde sanıklar polislerdi ve ölenler de halktan insanlar. Bazı infazlarda görgü tanığı olmasına, bazı ölenlerin vücutlarında 50-60 kadar kurşun girişi olmasına, bazı infazlar bizzat polis telsizi kayıtlarından tespit edilmiş olmasına rağmen tüm davalarda polislerin beraat ettirildiğine tanık oldum. Adeta bu ülkede hakimlerin de bildiği, yazılı olmayan ve bizim görmediğimiz, bilmediğimiz başka bir hukuk-yasa uygulanıyordu. Hapishanelerde kafaları kırılarak öldürülen insanların yargılandığına tanık oldum, öldürenlerin değil.

Ve elbetteki 19 Aralık HAYATA DÖNÜŞ OPERASYONU. 20 hapishanede aynı anda başlatılan bu operasyona Kıbrıs Savaşından sonraki en büyük silahlı güç katılmıştır. Bilindiği kadarıyla 20000 bomba atılmış, onbinlerce mermi sıkılmıştır. Bazı hapishanelerde ne olduğunu hala bilmediğimiz kimyasal silahlar kullanılması sonucu insanlar yakılarak öldürülmüştür. Sağmalcılar Hapishanesinde 6 kadın diri diri yakılarak öldürülmüştür. Sağmalcılar ve Ümraniye Hapishanelerinde atıldığında insanların etlerini, derilerini yakan ama üzerlerindeki elbiseleri yakmayan gazların kullanıldığını tespit ettik ve bu gazların kimyasal tespitini yaptıramadık. 28 kişinin ölümüyle sonuçlanan operasyondan sonra tutuklu ve hükümlüler F tipi hapishanelerdeki tek ve üç kişilik hücrelere kapatılarak tecrite alındılar. Tecrit koşulları ağırlaştırıldı. Aile, Avukat görüşleri engellendi, yasaklandı. Kitap ve yayın alımı engellendi. Tecrit ve yalnızlık üç kişinin intihar ile ölmesine, yüzlerce kişinin psikolojik sorunlar yaşamasına, yüzlerce kişinin de fiziki hastalıklar yaşamasına yol açmıştır.  (.................)

Ben Avukat olarak 6 yıldır elimden geleni yaptığımı düşünüyorum. Suç duyuruları, davalar, şikayetlere rağmen tecritin kaldırılması konusunda hiçbir adım atılmamıştır. İşte bu nedenle 5 Nisan Dünya Avukatlar Günü’nde yapabileceğim son şeyi yaparak Ölüm Orucu’na başladım. Kendime ait bir talebim yoktur. Hapishanelerdeki tecritin kaldırılması tek talebimdir. Beni bu eylemi yapmaya iten Adalet Bakanlığı’dır. Eylemime intihar eylemi olarak bakmıyorum. Elbette yaşamayı ben de seviyorum ve istiyorum. Ama müvekkillerimin tecrit koşulları altında tutulduğunu seyrederek yaşamak istemiyorum. Her gün eriyip yok olmalarını izleyerek yaşamak istemiyorum. Onlara karşı bir vicdan borcum var ve bunu ödemeliyim. “

Dayanışma için e-posta adresi:  avukatbehic@mynet.com

n n n

ERDAL EREN UNUTULMADI, UNUTTURULMAYACAK !

12 Eylül faşizmi tarafından 17 yaşında  13 Aralık 1980 günü idam edilen ERDAL  EREN’i ölümünün 26. yıldönümünde saygıyla anıyoruz...
Sadece Türkiye tarihine değil, dünya tarihine de kara bir leke olarak geçen 12 eylül faşist cuntası, 17 yaşında idam sehpasına yolladığı Erdal Eren adıyla da lanetlenmeye devam ediliyor. Bir askeri öldürdüğü iddiasıyla, “jet hızıyla” yapılan göstermelik yargılama sonucu idam edilen Erdal Eren, savaşımıyla , karalılığı ve bilinciyle yaşayacak hep...

Erdal Eren’i idam sehpasına kadar götüren süreç, ODTÜ öğrencisi Sinan Suner’in, 30 ocak 1980’de katledilmesiyle başladı. Ankara’nın yukarı ayrancı semtinde yazılama yapan Sinan Suner, MHP’li bakan Cengiz Gökçek’in koruması Süleyman Ezendemir’in kurşunlarıyla öldürüldü. Suner’i vurmakla yetinmeyen Ezendemir, arabaya aldığı Suner’i başkent sokaklarında dolaştırdı, işkence etti. Öldüğüne emin olunca da hastane kapısına attı Suner’in cesedini. Olayın duyulmasının ardından, 2 Şubat 1980’de Sinan Suner’in öldürüldüğü yerde protesto gösterisi yapıldı. Gösteriye müdahale eden askerlerle göstericiler arasında çıkan çatışmada er Zekeriya Önge ölürken, Erdal Eren’le birlikte 24 kişi gözaltına alındı. Eren, Zekeriya Önge’yi öldürdüğü iddiasıyla tutuklandı. 2 şubat’ta gözaltına alınan Erdal Eren, tarihin en hızlı yargılamasının ardından, 19 mart 1980’de idama mahkum edildi. henüz 17 yaşındaydı erdal eren. ne yaşına bakıldı, ne avukatlarının sunduğu delil ve tanıklara. dünyanın dört bir tarafında idama karşı tepkiler yükseldi, imzalar toplandı. ancak karar mahkeme öncesinden verildiğinden, yargıçlara sadece emri uygulamak düştü. Askeri Yargıtay 3. dairesi’nin, önce “delillerin noksanlığı” nedeniyle esastan, ardından da, idamın müebbet hapse çevrilmesini gerektiren “TCK’nın 59’uncu maddesinin uygulanmaması” nedeniyle usulden bozmasına rağmen, daireler kurulu iki kararı da reddetti. red kararlarıyla yargılamanın yeniden yapılmasının yolu kapatılırken, Eren’in avukatı Nihat Toktay, kararı, “Yargıtay içinde bitirildi” diye değerlendirdi. Güvenlik konseyi tarafından onaylanan karar, dünya çapında yürütülen “idamı engelleyelim-Erdal Eren idam edilemez” kampanyasına rağmen 13 Aralık 1980’de Ankara Merkez Cezaevi’nde infaz edilirken, faşist cuntanın başı Kenan Evren’in, “Asmayalım da besleyelim mi? sözleri faşist cuntanın anlayışını  özetliyordu.

                                                                  n n n

BEHÇET NECATİGİL’İ ANIYORUZ.... 

Burjuva edebiyatçılarca “küçük duyarlıkların şairi “, olarak nitelenen, ama evinin penceresinden dünyaya açılan yüreğinde insanî  gerçekleri de yansıtmaktan çekinmeyen şair Behçet Necatigil 13 Aralık 1979’da  geride  kendi şiir-düz yazı çevirilerden oluşan  altmış üç yapıt bırakarak aramızdan ayrılmıştı.  Kendisini PANİK şiiri ile anıyoruz:

Panik

Artık ıssız kırları bıraktı Pan;
Şimdi birçok ülkelerin milyonluk kentlerinde
Asfaltlarda, betonlarda dolaşıyor
Kızgın, uzun yazların öğlen saatlerinde.

Blok apartmanların şahane katlarından
En çalımlı taşıtlara atlıyor.
Devcileyin arkalar, koskoca bankalardan
Yanında yardakçılar, yaşıyor.

Sessiz dilsiz kimseleri kestiriyor gözüne,
Dişlilerden kaçıyor.
Fabrika duvarları sağır kale kapıları
Yılgın yorgun adamlar, bezgin ürkek kadınlar..
Çullanıyor onların az ekmek sevincine.

Değil yalnız yazların kızgın sıcaklarında
Hemen her gün, hele büyük kentlerde
Bulvarları tarıyor, hain gülüşleri sessiz.
Pan’la karşı karşıya, gözleri kararıyor
Katı cıvık asfaltta yalın ayak bir işsiz.

Yoksullar açlar hastalar sürünürken
Kentlerin göbeğinde, kuytu köşelerinde;
Hıncını alamamış sanki insanlardan
Uygarlığı zalim, daha da azıtıyor
Atom bombalarında, uzay füzelerinde.

Yarınlar? Gizli kara gazete haberlerinde
O varsa ekmeklerde, sularda ağulu;
Hattâ çocuk yüzlerine düşmüşse gölgesi,
Keser bizim gibiler yarınlardan umudu.
BEHÇET NECATİGİL 

 n n n 

KAMU EMEKÇİLERİ İŞ BIRAKTI.........

 

AKP iktidarının hazırladığı ve halkı daha da yoksullaştırma politikasının adı olan, 2007 bütçesine karşı kamu emekçileri 14 Aralık günü ülke genelinde iş bırakma eylemi yaptı. TİS, grev hakkı, çalışma yaşamının demokratikleşmesi, iş güvenceli istihdam, insanca yaşanacak ücret, sağlık ve eğitime daha fazla bütçe, talep eden binlerce kamu emekçisi birçok ilde alanları doldurarak taleplerini haykırdılar....

                                 n n n

COŞKUNUN VE İNANCIN ŞAİRİ ŞÜKRAN KURDAKUL’U ANIYORUZ  

Türk Edebiyatında sosyalist gerçekçiliğin önemli adlarından olan şair  ŞÜKRAN KURDAKUL’u 15 Aralık 2004'te, 77 yaşında yitirmiştik.  Bir şair olduğu kadar da bir örgütçü ve eylem adamı olan ŞÜKRAN KURDAKUL, TİP Balıkesir İl Başkanlığının yanı sıra uzun yıllar yazar örgütlerinde de başkanlık yapmıştı...Ölümünün ikinci yıldönümünde şiirimizin gür sesli ozanını saygıyla anıyoruz.

“Gücünüz varsa sizin / Sözcüğü tutuklayın. / Öğrenci, kitap, türkçe / En güzel kavramı dilimin / Özgürlüğü tutuklayın !
Ben ki düşünüyorum / Var olduğumdan beri / Silahlar bana dönük / Savaşlar sizin için / Gücünüz varsa artık / Usumu tutuklayın.
............”
 

                                                            n n n

 19 ARALIK KATLİAMI UNUTULMAYACAK!..

 RESİM: NURİ CAN

Bundan altı  yıl önce 19 Aralık 2000’de en vahşi hapishane  katliamlarından biri yaşandı. Katliamın hemen ertesinde bu dört yıllık zaman diliminde hapishanelerde, tecrit ve izolasyona karşı direnişlerde, ölüm oruçlarında 117 devrimci  yaşamını yitirdi, yüzlercesi sakat kaldı.

Ama devrimcilerin savaşım azmini  kıramadı bu katliam... Onur ve siyasi kimlik mücadelesinde son derece zengin bir savaşım  geleneğine sahip olan devrimciler bu saldırıya karşı da ölümüne direndiler. 100’ü aşkın şehit, yüzlerce sakat verildi bu uğurda. Binlerce tutsak F tipi cezaevlerinde ölüm hücrelerine kapatıldı ama yine de teslim alamadılar devrimci iradeyi. Direniş bugün farklı biçimlerde de olsa sürüyor, sürecek de. 

Kazanan direniş olacaktır...

Ali Ziya Çamur



EMEĞİN SANATI GRUBUNDAN A.ZİYA ÇAMUR, YAŞAR DOĞAN VE BABÜR PINAR’IN DA TEBLİĞLERİNİN YER ALDIĞI KONFERANS METİNLERİNDEN OLUŞAN BU KİTAP SORUN YAYIN KOLLEKTİFİ TARAFINDAN YAYINLANDI. ORADAN İSTENEBİLİR.

EMEĞİN SANATI GRUBU ŞAİR-YAZARLARINDAN EMEKÇİ ŞAİR ŞEREF ÖZTÜRK USTA'NIN İLK ŞİİR KİTABI YAYINLANDI:
"seksen kere söyledim

benden şair olamaz dedim

yüreğim hep kavgamdaydı

sınıfıma sevdamdaydı"



GAZZE'DEN YİTEN İNSANLIK

EMEĞİN SANATI DOSTLARI:

 Devrimci Siteler i ziyaret et
Link Sitesi Bedava siteler Linkcenneti.com
Sitenizi Ekleyin!
Blog Ekle-Site Ekle

Google Gruplar
EMEĞİN SANATI grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et
Blogcu ile yapıldı