« Önceki | Sonraki »

15/5/2008

EMEĞİN SANATI'NDAN 34. MERHABA


                                                                                                      FOTOĞRAF: ALAATTİN TİMUR

         Merhaba,
     1 Mayıs 2. Taksim Savaşlarında, korkak ve ürkek burjuvazinin bu ürkekliği içinde ortalığı yangın yerine çevirişini hep birlikte yaşadık, izledik. Görülen odur ki, burjuvazi emekçilerin en küçük istemlerini bile baskı ve şiddetle bastıracak kadar şaşkın ve telâş içindedir.

      Bu korku ve şaşkınlığın yarattığı baskılar her alanda bir çığ büyümekte ama bu çığ emekçilerin, sosyalistlerin kararlı, ilkeli dirençlerinde eriyivermektedir.

     Baskılar vardır; yolumuzu kapayan, önümüzü kesen. Tepemizde Demokles’in kılıcı gibi sallanan. Baskılar vardır; düşüncelerimizi dondurmak; yaşama arzumuza fren yaptırmak isteyen. Baskılar vardır;  bizi kendi iradesinin kör kafesine kapatmak isteyen. Ama bir baskı türü daha vardır ki, bizi sıkıştırarak, rehavete düşmekten alakoyarak gerçeğe, doğruya, üretkenliğe götürür.

     İnsan, bir baskı ya da baskılar çemberinin ortasında yaşar. Kimi baskılar toplumsaldır, düzenin siyasî temellerinden kaynaklanır. Sistemin ilerlemeye ve gelişmeye koyduğu kotalara karşı koyan insanın duygu ve düşüncelerini zincirler. Önüne, arkasına, sağına, soluna engeller diker. Kıpırdatmaz, kedi tutmaz eder. Ve özgürlük kuşu, başımızın üstünden uçar, gider. Bu baskılar daha çok, demokrasinin tüketildiği, insan hak ve özgürlüklerinin üstüne şal çekilmek istendiği anlarda ortaya çıkar.

     Bir de bireysel baskılar vardır ki, yaratıcılık ve üretkenliğin kamçılayıcısıdır. Bu baskı, tepemizden eksildi mi, alışkanlıkların pençesine düşeriz. Amacımızı yitirir, hedefimizi şaşırırız.  Bu baskının kökeninde; dünyayı doğru algılama gücü ve iyiye, doğruya, güzele yöneltme çabası ağır basar.  Yazara yazısını, romanını, öyküsünü; şaire şiirini yazdıran baskıdır bu.

     Bu baskının bir ucunda irademiz, diğer ucunda istemlerimiz yatar. İrademiz güçlüyse, bu baskı zinciri içinde kendimizi yenileme, kabuğumuzu kırma, üretme, yaratma kaygısı çekeriz. İrademiz sağırlaşmışsa, duyarlıklarımız tükenmiştir. Artık olaylara ve durumlara at gözlüğünden bakmaya başlarız. Bir “neme lâzımcılık” rüzgârında kendimizi kapıp koyuveririz. “Bana necilik” hastalığına yakalanır; dünyada olup bitenlere akıl ve mantık gözümüzü yumarız. Bir topaç gibi kendi merkezimizde döner dururuz.

    Bugün “aydın” nitelemesi yaptığımız pek çok insanın, alışkanlıkların pençesine düşerek, içkievlerinde kadehlere takılması, okey taşlarının peşine düşmesi, iskambil kâğıtlarıyla kavga etmesi;  onlardaki bu bireysel baskının erozyona uğramasındandır.

   vŞurası yanlış anlaşılmamalı! Bireysel baskı da toplumsal duyarlıklardan doğar. “Neden böyle?”, “Böyle olmamalı!”, “Bu gidişe karşı benim de yapacağım bir şeyler olmalı!” gibi soruların ve sorunların baskısını benliğimizde duyar, bir şeyler yapabilme çabası içine gireriz. Doğrudan bir şeyler yapabilme gücümüz olmasa bile, hiç olmazsa Sait Faik gibi kalemimizi açar, sivriltir, durumdan duyduğumuz rahatsızlığı dile getirmenin yollarını ararız.

     İşte “Bir şeyler yapmalı!” sorusuyla üzerimize abanan bu baskılar, bizlere toplumsal uyanıklığın, üretkenliğin ve yapıcılığın da kapılarını açacaktır. Sanata açılan yollar da bu kapılardan başlar.

     Öte yandan yeni çalkantılara, girdaplara doğru sürüklenen günümüz sanat ve edebiyatında burjuvazinin arka bahçesinde yeşertilen besleme sanatçılarda, bireysel isyankârlarda bu tavrı göremezsiniz.

     O zaman sermayenin kara kulelerinin duvarlarını delik deşik ederek emek ve gerçek sanat için “Bir şeyler” yapmaya devam!

                 ALİBBZİYAMMÇAMUR 

      BU SAYININ SAVSÖZÜ

      Sanat müziği kendini izole ettikçe eğlence müziği de giderek daha geniş kitlelere erişti; eğlence müziği için ne dinleme yeteneği ne de müzik anlayışı gerekmez olurken sanat müziği giderek daha komplike hale geliyor. Yani en alt düzey basitlikle en üst düzey komplikelik sertçe burun buruna gelmiştir...

      Kapitalizmin aksine sosyalizmde, sanat alanında zevk alma, hoşlanma, güç tazeleme artık sanatın politik işlevlerinden ayrılmıyor... Bizim formülasyonumuz ise kapitalizmdekinin aksine güç tazeleme, hoşlanma, zevk alma gibi kavramları planlı biçimde toplumsal yaşamla birleştirdiği için yenidir... Hafif denen müzik kavranabilir ve kolay anlaşılabilir olması feda edilmeksizin kalite kazanmalıdır. Yani “hafif”liğini yitirmeksizin “ciddi” olmalıdır. Buna karşılık ciddi denen müzik de sosyalist inşanın belirli evreleriyle sıkı bağlantıya girerek soyutluğunu aşmalı, gerçekçi olmalıdır...”
                                                             HANS EİSLER


 

YAŞAM VE SANATTA

15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ 

ABDÜLKADİR BUDAK'IN OĞLU

ŞAİR ORHAN GÖKSEL BUDAK'TAN  HABER YOK!

 

         Abdülkadir Budak'ın oğlu şair Orhan Göksel Budak'tan (32) dört gündür haber alınamıyor.  Son olarak Sincan'da dolaşmaya çıkan ve bir daha kendisine ulaşılamayan Orhan Göksel Budak'ı görenlerin 0536 462 21 70 veya 0312 283 82 66 no'lu telefonlara bilgi verilebilir.
         Salâ adlı ilk şiir kitabı ilgiyle karşılanmış olan Orhan Göksel, 2005 Yaşar Nabi Nayır Başarı Ödülü'nü almıştı.
          Bu konuda Abdülkadir Budak'tan aldığımız maili yayınlıyoruz.... İstanbul'da yaşayan dostlarımızın dikkatine:

"Oğlum son olarak 12 Mayıs Pazartesi günü Haydarpaşa Garında görülmüş. Oracıkta tanıştığı müzikten ve şiirden konuştuğu iki gençle hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra gideceği yeri söylemeden ayrılmış. Adını vermemiş. Hürriyet'teki ilanı gören bu gençlerden biri fotoğrafı iletti bize. Oğlumun İstanbul'da olduğu kesin de, nerede kaldığı, kiminle birlikte olduğu belli değil. Haydarpaşa'da çekilen fotoğrafı  yolluyorum.

 Özellikle İstanbul’da yaşayanların, üzerinde açık sarı tişürtü, kahverengi ceketi, keten pantolonu olan oğlumdan arayan gözlerini esirgememelerini ve bize haber vermelerini diliyorum.  Bu haberin yayılması için tüm dostların, duyarlı insanların katkılarını bekliyorum.

Sevgi ve umutlarımla…"

GSM: 0536 462 21 70    EV TEL: 0312 283 82 66

E-POSTA: akabudak@mynet.com  veya akabudak@gmail.com

Abdülkadir Budak

 SANAT CEPHESİNİN DÜZENLEDİĞİ

KÜLTÜR-SANAT KONFERANSI BAŞLIYOR


 Sanat Cephesi’nin(www.sanatcephesi.org) düzenlediği Kültür-Sanat Konferansı 17-18 Mayıs Tarihlerinde iki ayrı oturum hâlinde İstanbul Mezopotamya Kültür Merkezi’nde yapılacak. Konferansa Emeğin Sanatı Grubu'ndan Ali Ziya Çamur, Yaşar Doğan ve Babür Pınar'ın da tebliğleri yer alacak.
            Konferans Programı:

I. Oturum  (Yöneten: Kemâl Kök)
Açılış Konuşması: İsmail Hardal (Sanat Cephesi Adına) Konuşmacılar ve Tebliğler:
1-Turgay Ulu  Araştırmacı-Yazar  (F Tipi Cezaevi Kandıra/Kocaeli) “Nasıl Bir Kültür?”
2-Kemal Orgun Tiyatro Yönetmeni-Yazar  (MKM Adına) “Kürt Kültürüne Genel Bir Bakış ve Kürt Sanatının Kaynakları”
3-Esat Korkmaz   Araştırmacı-Yazar  (Serçeşme Dergisi Gnl. Yn. Yönetmeni) “Kızılbaş Geleneğin İzinde Dünden Bugüne”
4-Ali İhsan Aksamaz Araştırmacı-“Yazar  Kültürel Zenginliğimizin  Farkında Olamayışımız”
5-Alime Mithap  Ressam-Yazar  (Yenidal Resim Grubu Adına) “Yenidal Resim Grubu ve Sosyal Realizm Akımı”
6-Yaşar Doğan Yazar-Şair (Emeğin Sanatı Adına)  “Sosyalist Sanatçılara Çağrı”
7-İrfan Ünal Şair-Yazar “Sanatta İlke, Dil ve  Emperyalizmin Kültürel Sömürüsü”
8-Kemâl Kök  Şair-Yazar  (Sanat Cephesi Adına) “Kültürel Asimilasyon-Tecrit-Yabancılaşma
9-Veysel Atayman Öğretim Üyesi-Çevirmen-Yazar “1980 Sonrası “Teorik” Beslenmenin Durumu"
Konuşmacılarca I. Oturumun Değerlendirilmesi,  Sorular ve Cevaplar  ve kapanış
II. Oturum  (Yöneten: İsmail Hardal)  Konuşmacılar ve Tebliğler:
1-Babür Pınar  Şair-Yazar ““Çağdaş” Olmak ve Sosyalist Sanatçı Tavrı”
2-Hilmi Bulunmaz Tiyatrocu-Yazar (Bulunmaz Kültür Merkezi Adına) “Sanat Nedir? ve Burjuva Ödül Kurumu Ne İşe Yarar?”
3-Canol Kocagöz   Karikatürist-Yazar “Emperyalizm Çağında Kültürün Özelleşmesi Karşısında Yeni Mücadele Biçimleri”
4-Ali Ziya Çamur Yazar-Şair  (Emeğin Sanatı Grubu Adına) “Sosyalist Gerçekçilik Anlayışımız ve
Görevlerimiz”
5-Turabi Saltık  Araştırmacı-Yazar  “Sanat ve Edebiyatta Taraf Olmak”
6-Ahmet Kale Araştırmacı-Yazar (Sosyal İnsan Yayınları Yönetmeni) “Marksist Edebiyat Eleştirisi ve Kıvılcımlı”
7-Ahmet Cihan Araştırmacı-Yazar (Dersim-Hayat Gazetesi Adına) “Sorumluluk Bilinci ve Birlik Kültürü”
8-İsmail Hardal  Şair-Yazar   (Sanat Cephesi Adına) “Gelenekten Geleceğe Bilim-Politika-Sanat-Estetik-Etik Bütünselliği”  
9-SORUN Polemik Dergisi  Sol’un Kültür Politikası-Sorunları ve Çözüm Önerileri
Konuşmacılarca II. Oturumun Değerlendirilmesi, Sorular ve Cevaplar, Kapanış Konuşması/Tebliği

Yer: İstanbul Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM) İstiklal Cad. Turhol Han No: 373 D/2 Beyoğlu-İstanbul Tel: (212) 251 85 06   Düzenleyen: Sanat Cephesi (0212 638 81 82)  İletişim:sanatcephesi@gmail.com 0505 355 36 35 (17-18 Mayıs 2008 günü için) 17 Mayıs 2008 (Cumartesi) Saat: 10.00-18.00

 İSTANBUL ULUSLARARASI ŞİİR FESTİVALİ’NDE

KÜRTÇEYE GEÇİT YOK!


Latin Amerika ülkelerinden Katalonya'ya, Rusya'dan Makedonya'ya, Yunanistan'dan Avrupa Ülkelerine, Kanada'dan İran ve Amerika Birleşik Devletlerine varıncaya kadar dünyanın Türkiye dahil 20 ülkesinden davet edilen 40 şair arasında bir tek Kürt şair yok...

PEN Yazarlar Örgütü Türkiye Merkezi Diyarbakır Temsilcisi Şeyhmus Diken, 13 Mayısta başlayıp 17 Mayıs Cumartesi günü sona erecek olan 1. Uluslararası İstanbul Şiir Festivali'ni "İstanbul şiirini unutmuyor ve dünya şiiriyle buluşmaya hazırlanıyor, demek Kürtsüz olarak ne kadar mümkün" diyerek eleştirdi, "Türkçe'nin şairleri"ni tepki göstermeye çağırarak "Ben şahsen bu öteleme ve inkara şair duyarlığının en azından Kürtçe birer şiir okuyarak tepki göstermesini, yüksek dillendirerek tavır koymasını bekliyorum" dedi. Kürt Yazarlar Derneği Başkanı İrfan Babaoğlu da  konuyu “Bu büyük bir eksiklik ve bizim için üzüntü verici bir durum”“Uluslararası alanda yapılan bir festivale, birçok ülkeden şairler davet ediliyor. Ama milyonlarca nüfusuyla yanı başınızda duran bir edebiyatı, bir kültürü ve dili görmezden gelmek manasına geliyor bu” şeklinde konuştu. 

2010'da "Kültür Başkenti" olmaya hazırlanan İstanbul, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş.'nin katkılarıyla ilk kez bir şiir festivali düzenliyor. Festivalin bu seneki ana teması Çağdaş Katalan Şiiri.

Onursal Başkanlığını Doğan Hızlan'ın üstlendiği İstanbul Şiir Festivali'nin Yürütme Kurulu üyeleri Adnan Özer, Doğan Hızlan, Hüseyin Öztürk, Metin Celal, Nevzat Bayhan ve Tuğrul Tanyol. İskender Pala, Tobias Burghardt ve Fernando Rendon ise Festival'in Danışma Kurulu'nda yer alıyorlar. Festivale 20'si Türkiye'den, 20'si Türkiye dışından 40 şair katılıyor. Festival'de şiir okumalarının dışında, şiir akademisi, müzik dinletileri ve vapur gezisi de yer alacak.

Festivale şu şairler katılıyor: Ahmet Oktay, Ahmet Telli, Alex Susana (Katalonya), Arjen Duinker (Hollanda), Baki Ayhan T., Cahit Koytak, Can Bahadır Yüce, Claudio Pozzani (İtalya), Denise Boucher (Kanada), Dieter M. Graf (Almanya), Enver Ercan, Gonca Özmen, Haydar Ergülen, Hilmi Yavuz, Jean Pierre Balpe (Fransa), Joan Margarit (Katalonya), Jona Burghardt (Almanya), Kemal Özer, Kerry Shawn Keys (ABD), Leyla Şahin, Mehmet Ocaktan, Michel Deguy (Fransa), Nikola Madzirov (Makedonya), Oğuzhan Akay, Orhan Alkaya, Ömer Erdem, Özdemir İnce, Pedro Shimose (Bolivya), Pio Serrano (Küba), Refik Durbaş, Rodolfo Hasler (Katalonya), Saadi Yousef (İran), Sennur Sezer, Sergey Gandlevski (Rusya), Sonata Paliulyte (Fransa), Tobias Burghardt (Almanya), Tomaz Salamun (Slovenya), Yiorgos Chouliaras (Yunanistan), Yusuf Uğur Uğurel, Zeynep Köylü (GG)   (BİA HABER MERKEZİ /EVRENSEL)

 

 AKP, SANAT KURUMLARINI BUDAMAYA HAZIRLANIYOR!..


 Başbakanlık'ın, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü (DT) ve Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü'nün (DOB) tüzelkişiliklerini ortadan kaldırarak, Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı kuruluş haline getirmek amacıyla yasal düzenleme yaptığı belirtildi. Hükümetin hazırlığı opera ve tiyatro dünyasını ayağa kaldırırken, Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkilileri açıklama yapmaktan kaçındı.

Başbakanlık'ın DT ve DOB'un kuruluş yasalarının ortadan kaldırılması amacıyla yasa tasarısı hazırladığı yönündeki haber, sanat dünyasını hareketlendirdi. Devlet Tiyatrosu Opera ve Balesi Çalışanları Yardımlaşma Vakfı, Devlet Tiyatroları Sanatçıları Derneği, Türk Kültür Sen, Kültür-Sanat Sen, Konservatuvar Mezunları Derneği ve Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği'nden yapılan açıklamada, çalışmalar hakkında kendilerine bilgi verilmemesi eleştirildi. Açıklamada, sivil toplum kuruluşları ile çalışacağını açıklayan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay 'a ulaşılamadığı belirtilerek şöyle denildi: " Kapalı kapılar ardında, alanlarımızı tanıyıp tanımadıklarını bilmediğimiz kişilerce yasa çalışmaları yapıldığı söyleniyor. 5846 sayılı yasanın fikir ve sanat eserlerinin bağımsızlığı ve korunması ilkesi gözetilmeden, söz konusu kurumların kuruluş yasaları ve burada belirtilen özel hakları yok edilerek, doğrudan bakanlığa bağlı devlet memurları haline getirileceklerinden endişe duyuyoruz”  (CUMHURİYET)

 

SAİT FAİK ÖYKÜ ARMAĞANI BEHÇET ÇELİK'İN OLDU 


  

Bu yıl 44. düzenlenen ödül töreni 9 Mayıs'ta Rahmi Koç Müzesi'nde yapılacak.Behçet Çelik ödülü "Gün Ortasında Arzu" adlı kitabıyla aldı. Doğan Hızlan başkanlığındaki jüri oy birliğiyle ödülün Çelik'e verilmesini kararlaştırdı.

            Ödül jürisinde Doğan Hızlan başkanlığında Hilmi Yavuz, Füsun Akatlı, Nursel Duruel, Jale Parla, Murat Gülsoy ve Beşir Özmen yer aldı.  (BİA HABER MERKEZİ)

MAHSUS MAHAL ÖDÜLLERİ VERİLDİ...

2008 Mahsus Mahal Ödülleri 8 Mayıs akşamı yapılan etkinlikle sahiplerine verildi.

‘Şehla Balıklar Denizi’ adlı şiir dosyası ile ödül alan, F Tipi Kırıkkale Cezaevi’nde bulunan Yalçın Hafçı’nın ödülünü, ablası Gülderen Hafçı’ya, Şair Neşe Yaşın verdi. ‘Yalancı Bahar’ adlı öykü dosyasıyla ödül alan, Adıyaman E Tipi Cezaevi’nde bulunan Veysel Avcı’nın ödülünü ise yakını Halise Ayyıldız, Birikim Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ömer Laçiner’den aldı. Ödül alan dosyalar, bu yıl içerisinde Mahsus Mahal Kitaplığı’nda yayımlanacak. PEN Üyesi Yazar Tülin Dursun, ödül alan iki yazara biner lira para desteğinde bulundu.

Bu yılki yarışmanın öykü jürisinde Gaye Boralıoğlu, Behçet Çelik, Özlem N. Yılmaz, Müge İplikçi ve Sema Kaygusuz; şiir jürisinde ise Haydar Ergülen, Neşe Yaşın, Orhan Alkaya, Sezai Sarıoğlu, Halil İbrahim Özcan yer alıyordu.  (EVRENSEL)

62. YUNUS NADİ ÖDÜLLERİ VERİLDİ...


       Cumhuriyet Gazetesinin kurucusu Yunus Nadi adına düzenlenen “62. Yunus Nadi Ödülleri”  sahiplerini buldu. 

8 Mayıs günü Beşiktaş’taki Mustafa Kemal Kültür Merkezinde gerçekleştirilen törende, “Sosyal Bilimler Araştırması” dalında, “Sarayın ve Cumhuriyetin Dişçibaşısı Sami Günzberg” adlı yapıtıyla ödüle Şevket Çizmeli değer görüldü. Roman ödülünü, “Pembe Otobüs” adlı eseriyle kazanan Mehmet Anıl’a öykü” ödülleri ise “Sessizlik Kulesi” adlı eseriyle Yavuz Ekinci ve “Kiev’de Aşk” adlı kitabıyla Alper Akçam’a verildi.  Şiir dalında ödül, “Mesafe” adlı eseriyle Abdulkadir Budak ve “Birkaç Kuş, Birkaç Anı” isimli yapıtıyla Veysel Çolak’a değer görüldü.  “Karikatür” ödülü ise Muammer Olcay ve Ahmet Aykanat’a verildi.  Bu dalda Mehmet Zeber’in yapıtı da “Jüri Özel Ödülü’ne layık görüldü.

(CUMHURİYET)

ADIYAMAN’DA BİR İLK: NEHİR DERGİSİ...


         Kürt kentlerindeki kültür-sanat hamlelerine Adıyaman’da katıldı. İki ayda bir  yayınlanması planlanan edebiyat-kültür-sanat dergisi Nehir’in Nisan-Mayıs sayısı çıktı. Adıyaman tarihinde ilk kez bir edebiyat dergisinin yayına başlamış olması bir ilk olması açısından da önemli. Başlangıçta, temsilcilikler vasıtası ile dağıtılacak olan dergi, sonraki dönemde genel dağıtım ağıyla okuyucuya ulaşmayı hedefliyor. Nehir’in yayın kurulu Doğan Durgun, Necati Atar ve Suat Tekin’in oluşuyor. İletişim adresi: nehirdergisi02@hotmail.com  (İNDYMEDİA)

MAHZUNİ ŞERİF’İ SAYGIYLA ANIYORUZ...


 Pir Sultan’dan Karacaoğlan’a, Nesimi’den Dadaloğlu’na zalime başkaldıran halk şiiri geleneğimizin son büyük ustalarından 17 Mayıs 2002’de yitirdiğimiz Âşık Mahzuni Şerif’i 6. ölüm yıldönümünde saygıyla anıyoruz.

Ben İnsanım Benden Başlar Asalet
Asillere Paydos, Beye Nihayet
Şu İnsanlık Derde Girerse Şayet
Ona Yar Olmaktan Bıktım İse Yuh!”

JOSE MARTİ KAVGAMIZA SES VERİYOR HÂLÂ...


          Küba  Kurtuluş Savaşının öncülerinden Şair Jose Marti’yi ölümünün 113. yıldönümünde anıyoruz.

         42 yaşında ölen Jose Marti, kısa süren ömrü boyunca, birkaç siyasal kitapçıkla incecik şiir kitapları yayımladı:  Abdala (manzum dram) 1869′da, İsmaelillo (Mahvolan Dostluk, otobiyografik roman) 1882′de, Versos sencillos (Basit Şiirler) 1891′de ve Versos libres (Özgür Şiirler) 1913′te ölümünden sonra basıldı.

        1894’te aşağıdaki ünlü şiirini yazışının arından, 19 Mayıs 1895’de daha bağımsızlık savaşının en başında girdiği çatışmada böyle ölür, böyle ölünebilecek bir yaşam anlayışını devrimcilere miras bırakarak:

AYNI YALINLIKLA ÖLMEK İSTERİM

Aynı yalınlıkla ölmek isterim
Kırda bir çiçek gibi, sakin, gösterişsiz.
Mum yerine yıldızlar parlasın üstümde
Yeryüzü uzansın altımda sessiz.

Ben aydınlık ve özgürlük delisiyim
Varsın hainleri gizlesinler soğuk bir taş altında
Dürüstçe yaşadım ben, karşılığında
Yüzüm doğan güneşe dönük öleceğim.

Jose Marti / Çev. Ataol Behramoğlu

 

  NURHAK ŞEHİTLERİNİ ANIYORUZ!...


 Ocak 1971’de Malatya’nın Akçadağ civarındaki dağlık bölgeye yerleşerek eğitim çalışmasına başlayan 20 kişilik THKO grubunu Sinan Cemgil komuta ediyordu. Mayıs ayının son günlerinde biten eğitimden sonra keşif gezileri yapılmaya başlandı. 31 Mayıs günü muhtarın ihbarı sonucu keşif kolu jandarma tarafından kuşatılınca çatışma çıktı. Çatışma sonucunda THKO önderlerinden Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alparslan Özdoğan yaşamını kaybetti, Mustafa Yalçıner ile Hacı Tonak yaralandı.

Nurhak sana güneş doğmaz
Uçan kuşlar yuva kurmaz
Dökülen kan, yerde kalmaz
Soracağız hesabını”

 

İBRAHİM KAYPAKKAYA IŞIĞINI SAÇMAYA DEVAM EDİYOR...


        1973 yılının Ocak ayı sonunda, Dersim'de, -Vartinik Köyünün  Mirik Mezrası'nda- devletin kolluk güçleriyle çıkan çatışmada arkadaşı Ali Haydar Yıldız düşerken, boynundan yara alan İbrahim Kaypakkaya, daha sonra bir ihbar üzerine tutsak edildi.. Her türlü işkencelere direnen İbrahim  Yoldaş'tan sır alınamayacağını gören Faşist katiller dört ay süren yoğun işkenceler sonucu konuşmayacağına emin olduktan sonra, İbrahim'i, 17 Mayıs'ı 18 Mayıs'a bağlayan gece kurşunlayarak katlettiler.    O, katledildiğinde henüz 24 yaşındaydı. Ama, İbrahim Kaypakkaya'nın önemli bir önder olmasını sağlayan esas şey, ne onun gençliği ne de işkencede ser verip sır vermemesiydi... İbrahim'i, döneminin tüm devrimci önderlerinden ayıran temel farklılık, Türkiye üzerine hazırladığı tezler ve  yaptığı incelemelerle yeni ve özgün, o dönem ilk kez ağza alınan strateji ve saptamalar bırakmasıdır.  Bu açıdan teori ve pratiğiyle kitlelere öğretmenliğini sürdürmektedir hâlâ  


 

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com


15/5/2008

MEKTUP / SALİM ÇALIK

 

                                                                                        RESİM: NEVRUZ ERKEN

Mektup 1

Ne  yana gitsem sensin vardığım. Sevmek  böyle oluyormuş. Dur  durak bilmeksizin bütün gidişlerimde yüreğime koyduğum, göğsümün ince sızılarında adını anımsadığımsın. varlığında bile özleyip anlatamamak, lal olmakmış seni sevmek...

 

Ne  yana gitsem sensin vardığım. Sana  kurup bütün saatleri üç vardiya seni sevmek... Kimsenin  bilmediği zamanları yaşayarak, yalnızken seninle, seninleyken yine seninle hastalanmakmış sevmek.

 

Bir  delilik durumu. aklın,mantığın coşması, görünce yüreğin dört nala koşmasıymış sevda... Sevda  tüm ozanların bin yıllardır yazmaya çalıştığı ortak şiirin adı, kimsenin yazamadığı...

 

Ne  yana gitsem sensin vardığım. dünyanın en büyük ve kutsal uğraşlarından biriymiş sevmek... Madencinin güneşe ulaşınca yüzüne vuran gülüş, kömür tozunun gözlerine çektiği kalemmiş sevda. Korkuyu  yok eden, gönül köprülerinde Deli Dumrul gibi ak güvercin kılığındaki Azrail’le karşılaşmakmış sevda... Ve ömür bağışlamak, sevgiliyi bir gün daha fazla yaşatmak için...

 

Ey sevgili! Yolculuklarımın nedeni;

Bugüne kadar kaç kişi, kaç kez bağırdı acaba? “EY SEVGİLİ!” Bin yıllardır kaç kişi aradı seni?.. Sen  bütün sevdalıların aradığı güzel, insanlığın yürekten yüreğe bıraktığı paylaştıkça çoğalan duygunun sahibi, ne yana gitsem sensin vardığım.

 

Seni  düşünüyorum yalnız seni. Gece  yarılarında, tam anımsayamadığı sınav sorusunu çözmeye çalışan, öğretmenlerinin gözüne girmeye çalışan öğrencinin telaşı ve heyecanıyla düşünüyorum gözlerini. Tüm  utangaçlığımla yürekliliğimi harmanlayarak düşlerimde ne yana gitsem sensin vardığım...

 

Her  şeyden, herkesten vazgeçmeyi göze alıp, anlık ayrılıklarına katlanamadığımsın. Uğrunda  ölümü göze alıp, hepten uzaklaşmak, hiç görememek korkusuyla direndiğimsin. yazdığım mektupların, şiirlerin özüdür ellerinin sıcaklığı. Sana  ulaşmak için en ince ayrıntılarıyla karşılaşma planları kurarak bütün yolları ayak izlerinin bulunduğu yollara çıkarmakmış sevmek... Karşılaştığımız sokaklara karşılaştığımız günlerin adını vermekmiş sevmek...

 

Ne  yana gitsem sensin vardığımsın. Eriyip  kalıba girmekmiş sevda... sevda senin ateşinde gönüllü yanmak, yangınları körükleyerek, dudaklarından dökülen tüm sözcükleri özenle toplayıp dudaklarımda saklayarak, sürgünlere yatıp dolaşmakmış tüm denizleri...

ey sevgili! Adındır  yolculuklarımdaki rotam...

 

Çoğulluğumsun  tüm zamanlarda. Bilmediklerimi  öğrendiğim ve öğrendiklerimi öğrettiğimsin. Ömrümdeki  tüm sevdaların toplamısın yüreğimde. Saçlarının  dalgasında serinlerken aynalara öykündüm, çiçeklere, balıklara ve kuşlara öykündüm. Öykündüm  sevdiğin ne varsa... Bakmadan ne olduğuna... Bilsen bir bilsen... Tüm dillerde sevda şiirlerini biriktirip sana vermek istedim ayrı kaldıkça. Ayrılma  korkularına kapıldıkça, en bilinçli anlarımda duygularımı öne çıkaran yüzün izleğimdir. İnsanlığımı  bulmamı sağlayan sevdandır. karşı konulamaz, anlatımsız duygularla seviyorum seni… Yazmaya, çizmeye, söylemeye çalıştıkça karmakarışıklaşıyor belleğim... Tüm bildiklerimin yetersiz kaldığını görüyorum sana sevdiğimi anlatmakta... Biliyor musun?

 

En iyi yazdığım şiirlerimde bile bir eksik kaldı kuşkusuyla, en iyisi sana gelmek... Bildiğim sevda türkülerini söyleyerek, çocukların, genç kızların, genç erkeklerin, yüreği genç olanların eskimemiş, kirletilmemiş duygularından derlenmiş sevda şiirlerini yazarak duvarlara, seni sevmenin onuruyla sana gelmek... Sende kendime gelmek... Çünkü ne yana gitsem sensin vardığım...

                                                                         

         Mektup 2

Tanımsız  bir noktada durmuş kendimi arıyorum. Unutulmuş  bir tadın ardına takılıp, bütün yitirdiklerimi bulmaya çalışır gibi arıyorum ellerini. Rüzgârınla getirdiğin mistik kokunu. Çılgın  sevişmelerin izlerini. Biliyorum  ellerinde gizli olanları...Ellerinde dünyanın bütün güzellikleri.

 

Gözlerini düşündükçe zamansızlık içine düşüyor ömrüm. Bir  yanım çocuk, bir yanım genç seviyorum gülüm. Seviyorum!  Baharı getiren sensin. Yüzündeki  gülüşlerdir beni böyle dağıtıp kendimden eden, kendime getiren. Bu  ağaçlar, bu çiçek salkımları, kuşların cıvıltıları, renkleri gökkuşağının sen varsın diye güzel. Sen  varsın diye yağıyor yağmur, toprak kokuyor, ay ağıyor...

 

Peşinde  koşmanın, sana dokunabilme umudunun yangınıyla geliyor yaz. Sen  olduğun için sana geliyor bedenim. Dilimde  ‘turnalar’ türküsü... Sen olduğun için titretiyor senden iz taşıyan her şey. Seni  anımsatan, aratan. Bütün  güzellikleri senden öğrendiklerimle kavrıyorum. Seni  arar gibi arıyorum kendimi. Dünyaya  sana bakar gibi bakıyorum. Gördüklerimi  senden izler buldukça anlamlandırıyorum.

 

DESTAN

Adın gizli bir hazine gibi parıldar gözlerimde

Bütün belaları/ işkenceleri göze aldıran

Çok duyulup da ulaşılmamış düşler ülkesi bedenin

Uğranda ölümlerin unutulup yollara düşülen kutsal toprak

 

İçinde yitip gittiğim sırlar ormanı saçların

Bir sarmaşık gibi dolanır sarar bedenimi çırılçıplak

Bütün çiçeklerim/ yapraklarım sana döner yüzlerini

Sana uzanır kollarım/ inatla isteyerek gelmeni

 

Korkuyu ve korkusuzluğu öğretir ardından koşmak

Yaşamanın/ uğrunda ölümü göze almanın tadını

Güzelim/ aradığım bayıltan gül bahçesi dudakların

Albenin/ uzaklığın vurur öldürür beklenen yollarda

 

Hesapsız kitapsız arzular salarsın özleminle

Bütün çılgınlıkları/ umulmadık oyunları öğretir bekletmen

Sabırsız öpüşlere dokunuşlara bırakırken gelişlerinle

Kendimi kendimden eder elim dolanınca beline

 

Varlığını bilmek dünyaya egemen olmaktır her gece

Yalnızlığı ve çoğulluğu birbiri üstüne yaşayarak

Bir bilinmez sevişmenin koynunda bayılıp seviden

Uğrunda ölümlerin unutulduğu kutsal toprak

 

Toprağım/ belam/ sevdalım/ özlediğim/ istediğim kadın

Ülkemsin beynimde ve bedenimde taşıyorum seni

Titretir tüm görkemiyle kulaklarımda çınladığında adın

Senin olmak istiyorum senin/ beklemediğim hırsla sev beni

 

                                                 Salim ÇALIK

                                        14.01.1998/ Menemen

15/5/2008

KÜRESELLEŞTİRİLEN SANATIN ANATOMİSİ/ ZİYA GÜREL

   RESİM: KAMBER BATIOĞLU



Sermayenin tepeden inme belirlediği kavram boyutuyla kısıtlanmış bir anlatıma girişmek; anlamı yakalamak için ağızlara sakız edilen söylemleri yinelemek, bireysel ve özgür sanat sunumları sayılmakta. “Küreselleşmenin ‘amentüsü’ne ayak uydur, gerisini düşünme” kuralının böylesine geçerli olduğu bir zaman dilimini yaşamaktayız.

Sanal ortamda çoğaltılabilen tek başınalığı, içedönüklüğün büyüteç altına alınmış ikonu edinilen dışlanmışlığı ve yalnızlığı konu edinen dert yanmalar, bu çağı algılama yolları diye sunuluyor. Her istenildiğinde yayına dönüştürebilme olanağı veren teknikler sanat gereci olarak benimsendikçe; fotoğraf, sinema, bilgisayar kurguları, baskı yöntemlerinin türlü çeşidi, duyuları tutsak almaya yönelen birer silaha dönüşüyor. Her ne denli yukarıda saydığım görüntü ve ses istifleri, günümüzün başlıca medyumları olarak belirginleşse de, çağdaş sanat, minör dışavurumlarla, bireyci ve bencil bir ayrıksılığın bunalımlı fısıltılarının, doğrudan doğruya asıllarını birer anlatım aracı olarak kullanmaya başlamıştır.

Bu yöneliş, yeni kuşağı pençesine alan düşünsel yoksunluğun sonucu bir yetinme midir, yoksa bu çağın hiç sorgulanmadan yaşanmasının zorunlu olduğunu, elden başka hiçbir şeyin gelmeyeceğini dile getiren Jean Baudrillard gibi felsefecilerin; Francis Fukoyama, Samuel Huntington gibi çağdaş peygamberlerin sual olunmaz hikmetleri doğrultusunda bir yeni inanç mıdır? Her iki durumda da, süre giden bu korkunç tükenişe karşı sanatsal erişimin önermeleriyle bir direniş umulurken, ‘ genç sanatçılar’, diye tanıtılan yazarlarımızın, çizerlerimizin; hani şu 21. yüzyılın sahte sürgünlerinin, sığınmacılarının yalanlarını; onlara çıkarları ölçüsünde kucak açanların ikiyüzlülüğünü görmezden gelemeyiz. Batılı kuramcıların etkin yayınlarıyla, çevremizde de gittikçe sayıları artan yerden bitme küratörlerin çabalarıyla, sanat düşüncesi, hani yaratımla varsıl kılınması beklenen o imge, daracık bölgesel hücrelere tıkıştırılıyor. Bunun adına da evrensellikten küreselliğe yükseltilmiş oluşturmalar, denmekte. İşte görünen odur ki, “yüksek sanattan” anlaşılan şey de, bir soyutlama girişimi bile değil..

Oysa, sınırların ortadan kalktığı savlarına karşın, sonu gelmeyen savaşlar, yeni barikatlarla yeryüzü coğrafyalarını parçalamakta. Gerek içinde yetiştiği kültürden, gerekse bireyi olduğu toplumdan ayrıştırılarak elde edilen yeni çağın bu insan modeli, bireysel seçimlerini yapabilme yetisini de yitirmiş, çıplak bir ilk örnekten (prototype) başka bir şey değildir. Elbette böyle bir örneğin, içinde yaşadığı toplumla paylaştığı istenç de, ortak amaçlar da yok edilmiştir. Seçilebilecek her kılığa sokulabilen bu olgunun, böylelikle bir kimliğe kavuştuğu nasıl öne sürülebilir? İçinden çıktığı toplumu kötüleyerek; büyük bir sevgisizlik haresi olan kozasını durmaksızın büyüterek kendisine yer açmaya çalışan bu varlıktan, sorgulayan, çözümler öneren bir yaklaşım içinde olması beklenebilir mi?

Londra’da genellikle ‘göçmen sanatçılara’ ev sahipliği yapan Space Gallery’de genç ve çağdaş Türk sanatçılarının çalışmaları sergilenmeye başlandı. Levent Çalıkoğlu bu sunuşa “Melek Yüzlü Yabancı” başlığını uygun görmüş. Bence başlığın çağrışımları bile karşıt anlamlara göndermelerle göz kırparak batının ırksal, dinsel ayrımcılığını besleyen şizofrenisini gıdıklamakta. Genç Türk sanatçıları, sürdürülen “yabancılaştırma” girişimlerini paylaşılan bir kavram edinebilselerdi, anlamı yakalamaya doğru adımlarımız biraz hız kazanırdı.

Dilerseniz , Danver ve Londra’daki iki ayrı ‘Space Gallery’de yer alan biçimlendirmelerini ; ‘Art Chicago-2004’e katılan galerilerin sunuşlarını izleyelim.. Böylelikle iki zaman aralığına sıkışıp kalmış bugünün insanının geleceğe biçtiği değeri irdeleyelim. Umarsız çıkmazların yerini umut dolu kurgular alsın, diyelim. Bireyin içine düşürüldüğü yalnızlığın ne büyük bir
tuzak olduğunu görelim..

Batı düşüncesinin kestirmeden vardığı yargı şöyle özetlenebilir:
“Şu yeryüzünde eğer yabancılaştıramadıklarımızdan iseniz, benim için ‘İblis yüzlü ‘ bir yabancısınız!”
‘Çağdaş Sanat’ söylemini nakış gibi işlemek tutkusundaki bazı yazarlar, eleştirel aklı dumura uğratan küreselliğin bu ‘yeni dogmacı’ tutumdan epeyce tedirgin olmaya başladılar. En azından sanat eleştirisinin eksikliğini duyumsamışlar ki, yerleştirmelerle, video oyunlarıyla, diğer teknolojik olanaklarla insanlığın üstüne salınan daha çok görsel ve ses etkili bombardımanın, sorgulamayı da kendi içeriğinde taşıdığını öne sürmeye başladılar. Bu konuda yurt dışında birçok sempozyuma katıldıktan sonra kaleme sarılan bir küratör-yazarımız, küreselleşmenin gereği, kamudan özel girişimcilere geçen sanat etkinliği alanlarında, sermayenin herhangi bir kısıtlaması söz konusu olmadığı için, eskisinden daha özgür açılımların göz önüne çıkarılabildiğini dile getiriyordu. ‘Tarihin sonuna’ da son nokta konarak geçmişin birikimleri sıfırlandığına göre, çağdaş sanat, kendi eleştirel bakışını ancak epeyce bir zaman sonra hiç kuşkusuz edinecekti.

Neyi , ne için beklememiz öneriliyor, anlaşılır gibi değil. Paytak paytak yalpalayan bir bebeğe yürümeyi öğretmek için de kendi deneyim ve birikimlerimize başvururuz. Ama ondan da önemlisi, duyduğumuz sevgidir; geleceğe duyulan güvendir, umuttur bize yol gösteren.

Hegel, iki yüz yıl öncesinden şöyle sesleniyor:
“ Bir kuşağın yaşadığı çağın deneyiminin ayırdında olması oldukça güçtür. Bilgiyi simgeleyen Minerva baykuşu, ilk uçuşunu alacakaranlıkta yapar. Yani bir çağın anlayışını üreten entelektüel çaba, o çağın sonu yaklaşana dek meyvesini vermez. “
Modernitenin sonunu yaşamaya başlamıştık ki, ortada ne fol ne de yumurta varken yepyeni zaman dilimlerinin tanımları yapılarak adları kondu… Kucağımızdaki bu bebek de nereden çıktı? Öyle bir gebelik dönemini bile anımsamıyoruz değil mi? Bir çağ kapandı.. Ne var ki, sona ermekte olan bu çağın yıkıntılarının bile paylaşımı bile büyük bir kavgaya dönüştü. Belki de bu gürültü yüzünden yeni bir çağın kapısını aralayamıyoruz.

                             
    www.ziyagurel.com

 

1/5/2008

EMEĞİN SANATI'NDAN 33. MERHABA

 

Merhaba,

1 Mayıs Emeğin dayanışma ve direniş gününü kutluyor, bu önemli günde Taksim’e yürüyen emekçileri, dünyanın dört bir yanında 1 Mayıs’ı dirençleriyle sulayanları selâmlıyoruz.

Mayıs ayı, gerek ülkemizde, gerek dünyada emeğin bilincinin kitlelerce doruklaştırıldığı; özgürlük belgilerinin gökyüzünü sarstığı; ülkemizin toplumsal mücadelesinde direncimize kan verenleri Denizleri, Kaypakkayaları andığımız; onların devrimci kalıtını yücelterek savunduğumuz bir direniş ayıdır.

1 Mayıs, 1977’lerden bu yana emekçilerle burjuvazi arasında hep bir mücadele alanı olagelmektedir. 2007 1 Mayıs’ı da bu mücadelenin İstanbul’un her yanında adım adım, kaldırım kaldırım savunulduğu bir gün olarak tarihin belleğine kazılmıştır.

Sabahattin Ali, “
Mayıs ayların gülüdür/Mayısta gönlüm delidir”
derken belki kendisinden çok sonra da Mayıs’a kazınan devrimci anlamın öngörüsünü dile getirmekteydi. 1 Mayıs 1886’da Haymarket direnişiyle tutuşan kıvılcım, 1 Mayıs 1977’de aleve dönüşürken 1 Mayıs 2007’de burjuvaziyi ürküten bir yangına doğru ivme kazanıyordu. 2008’in taşıdığı anlamı 15 gün sonraki sayımızda göreceğiz…

Evet, “Mayıs ayların gülüdür”. 1 Mayıs bir anlamda bütün günleri özetleyen,“yeryüzünü gökyüzüyle buluşturan” emekçinin işi geleceği kurma eyleminin basamağıdır. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiiriyle 1 Mayıs’ta Haymarket’ten 1977 1 Mayıs Alanına ve oradan bugüne düşenleri anarken; bugün dünyanın her yanında alanları dalgalandıranlarla birlikte belgilerimizi haykırıyoruz !

1 Mayısı yaşıyoruz
Yeryüzüne
Türkiye’ye
Yüreğine benzeyen
Bu alanda kaç kişi var?
190 bin mi 200 bin mi 250 bin mi
Milyarlarca mı
Hayır
48 kişi daha ekle
Daha kanı kurumamış
Daha dünlerde yok edilmiş 48 kişi
1 Mayıs aydınlığına dimdik
Kara resimleriyle
Kara soluklarıyla katılanlar
1 Mayıs’ı yaşıyoruz
Bu alan
1 Mayıs’a dar.”

            EMEĞİN SANATI  

                             BU SAYININ SAVSÖZÜ

Diktatörlük, boyunduruk altında ve kendine uyumlu bir kültür hayal etmektedir ama boşuna. Kültür çoğulcu ve doğası gereği farklı olsa da, diktatörlük bu gerçeği tanımazlıktan geliyor ve sonuçlarını kabul etmiyor.

Ekonomik ve politik hayatı tekelinde tuttuğu gibi, kültürü ve tüm kültürel aktiviteleri de tekelinde bulundurmaktadır. Her şeyin kendi egemenliği altında ve kendi imajını taşıması için çaba sarf etmektedir. Kültüre, idari biçimini örtme rolü vermektedir. Kültüre biçilen bu rol, düşünce eylemine engel teşkil etmek, insanların düşüncesini tahrif etmek, cisme, isteriye ve düşçülüğe dair ne varsa hareketlendirmek anlamına gelmektedir. 
      
PCOT (Tunus İşçileri Komünist Partisi) BİLDİRİSİ

   

YAŞAM VE SANATTA

15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ 

 

KADININ TOPLUMSAL BELLEĞİ TARTIŞILDI...

 

PEN Kadın Yazarlar Komitesi'nin düzenlediği "Edebiyattan Hayata Kadının Toplumsal Belleği" adlı etkinlik geçtiğimiz gün Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusu'nda gerçekleştirildi. Odakta Şair Nigâr, Nezihe Muhid-din, Fatma Aliye, Güzide Sabri ve Suat Derviş vardı. Şirin Tekeli, Zehra Toska, Ayşegül Baykan, Yaprak Zihnioğlu, Sevengül Sönmez, Melike Koçak, Fatma Karabıyık Barbarosoğ-Iu, Serdar Soydan ve Feryal Tilmaç kadının toplumsal tarihte yeri ile bu tarihin edebiyat ürünlerine yansıyışını ele aldılar. Kadın Yazarlar Komitesi üyeleri Müge İplikçi, Sezer Ateş Ayvaz, Karin Karakaşlı, Nalan Barbaro-soğlu, Özlem. N. Yılmaz ve Nazan Haydari ise kadın yazarların yapıtlarına dikkat çektiler. (BİRGÜN)

 

  AKYAKA 3. ULUSLARARASI EDEBİYAT GÜNLERİ BAŞLIYOR...

 

Akyaka Belediyesi, Muğla üniversitesi, Edebiyatçılar Derneği ve Türkiye PEN Merkezi  işbirliğiyle yapılan "Akyaka Edebiyat Günleri", 1 - 4 Mayıs 2008 tarihlerinde, uluslararası olarak gerçekleşecek. Onur konuğunun  Nezihe Meriç olduğu “Akyaka Edebiyat Günleri”nde Yerli şair ve yazarların yanı sıra yabancı şair ve yazarlar da katılacak. Etkinliğe katılacak  yabancı şair-yazarlar: M. A .B. Sıddık (Bangladeş PEN Merkezi Başkan Yardımcısı), Hasan Hamid(Suriye Yazarlar Birliği Dış İlişkiler Sorumlusu), Halil El Musa (Suriye Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi), Biba İSMAİL (Makedonya), Peter CURMAN ( İsveç)

Bizden ise  Oktay AKBAL, Latife TEKİN, Necati MERT, Semih Gümüş, Özcan KARABULUT, Sabri KUŞKONMAZ, Cemil KAVUKÇU, Bekir YURDAKUL, Özkan MERT, Dinçer SEZGİN, Gökhan CENGİZHAN, Lütfiye AYDIN, Esra ODMAN, Özgen SEÇKİN, Kemal Gündüzalp, Tülay AKKOYUN, Serap GÖKALP, Bozan YAMAN, İbrahim BAŞTUĞ, İlhan DOĞRUYOL, Halim YAZICI, Cüneyt ISSI, Alaattin TOPÇU, Serhat ULAĞLI, Nilüfer AÇIKALIN, Vicdan EFE, Çiğdem Pala MULL, Bereket KAR, Askeri ÖNER, Ünal TÜRKEŞ katılacaklar.

            Akyaka Edebiyat Günlerinde yapılacak etkinlikler arasında  "60'lardan 90'lara Şiirimiz", "90'lardan Günümüze Şiirimiz", "Öykünün Şimdiki Zamanı" konulu paneller; pek çok değerli romancı, öykücü, şair ve eleştirmenin, söyleşi, şiir ve öykü saatleri yer alacak

Oktay AKBAL, Semih Gümüş, Cemil KAVUKÇU, Lütfiye AYDIN

 

 ARKADAŞ  Z. ÖZGER  ŞİİR  ÖDÜLÜ’NÜN 13.SÜ   HALİL İBRAHİM ÖZBAY’IN!..

 

Mayıs Yayınları'nca bu yıl on üçüncüsü düzenlenen ''Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü'' Halil İbrahim Özbay’a verildi.

            Seçici Kurul, 89 dosya arasında yaptığı değerlendirme sonucunda, Ödülün  ''Kül Falı'' adlı dosyasıyla  Halil İbrahim Özbay’a verilmesine;  Caner Ocak’ın ''Kültürlü Küfür'' adlı dosyasına “Jüri Özel Ödülü’’  verilmesine karar verdi.

            Seçici Kurul ödül alan dosyaların yanısıra; Fatih Artvinli, Emre Aygün, Didem Gülçin Erdem, Ferhat Gülsün, Sevda Zeynep Karadağ, Mahir Karayazı, Kaan Koç, Nuray Küçükler, Sezgin Öndersever, Ömür Özçetin, Bengü Özsoy, Serkan Sönmezgil, Abdurrahman Şenel, Müesser Yeniay’ın adlarının anılmasını kararlaştırdı.

2007 yılı içinde yayımlanan ilk şiir kitapları arasından sorgu yöntemiyle tespit edilen “İlk Kitap Özel Ödülü”nün, “Bu Benim Zip“  ile Aslı Serin ve yayımcısı Pan/Heves Yayınları’na verilmesine karar verildi.

            Mayıs Yayınlarınca yapılan açıklamada ödül kazanan  dosyanın, ödül yönetmeliği gereğince 2008 yılı içinde, telif ücreti de ödenerek kitap olarak basılacağı;  ödül töreninin 10 Mayıs 2008 Cumartesi günü saat 19.00’ da Konak Belediyesi Kültür Sanat Merkezi’nde (Kıbrıs Şehitleri Cad. Alsancak) yapılacağı belirtildi.

 

 ŞİİRİMİZİN ÖLÜMSÜZ SESİ ARKADAŞ Z. ÖZGER’İ ANIYORUZ…

 

Edebiyatımızın hep genç kalan  şairlerinden Arkadaş z. Özger’i 5 Mayıs 1973’te yitirmiştik.

Şiirleri Forum, Soyut, Yansıma, Yeni Eylem ve Yordam gibi dergilerde yayımlandı. Başlangıçta verili ortamdaki egemen söylemlerin, özellikle ikinci yeni akımı esintisini duyumsatır şiirleri; yaşama bilincinin, topluma ve insana bakışının gelişimi ile birlikte toplumcu gerçekçi çizgide, lirik, kırgın ve buruk bir sesle, ama inatla umudunu haykıran, konuşma diline yaslanarak çarpıcı bir akışkanlık kazandıran imge örgüsü ile özgün şiirler yazdı.

            1 Mayıs 1973’te 1 Mayıs için yaptıkları gösteride polis eşliğinde faşistlerin saldırısına uğramışlardı. Bu arbedede başına bir cop darbesi alan Arkadaş Z. Özger, beyin kanaması geçirdiğinin farkına varılmadan tedavi için gittiği sağlık kurumundan tahliye edildi. 5 Mayıs’ta  sokakta ölü bulundu. Yapılan otopsi’de beyin kanaması sonucu öldüğü belirtildi.

            Şiirleri ölümünden sonra dostları tarafından kitaplaştırılan Arkadaş Z. Özger, 25 yıllık yaşamında yazdığı çok az şiiriyle edebiyatımızda sağlam bir yer oluşturdu kendisine. Şiirleri, Başta Ahmet Kaya olmak üzere  çeşitli sanatçılar tarafından bestelendi.

35. Ölüm yıldönümünde saygıyla anıyoruz…

AŞKLA SANA

 

alnını

dağ ateşiyle ısıtan

yüzünü

kanla yıkayan dostum

senin

uyurken dudağında gülümseyen bordo gül

benim kalbimi harmanlayan isyan olsun

şimdi dingin gövdende

uğultuyla büyüyen sessizlik

birgün benim elimde

patlamaya sabırsız mavzer olsun

 

başını omzuma yasla

göğsümde taşıyayım seni

gövdem gövdene can olsun...

 

 

KIRK KUŞAĞININ ÖNCÜ ŞAİRLERİNDEN ERCÜMENT BEHZAT LAV’I ANIYORUZ... 

 

Ercüment Behzad Lav (1903’te İstanbul'da doğdu. İstanbul Sultanisi'ni bitirdikten sonra Darülbedayi'de aktörlük yaptı. Dört yıl süre ile Berlin'de Stern Müzik Konservatuarı ve Reinhart Tiyatro Akademisi'nde öğrenim gördü. Radyoda spikerlik ve yayın şefliği ... tiyatro yönetmenliği ve öğretmenlik yaptı. İstanbul'da öldü.

Şiirimizde 40 kuşağının öncüleri arasında adı geçen, özgür koşuğu ilk kullananlardan olan Ercüment Behzat Lav; dadaizm, fütürizm, kübizm ve sürrealizm akımları etkilerini şiirine yansıtmış, ama her zaman toplumsal bir duyarlığın izini sürmüştür.  Şiirlerinde kimi zaman ironi öne çıkar, kimi zaman üstü örtülü, sürrealistlerin çizgisini taşıyan buluşlar öne çıkar.  Ataol Behramoğlu’na göre, “1930´lu yılların başlarında yayınladığı kitaplarıyla Ercüment Behzat Lav´ı da, Batı ülkelerindeki modern şiir biçimlerini yerli temalara uygulayan deneyci, yenilikçi bir şair olarak anmak gerekir. Ercüment Behzat Lav, çağdaş şiirimizde önemli yeri olan ironik şiir türünün de şiirimizde ilk önemli temsilcisi” sayılabilir.

Doğan Hızlan nitelemesiyle, "kimselere benzememiş, hep kendi açtığı yolda yalnız yürümüş" bir şairdir. Şiirinde belli bir tavrı sahiplenip üzerinde yürüme yerine, her şiirinde farklı arayışlar ortaya koymuştur. Onun monografisini yazan  Eser Demirkan’a göre de: “Bin kişilik şairdir” o. Her şiirinde yeni bir Ercüment Behzat Lav bulursunuz. Bir tane de ‘ondan bu beklenirdi’ diyebileceğiniz şiiri yoktur. Her biri ayrı bir sürprizdir. Çünkü her birinde ayrı bir şair yatar. Belki de bu yüzden onun eserlerini okurken siz de çoğul hissedersiniz. “

 GİDİŞAT/ERCÜMENT BEHZAT LAV

 

Yaş kırkbeş, kırkyedi.

İçimden sayıyorum seneleri.

Otuz bir mart:

Kurşunlar vızır vızır tarıyor kafesleri.

İhtiyatlar silah çatmış.

İşte Hareket Ordusu askerleri.

Bir avazı yerde bir avazı gökte binlerce hödük:

Basıyor “şeriat isterük”leri.

Millet; sakallı cüppeli.

 

Derken, atının arkasında ben,altımda midilli

Biz çölde kutluyoruz babamla hürriyeti.

Hey gidi günler, hey gidi;

Hurma ağaçları pıtrak güzelim Bingazi

Bir sabah ne görelim

Topları burnumuza çevrilmiş İtalyan destroyerleri

Tamam. Eli kulağında Trablusgarb harbi,

 

Sürüdü de ayağını sürüdü.

Balkan Harbi kelle dedi yürüdü.

Bozgun vurdu manda leşi yenildi

Barut fıçısı makedonya, içler acısı Urumeli.

 

Hey gidi bacım, oğulum hey gidi

“Göben”le “Breslau” bize sığınmış

Mış mış da mış mış

Çanakkale içinde vurdular beni

Ne o?

Birinci Dünya Harbi.

 

Sarıkamış sarıkamış

Dizboyu karda anamız ağlamış

Tabanlarımız yarılmış çiğnemekten

Galiçya’yı Süveyş’i Kûtulammâre’yi,

Bu yetmemiş de Kızıldeniz’de şapa oturmuşuz

Ah o Enver’i diriltip yeniden öldürmeli.

 

Nazende Bosfor da gördü mutarekeyi;

Sultanahmet’te toplanıp

Yedi düvele kafa tutmuşuz,

Geceleyin atlı düşman kordonunun

Köprüye gerdiği zinciri kıramayınca

Sopalar, meşalelerle dalga dalga

Unkapanı’ndan Beyoğlu’na vurmuşuz.

Ertesi gün haydi Kroker Oteli

Arkasından Kürt Mustafa Paşa Divanı harbi.

 

Sürüdü de ayağını sürüdü

Başkaldırdı Anadolu, kursacığı kurudu

“Mert var ise işte meydan, gele dedi yürüdü”

Geldi çattı İstiklal Harbi:

Dil yetmez söz etmiye

Bu toprağın canı güneşi Mustafa Kemal’inden.

Bizimkisi o dev kavgasında çerçöp kabilinden.

Çoğumuz kodesteyiz, biz İstanbul kopilleri

Kodesten kaçıp top kaçırmışız.

Boğaz’ın dili olsa da söylese

Ah o Beykoz, Hisar, Kandilli.

 

İşgücü düzene konmamış ama,

Günler, ümitli geçiyor ümitli

Bir yanda Konya’da Delibaş isyanı

Bir yanda Menemen Kubilay.

Bir yanda fabrikalar, devlet çiftlikleri,

Hidroelektrik santralleri.

Bataklıklar kurutulmakta bir yanda

İşlenmeye başlamış yavaştan

Toprakaltı, topraküstü ürünleri.

Resimler, şiirler, heykeller, operalar, kitaplar

En özlüsünden.

Ve en berektlisinden sanat dergileri.

Kızlı erkekli pırıl pırıl bir gençlik yetişiyor.

Derken efendim derken

Din dersleri İlahiyat fakülteleri, Arapça, Türkçe ezan

Demiş geçmiş deli ozan

Çat kapı: safa geldin yâ şehr-i ramazan.

 

Efendim. Elde güldeste,

T’esir-i şifâ bahşâsı mücerrep, birebir

Her derde devâ

Rüya tabirnâmeleri, karınca duaları,

Büyüler, fallar, şirinlik muskası.

Kıldan ince kılıçtan keskin Sırat köprüsü

Alaturka üniversite korosu

Bizi heyheyle, neyle uyutsun radyo kutusu

İnnâ lillâh ve İnnâileyhi râciûn.

 

Bağlandı gönül ol nevnihâle

Nasıl oldu da kondu a dostlar

Vicdan hürrüyeti bu hale?

Künfeyekün.

Leylim leyli leyli

İçimden sayıyorum seneleri

Otuz bir mart, Hareket Ordusu, “Şeriat Üsterük”,

Kurşunlar vızır vızır tarıyor kafesleri

Yaş kırkbeş kırk yedi

Seneler beni tanımıyor, ben seneleri.

 

Şeriat gene pusuda

Gidişat netâmeli

Çarşafı atamadık gitti

Millet gene sakallı cüppeli. 

DENİZ GEZMİŞ, YUSUF ASLAN VE HÜSEYİN İNAN HEP ARAMIZDA!...

6 MAYIS 1972 UNUTULMADI!

İDAM EDİLİŞLERİNİN 36. YILDÖNÜMÜNDE DEVRİMCİ YAŞANTIMIZA KATTIKLARI BİLİNÇ VE COŞKUYLA HER ALTI MAYISLARDA  ONLARI YAŞAMAYI VE YAŞATMAYI  SÜRDÜRECEĞİZ….

YAŞADIĞIMIZ ÇAĞIN HER YERİ VE HER KAVRAMI KİRLETEN ANLAYIŞINA KARŞI, ONLAR BİZE HEP DEVRİMCİ  İNANÇ VE TUTARLILIĞIN PİSLİKLERDEN ARINMIŞ ŞAFAĞINI GÖSTERECEKLER!

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

1/5/2008

TAŞ DEVRİNE İLERLEMEK / UYSAL HİMMET

 

RESİM: ZİMFİN

 

Taş devrine doğru gelişmeli yeniden. Pasaportun, vizenin, konut sorununun ve kanserin ve açlığın olmadığı; bir damla suyun, bir nefes havanın bile kirli olmadığı,  kuş seslerinin içinden yürünen o altın çağa doğru...

Sıradan bir insanın, yani bizim, bundan beş bin yıl önceki Çin’e veya Almanya’ya gitme koşullarımızla bugünkü koşullarını kıyaslayın. Avrupa Birliği de laf mı Dünya Birliği vardı. Bering Boğazı’ndan Amerika kıtasına geçmek için bir tek Kızılderili bile Green Cart başvurusu yapmamıştı. Çünkü çok şükür özgürlük bugünkü kadar gelişmemişti.

Bunca cep telefonu ve internete rağmen, iletişim araçları geliştikçe gelişen iletişimsizliğin, bu insan yokluğunun, bu insan açlığının asla olmadığı, ateş başı sohbetlerinin sıcak yıllarıydı o yıllar...  

Gece ikilere kadar internete girmek yerine sevişmek... Sabah zımba gibi çalar saatsiz kalkmak... Günün en az 10-12 saatini yolda ve işte harcadığı halde 20 yıl sonra, üstelik de makinelerin bir haftada ''mağara'' yapabildiği bir çağda, hâlâ bir mağara edinememiş, TOKİ peşinde koşan insanlara maymunların bile güleceği, bir ev edinmenin önünde hiç bir devlet, özel mülkiyet, rant vs vs...  engelinin olmadığı çağlar... Gelen misafire sergilenecek ev eşyası için sevişmelerin evliliğe ve yıllarca para biriktirmeğe ertelenmediği yıllar...

Taş devrindeki hiçbir insan bu kadar çok çalışmadı ve bu kadar az şeye sahip olmadı.

Ekonomi ben bildim bileli gelişiyor! Önce kanseri yaratıp, sonra sigortayı, o berbat  kemoterapi cihazlarını, o berbat ilaçları, ilaç şirketlerini, sonra finansman kuruluşlarını, pazarlamacıları, reklamları, patent tekellerini vs vs… geliştirmek, bunların üretimini de kişi başına düşen milli gelire dahil etmek kadar büyük bir aptal insanlık!

Biliyor musunuz, Afrika’daki  Massai kabilesi çok ilkeldir! Tıp anjiyo yapacak ya da viagra üretecek kadar gelişmemiştir. Çünkü Massai kabilesi bunların çözdüğü sorunları  yaşamayacak kadar ilkeldir. Massailer et ve çiğ sütle beslenir, suyunu pınardan alır ve ne damar sertliği, ne kalp hastalığı, ne de kanser vardır.  Siz çok gelişmişsinizdir: sütü pastörize edersiniz. Bunun için makineler, tesisler, enerji, şişeler, kutular, ambalajlar, reklamlar, katkı maddeleri vs vs… üretirsiniz. Neden? Çünkü inek ve koyunu o kadar uzağa koymuşsunuzdur ki, size gelene kadar bozulur. İneği ve koyunu uzağa koyup süt işleme sanayisi geliştirmek… İneğe değil süt işleme sanayisine yakın olmak için evleri yaymadan, bahçeden, topraktan uzakta, gökyüzüne doğru  üst üste yığmak ve müthiş bir ekonomik gelişmeyle asansör üretmek….  Bu yakınlığı rant yapmak, ulaşılamaz hale getirmek, öyle ulaşılmaz yapmak ki, üst üste yığılmış bahçesiz, topraksız bir mağara karşılığında 20-30 yıldan fazla, her allahın günü 10-15 saat çalışır duruma gelmek. İnsanların bir ömür yarattığınız bu işi yapmalarını, daha iyi süt içeceğini vaat ederken işsizlik, evsizlik ve dolayısıyla bir sürü yoksunluğun yanında sütsüzlük çekmelerini temin etmek… Ne gelişme değil mi?

Çevre diye bir şey bırakmayıp, yarattığı çevre sorununu güya çözmek için kasım kasım kasılan çevre bakanlığından tahlil laboratuarlarına kadar, arıtma sistemlerinden evsel arıtma cihazlarına kadar bir sürü ihtiyaç icat edip, sonra da bunları karşılama faaliyetlerini gelişme rakamlarına dâhil ederek ekonomik gelişmeyle övünmek!

Amazon ormanlarını, Gediz nehrini, Kızılırmak’ı, dağa taşı tüketerek çok şey ürettik. İyi halt ettik! Haydi ürettiğimiz şeylerden tükettiğimiz şeyleri düşelim ve bir daha hesaplayalım gelişmeyi!  

Hem hızla geliştiğini iddia et, hem sosyal güvenlik sisteminin bile eskisinden kötü durumda olduğunu ve olacağını iddia et. Sonra da emekliliği 65 yaşına ertele ve örneğin 50 yaşındaki adamı iş bulmaya yolla. Ama o adam gelişmiş taş devrinde değil ki bir çilek dalından çilek koparabilsin, bir kaya dibine ev yapabilsin ya da bir tavşanın bacağından çekip yiyebilsin! Artık o adam, gelişmiş bir açlık, gelişmiş bir eziklik, bitik bir insanlıktır. Afrika’daki Massai kabilesinden farklı olarak bu gelişmiş adam kazara bir şey yiyebilmişse, onu büyük çiş tarifesinden sıçmak özgürlüğüne bile sahip değildir. Hadi yapsın!  Zabıtayı boşuna mı geliştirdik!

Bir zamanların bolluk ülkeleri olan Somali veya Etiyopya ya da Hindistan’ın nasıl birer açlık ülkesi haline geldiğini örnek edinmek için araştırın. Ne büyük bir gelişmenin kurbanları olduğuna şaşacaksınız. 

Naylon şeyler üreten, naylon şeyler tüketen ve sonra bunun içinde tükenmekte olan bir insanlık!

Çözdüğünü iddia ettiği her sorunu kendi yaratmış olan, üstelik hiçbir çözümün çözüm olamadığı, her çözümün yeni ve daha fazla sorun yarattığı bir gelişme!

Ne gelişme ama!

Her yere bakın da özellikle ülkemize bakın: Hepimizin iyi beslenmesi, iyi barınması, iyi giyinmesi, iyi gülmesi için kâr, rant, faiz ve devletin, teşviklerin, yasakların, sınırların ıvırların zıvırların, kısaca sistemin yarattığı engeller dışında bir tek engel bilen varsa beri gelsin.  

Tamam, aslan homurtuları, yılan tıslamaları, ateşin sönüvermesi, komşu kabilenin saldırıvermesi, bebekleri bir çıyanın sokması, o gün bir av avlayamamak, ecelin bir tetanos mikrobunu bahane etmesi  gibi istemediğimiz şeyler de karışırdı araya. Ama biz araya karışan bu sorunları çözmek için mi yola çıkmıştık, yoksa bunların daha berbatlarını reklâm eşliğinde zevke dönüştürmek ve hiç sorunumuz olmayan şeyleri sorun haline getirmek için mi?