KIZILKIVRIM / ADNAN DURMAZ

Ukuş körki til ol bu til körki öz
Kişi kör ki yüz ol bu til körki göz
Aklın süsü dildir dilin süsü söz
Kişinin süsü yüzdür yüzünün süsü de göz
Kutadgu Bilig, Yusuf HASHACİP
1-"İNSAN YA HAYRANDIR SANA"
Günün birinde, gecenin ortasında yapayalnız kalırsın
Yalnızsan, zaman gecedir
Geçirimsizdir duvarlar
Gökyüzü geçirimsiz bir duvardır yalnızsan
Kimsesizlik duyguları kara bulutlardır göğünde yalnızlığın
Ne dost vardır şuncacık
bazen düşmanlarını bile bağışlatacak kadar yoğundur o ıssızlık
Baharın güzellikleri ve kuş sesleri sana teselli vermeye yetmez
Yalnızsan gecedir zaman
İnsan
Ya hayrandır sana
ya düşman
Ya hiç yokmuş gibi
unutulursun
Ya da bir dakka bile
çıkmazsın akıldan
Nazım Hikmet
2-BASİT BİR KENDİMİZLE YÜZLEŞME TARZI
Bir de tersinden bakmalı kendimize.
Kendimizi başka biriymiş gibi bir yere oturtmalı önce.
Bir süre sessizce yoğunlaşmalı; onun biz olmadığına inanmak için.
Gerçekten sevdiğiniz bir arkadaşınız bunaldığında size içinizi dökerken, onu o hale getiren olaylarda ve durumlarda onun yanlış yanlarını açıkça yüzüne vururken, kırılan bir kol kemiğini yerine oturturken yaşanan acıya benzer bir acıyla sarsılır. Kendini haklı çıkartmak için aynı biçimde bağırarak tepki gösterir. Kaç insan, yanlışlarını bir biçimde söylediniz diye size saldırılmıştır. Eğer bunu hiç yapmamışsanız, sizi kendine yakın bulanları hiç dinlememişsiniz veya şirin görünmek için onun her davranışını haklı bularak riyakârlık yapmışsınız demektir.
Bu uzun cümleyi şu biçimde de kurabilirdik, deneyelim: Sizi seven bir insan, bunaldığınız zamanlarda içinizi açtığınızda söz konusu olaylar ve durumlarla ilgili size dair hatalar bulup, mutsuzluğunuzda kendi payınızın büyüklüğünü ortaya koyduğunda, kendinizi savunur, giderek hata dediği şeyi yapmanıza başkalarının sebep olduğunu savunarak karşınızdakine bağırırsınız."Sen de beni anlamıyorsun" tarzı cümleler kimi zaman öfkeli, kimi zaman ağlamaklı söylenir."Sen de beni anlamıyorsun" un altında çoğu zaman, "Beni anlamak zorunda olan kişi sensin" tarzı bir emrivaki, kimi zaman da "Sen beni anlamazsan senden de uzaklaşırım" gibi bir tehdit gizlidir... Halbuki içinizi açmak için seçtiğiniz kişi, kırık bir kolu düzgünce yerine oturtmak adına acımasız davranan, sizi yanlışlarınızla yüzleştiren bir dosttur yalnızca.
Bazı insanlar için zaman zaman şunu düşünmüyor muyuz; " ‘ben, ben, ben’ diye zırvalamaktan bıkmaz mı bu kişi!" Sahi siz " ben, ben, ben " diye zırvalamaktan bıkmadınız mı..."Ben, ben" diye yıllardır kafasını ütülediğiniz insanların ben'ini merak edip, ama gerçekten de merak edip, iç dünyalarını keşfe çıktınız mı hiç; denediniz mi bunu. Bir arkadaşınız, dostunuz size gelip de yarasını gösterdiğinde kanadınız mı sahiden... Onun için ağladınız mı? İşinizi gücünüzü bırakıp onun yüzünü güldürebilmek için bütün enerjinizi bıkkıntı duymaksızın harcadınız mı?
Bir orantıya vurursak
Başkalarını suçlamalarınız mı daha çok
Yoksa sıcak ve içten sarılmalarınız mı?
Birine sığınak gözüyle bakıp sarılmaktan çok; çaresiz bir insana kaç kez sığınak oldu kollarınız.
Kendinizi başka birisiymiş gibi düşünün bakalım
Belki bir arkadaş belki bir dost; ama adaletli bir dost ve arkadaş olarak…
Sonra da sormalı:
"Bu kadar yalnızsın madem
Bu kadar yalnız olmak için ne yaptın
Bunu nasıl başardın"
O sana; "Hayır, ben insanlara elimden gelen iyiliği yaptım" diyecektir ve kendi iyi niyetlerinin nasıl suiistimal edildiğini hararetli bir biçimde anlatmaya başlayacaktır. Ona fırsat verme fazla. Çünkü o her zaman "ben" diye başlayıp, her zaman "insanların ona ettiklerini" bazen öfkelenerek, kimi zaman acınaklı bir dille, bazen yavaş ve yumuşak bir sesle, bazen da bağırarak anlatırken, sana konuşma fırsatı vermeyecektir. Böylesi durumlarda, yani suçlanma gibi bir durumda kaldığında verdiği tipik tepkiler vardır onun, ağlamak, bağırmak gibi... Hatta senin sorularını biliyor gibi konuşup, .soracaklarını biliyor gibi yanıtlar verecektir. Ona sakın acıma.
"Bu kadar insanın yaşadığı dünyada, bu zamana kadar tanıdığın bütün insanlar suçlu, kötü ve yalnız sen mi iyisin?" diye sor... Onu sıkıştır.
Yani bütün insanların arasında sadece melek olan oysa onu öfkeleri, gözyaşları ve yalnızlığı içinde bırakıp ona tabii olabilirsin; başka bir kurtuluş umudu kalmamış demektir.
Başkaları için ne yaptın?
Ülken için,
Seni sevenler için ne yaptın?
Ailen için,
Arkadaş diyebildiğin ve şimdi "artık yok" dediğin insanlar için ne yaptın?
Onlara yaptığın maddi katkılar, hediyeler midir aslolan?
Veya onların nankörlüğü mü?
Herkes kusurluyken ısrarla görmemişsen, bu kadar kör olmanın nedeni nedir?
İnsan kaç defa kör olur?
Verilip geri alınmayan veya onun için harcanan paralar, yapılan ve karşılığı bir türlü ödenmeyen iyilik dediğin şeyler ve bunlardan dolayı içinde oluşan kırılmalar. Söylenen yalanlar...
Siz arkadaşlarıyla, ailesiyle, sevdikleriyle sorunlar yaşayan kaç insan gördünüz ki onları suçlamamış olsun.
Her kimle çatışması olursa olsun - bu çatışma kırılma ve üzülmelerde karşı tarafı haklı bulma oranı kendini haklı bulma oranından düşük kaç kişi gördünüz. Bütün mutsuzluklarında çoğunlukla ve doğrudan kendini haksız bulan kaç kişi vardır.
İnsanların çoğunun mutsuzluk ve öfke nedenleri kendi çevreleri değil mi. Ana baba çocuk kardeş akrabalar zinciri içinde kendi gerçeğini yaşayamamak bizim gibi ülkelerde önemli bir sorun oluşturmaktadır artık. Akraba denilen insanları biz seçmedik. Yaramaz, yalancı, üçkâğıtçı kişiler olabilir akrabalar arasında; ama akrabamızdır, kan bağımız var. Bir çırpıda silkip atamaz insan onları. Örneğin babanızı veya çocuğunuzu bir çırpıda atıvermek kolay değil. Devletin hastaları yaşlıları koruma ve güvence altına almadığı toplumlarda, geleneksel aile yapısının otokontrol sistemi ve feodal kuralları belli yükümlülükler veriyor kişiye. Akraba akrabanın sırtına yük olabiliyor yeni zamanlarda. Eski zamanlarda, çocuklarını büyüten ebeveyn yaşlanınca da, çocukları onlara bakıyor. Sistem hem feodal yani geleneksel hem de kapitalist aile biçimlerini parçalamaktadır. Çünkü kapitalizm insani olan her şeyin düşmanıdır. O yalnızca satacağı malı düşündüğünden, birbirinden kopmuş ve bireysel yaşayan insanlar daha çok işine gelir. Altı kişinin aynı çatı altında yaşadığı aile kurumunu yıkar. Ana-baba ayrılıp ayrı evler tutarak, o evlere kapitalizmin sürekli reklâm ettiği buzdolapları, televizyonları alarak katkıda bulunur. Giderek çocuklar da belli bir yaştan sonra kendilerine birer ev tutarak eşyalar alır. Durum böyle olunca, bizim gibi bir yanı feodal yaşayan toplumlarda geleneksel akrabalık ilişkilerinin içi boşaltılmış, sevginin yerini giderek nefret ve çıkar almaya başlamıştır.
"Peki, sana ne yaptılar"
"Beni anlamadılar"
“Sen onları anladın mı”?
"Anladım"
"Yalansın"
"Değilim"
"Ben hep anladım onları ama onlar beni anlamadı"
Bu anlamak konusunu biraz deşmek gerekiyor
“Sen onları anlarken onlar seni anlamak zorunda mıydı”?
"Elbette, ben anlamaktaysam anlaşılmak da hakkım"
“Mademki sen anladın onları, tüm insanların asıl derdi anlaşılmak değil mi”?
Kişi en çok kendisini anlayanları sever, kişi kendisini anlamayanları sevemez; belki dener, çırpınır ama karşıdaki insan onu en azından anlamaya çalışmıyorsa o ilişki orada biter. İstese de biter, istemese de biter. O halde konuya dönerek baştan alalım.
Sen insanları anlıyorsun ve onlar anlamıyor seni; burada bir gariplik yok mu?
İnsan mademki kendisini anlayanları sever. Yeryüzünde dost arkadaş diye aradığımız ve sahip olduğumuz kim varsa, şu ya da bu biçimde bizi anlayan anlama çabası olan birileridir. Öyleyse karşındaki insanların sen onları anladığın halde seni itmeleri mümkün değildir; tıpkı senin, seni anlamayanlardan uzaklaşman gibi.
Bir başkasına kolayca söylenebilecek bu cümleleri, birileri size söyleyince, genel olarak size haksızlık yapıldığını düşünürsünüz. Birisi çıkıp insan ilişkilerinde yaşadığın arızalarda çoğunlukla senin hatalı olduğunu söylerse karşı çıkmaz mısın?
Çıkmıyorsan eğer, başkaları tarafından mutsuz edildiğinden yakınmak gibi bir hakkın olmayacaktır.
Bu yazının amacı, kişileri doğrudan doğruya suçlayarak, içlerindeki bastırmaya çalıştıkları suçluluk duygularını depreştirmek değil. Kendim de içinde, yalnızlar kalabalığına dair sesli düşünmeye çalışıyorum yalnızca.
Yalnızlık duygusu insanî bir duygu ise ki öyledir, eskil zamanlarda başlamış bir süreçtir insanın yalnızlaşması süreci. Böyle olunca, insanın insana kulluğu ile başlar asıl yalnızlık. Efendilerin dünyasında köleler korunaksız ve yalnızdır. Tragedyalarda ve diğer antik dönem edebiyat ürünlerinde sürekli olarak tanrıların cezalandırdığı varlıklardır insanlar. Giderek Tanrı krallar çağı gelir. Firavunlar karşısında bir insanın ne hükmü vardı ki. O halde, insanı insan yalnızlaştırdı. Belki de doğadan koptukça, yabanıllıktan koptukça yalnızlığa doğru yürüdük. Yabanıl olan, gelişmemiş hayvana daha yakın olan anlamında alınırsa, kuşkusuz ki hayvanlarda ne yalnızlık ne de başka bir duygu vardır. Hayvanın güdüsü vardır. Karıncalar gibi kalabalıklar biçiminde yaşayan canlıları bir araya getiren nedenler arasında yalnızlık yoktur. En azından insanoğlunun yaşadığı biçimde bir yalnızlık olamaz.
3-ERİCH FROMM
Yeni-Freudcu Erich Fromm, Freud'u geri plana itip Marks'ı savunur gibi yaparak aslında mevcut sisteme uygun, okununca ikna edici cilalı sözler eden bir burjuva düşünürüdür. İnsanların tüm acılarının sorumlusu olarak başka sebepler sıralayan her türden burjuva düşünürü ve yazarının tek ve nihai amaçları, savaş başta olmak üzere bütün acıların sorumlusu katil kapitalizmi aklamaktan başka bir şey değildir. Bu bağlamda mevcut sisteme göre insan'ın yeniden eğitilerek uyum sağlamasını sağlamaya çalışırlar. Bütün amaçları, sisteme uygun hale getirmektir insanı. İnsan, insan olmanın doğasına uygun olarak, insani olmayan koşullara ve durumlara tepki vermek durumundadır. İnsanın insanı sömürdüğü hiçbir sistem insani değildir. Burjuva düşünürleri ve yazarları bu insani tepkimeyi evcilleştirmeye çalışırlar.
Bunu yaparken son derece akla uygun ve süslü laflar ederler. Öyle bir duruma gelinir ki artık kimsenin anlayamadığı, hatta yazanların bile anlayamadığı yazılar şiir diye sürülür insanların önüne, karalamalarsa resim diye sunulur. Duyargaları köreltilmiş kalabalıklar, sistemin medya araçları tarafından "inandırılarak" pazarlanan malı alır. Burada amacım Erich Fromm'dan bir alıntı yapmaktı sadece. Fromm ve ekibi Freud'un insan davranışlarının ve giderek toplumsal hareketlerin kökeninin insanın cinsel içgüdü ve saldırganlık içgüdüsüdür, görüşünü savunan Freud'un bu düşüncesini reddederler. İnsan davranışlarının, insanın evrensel biyolojik yapısına bakılarak değerlendirilebileceğini savunurlar. Onlara göre toplumsal koşullar, çelişen coşkuların yoğun ruhsal dramının oynandığı bir sahneden ibarettir. Bu bağlamda, Freud düşüncesinin Amerikanlaşmış versiyonu Fromm, yine de "Markssız benim düşüncelerim en önemli itici güçten yoksun kalacaktır.” (E.Fromm, Kuruntu Zincirlerinin Ötesinde) diyebilmektedir. Aynı yapıtında "Marks Freud'la karşılaştırılamayacak ölçüde evrensel ve tarihsel bir kişiliktir" diyebilmektedir. O kadar öyle ki Fromm Marks'ı bir nevi yeni Freudcuların öncüsü gibi gösterir duruma gelmiştir. Fromm'dan bir alıntı yapmak için bu bilgilere kısaca değindim. Fromm'a göre İnsan yaradılışının kaçınılmaz bir parçasıdır yalnızlık.
(1)İnsan bir hayvandır ama içgüdüsel donatımı, öteki hayvanlarınkiyle karşılaştırıldığında eksik ve yetersizdir; insan yaşayabilmek için maddi gereksinmelerini doyuracak araçlar üretmek, dil ve gereç geliştirmek zorunda kalmıştır. (2) İnsanın da öbür hayvanlar gibi, ivedi, uygulanabilir amaçlara ulaşmak için düşünme süreçleri kullanmasını sağlayan zekâsı vardır; ama insanda öbür hayvanlarda bulunmayan başka bir zihinsel nitelik daha bulunmaktadır. İnsan kendisinin, geçmişinin ve ölüm demek olan geleceğinin farkındadır; küçüklüğünün ve güçsüzlüğünün de farkındadır; öbür insanların da, başkaları —dostlar, düşmanlar ya da yabancılar— olarak farkındadır. Başka her türlü yaşamın ötesindedir insan. Çünkü yeryüzünde ilk kez kendinin farkına varan yaşamdır. İnsan doğanın içindedir; doğadaki yasaların ve rastlantıların elindedir ama doğayı aşar; çünkü hayvanı doğanın bir parçası —doğayla aynı kılan farkında olmama durumu içinde değildir. İnsan şu korkutucu çatışmayla karşı karşıyadır: Doğanın tutsağıdır, ama gene de düşüncelerinde özgürdür; doğanın bir parçasıdır ama gene de doğanın dışına taşmıştır; ne tam doğanın içinde ne de tam dışındadır. Kendinin farkında oluşu insanı dünyada kopuk, yalnız, ürkek bir yabancıya dönüştürmüştür.
Sevginin ve Şiddetin Kaynağı–117–118
"Yasam, zihinsel ve ruhsal yanlarıyla, ister istemez güvensizlikler ve belirsizliklerle doludur. Yalnızca doğduğumuz ve öleceğimiz konusunda kesinlik vardır; tam güvenlik, insani karar almak, tehlikeye girmek ve sorumluluk taşımaktan kurtaran ve güçlü ve kalıcı olduğu sanılan güçlere sorgusuz sualsiz boyun eğme durumunda söz konusudur ancak. Özgür kişi ister istemez güvensizlik içindedir: düşünen insan ister istemez belirsizlik içinde olacaktır."
Erich Fromm, Sağlıklı Toplum
4-JEAN JACQUES ROUSSEAU
Jean Jacques Rousseau üzerine Alaeddin Şenel'in (Siyasal Düşünceler Tarihi, Bilim ve Sanat yay .) yaptığı değerlendirmede:
"Ona göre ilkel toplum, insanın insanı sömürmediği, lüksün ve eşitsizliğin insanın ahlakını bozmadığı bir özgürlük ve eşitlik toplumudur. Uygar toplum, insanin iyi doğasının bozulup, erdemlerinin yittiği, özgürlüğün yerini tutsaklığın aldığı bir toplum olarak görülür." deniliyor. Fransız Devrimi liderlerini etkileyen Fransız filozof Jean Jacques Rousseau 1712 -1778 yılları arasında fırtınalı bir yaşam geçirdi. Yaşamı ve düşünceleri üzerine çok şey yazılmış ve yazılabilecek büyük bir düşünürdür:
''İnsanı toplumsal kılan, onun güçsüzlüğüdür, yüreklerimizi insanlığa çeken, ortak mutsuzluklarımızdır: insan olmasaydık bu mutsuzluklarımız olmazdı. Her sevgi yetersizliğin bir göstergesidir: her birimizin başkalarına hiç gereksinimi olmasaydı, onlarla birleşmeyi hiç düşünmezdik. Böylece, güçsüzlüğümüzün kendisinden kırılgan mutluluğumuz doğar. Gerçekten mutlu olan bir varlık, yalnız bir varlıktır: Yalnızca Tanrı mutlak bir mutluluğun tadına varır; yoksa hangimizin buna benzer bir şey hakkında fikri vardır. Biri, kusurlu olduğundan, kendi kendine yetebiliyorsa, neyin tadına varır? Tek başına kalır, mutsuz biri olur. Hiçbir şeye gereksinimi olmayan birinin herhangi bir şeyi sevebileceğine inanamıyorum: hiçbir şeyi sevmeyen bir kimsenin mutlu olabileceğine de inanmıyorum.'' diyor.
5-MARKS
Fromm'un görüşlerine benzer gibi görünse de bu düşüncelerin Fromm'unkilerle örtüşen ve örtüşmeyen yanları vardır. Bu durumda İnsan kaçınılmaz olarak yalnızdır bu iki düşünüre göre. Yalnızlık insan olmanın doğal sunucu, insanın yazgısıdır. İnsan olduğumuz sürece yalnızlığımız da var olacaktır. Bu düşünceler gayet akla yakın gelmiyor. Ancak Fromm ve benzeri burjuva düşünürlerinin bir yandan kendilerine yakın gibi gösterip diğer yandan düşüncelerini çarpıtarak sundukları Marks "Ekonomik sistemin belirlediği yaşam pratiği, insanın duygu ve düşüncelerini de belirler.” diyerek yalnızlığı insanın kaçınılmaz yazgısı kabul eden görüşleri alt eder.
Diyalektik ve Tarihsel Materyalizmin ustaları hiçbir zaman tarihten ve zamandan bağımsız, soyut bir insan özünden söz etmezler. Marks ve Engels bu türden öznel idealist kuramların ve yaklaşımların temel eksikliğini vurgularken, “Proletaryanın çıkarlarını değil de, hiçbir sınıfa bağlı olmayan gerçeklik taşımayan yalnızca felsefenin sisli hayal âleminde var olan insan özünü ve genel olarak insan çıkarlarını” her şeyin üstünde tuttuklarını saptamışlardır. Marks, Feuerbach üzerine tezlerde “İnsanın özü her bireyde doğuştan var olan bir soyutlama değildir, (bu öz) gerçekte tüm toplumsal ilişkilerin bir bütünüdür"(Seçme Eserler, Marks-Engels, 1.Cilt) der. Marks'ın bu konudaki en büyük başarısı, birey ile toplum arasındaki etkileşim diyalektiğini açıklayarak insanın toplumsal özünün bilimsel çözümlemesini ortaya koymuş olmasıdır. Marks, 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmalarında "Nasıl toplum insanı insan olarak yaratıyorsa, aynı şekilde toplum da, insan tarafından yaratılmaktadır" derken Felsefenin Sefaleti adlı yapıtında “… Tarih insan doğasının sürekli dönüşümünden başka bir şey değildir.” demektedir.
İnsan olabilmenin ve gelişmişlik düzeyine bağlı olarak var olan dünyayla ve insanlarla ilişkimizin sonucunda yaşadığımız yalnızlık duygusunu gayet insanî bir durum olarak değerlendirebiliriz. Sevdiğimiz bir dostu kaybedince, uzun zaman görüşmemek üzere ayrıldığımız dostların ardı sıra, terk eden bir sevgiliyi düşünürken yaşadığımız birçok duygunun ara yerinde kendimizi yapayalnız duymamızdan daha olağan ne olabilir. Bu yalnızlık insan olmanın doğal sonucudur. Uzaklara tayini çıkan dostlarımızın, ayrıldığımız sevgililerimizin arkasından o yalnızlığı duymazsak, insanlığımızın bir yanı, hem de önemli bir bölümü eksik demektir.
Burada sorgulanmaya çalışılan, insanî olmayan her tür sistemin "hiç"leştirdiği insanın yalnızlığı ve güçsüzlüğüdür. İrade güçlerimizi belirleyen, bu zamana kadar yaşadığımız hayattan başkası değil. Kim neler yaşayarak şimdiki ana geldi. Ve bu yaşadıkları onu olumsuzluklar karşısında ne kadar güçlü veya zayıf yaptı.
Sesimizin tonunu daha yumuşak ayarlama noktasında, bu ayarı yapamayıp, kendimizi tutamayıp kaç yürek kırdık. Bencilliğimiz ve illa ki haklı çıkma isteğimiz neden bu kadar hat safhaya vardı? Cesaret gösterip, içimizden geçenleri söyleyemediğimiz için, kaç insana asıl duygularımızı ifade edemeyip, onların bizi tanımalarına olanak vermedik. Hep önemsenmek istedik, ama karşımızdaki insanların da önemsenmeye ihtiyaçları olduğunu aklımıza getirmedik.
İnsanlarımızı kendi koşulları içinde değerlendirmedik hiç. Sadece bizim tarafımızdan görülen yüzlerine baktık. Onlarla birlikte olduğumuz zamanlarda bizi hoş kılan yanlarından öteye geçmedik. Nasıl geçiniyorlar. Dostları, düşmanları, korkuları, hastalıkları, yalnızlıkları ilgimizi kendimizinkilerin yarısı kadar bile çekmedi. Bütün bunların sonucunda her defasında biz haklı çıktık. Hatalarımızın bile onların oluşturduğu zemin üzerinde inşa edildiğini düşündük. Bizden aşağı koşullarda yaşam kavgası veren, kendi sorunları ve sıkıntıları içinde çırpınan insanların bu çırpınışlarını yürekten alkışlayıp takdir ederken, elimizi onlardan alacağımız şeyler için uzattık. Verdiklerimizin karşılıkları olmalıydı. Bizi ne kadar dinliyorlarsa, anlıyorlarsa o kadar anladık, belki de anlayamadık. Bütün bunların sonunda kaldığımız yalnızlığı sorgularken, kendimizi bir yere oturtup başka biriymiş gibi sorgulamayı da denememiz gerekiyor.
Fromm'a göre iki tür insan vardır; tehlikeli akıl hastalıklarının özünü oluşturan ölümseverler ve bunun karşıtı olarak da yaşamseverler. İspanya iç savaşında faşistlerin en önemli sloganlarından biri de "Yaşasın ölüm!" diye bağırmaktı. İnsanlar arasında ruhsal ve ahlaksal açıdan ölümseverler ve yaşamseverler arasındaki ayrım kadar büyük ayrım olamaz. Bu durumda ölüm severler yaşamı yok edici şiddeti severler. Yaşam severlerse tarih boyunca var olan iyilerdir. Onlar yaşamı ve güzellikleri üretmekle uğraşırlar. Bir çocuk yaşamı seven insanlar arasında büyüyorsa onda yaşama sevgisi de gelişir. Bu yaşamı seven insanlar arasındaki sevgi, sadece öğütlerden ve laftan ibaret olmayan, yaşanılan bir sevgidir... Bizim kabaca iyiler ve kötüler diye ayırdığımız insan türlerini böyle ayırt eder Fromm. Sonra da yaşam sevgisinin hangi toplumlarda gelişebildiğini yazar:
"Özetlersek, yaşam sevgisi en çok şunların bulunduğu bir toplumda gelişecektir: Güvenlik: Onurlu bir yaşamın sağlanması için temel maddi koşulların tehlike içinde olmaması; adalet: Hiç kimsenin başka birisinin amaçları için araç olarak kullanılmaması; özgürlük: Herkese toplumun etkin ve sorumlu bir üyesi olma olanağının sağlanması. Bunların sonuncusu özel bir önem taşır. Güvenlik ve adaletin sağlandığı bir toplumda bile bireyin yaratıcı özünün etkinliği desteklenmiyorsa, yaşam sevgisinin gelişmesi gerçekleşemez. İnsanların tutsak olmamaları da yetmez; toplumsal koşullar robotların doğmasına yol açarsa sonuç yaşam sevgisi değil, ölüm sevgisi olacaktır." (Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, 49)
Yazının bu noktasında, tam da bu alıntıda, Fromm 'un da yaşam sevgisinin, dolu yaşama bağlılığın var olacağı koşulları saymaktadır. Kuşkusuz ki yaşadığımız çağda bu koşullar yoktur. İleri kapitalist-emperyalist ülkelerde ve bizim gibi geri bırakılmış ülkelerde, farklı boyutlarda da olsa, insanların sorunlarının asıl kaynağı yaşadıkları sistem ve koşullardan başkası değildir.
Güvenlik, adalet ve özgürlük kavramlarının olmadığı toplumlarda insan nasıl bir varlık olarak gelişir. Tıpkı üzerine kayalar yığılmış bir bitki gibi güneş ışıklarını doya doya alamamış bedeni, doğal rengini bulamaz bir türlü. Taşın altında, kendine bir çıkış yolu bulabilmek için kıvrım kıvrım kıvrılır. Anadolu’da bu tür bitkilere kızılkıvrım derler. Sistemin taşları insanımızı kıvrandıra kıvrandıra kızılkıvrım etmiştir. Balasagunlu Yusuf Has Hâcib 'in eseri Kutadgu Bilig'de hükümdar; doğru yasa (köni töri); bunu Küntogdı (gün doğdu); Vezir; mutluluk (kut); Aytoldı (aydoğdu), olarak temsil ediliyor. Devlet yönetiminin güneş kadar adil olmadığı sistemlerde, birileri karanlıkta yaşar.
Yeni atılmış betonun üzerine veya suya düşen küçük canlıları gördünüz mü hiç? Çağımız insanı bırakıldığı yalnızlık havuzlarında işte öylesine debeleniyor. Yanıbaşımızdaki insanın içinde kıvrandığı bataklıktan habersiz, kendi korkularımızın ve cesaretsizliklerimizin tutsağı olarak yaşıyoruz. Birer böceğe dönüştürülmüş kişiler kalabalığı, mutsuzluktan ve yalnızlıktan kıvranırken, sistem onlarda bir araya gelip bu korkunç cehennemi oluşturan sitemi yerle bir etme mecalini bırakmıyor. Baskılar ve zulüm bitmiyor, Kendini asla güvende hissetmeyen, asla özgür hissetmeyen adalet duygusunu bir türlü yaşayamamış bireylerin oluşturduğu kalabalıkların başlarını kaldırmalarına olanak tanımayan bir şiddet bombardımanı bir türlü dinmek bilmiyor. Geri kalmış ülkelerin kukla yöneticileri tam bir ölümsever uşak olarak şiddetten sarhoş oluyorlar. Dünya liderlerinin yüzlerini inceleyin, milyarlarca dolara tutulmuş seçim kazandırma ve reklâm şirketlerinin çektiği gülümseyen sevimli fotoğraflara bakın, çoğunun yüzlerdeki yapay sırıtışları görün. Ama onlar, sadece bu fotoğraflarla çıkmıyor karşısına kalabalıkların ve her an kontrol edemiyorlar kendilerini... Onlara TV programlarında haberlerde, gazetelerde bakın, yüzlerindeki şiddet ve hiddet ifadelerinden başka bir şey göremeyeceksiniz. Onların sistemlerinin hak ederek değil, yalakalıkla veya haksızlıkla atanmış her tür yöneticisinin müdürünün suratlarını düşünün, hayatınızda gördüğünüz en bön, en asabi, en asık yüzler onlara aittir. Eğer bu dünya insanlar için bir cehenneme dönüştürülmüşse, her cehennemin mutlaka zebanileri de olacaktır.
Bütün bunların arasında istediği eğitimi alamamış bireyler birer robota, birer böceğe dönüştürülürken, içlerinde yaşadıkları zor koşulların yüreklerinde ve kişiliklerinde yaptığı sayısız kırılma ve hasar sonucunda, duygularında, kişiliklerinde sayısız çatlak, kırık oluşur ve kalır. Kızılkıvrım. Kimisi de bu patolojik vakada uşak, yalaka, muhbir, gammaz, dönek olarak ölüseverlere hizmetkâr olacaktır.
Sağlıksız tüm toplumlarda bireylerin aşkları da sağlıksız olacaktır, arkadaşlıkları da, dostlukları da… Sayısız yenilgi yaşayacak, aşklarında geçimsiz olacak, defalarca hayal kırıklıkları ve kapaklanmalar tadacaktır. Egemen ideolojinin sanattan medyaya kadar her türlü aracı, onlara bu dünyada olması imkânsız aşklar ve dostluklarla dolu illüzyonlar sunarak, yaşam boyu bu ham hayalleri kovalayarak, kendi karanlıklarında boğulma şansı(!) verecektir.
İnsan ölmeden önce, defalarca katledilir ve yaşama sevincini yitirir. Ama bir türlü kendi gerçeğinin farkına varamaz. Genel olarak yakınlarını ve çevresindeki diğer insanları suçlayarak veya tüm olumsuzlukları kaderine yükleyerek depresifleşmiş ruhunu rahatlatmaya çalışır. Ölmeden önce defalarca öldürüldüğünün farkında değildir sistemin bir cıvata, bobin, anahtar veya böcek yapmak üzere dizayn edildiği insan.
(...) Ben ona, insanın, hayata olan güvensizliğinden veya hayatı anlamayışından ya da hayat tarafından küçük düşürülmüş olmasından ötürü hayattan ayrılmasının ne kadar acılı olduğunu söylüyordum. Hayat o adamın duygu ve düşüncelerine ilgisiz onun etrafında kaynar; o ise hayatla kaynaşmayı beceremeyerek kendi küçük odasında oturur ve bu odanın her köşesinden yalnızlığın karanlık gözleri ona bakar. Düşünceler mahvolur, çünkü etrafta, onları kendisine söyleyebileceğiniz kimsecikler yoktur; duygular solar, zira onları paylaşacak bir kimse bulamazsınız!
Ve insan, ölüm kendisine gelmeden çok önce ölür.
Okşayıcı bir bakış, yürekten söylenen bir söz belki insanı her şeye razı edebilir... Bir arkadaş –kadın eli ona hayattaki yeri gösterebilirdi. Aşkla ısıtılmış, dostlukla asilleştirilmiş ve cesaretlendirilmiş o insan, yavaş yavaş ölmez ve yalnız ölümü düşünmez, tam tersine yaşar ve yaşayabilirdi.(...)
Unutulmuş Hikâyeler sf–23 / Aşk Rüyası
Maksim Gorki
6-KIZILKIVRIM
Taşların altında kalan bitki, güneşini alamaz; elin bitkileri gibi, sadece olması gereken toprağı delerek çıkamaz yeryüzüne. Taşın altında büyüyebilmek ne azaplı dolu bir yaşamaktır. Doğduğuna pişman olur. Ama ne yapsın, yaşam bu, her büyüdüğü milimetrede biraz daha sırtında hissederek taşın ağırlığını ve acısını savaşır. Amansız bir savaştır bu. Sistem bir taş gibi doğmadan yüklenir sırtına ana karnında borçlu çocukların. Mutsuzluklar ve bu dünyadaki bütün macerasındaki acı, kaderinin suçu veya bahtsızlığı, şanssızlığı olur.
Öylelerinin analarıyla babalarıyla arkadaşlarıyla sorunları olur; öyleleri geçimsiz olur, ahlaksız olur; öfkeli, isyankâr ve düzen dışı olur. Kızılkıvrım olur kıvrana kıvrana büyüyeceğim derken.
Bunun bilincinde olan insanlar, birbirinin sırtına taş olmamak için elinden geleni yapmalıdır. Kızılkıvrım olmuş bir çiçeği anlamak gibi anlayabilmeli birbirini. Öylesine sarabilmeli taş altında büyüme savaşımının yaralarını. Değilse, yalnızca kendisinin ezilmişliklerini görüp, karşısındakini görmeme körlüğü ne dostluk bırakır geride, ne arkadaşlık ne aşk. Düzene yamanıp, ona kul köle yalaka olursun. Çıkarsın insanlıktan. Üzerindeki taş, asla çiçek açmana izin vermeyecek. Sen orada yakaladığın boşlukta avunursun; ama hep karanlıkta bir yala






BEHİÇ AŞÇI’DAN MEKTUP VAR!

F TİPİNDE ‘DAYAK ÜSTÜ PARA’

CHAVEZ,MORALES,ORTEGA YEMİN ETTİLER ...
ŞAİR ALİ AKTAŞ'I 23. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE ANIYORUZ!...



EKVATORDA DA İKTİDAR SOL'UN: 



METİN GÖKTEPE'Yİ ANIYORUZ!
ONAT KUTLAR’I 12. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE SAYGIYLA ANIYORUZ....





BEHÇET NECATİGİL’İ ANIYORUZ.... 








