« Önceki |

15/2/2009

EMEĞİN SANATI'NDAN 50. MERHABA


 

 

Merhaba,

Emeğin Sanatı 3. yılında 50 bini aşan ziyaretçiyle 50.sayıya ulaştı. Küçük bir grubun yayın organı olarak 15 Aralık 2006’da çıkmaya başlayan dergimiz, kısa sürede gördüğü ilgi ile grubumuzun sınırları dışına da çıkmaya başladı.

Bu sayıda, ulaştığımız istatistik sonuçları sizlerle paylaşmak isterim: 3. Yılımızda 50.000 ziyaretçiyi aştık. Bu ziyaretlerin bir kısmı saniyelik olsa da, google analytics’den aldığımız verilere göre okunma oranımız yüzde 60’ın üstünde. Sitede geçirilen süre ortalama olarak 2,5 dakikanın üzerindedir.

Son 1 aylık süre içinde 1121 ziyaretçiden 734'ü, ilk kez buluşmuş Emeğin Sanatı ile. Genel olarak %59,50’sini yeni okurlarımız oluşturuyor.  Okurlarımızın % 16,95’i doğrudan dergimize ulaşırken, %55.49’u link vererek okurlarını bize yönelten dost siteler üzerinden geliyorlar. %27 48’i ise arama motorlarından gelmekte.

Okurların yerleşimi olarak yapılan istatistikte de ilginç sonuçlara ulaşılmakta: Son bir ay içinde ülkemizde en çok okur gelen İller arasında 307 ziyaret ile İstanbul, 128 ziyaret ile Ankara, 114 ziyaret ile İzmir başta gelmekte. Sıralamanın devamında Adana, Bursa, Muğla, Gaziantep, Antalya, Diyarbakır, Samsun gelmektedir. En az okur gelen bölgeler ise,  Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Karadeniz bölgeleridir.

Ülke dışından da yoğun bir ziyaretçi akımı görülüyor. Bunların bir kısmı hemen girip çıkan ziyaretçiler. Ancak hatırı sayılır okurlar da var. Ülkeler, ziyaret sayıları ve sitede kalma oranları şöyle:

Almanya: 135, %70.37;  A.B.D:38, %5.26; Fransa:14, %21.43; İngiltere:10, %20.00; İsviçre:8, %37.50; Hollanda 6, %33.33… Diğer okurlarımızın bulunduğu ülkeler(dergimizi okuyan ziyaretçiler), Avusturya, Bulgaristan, Macaristan, Azerbaycan, Slovenya, Venezuela…

50. Sayımızdan sonra 51. sayımızda bir de adres değişikliği yapacağız. Bu adresimiz, arşiv olarak kalmaya devam edecek. Ancak artık 50 sayının yükünü çekmekte zorlanmaya, zaman zaman html sorunları vermeye başlamıştı. 51. sayıdan itibaren yeni adresimiz: http://emeginsanati.blogspot.com/  50. Sayımızın bir benzeri şu an bu adreste yayınlanmakta. 51. Sayımızdan itibaren bu adreste mi devam edelim, blogcuda   http://emeginsanati2.blogcu.com adresinde yayınımızı sürdürelim mi? Okurlarımızın bu konudaki tercihlerini belirtmelerini bekliyoruz.

Dostlarımızla her karşılaşmamızda sorulan soru: “Ne zaman basılı dergi olarak elimize alacağız?” Koşullar oluştuğunda elbet bu sorulara da olumlu yanıtı vereceğiz.

 

Ali Ziya Çamur

                       

 BU SAYININ SAVSÖZÜ

 

Ben yaratıdaki estetik ile yaratıcıdaki etiğe çok önem veriyorum. Bu iki olgunun birbirinden aşırı uzak olması, algımı ve sezgimi altüst ediyor. Yapıtları anlamakta, inandırıcı bulmakta, sezmekte ve sevmekte eksiliyorum. Acı çekiyorum. Bunca yorgunluğun, hüznün ve maddi sıkıntının üzerine bunlara katlanamıyorum kısacası. Çünkü genelde sanatçı, özelde şair ve yazar "ne yapalım, önünde sonunda insanız işte" yargısının ötesine geçen, aşkınlaşan ve dolayısıyla hayatı da aşkınlaştıran kişi olmalı diyorum. AZİZ KEMAL HIZIROĞLU

 

YAŞAM VE SANATTA
        
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

 

           

14 ŞUBAT DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ ETKİNLİKLERLE KUTLANDI...

 

P.E.N Türkiye Merkezi ve Fransız Kültür Merkezi işbirliği ile düzenlenen geleneksel “14 Şubat Dünya Öykü Günü” etkinliği bu yıl da 14 Şubat Cumartesi günü, 15.00-17.00 saatleri arasında Fransız Kültür Merkezi’nde kutlandı.

P.E.N Çeviri ve Dil Hakları Komitesi Dünya Öykü Günü Çalışma Gurubu’nun organizasyonunu gerçekleştirdiği programın teması ”ÖYKÜLERİMİZ KARDEŞTİR” Bu yıl öykü bildirisini Osman Şahin kaleme aldı.

Uluslararası P.E.N Merkezi Genel sekreteri yazar, Eugene Schoulgin ve yazar Yasemin Yazıcı’nın açış konuşmalarıyla başlayan programda, Osman Şahin, Ayhan Bozfırat ve Guy de Maupassant’ın öykücülüğü üzerine Adnan Binyazar, Sırma Köksal, Prof. Dr. Aysu Erden birer konuşma yaptı.

Osman Şahin’in Dünya Öykü Günü Bildirisi:

                "En eski çağlardan beri ölümsüzlüğün ne olduğunu arama tutkusuna kapılan insan soyu, ölümsüzlüğün, kendi öz yaratısı "sanat" olduğunu anlamıştır.

                Öykü, insanlığın en yaratıcı söz sanatıdır.

                Doğa kendi yasalarına göre işler, öykü ise, insanlığın temel yasalarını ölçüt alır kendine, ona göre yazılır. İçinde insan olmayan bir öykü düşünülemez.

                Öykü sözcüklerle yazılır. Sözcükler birer sestir, birer güçtür. Her sözcük bir doğumdur, bir tomurcuk çoşkusudur, yaşama yeniden bağlanmadır. Yıllanmış seslerdir sözcükler, yıllanmış coğrafyalardır. Milyonlarca ağzın, dilin, soluğun sıcaklığını ve nemini taşırlar. Her sözcük bir düşünce taşır içinde. "Söz" insandır. "Söz" insana bir şey anlattığı sürece 'söz' dür, anlatmıyorsa 'boş laf'tır.

                Öykünün kendine özgü kuralları, kurgusu, dili ve derinliği vardır. Öykü yaşamdaki gerçeklikle aynı olsun diye yazılmaz. Öykü gerçeği ile yaşam gerçeği birbirine uymaz. Görünenler, yaşananlar bir fotoğraf gerçeği ile yazılırsa bu öykü olmayacak, gazetecilik olacaktır. Öykü, yaşadığımız gerçeklerden bağımsızdır ve dış dünyayla bir ayrılık taşıyacaktır.

                Yazar, yaşadığı çağın tanığıdır; kendi payına düşeni yazar ama yazdıkları ne kendi yaşamının tamamıdır, ne de görebildiklerinin. ..Yazar yüreğini dünyaya, topluma kapatamaz. "Yazarın ayakları ne denli kendi

toprağındaysa, kulakları da yeryüzünde olacaktır" diyor Yaşar Kemal. Yazarın içinde beslediği, büyüttüğü temel gerçek, insan duygusu ile insan gerçeğidir. Montaigne'in: "Bir insanda yeryüzü insanlığının

bütün halleri gizlidir" sözünün önemini, yazar herkesten iyi bilir; her insanın içinde bir "Hamlet' olduğunu, sıradan insanların başını kaldırmaya hakkı olduğunu da...

                Yazar, edebiyatın sürekliliği içinde düşüncelerini, birikimlerini, algılarını akıl süzgecinden geçirerek özümseyen, onları kağıda dökerek, öykü yokuşunda sürekli koşmaya çalışan kişidir. Sözcüklere

ruh verendir, bir sözcük damıtıcısıdır. Öykü kıvamını, sözcüklerin kaynaşmasını sabırla bekler. Yüreğinden, aklından geçen sözcüklerin, okurların yüreğinden de geçeceğini, onu sarsacağını, ürperteceğini bilir.

                Yaşlı insan yüzleri geçmişin aynaları sayılır. Her çeşit insan yüzü, duyulan birkaç çekirdek söz, ağır çalkantılı yaşamlar, carpık ilişkiler, savaşlar, afetler, acılar, ihanetler, analık duygusu, korku, ölüm ve aşk gibi temel insanı duygular, yazarın yüreğinde büyük anaforlar, patlamalar yapar. Tohumlanma, çimlenme başlar. Derken,

yüzlerce sözcüğün kanından, canından oluşan, başında, sonunda ve ortasında hep 'insan' olan 'öykü' çıkar ortaya. İnsanın derinine inmeyen, yalnızca süslü sözcüklerin cilasıyla yetinilerek yazılmış öyküler kanımca kalıcı olmayacaktır.

                Zaman kadar eski, zaman kadar genç, Ilyada ve Odysseia gibi iki büyük destanın yaratıcısı, İzmir'li yurttaşımız Homeros'tan günümüze, birbirinden çoşkulu, güzel, kanatlı sözlerle anlatı geleneğimizi taçlandıran Ömer Seyfettin, Sabahattin Ali, Sait Faik, Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve daha pek çok büyük, soylu yazarlarımızı saygıyla anıyor, selamlıyorum.

                Dillerimiz, kültürlerimiz, yaşantılarımız farklı olsa da, öykülerimizin kardeş olduğunu yineliyorum.

                DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ'nün bütün öykücülerimize ve öykü severlere kutlu olmasını diliyorum.”

 

İZMİR ÖYKÜ GÜNLERİ BAŞLADI…


 

Konak Belediyesi’nin düzenlediği, İzmir Öykü Günleri’nin sekizincisi 12-14 Şubat tarihleri arasında Dr. Selahattin Akçiçek Eşrefpaşa Kültür Merkezi Avni Anıl Sahnesi’nde gerçekleştirildi. Edebiyatçılar Derneği ve Ege Kültür Vakfı’nın da destek verdiği İzmir Öykü Günleri’nin onur konuğu Osman Şahin olarak belirlendi. Osman Şahin, öykü günüyle ilgili bir bildiri sundu.

Etkinlik 12 Şubat günü Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı Gökhan Cengizhan ve Ege Kültür Vakfı Başkanı Azra İnmeler’in yapacağı açılış konuşmasıyla başladı. İlk gün Osman Şahin’in öykücülüğünün tartışılacağı oturuma Hülya Soyşekerci, İsmail Mert Başat ve Gülseren Engin konuşmacı olarak katıldı. Ayrıca, “Şimdi Öykü Zamanı”, “Öyküden Tiyatroya”, “Bir Oğuz Atay Öyküsü” başlıkları altında gerçekleştirilen oturumların yanı sıra “Ustalara Saygı” bölümünde Prof. Dr. Özdemir Nutku’nun katılımıyla Nâzım Hikmet konuşuldu.

Etkinlikte ikinci gün “Öykülerde Yazarın Çocukluk Kırıntıları” adlı söyleşiyle Muzaffer İzgü konuk oldu. “Ayhan Boyfırat Öykücülüğü”, “Öyküde Kurgu, Oyunda Kurgu”, “Sokaktan Geçen Öyküler” adlı söyleşilerde gün boyunca öyküseverlerle buluşuldu. “Ustalara Saygı” bölümünde ikinci günde Işık Öğütçü’nün katılımıyla Orhan Kemal tartışıldı. (EVRENSEL)

 

                        DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ DİYARBAKIR’DA  KUTLANDI…

                                                                                  

Tüm dünyada kutlanan Dünya Öykü Günü için Diyarbakır’da da öykücüler bir araya geldi. Son 7 yıldır Diyarbakır’da tüm dünyayla birlikte Dünya Öykü Günü çeşitli etkinliklerle kutlanılıyor. “Öykü biraz da tarihtir bu coğrafyada” savsözüyle düzenlenen öykü günleri, Eğitim-Sen, Kürt Yazarlar Derneği, Diyarbakır Kürt Enstitüsü, W Dergisi, Lîs Yayınevi, Edebiyatçılar Derneği Diyarbakır Temsilcisi, Türkiye PEN Bölge Temsilcisinin katkılarıyla düzenlendi.

14 Şubat 2009 Cumartesi, Diyarbakır Öykü Günlerinin ilk oturumunda Arjen Arî’nin başkanlığında Jaro DUHOKÎ (Kürtçe/Duhok- Irak), Sabih M. HESEN (Kürtçe/Duhok- Irak), Çiya MAZÎ(Kürtçe/Mardin);2. Oturumda,  Memet YİLMAZ (Türkçe/Diyarbakır),Murat Ozyaşar (Türkçe/Batman) söyleşileri ve yapıtlarıyla katıldılar.  3. oturumda Îbrahîm Ronîzer (Kürtçe/Batman) Kürt öykücülüğünün ele alan bir konuşma sundu.

(DİYARBEKİR@YAHOOGROUPS.COM)

 

DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ ANTAKYA’DA DA KUTLANDI…

 

Türkiye Edebiyatçılar Derneği Antakya Temsilciliği, Antakya Kent Akademisi ve Dar Sokak Dergisinin ortak düzenlediği 14 Şubat Dünya Öykü Günü Antakya’da kutlandı. Etkinliğe Filistin ve Suriye’den konuk yazarlar da katıldı.

Türkiye Edebiyatçılar Derneği Antakya Temsilcisi Murat Altunöz’ün yaptığı yazılı açıklamada, “Doğa kendi yasalarına göre işler, öykü ise, insanlığın temel yasalarını ölçüt alır kendine, ona göre yazılır” dedi. “İçinde insan olmayan bir öykü düşünülemez. Öykü sözcüklerle yazılır. Sözcükler birer sestir, birer güçtür. Her sözcük bir doğumdur, bir tomurcuk coşkusudur, yaşama yeniden bağlanmadır” dedikten sonra tüm öykü severleri14 Şubat Cumartesi günü saat 14 00’te Sergüzeşt Kitapevi Kafede 14 Şubat Dünya Öykü Günü kutlaması için beklediklerini ifade etti.

Etkinliğe; Filistinli gazeteci ve Yazarlar Cemiyeti 2. Başkanı Tahsin Halebi, Öykücüler; Muhsin Boz ve Ali Özhan Özgün, Misafir Suriye’li Şair Behice El İdlibi ve türküleriyle İstanbul’dan gelecek olan ünlü özgün ve halk müziği söyleyen sanatçılar ve Antakya Kent Akademisi Başkanı Dr Nihat Eraslan katılacak. (EVRENSEL)

 

 2009 ORHAN KEMAL ÖYKÜ YARIŞMASI DÜZENLENDİ…

 

     Çukurova Edebiyatçılar Derneği, yazar Orhan Kemal anısına bir öykü yarışması düzenliyor. Yarışma, öyküye yeni ve özgün yapıtlar kazandırma amacı taşıyor. Son başvurular 15 Şubat’a kadar kabul edilecek.

Çukurova’nın yetiştirdiği ve hem Türkiye hem Dünya Edebiyatına ölümsüz eserler vermiş yazarımız Orhan Kemal anısına bu yıl ilk kez düzenlenecek öykü yarışmasına katılmak isteyenler, daha önce yayınlanmamış bir öyküyle 15 Şubat’a kadar Çukurova Edebiyatçılar Derneği’ne başvurabilecekler. Sonuçları 30 Mayıs’ta açıklanacak yarışmada öykü dünyasına yeni ve özgün yapıtlar kazandırmak hedefleniyor.

Seçici kurulunda Lütfiye Aydın, Zafer Doruk, Ferda İzbudak Akıncı, Aysu Erden ve Murat Tuncel’in yer aldığı yarışmada, dereceye girenlere plaket ve kitap verilecek.

Öykülerin gönderileceği adres: Çukurova Edebiyatçılar Derneği (ÇED) Cemal paşa Mah. 7 Sk. Karabucak İş Merkezi Zemin Kat. No 90 (015073) Seyhan/Adana  E-Mail: halisetekbas@hotmail.com Tel: 0536.854 12 79  (SOL)

 

 

KAVGA ŞAİRLERİMİZ ANILDILAR…


 

Enver Gökçe, H. Hüseyin Korkmazgil ve Ahmed Arif, Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezince (BMKM) düzenlenen “Kavga Şairlerimiz” adlı etkinlikle anıldı. 11 Şubat akşamı yapılan etkinliği BMKM Müdürü Cuma Bolat sundu.

Rojin, Levent Tülek, Nalan Çelik, Güleser Yorulmaz ve İlyas Salman’ın şiirleri; Ali Ekber Eren ve Muzaffer Özdemir’in de türküleriyle katıldığı etkinlikte Mehmet Özer tarafından hazırlanan ve üç şairimizin de yaşamından çeşitli dönemleri yansıtan fotoğrafların yer aldığı bir slayt gösterisi de yapıldı.

Gecede ilk olarak Öner Yağcı söz aldı. Yağcı, Nâzım Hikmet gibi bir şairin var olduğu toplumda, başka şairlerin de çıkabileceğini kanıtladıklarını belirterek “Üç ustamız da halkın alkışını alan şiirler yazmıştır” dedi. Ahmed Arif’in, 1940’lı yılların özgürlük arayan, zulme karşı koyan, direnmeyi savunan bir sevdanın şairi olduğunun altını çizen Yağcı şunları söyledi: “Bu sevda şairini biz 1968’de tanıyabilmiştik. Hasretinden Prangalar Eskittim’de yer alan 19 şiir çarpmıştı bizi. Nâzım okyanusuna yeni yeni dalan bizler, “Nâzım’ın şiirleri varken başka şiir olmaz” dercesine Nâzım’la kucaklaşırken bir Ahmed Arif fırtınasına tutulmuştuk sanki. ‘Terketmedi sevdan beni’ dizeleriyle başlayan bu şiir fırtınası, yaşadığımız günlere öylesine denk düşüyordu ki. Tabii o zaman anlamamıştık bu şiirlerin çoğunun 1940’lı yılların ürünü olduğunu. Sarmıştı bizi, kuşatmıştı, savuruyordu. Yalnızca bir kuşağın ozanı, bir kuşağın şiir ustası olarak kalmadı Ahmed Arif. ‘Ben halkımın mazlum ve gariban bir ozanıyım. Böyle olmak da yüce bir onurdur’ diyen Ahmed Arif’in halkla kendisini Özdeşleştiren bu düşüncesi, halkının da onu sahiplenmesiyle, şiirin halkla kaynaşmasının anlamlı bir örneği olarak gerçekleşmiştir bugün.”

“Bu Bir Hasan Hüseyin Korkmazgil Kitabıdır” adlı çalışmayı da yapan Hasan Hüseyin Yalvaç ise, Korkmazgil’in şiirimizin büyük seslerinden biri olduğunu, yaşamını acılar sarmalasa da ‘umut’un her zaman onda bayrak olduğunu belirterek şöyle konuştu: “Yaşamın derin akışında sesini sakınmadan, çıkarsız eylemin örneklerinden olmayı ölümünün son anına kadar sürdüren Hasan Hüseyin, Toplumcu Gerçekçi şiirimizin, yazınımızın ödünsüz adı olarak hep yaşayacaktır.”

Şiirimizin Işıklı Irmağı Enver Gökçe adlı bir de çalışması olan Mehmet Özer ise, Enver Gökçe’nin bir sınıf aydını olduğunu belirterek “Enver Gökçe, ‘Fakirlik kağıdı’ olan tek şairdir. Bu da onun onur madalyasıdır. Şiirinde keskin bir sosyalist bilinç ve inanç vardır. Şiirinde, yaşadığı ve tanık olduğu hayatın derin izleri; yerelden ulusala, oradan da evrensele ulaşan bir şiir damarı vardır” dedi. (EVRENSEL)

 

AZERBAYCAN HALK ŞAİRİ BAHTİYAR VAHAPZADE YAŞAMINI YİTİRDİ!

 

Azerbaycan'da SSCB döneminde ‘Halk Şairi’ adına layık görülen Bahtiyar Vahapzade, 84 yaşında, 13 Şubat günü Bakü'de öldü. ölen

Azerbaycan’ın en ünlü şair, dramaturg, bilim adamlarından biri olan Bahtiyar Vahapzade, 1925 yılında Şeki şehrinde dünyaya geldi. 1934 yılında ailesi ile birlikte Bakü'ye göç eden Bahtiyar Vahapzade, eğitimini Bakü Devlet Üniversitesi’nde filoloji ilimleri doktorası ile tamamlamıştı. İlk şiirlerini İkinci Dünya Savaşı yıllarından yazmaya başlayan ve 1945 yılında Azerbaycan Yazıcılar Birliği’ne üye olarak kabul edilen Vahapzade, 1940 yılından emekliye ayrıldığı 1990 yılına kadar 50 yıl boyunca çeşitli üniversitelerde öğretim üyeliği yaptı. Sovyetler döneminde çeşitli ödüller alan ve 1985 yılında ‘Azerbaycan Halk Şairi’ adını alan Vahapzade'ye eski cumhurbaşkanı Haydar Aliyev tarafından da 1995 yılında Azerbaycan halkının bağımsızlık mücadelesine yaptığı katkılardan dolayı ‘İstiklal Madalyası’ verilmişti. Bahtiyar Vahapzade, 4 kez Azerbaycan Yüksek Sovyeti’nde, 1 dönem de Azerbaycan Milli Meclisi’nde milletvekilliği görevinde bulunmuştu.

1980 yılından buyana Azerbaycan İlimler Akademisi’nin asil üyesi olan Vahapzade, 70'den fazla şiir, 2 monoğrafya, 11 de edebi konularda kitabı ve yüzlerce incelemesi bulunuyor. Bakü Devlet Akademik Dram Tiyatrosu'nda Vahapzade’nin, ‘Vicdan’, ‘İkinci Ses’, ‘Yağıştan sonra’, ‘Yollara iz düştü’, ‘Feryat’, ‘Nereye gidiyor bu dünya’, ‘Kendimizi kesen kılıç’, ‘Cezasız Günah’, ‘Darağacı’ gibi dramları sahnelenmişti.

Azerbaycan edebiyatının ve genel olarak 20'nci Yüzyıl Azeri edebiyatının görkemli temsilcisi kabul edilen Vahapzade, ülke dışında da tanınan bir edebiyat adamıydı. Şairin kitapları, dramları ve sosyolojik yazıları dünyanın birçok ülkesinde ve Sovyetler Birliği’ne dahil ülkelerde çeşitli dillerine tercüme edilmişti. (MİLLİYET)

         Bahtiyar Vahapzade’nin şairi tanımlayan bir şiiri:

 

ŞAİR- FİKİRLERİN ÇIRPINAN SELİ,

ŞAİR- HAKİKATİN MUGANNİSİDİR

ŞAİR- TABİATIN DANIŞAN DİLİ

ŞAİR- CEMİYYETİN İSYAN SESİDİR

 

ŞAİR- ZAMANENİN ASRIN VİCDANI,

ŞAİR- TARİHLERİN ŞEREFİ ŞANI

ŞAİR- BU DÜNYAYA ZAMANIN SÖZÜ

ŞAİR- HAKİKATİN HAKKIN GÜZGÜSÜ

 

HASAN HÜSEYİN’İN ŞİİRLERİ HÂLÂ ÇAĞLAYAN BİR IRMAK!...


 

26 Şubat 1984’te yitirdiğimiz Hasan Hüseyin, sanatın ne olduğunu bilen ezilenlerin ve haklının kimler olduğunu net bir şekilde gören ve türküleşen yapıtlarıyla bu gerçeği ortaya koyabilen bir şairdir. Hasan Hüseyin,üreten insanların sorunlarına eğilmeyi önemli bir belirleyicilik olarak duyumsamıştır.Ucuz,düzeysiz ve miskinliği önüne sıfat koyabileceğimiz beğenilere seslenmeyişi bu soylu duyumsamanın sonucudur.

         Abbas Turan’ın saptamalarıyla, Hasan Hüseyin, tat alınarak yaşanılır bir dünyayı hepimiz için özlemektedir. Bu özlem, bütün insanları sarıp sarmalayacak; yoksulluğun bittiği, cahilliğin süpürüldüğü ve kolkolalığın kimsesizlikte bile sezildiği bir yaşamın özlemidir.  O bir güz çiçeği gibi zorda açıp dallanmasını becerebilmiştir. 1950’li yılların acı-tatlı bütün olaylarından etkilenmiş (hatta esinlenmiş),her şeye karşın doğruları savunmuştur.Hapse düşmüş,horlanmış,yazdıkları elinden alınıp yok edilmiş,aç kalmış ama, “damarı damara bağlama” uğraşısını sürdürmüştür. “Atın önünde et,itin önünde ot” durduran gerçeklere “kalabalıkları” , “ormanları” devindirerek yürütür. Öpüşmenin tadını arayan dizeler de,bilerek acıya umut eken kaleme dönüşür. O kalem de “bağımsızlığın,emeğin,yiğitliğin” alanını daraltan boş uğraşların altını çizmeye koyulur.

Onun şiirinde,öfkeyi ustalıkla verme,kavgayı da haklı gerekçelere bürüme çabası,biçem kaygısını daha etkili kılmaya zorlamıştır O’nu. Hasan Hüseyin şiirini olgunlaştıran bir etken de budur. Yalın bir deyişle her şeyi şiirin içerisinde,matematiksel yerine koyma çabası O’nun şiirinin oylumunu da belirlemiştir. Kökünü Anadolu kültüründe tutan, dallı budaklı çoğalmanın somut biçimidir Hasan Hüseyin. Şiiri de “yaratan bir kızgınlığın” uzun soluklu türküsüdür.

         Şiirleri, kavgamızın her santimetre karesinde haykırılmaya devam edilecek!

 

güneşin ortasında insanlar kımıldaşır

ve der ki şakıyan kuş

     yarılan nar

         deliren ateş:

              zaman akıyor

omuzlarında kalabalık nalkırıklarıyla

anasonlu duyarlığında general nargilelerin

bir damla kankurusu çok eski savaşlardan

belki silâhların çürümedik biryerlerinde

belki pişman bir ağzın acıyarak anlattıkları

aşka benzer bir karışık kıtlık direnci

boyunları kafataslı saray kahramanları

yığınlara vatan diye kalan yoksunluk

     ne de çok özlemişiz gökyüzüne kansız bakmayı!  (Kızılırmak’tan)

 

 

 AYDINLIĞIN İLK ÖNCÜSÜ GİARDANO BRUNO HÂLÂ YAŞIYOR DİMDİK!

 

Avrupa’nın yasaklardan kırıldığı bir dönemde düşünceleri uğruna ölümü göze aldığı için yakılan Giardano Bruno, “Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu aşıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım” diyerek sesini yükseltmeye devam ediyor.

 Aristo mantığını reddettiği ve Hıristiyanlık öğretilerini doğru bulmadığını dile getiren ilk felsefecilerdenolan Giardano, düşüncelerinin ve ebedileşmenin ölümlü bedenden daha önemli olabileceğini kestiren ilk düşünürdür. İkinci ağızlara bakılırsa ölürken izleyenleri korkaklıkla suçlayan bir gözü pektir. Ama bu ödünsüz tavrının sonucunda 2555 gün ve 2555 gece sular altındaki bir hücreye, kurşundan "Piombi" zindanına konuldu, sonra da Roma’nın ünlü meydanı Campo de Fiori'de  önce kazığa oturtuldu ve sonrasında cesedi yakıldı.

 

40 YIL SONRA HÂLÂ DİNMEDİ ACISI KANLI PAZARIN!

 

16 Şubat 1969... Yer Beyazıt... 30 binin üzerinde işçi ve öğrenci, 6. Filo’yu protesto mitingi yapıyor...  6. Filonun protesto edilmesi, Amerikalılar dışında kimi, neden rahatsız etsin? Ama onlar, ABD ve işbirlikçilerinin kanlı maşaları bu işler için vardır. Daha iki gün önceden, Milli Türk Talebe Birliği’nin Cağaloğlu’ndaki salonunda yapılan hazırlık toplantılarında ABD uğruna “şehadet” yeminleri edilmeye başlanmıştır bile. 14 Şubat’ta yapılan “Bayrağa Saygı”(!) mitingi, olacakları haber vermektedir. Bir yıl önce yine 6. Filo protestolarına set çekmek isteyen polisçe öldürülen Vedat Demircioğlu anısına devrimcilerin yaptığı anma gösterileri ilk bahanedir. ABD elçiliğinin organize ettiği Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin Başkanı İlhan Darendelioğlu, mitingte “Memlekete ihanet eden bu hainleri toprağa gömme zamanı gelmiştir” diye bas bas bağırmaktadır.

“Din elden gidiyor”du yine! Komünistlerin kökü kazınmalıydı. Endonezya’da yarım milyon komünistin bir haftada nasıl “temizlendiği” gerici yayın organlarında ballandıra ballandıra anlatılıyordu. 15 Şubat 1969 günü hazırlıklar tamamlanıyor, Adapazarı’ndan, Bolu’dan otobüslerle adam taşınıyor, sopalar yaptırılıyor, bıçaklar bileniyordu. Mehmet Şevki Eygi, 15 Şubat’ta Bugün gazetesinde, “cihada hazır olunuz” diye emrediyor ve devam ediyordu: “Büyük fırtına patlamak üzeredir, Müslümanlar ile kızıl kafirler arasında topyekün savaş kaçınılmaz hale gelmiştir... Müslüman kardeşim, sen bu savaşta bitaraf kalamazsın. Ben namazımı kılar, tespihimi çekerim... Etliye, sütlüye karışmam deyip de kendine zulüm edenlerden olma, gözünü aç, bak!.. Onlarda taş, sopa, demir, molotof kokteyli mi var? Biz de aynı silahları kullanmaktan aciz değiliz... Cihat eden zelil olmaz. Sağ kalırsa gazi olur, canını verirse şehitlik şerefini kazanır.”

Pazar günü ise artık her şey hazırdır... Beyazıt’tan başlayıp Taksim’de sona erecek olan anti-emperyalist miting için işçiler, öğrenciler toplanmaya başlarken, aynı saatlerde Beyazıt Camii ve Dolmabahçe Camii doluyordu. Saat 14.00... Beyazıt’ta toplanan yaklaşık 30 bin kişi yürüyüşe geçiyordu sonunda. Sultanahmet, Sirkeci, Karaköy, Tophane... Bu arada Taksim’de gerici gruplar toplanmaktadır. Polis de asıl gücünü Taksim’e yığmış, beklemektedir. Askerden de yardım istenmiştir. 

Yürüyüş kolu, Gümüşsuyu’ndan çıkıp Teknik Üniversite önüne geldiğinde gençlik önderleri bir değerlendirme yapıp Taksim’e bir öncü grup göndermeye karar verirler. Asıl kitle ise üniversitenin arkasından dolaşarak alana girecektir. Ancak yaklaşık 400 kişilik öncü grup Taksim Alanı’na girdiği anda katliam başlamıştır bile. Gün akşam olduğunda, anti-emperyalist güçlerden Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan,  Taksim’de canlarını vermişlerdi. Tarih, 16Şubat 1969…  Anıları unutulmayacak! 

Kanlı Pazar, Ruhi Su’nun sazında ve dilinde şöyle vurgulanacaktı:

Bu pazar kanlı pazar
Dert yazar derman yazar
Kalkın ayağa kalkın
Gidiyor bu çocuklar

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

 

15/2/2009

NAYLON ARABALAR / NİLGÜN ACAR

 

 RESİM: AHMET UMUR DENİZ

 

Bilmem dışarıya çıktığınızda ayrımsadınız mı? Yeni bir tür araba çıktı. Belki yeni değildir. Birkaç aydır, ben yeni görüyorum. Küçük tekerleklerin üzerine, kalın tellerle biçimlendirilmiş. Tellerin arası ve etrafı naylon çuvallarla kaplanmış. Her iki ön yanından, ince demirler çıkartılmış. Ve insanlar, artık kendilerini koşuyorlar bu arabalara.

 

İlk gördüğümde,gerçekten şok olmuştum. Çok yaşlı bir adam, elleri acımasın diye paçavralar sarmış. İki büklüm, çekip götürüyordu bu garip arabayı. Küçüklüğümüzden beri at arabaları, el arabaları, bisiklet biçiminde pedallı arabaları çok görmüştük. Seyyar satıcıların arabalarıydı bunlar. Bazen özenirdik, bazen de yüreğimiz sızlardı. Ama yukarıda söz ettiğim naylon arabanın yanında çok lüks kalıyorlar.

 

Caddelerin, işlek sokakların arasında, bu naylon arabalarıyla içimi burkuyor. Derinden utandırıyor beni. Bu insanlar, çok yaşlı bir adam da olabiliyor, çocuk ya da genç de. Çöp topluyorlar. Kullanılmış pet şişeler, su bidonları vardı, son gördüğüm çocuğun naylon arabasında. Okula gitmesi gerekirken, ekmek parası peşindeydi. Ya o yaşlı amca? Gözlerimden yaş getiren o onurlu insan. Çocuklarının, torunlarının arasında, köşesinde oturmayı ya da kendine has hobileriyle uğraşıp hizmet ve saygıyı çoktan hak ederken, buz gibi soğukta, yağmurda, çamurda, yakıcı güneşin altında, günlük harçlığını çıkartmaya çalışıyordu.

 

Dilencilere oldum olası sinir olmuşumdur. Naylon arabalara kendilerini koşanlar, saygıyla elleri öpülesi insanlar. İSTANBUL!!! Taşı toprağı altın İSTANBUL!!! Şu sarı,altın liralarından biraz da o çocuğa, gence, yaşlı amcaya versene? Çocuk,okuluna gitsin. Genç, geleceğini kursun.Yaşlı amca, birazcık rahat etsin. Kayboluyor her şey, tüm insanlık kayboluyor. Geçmişin içi sızlıyor, bugün yanıp kül oluyor. Gelecek, umutsuzluğun girdabında dönüp duruyor. O naylon arabalar, sırtlardaki çuvallar, usuma, yüreğime kazınıyor.

 

Utanıyorum, eziliyorum, suçluyum. SUÇLUYUM.EVET SUÇLUYUM.

      O kaybolan insanlığın içinde,ben de varım. Görebiliyor, duyabiliyor, algılayabiliyorum çünkü. İçimin tüm çığlığıyla, “HAYIR” demekten başka bir şey yapamamanın ezikliğini yaşıyorum. Romantik bir duygusallık değil. Çözüm getirememenin iliklerimi sızlatan acısı. Kaybolma insanlık! Aç gönül gözünü. Ve birazcık daha adil ol. Kediler, köpekler, martılar ve bazı kuşlar gibi, çöplüklerden, çöplerden beslenmesin insanlar. Yoksa gerçekten, gelecek çöpe gider.


Nilgün Acar /  25. 05. 2008

15/2/2009

BİR DE IŞIK...BİR DE RÜZGÂR...BİR DE YAĞMUR...BİR DE GECE...BİR

FOTOĞRAF: DAVİD CARTİER

 


Bir de Işık

Bir de  Rüzgâr

Bir de Yağmur

Bir de Gece

Bir de Su…

  

Benim gökyüzünden başka kimsem yok. İnsanlarla  aramızdaki köprüler kaçıncı kez yıkıldı. Bu yüzden gecenin bir vakti, ıssız ve karanlık bir tepeden yükselen çığlığım, bir gece kuşunun veya  bir bozkır kurdunun seslenişinden farksızdır. Yaban seslenişimdeki ateşi rüzgârlar okşar. Benim  rüzgârlardan başka dostum yok. Sonsuz döngünün macerasında nereden gelip nereye gittikleri, nasıl oluştukları değil, aslolan var olmalarıdır… Canıma nefes olurken, bağrıma serinlik verirken, açılmış kucağıma bütün kollarıyla sarılırken, görünmezliklerinin ne önemi var… Bazan karşı dağın alnacından kopup gelen yağmur bulutunun nefesidirler, bazan ekinlerin üzerinde başaklara türkü katarak sağılırlar ruhuma.. Bundan mıdır, mahpusu  rüzgârdan ve gökyüzünden ayırıyorlar... Mahpusluk, ölüm kadar  rüzgârsız bırakılmaktır.

  

Ağaç da her yıl yeniden hazana dururken, hazin bir yas içindedir... Var olduğumuz anda başlıyor  yitirmelerimiz. Arkadaşlarımız oluyor; çoğunu bir daha göremeyeceğimizi bilemeden vedasız kopup gidiyoruz bir zaman sonra. Yaşamımıza sessizce girip sessizce çıkıyorlar. İlk yıllarımız, ilk arkadaşlarımız, sonra başkaları; sanki yol geçen hanıyız… Her ömür başka ömürlerin uğrak yeri değil mi; can cana konuk değil mi bu kısa konuklukta… Birbirimizden öğreniyoruz bildiğimiz ne varsa. Birlikte düşe kalka yürüdüğümüz, delilikler yaptığımız, korkulu, sevinçli, hüzünlü ve öfkeli zamanlar yaşadığımız birilerinin bizde konuk olduğu  hiç aklımıza gelmiyor... Biz mi akıyoruz birilerinin yaşamından, yoksa birileri bizden mi akıp  gidiyor?..

 

Bir yandan da, yaşam bizi ölüme alıştıra alıştıra akıyor büyüyen dallarımıza. 20 yaşına, 30 yaşına, 40 yaşına geldiğimizde kaç insan göçüp gitmiş oluyor dünyamızdan… Her defasında da onlar gittikten sonra kıymetleri ortaya çıkıyor… Biz mi nankörüz, yoksa yaşam denilen öğretmen  mi bizi böyle unutmalara da eğitiyor?... Yitirilenlerin yüzümüze çarpan kahreden acısı ve gözyaşları, sevgi dolu bir gülümsemeye bırakıyor yerini zamanla.

 

Haksız düzenlere baş kaldıran kuşaklar her yerde, her çağda kırılıyor, kahrediliyor… Benim ülkemde benim kuşağım bu kırımlardan fazlasıyla nasibini almıştır… Bu yüzden, içimin bir mezarlıktan farksız olduğunu görüyorum, geriye dönüp baktığımda.

 

İnsan insana konuk elbet ve sessizce gittiği yaşamlarda izler bırakır bir armağan olarak. Öfkeli, kırgın, sevinçli, çılgın anıların dürüsünü bırakarak bir kıyıcığına yüreğimizin, sessizce gider konuğumuz. Asıl öğrendiklerimiz yüreğimizle öğrendiklerimizdir; bize kalan anıların çıkınında saklanan. Ne tuhaf, en çok bir bakıştır aklımızda kalan, ya da bir ses tonudur her hangi bir sözcüğü söylerken okşamış olan  yüreğimizi. Olaylar, olanlar silikleşir öncelikle. Anıların dürüsündeki anlardan derlenmiş güzellikler, silikleşen karmaşaların arasından sesleniverir ansızdan. Ne tuhaf bir bilmecedir şu yiyen, içen, uyuyan, ağrı çeken,  ağlayan, gülen, seven, sevişen yaşam; ne amansız bir denklemdir... Beden dediğimiz organların tümü de yaşamın bize verdiği emanetlerdir yalnızca. Kazalarda, belalarda her an yitebilir gövdemizin parçaları… Bir gün toprağa karışıp gidecek olan kalıp, yaşadığımız fırtınalarla, yağmurlarla biçimlenir. Omzumuzu yağır eden yüklerin altına atarlar bizi… Kenar mahallede işsiz genç, bozkırda ırgat, küçük kasabada  tekarabacı, yaşam denilen armağanı elinde tutabilmek için, durmadan acı çeker. Sırtını kambur eden sıkıntılarla yaşamak, işkenceden başka nedir ki… Her sabah, o gün ne yiyeceğini, nereden ne kazanacağını bilemeden uyanan namus, şeref, haysiyet; ahlakı ve dini olmayan kapitalist sistemde ne işe yarar.

 

Birilerinin gasp ettiği yaşam, konuklarını böyle ağırlıyor işte.

Birileri de beden denilen kalıbın istekleri peşinde, bir gün yok olacağı gerçeğini görmezden gele gele, başkalarının acılarıyla besleniyor. Azmanlaşan istekleri tatmin olmayan oburlar ne kadar yoksuldur. Ruhta açılan çatlağı isteklerin ırmaklarıyla bile dolduramazsın. Neyi çok istiyorsa, onun kölesi oluyor, isteklerinin dışındaki dünyayı göremeyenler. Altın satıp para kazanan gökyüzüne bakmaktan ne kadar uzaktır, bir avuç dükkanında ve kasalar dolusu servetinin arasında.

 

Bize ait ne varsa geride kalacaksa bir gün, kalacak olana konukluktur ömrümüz… Sürdüğümüz tarlaları bir gün başkası adımlayacak. Yıllarca her gün girdiğimiz iş yeri kapılarında bir başkası ömür kocatacak…

 

 

Soluk aldığımız şu saniye konuğumuz değil mi?

Az sonra bizde olmayacak.

Belki de biz yaşadığımız her ana konuğuz zaman denizlerinde. Bu anın bedelini ömrümüzden ödeyip, hemen şimdi başka bir ana varır yolumuz…

 

Toprağın bir yerinden bülgüyüp akmaya başlayan o nazlı, o çocuk, o ince su değil miyiz? Kendimize bir yatak açıyoruz aktığımız yerlerde. Bize ad veriyorlar. Bir varlığımız, bir kimliğimiz oluyor. Yürüdükçe çoğalıyoruz. Yaşamayan acı da duymaz, sevinç de. Var oluşumuzun bedelini ödüyoruz insanca olmayan düzenlerde. Yaşamak, sevince, mutluluğa, huzura çılgınca koşarken yaşanılan, sayısız acı ve mutsuzlukla ödenen bir bedeldir. Ah insanın insana ettiği zulüm olmasa… Biraz da ağlamaktır hasretle, kavuşmayı bekleyerek saatleri saymak, birilerinin suratına bağırabilmek, bazan yenilmek, terk edilmek; bazan bir deli sağanak yaşamaktır… Su akarken engellerle boğuşuyor, taşlara çarpıyor, kayaların çevresinden dolanıyor. Bulanıyor, açılıyor, sarınıyor. Karın karın sürünüyor. Hep  iyiyi güzeli aramak yolculuğunda salınıyor. Gövdesinden çiçekler  ağaçlar doğuyor; karıncalar kuşlar ve diğer canlılar içiyor ondan. Su aktıkça çoğalıyor, arınıyor. Durdukça kirleniyor. Durağan sulara benzer yalnızlık. Durağanlık acıdır. Yağmur suları bütün bir gökyüzünü içmeden yok olmuyor. Gökyüzü arındırır yalnızı.

 

Her su aynı mecradan akmıyor, lağımlara akan da var, imansız kıraçlara yolu düşen de; çölleri zorlayan da var, kana bulanan da…

 

Bir su dedi ki; bir ovaya düştü yolum, arındırdı beni. Bir su dedi ki, bir şehre girdim, kirlendim. Bizi kim arındırdı ve kim kirlerini kattı bize. Bu öfkeyi kendiliğimizden mi öğrendik. Bu şarkıyı gönlümüzün aynasına  düşen hangi yüz fısıldadı…

 

Ve bir menzili var her yolculuğun. Sular yataklarının sahibi gibi aksa da, yataklar onları sahibiymiş gibi sarsa da, kimse kimseye sahip değil, yalnızca bir konuk bu macerada.

 

Ah, dedi boşalmış bir ırmak yatağı, bir zamanlar sen benim gövdemi göğün yıldızlarıyla doldururdun ey sevgili; şimdi nerdesin…

 

Suların kuruduğu, toprağın altına girip kaybolduğu bir yer var.

Su, ömrümüzden akıp giden her an gibi, gövdesinden  toprağa bedel ödüyor aktıkça. Belki kendi toprağına bedel ödemek, ona karışa karışa yürümektir aşk. Değilse çiçeklerin var oluşu nasıl gerçekleşirdi?..

 

Su mu yatağına ait,Yatak mı suya?..

Gün olup da boş kalıyor deli ırmakların yurdu.

Onu nasıl bir suyun var ettiğini izliyoruz,çukurunun derinliğinden ve türküsüz kalmış mendereslerden.Boşalmış ırmak yataklarında  rüzgâr inliyor ıssız gecelerde..

 

Toprağın bir yerinden doğan,  başka bir yerde  toprağa karışıp giden sudur yaşam. Yaşam suya düşen güneş ve yıldızlar; su kıyısında büyüyen başakların evrene fısıldadığı şarkı,ağaçların hışırtılı öpüşü zamanı, ve kuş çığlıklarının söylediğinden başkası değil…

 

Köklerini derine salabilirse, toprak altındaki suya varır ulu ağaçlar ve onu var eden sunun türküsünü söyler sevdaya…

 

Ben sende bir konuktum, sinende akıp gittim bir zaman… Gönlünü ve süveydasını yüreğinin bana ait bir hale getirdim. Evrenin benim kokuma ve rengime boyandı... Benim konuğumdun ben sende akıp giderken; kendine göre biçimlendirdin ruhumun gövdesini… Beni sana benzettikçe çırpınıp hırçınlaştım, öfkelenip kükredim. Gövdeni yeniden yonttukça, öfkelerine, sevinçlerine yeniden yön verdikçe bağırıp inat ettin..

Ben senin yatağında sancılarla akardım

Aktıkça derinleşirdi kıraçların

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı

Çünkü ben vardım sende

Ve sen vardın gövdemde

Sen mi yataktın ben mi su

Bunu ayırt edemedik hiçbir zaman

Sanki birlikte yaşanan bu macera hiç bitmeyecekti

Bilemedik

Konuktuk  birbirimize

 

Geçmişten kalan tüm yıkıntıları, molozları da önüne katarak, her ırmak kendi yatağını kendisi açar. Aşk ki, en büyük arınma ve dönüşümdür. Anlatıldığı gibi kibarlıklarla bir yol açılamaz sevgilinin toprağından kendine. Bir fırtınadır, kasırgadır, depremdir, kavgadır. Kolay olmayacaktır katışmak.

Aşk bize kendi sınavını verdirmeden sunmaz güzelliğini..

 

Yaşadığımız dünyada zorunlulukların bir araya getirdiği insanlardan seçtik eşimizi, dostumuzu, arkadaşımızı, sevgilimizi ve düşmanlarımızı… Aynı okulda okuyan çocukların arkadaş seçmesinden farksız. Yaşam ve koşullar bir araya getirdi bizi… Kuşkusuz  yeni atanmış bir memurun gideceği yerde, o gitmeden önce dostları ve düşmanları hazır bekler. Yaşam bir seçmeler  zinciridir başından sonuna… Biz neysek ona göre ölçüp biçiyoruz seçeneklerimizi; yine de onları belirleyen biz değiliz. Vardığımız her menzilde veya zaman diliminde bizi hangi seçeneklerin beklediğini bilemiyoruz… Başkaları da  olsaydı kuşkusuz,sevgililerimiz de, dostlarımız da farklı olabilecekti…

Akrabalar,seçmediğimiz insanlarımızdır; eşimiz, dostumuz ise kendi seçtiğimiz yakınlarımız. Sistemin bizi mahkum ettiği koşullar bir yana, bizi mutsuz edenler seçtiğimiz ve seçmediğimiz yakınlarımız değil mi?..

 

 

Su yolunda akarken nelerle karşılaşacağını bilemiyor; granitler, kefenk setleri, ozalit, kum, kireç taşı ve kıraç toprak… Her biriyle farklı oluyor macerası ve her biri karışıyor kanına…

 

Kuşkusuz seni var eden asıl şey benim asla bilemeyeceğim, benden önce yaşadıklarının toplamıdır… Kimi zaman birilerini yüreğinden bir diken gibi çıkartıp atarsın; acı verir. Bazan dikenin ucu kırılıp kalır etin içinde; orada irin bağlar, sancıtır... İstemli veya istem dışı, birinin yalak gülüşlerine yansıyan iğrençliklerine katılmış, irinini yalamışsındır yarasından, içinde akan kimyasını çıkartamazsın birilerinin… Farklıdır her insanın insanlarla macerası. Onurunu satanı, namusunu hiçe sayanı tanımak kolay değildir. Kurumuş bir yaprağı yeniden yeşertmenin imkansızlığındadır saf duyguları yaşatabilmek, yüreği bataklıklardan  gelenlere... Toprağımıza kuru yaprağını dikenler, onu kurutanların kurbanı olarak, bizde çürümelerini yaşarlar... Suya düşen her canlı yaşamaz… Çürütmelerin de ustasıdır su, kıyıya vurmaların da, yaşam gibi… Şüphe duyulması gereken şüphecidir. Derin sırlar saklayan, derin sırlar arar davranışlarında. Sana aşkla katılan bilir nasıl akacağını; gönül kendi toprağını oraya gelmeden önce de tanıyabilir çünkü. Bir türlü gönlünce sarmaşamayan yatak ve su gibi yaralar birbirini, ya toprağı veya suyu aşka ait olmaktan çıkanlar… Akılla aranan aşk bir türlü bulunamaz.

 

Alışkanlıklar şu ana taşıdığımız varlığımızın bir parçasından başka nedir ki… İyiyi güzeli bulacağım diye  olmadık deneyimlerde bulunanlar  kirlendiklerini bilmeden aşkın havuzunu ararlar… saklanmaya çalışılan kir kokar.

 

İnsanların bobine,cıvataya dönüştüğü; ezberletilmiş mutluluk ve aşk reçeteleriyle bedenlerin peşkeş edildiği, kula kul olunan kapitalizmde masumiyetler yitip gitti.

Oysa aşk kaynağından yeni çıkan su kadar masumdur.

 

Irgatların gövdesi taş altında biten otlara benzer.Ne güneş görebilir doyasıya ne nefes alabilir.Kölelerin ve efendilerin gövdesini farklı büker zaman ve yaşam.Bütün gövdeler bir gün buluşacak toprakla;ve fakat bu kalıbın isteklerini karşılamak için yapılır onca hırgür.Elbette yaşamak budur.Gövde susmadan ruha yardım etmek çileci azizlerin işi olabilir.Ancak sayısız güzelliğiyle  her dem kendini tazelemeye çabalayan yeryüzü,canın giysisi bedenin isteklerine amadedir.Bütün iş hırsı azgınların başkalarının hakkını gasp etmesiyle doğan adaletsizlikte, insan kalabilme hüneri. Kimisi yaşamak için,hakkını ister de bir türlü vermezler ona.Adaletin olmadığı yerlerde  ilişkilerin insanca olması ne kadar zordur. İsteklerimizin havuzu, çoğu zaman dipsiz bir obruktan başkası değildir... Kendi arzularının ipinde kendini ve başkalarını boğanlar, asla öğrenemezler, aşkın üzerini tatmin edilebilir hiçbir aç iştahın kapatamadığını. Oysa aşk belki de suyun evrensel macerasında edindiği kendine özgü ve ebedi taddan başkası değildir. Su aşkı taşır başlangıçtan sona ve sonsuza. Aşkı, görüntülerin aldatıcı büyüsünde, hır gür içinde sevişmelerde, kaçamakların gizemli çılgınlığında arayan, hayal kırıklığı içinde  yeni bir yolculuğa çıkacaktır; bir türlü konaklayacak bir gönül bulamamanın acısıyla… Dilinde, yalnızca hoşnutsuz bir konukluğun, unutulması gereken  kekre tadıyla...

 

Sadakat yüreğine kurduğu binayı kolayca yıkıvermez giden yarin ardından.Burada işimiz bitti diye başka ufuklara koşarak avunamaz. Yüreğine aşkın binasını dikenlerin aşkı karşılıksız kalmayacaktır, bu kadar nankör değildir aşk. Siz sahiden de onun için yüreğinize bir bina mı diktiniz?.. Ya önceki aşklarınız, onların binaları ne oldu? Eğer öyleyse içiniz moloz dolu demektir. Bina  içinde eşyaların da olması gereken bir yapıysa, bedeli, masrafı var demektir bu işin. Oysa, aşkın  binası, yüreğin kendisinden başkası değildir. Bu nedenle her defasında ayrıntılarda aşklarınızı boğazlıyorsunuz demektir. İçiniz ceset dolu. Büyük olasılıkla da aşk diye yaşadıklarınızın  yerini yüreğinizde farz etseniz de, aşk değil, sizin tutkularınıza ördüğünüz zindandır yalnızca…

 

Sadece ışık vuran yanları yoktur dağların, sadece çiçekli yamaçları yoktur… Arka tarafında dik kayalar ve erimeyen buzullar da vardır… Buzul yanlarına küserek sevilmez dağlar… Kara günlerinde yaşamını izlemekte olanlarla  ateşli öpüşler yaşayamazsın… Kuşkusuz sevgili, senin yaralarının ilacı olarak var olan bir tabip değildir… Ağrılarını bölüşerek seni kazanmak değildir aşkın kitabında yazan ayet…  Ve fakat kayalıkları aşarak varılıyor zirvelere, bunun başka yolu da yok… Dağı tümüyle sevmeyenin dağa dair söylediği ne varsa  kendini kandırmaktır yalnızca.

 

Birileri vardır, belli etmeden kapıdadır gözleri. Yan yollar bulunca kaçacak su gibidirler. Bir türlü ısınmaz kanı size, toprağınıza karışamadan akar. Gidesi olan hiçbir şey yokken basit bir bahane bulur. Asıl bahanesi kendine sakladığı neyse odur.

 

Daha iyi anlarız ayrılıklarda,konukluktur ömrümüz

Ve o konuklukta bize konuktur sevgili

Bir gün gider

Bir gün gideriz

Evrenin ortasında yapayalnız bırakıp

 

Geride  rüzgârlar kalır

Bir de yıldızlar

Bir de ışık

Bir de gece

Bir de su…

 

Adnan Durmaz

12.02.2009

1/2/2009

EMEĞİN SANATINDAN 49. MERHABA

 

    Merhaba,

     11 Ocakta Sorun Yayın Kolektifi ve Sanat Cephesi'nin davetlisi olarak katıldığım söyleşide, şiirin neliği ve niteliği üzerine konuşmuştuk. Orada izleyicilerden birinin bana yönelttiği sorulardan biri de şiirimin izleyicilerin yüzde 30'u tarafından anlaşılamayacağı ve bunun sosyalist gerçekçilikle çelişip çelişmeyeceği idi.

     Gördüm ki, şiire bakış ve algılama çevreni aydın olarak nitelediğimiz insanlarda bile kalıplardan ve yerleşik anlayışlardan uzaklaşmamış durumdadır. Hâlâ şiir dilindeki soyutluk, şiiri gerçeklikten uzaklaştıran bir etken olarak görülmekte; bu yargı da insanları kolaycılığa yöneltmekte, “çıplak” şiire itmektedir. Çıplak şiirin sanatsal ve estetik yetilerinden uzaklaştığı algılanamamaktadır.

Bana göre şiir, dil adı verilen gücün yalnız insana özgü ve erkini insandan alan bir imgesel gizler sistemidir. Ama bu sistemin uçları açıktır, açık olmalıdır.

Ama bu açıklığın sınırları şiirin sınırları içindedir. Şiirin sanatsal ve estetik özünden uzaklaşan, şiirin soyut sistematiğinden günlük yaşamın somut sistematiği içine giren şiirler şiirliğinden çok şey yitirmektedirler. Şairin buluşçu ve arayışçı yönü dondurulurken şiirin çağrışım yönü de kilit altına alınmaktadır.

Bir de kapalı şiir savunucuları vardır. Şiiri kapalı gizemli, anlaşılmaz bir biçime sokmayı ve onu fildişi kuleye hapsetmeyi amaçlamaktadırlar. Şiirin hayat ve insanla bağını kopartmaktadırlar. Bunların kimliği, niteliği ve amaçları zaten bilinmektedir. Onlara harcayacak fazla zamanımız da yoktur.

Bu anlayışlar karşısında bizim anlayışımız da  şiiri bir anlam ve ses bütünselliği içinde değerlendirip sözcüklerin çağrışımsal niteliklerine ağırlık vererek, anlatılmak istenen görüntü ya da durumu anlama ve algılama uçlarını açık bırakarak şaire ve şiire özgü bir dille anlatmayı amaçlamaktadır. Savunduğumuz bu şiir, elbette çıplak şiir kadar açık bir ileti sunamaz. Ancak ileti dili düzyazı dilidir. İletiye doğrudan verilen ağırlık şiiri düzyazıya kul eder. Biz, şiirin diliyle, estetik kaygımızdan ödün vermeden de politik şiir yazılabileceğinin bilincindeyiz. Sanatsal gücümüzü de bu bilinçten almaktayız.

İşte ilk anlayış, şiirden ve şiirsellikten uzaktır. Düz yazıyla daha yetkince söylenebilecek şeyleri ölçü ve uyağın dar hücresine sıkıştırmaktır. 2. anlayış, anlamsızlıkla sırlanmış imgelerin lahdine gömmekte şiirde anlamı. 3. anlayış, şiirde anlamı duygu ve zekâya dayalı imgelerle sarmalamakta, sözcüklerin çağrışım zenginliğini kullanmakta; ders vermek, yol göstermek yerine okurun anlama ve algılama duyarlıklarını keskinleştirerek şiirden özümlediklerini yaşama dönüştürme bilinci kazandırmaktadır.

Ali Ziya Çamur

 

BU SAYININ SAVSÖZÜ

 

Günlük dilin, derinliksiz ve kuyum dirhemleriyle bile tartılamayacak denli ağırlıksız, renksiz, kokusuz ve çağrışımdan, sezgiden, doğurganlıktan, retorikten… yoksun; alımlayıcısının kafasına reklâmik sopalarla vura vura ancak, değeri kabul ettirilebilen şair döküntülerini geçerim. Cilt'e değil iç'e bakarım. Döküntü ve kaşıntı problemleri, uzmanlık alanıma hiç girmediler.

Kısaca: Okuruna illüzyon nesnesi olarak bakan, alımlayıcısını verili gerçeklikten ve böylece de insani yörüngelerden olabildiğince uzaklaştırmayı ve artık yaratıcılarının ağızlarından bile ortalığa dökülüp saçılmış  krizik ve kaotik geçitleri tepmelerinde ayaklarına hayat bağı olabilen hegemonya kontrollü, kalantor antetli kâğıtları  kirli küpüne kapatır ve gözlerimin kanatlarını ilkyaz ovalarının gariban köşeli, kalender göğüne ayarlarım. ALİ TEKMİL

 

YAŞAM VE SANATTA
        
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

 
GAZETECİ VE ÖYKÜCÜ ORHAN DURU YAŞAMINI YİTİRDİ


 

1950 kuşağı öykücülerinden, bilim-kurgu  dalında ilk yapıtlar üreten  Orhan Duru’yu 25 Ocak 2009 günü yitirdik. Öykücü yanı gazeteci yanının altında kalan Duru, 70 yıllarda öyküleriyle dikkat çekmeyi başarmıştı. Mavi, Evrim, Yeni Ufuklar, Pazar Postası, Yelken ve Dost dergilerinde ürünleri yayınlanan Duru, “Ağır İşçiler” adlı öyküsüyle 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışmasında başarı ödülü kazandı.

Orhan Duru, ilk kitabı “Bırakılmış Biri” ile adını duyurdu. Daha ilk öykülerinden başlayarak kurgu, anlatım, dil açısından deneysel bir arayış içinde olan yazar, anlatım biçimini oluşturmakta Evliya Çelebi, Kâbusname çevirisi, Silahtar Tarihi ile Naima Tarihi’nden hem dil, hem anlatım açısından yararlandı. Asım Bezirci, Duru’nun öykülerinde “karıştırım, değiştirim, uyarlama, abartma, gerçeküstüne çıkma” gibi öğeleri kullandığını belirtir.

1970’lerde yayınladığı, bir bar fedaisinin bir kadın uğruna ölümünü anlatan “Ernesto” öyküsünde CHE’yi bir bar fedaisine indirgediği için devrimcilerden büyük tepki almıştı. Hatta Erdal Öz, “Ernesto’ya Sataşma Var” adlı bir öykü yazarak Duru’nun tavrını öyküyle eleştirmişti.

Orhan Duru’nun yapıtları arasında şunlar vardır: Bırakılmış Biri (1959), Denge Uzmanı (1962), Ağır İşçiler (1974), Yoksullar Geliyor (1982), Şişe (1989), Bir Büyülü Ortamda (1991); Sarmal (Toplu Öyküler); Deneme: Kıyı Kıyı Kent Kent (1977), Hormonlu Kafalar (1992); İstanbulin (1995); Anı: O Pera’daki Hayalet (1996; Sezer Duru’yla birlikte).(EVRENSEL)

'SONBAHAR' FİLMİNE FRANSA'DAN ÖDÜL

Yönetmenliğini Özcan Alper'in yaptığı, 12 Eylülün sorgulandığı  "Sonbahar" filmi, Fransa'nın Angers kentinde düzenlenen film festivalinde 'en iyi film müziği' ödülünü aldı.

Filmin müzikleri Ayşenur Kolivar, Yuri Yedcanko, Sumru Ağıryürüyen ve Onok Bozkurt tarafından yapılmıştı.

Yönetmen Özcan Alper, ödül kazandığını Göteborg Film Festivali'ne katıldığı sırada telefonda öğrendi. Alper "Sonbahar" filminin müziklerini anlatırken, "Filmde daha önce bestelenmiş başka müzikleri de yeniden düzenleyip kullandık" dedi. Filmin yurt içi ve yurt dışında 9 ödül kazandığını kaydeden yönetmen Alper, "Ödüller tabii sevindirici bir durum. Yeni çalışmalar için insanı motive ediyor, ayrıca yurtiçi ve dışında dağıtım ve gösterimleriyle ilgili de kolaylıklar sağlıyor" diye konuştu.

Bu yıl 32'ncisi düzenlenen ve Türk filmlerinin konu olarak işlendiği Göteborg Film Festivali'ne "Sonbahar" filmiyle katılan yönetmen Özcan Alper, daha sonra Hollanda'daki Rotterdam Film Festivali'ne de aynı filmiyle katılacak.

Sonbahar filmi, daha önce de Locarnoda The Art & Essay Cıcae Prıze ödülünü, 9. Uluslararası Tiflis film festivalinde Gümüş Promethus)  ödülünü, 7-14 Kasım'da İtalya'nın başkenti Roma'da düzenlenen Uluslararası Med Film Festivalinde özel mansiyon ödülünü, bu yıl 15. si düzenlenen Adana Altın Koza Film en iyi film ödülünün yanı sıra en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülü'nü (Megi Kobaladze),  filmin yönetmeni Özcan Alper, görüntü yönetmeni Feza Çaldıran ve sanat yönetmeni Canan Çayır ortak çalışmalarından dolayı Jüri Özel Ödülü'nü, bu yıl Antalya'da dördüncüsü düzenlenen Avrasya Film Festivali'nde NETPAC ödülünü, Kars'ta bu yıl 14.düzenlenen Gezici Film Festivalinde Gümüş Kaz (İkinci Film) ve Siyad(Sinema Yazarları Derneği) ödülünü kazanmıştı.

 
YAZARLARDAN GAZZE İÇİN ŞİİR
 

Türkiye Yazarlar Sendikası’nın “Gazze İçin Bir Şiir” etkinliği, 24 Ocak saat 16.00’da İstanbul Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi.

Etkinlikte, 63 şairin ortaklaşa yazdığı “Gazze Avazı” okunduktan sonra Ataol Behramoğlu, Sennur Sezer, Gülseli İnal, Haydar Ergülen, Tarık Günersel, Sezai Sarıoğlu, Ömer Erdem, k. İskender, Nevzat Çelik, Leyla Şahin, Mehrizat, Halil İbrahim Özcan, Tevfik Taş, Nurullah Can ve Alper Çeker birer şiir okuyacak, Filistinli şairlerden şiirler seslendirilecek. (EVRENSEL)

 
12 EYLÜL’Ü YARGILAYAN KİTAP:
“GENERALLERİN ZABIT VARAKALARI”

            12 Eylül faşist darbesinin içyüzünü, “Generallerin Zabıt Varakaları” ile teşhir eden yazar Orhan İyiler, 12 Eylül’den sadece hesap sormanın yetmeyeceğini, sistemi değiştirmek gerektiğini de ifade etti. Orhan İyiler’in yazdığı ve Devrimci 78’liler Federasyonu tarafından basılan “Generallerin Zabıt Varakaları” adlı üç ciltlik kitap, Mülkiyeliler Birliği’nde düzenlenen etkinlikte tanıtıldı. Yazar İyiler’in de katılarak kitaplarını imzaladığı etkinliğe, Ankara’daki emek ve demokrasi güçleri, aydın ve yazarlar ile siyasi parti temsilcileri de ilgi gösterdi.

Etkişnlikte konuşan Devrimci 78’liler Federasyonu Başkanı Ruşen Sümbüloğlu, Generallerin Zabıt Varakaları’nın sadece faşist darbe süreçlerinde yaşamak zorunda bırakıldıkları büyük acıları, ödenen büyük bedellerin, egemenlerin topluma giydirdiği faşist elbisenin ne anlama

geldiğini anlatan kronolojik çalışma, somut bir suç dosyası olmakla kalmayıp, tarihsel hesaplaşmanın bütün argümanlarını da sunduğunu belirtti. “Her sayfasında bize ait bir tarih bütün çıplaklığıyla soluk alıp vermekte...” diyen Sümbüloğlu, kitabın aynı zamanda, 12 Eylül faşist diktatörlüğü eliyle egemenlerin sömürü, baskı ve şiddette sınır tanımazlığını da ortaya koyduğunu söyledi.

80’inde ama dimdik duran yazar Orhan İyiler de salondakilere, “Sizler büyük bir yaşanmışlığın içinden geliyorsunuz” diye seslendi. Devrimci 78’liler Federasyonu’nun, 12 Eylül faşist darbesinden hesap sormayı sadece kendi acılarının öcünü almak için yapmadığının altını çizen İyiler, “Bundan sonraki darbelerin önüne geçebilmek, Türkiye’nin gerçek demokrasiye, gerçek hukuka ve gerçek kalkınmaya ulaşmasının yolunu açabilmek için 12 Eylül faşistlerinin yargılanmasını istiyorlar” dedi. Asıl özgürlükçü olanların bu hesabı sormak isteyenler olduğunu da dile getiren İyiler, dünya ve Türkiye’nin çok darbeler gördüğünü de ifade etti. Pinochet örneğini vererek, Arjantin’de mahkûm olan işkencecilerin yüksek yargıçlarca serbest bırakıldığını belirten İyiler, “Sadece hesap sormayacağız dostlar. 78’liler dünyanın, sistemin değişmesi için yola çıktılar. Ancak o zaman generaller bir şey yapamazlar” dedi. İyiler, “Size görevler düşüyor. Direnmenin arkasından gelecek olan büyük coşkunun, yol açıcı devrimci mücadeleden insanoğlunun burçlarına, eşitliğin, kardeşliğin, barışın ve gerçek sosyalizmin, insanı insandan kurtaracak o büyük özgürlüğün öncülüğünü yapmakla görevlisiniz. Hiçbiriniz ihtiyarlamadınız o yüzden. Sizi çok daha büyük görevler bekliyor” dedi. (EVRENSEL)

EVEREST YAYINLARINDAN İLK ROMAN YARIŞMASI…


Everest Yayınları’nın, Türk edebiyatına yeni yazarlar kazandırmak amacıyla düzenlediği “İlk Roman” yarışmasının üçüncüsüne başvurular başladı. Daha önce edebiyatın hiçbir türünde kitabı yayımlanmamış yazarlar, ilk romanlarıyla yarışmaya katılabilecek. Yarışmaya katılmak için herhangi bir yaş sınırlaması yok. Yarışmaya katılacak eserlerin, daha önce başka bir yarışmada ödül almamış olması koşulu aranıyor.

Yarışmaya gönderilecek roman dosyaları, bilgisayarda, A4 boyutunda dosya kâğıdına 12 puntoyla ve 1,5 satır aralığıyla yazılıp, 6 nüsha çoğaltılmış olmalıdır. Bu standart dışında kalan dosyalar değerlendirilmeyecektir. Ayrıca her nüshaya, romanın CD veya disket kopyası eklenmelidir.

Yarışmaya katılmak isteyenlerin dosyalarıyla beraber ayrı bir zarfla kısa yaşamöykülerini, posta ve e-posta adreslerini, telefon numaralarını içeren bilgileri Everest Yayınları, Ticarethane Sok. No: 53 Cağaloğlu-İstanbul adresine APS, kargo veya kurye ile göndermeleri gerekmektedir.

Yarışmaya son katılım 29 Mayıs 2009 sonuçlar eylül ayı içerisinde basın yoluyla açıklanacak. Yarışmanın ödülü 3000 TL bu tutar basılacak olan romanın ilk basım telif ücretidir.

Yarışmaya son katılım tarihi 29 Mayıs 2009. Sonuç, Eylül 2009’da basın yoluyla açıklanacak. Ödülü alan roman dosyası ise, Ekim ayı içinde Everest Yayınlarınca kitaplaştırılacak. Ödül tutarı 3 bin TL olarak belirlendi. Seçici kurul Müge İplikçi, Semih Gümüş, Erendiz Atasü, İnci Aral ve Cemil Kavukçu’dan oluşuyor. (NTVMSNBC)

 
ARKADAŞ Z.ÖZGER ŞİİR ÖDÜLÜ İÇİN
BAŞVURULAR BAŞLADI…

Bugüne kadar şiir kitabı yayımlanmamış şairlerin aday olabilecekleri Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü’nün, on dördüncüsü veriliyor. Ödül için son başvuru tarihi 15 Mart 2009. Adayların; kitap bütünlüğü taşıyan, basıma hazır şiirlerinden oluşturacakları, özgeçmişlerini de içeren 6 adet dosyayı; Mayıs Yayınları’nın Sakarya Cad. Özkanlar 35 Apt. A Blok, No: 36 / 20, Manavkuyu, Bornova - İzmir adresindeki Ödül sekreterliğine, APS, kargo ya da taahhütlü posta ile göndermeleri veya elden teslim etmeleri gerekiyor. Mayıs Yayınları yetkilileri, Ödül alacak dosyayı 2009 yılı içinde, telif karşılığını ödeyerek kitap halinde yayımlayacaklarını açıkladılar. Özger’in ölümünün 36. yıldönümünde, 9 Mayıs 2009 tarihinde verilecek.

Ödülün seçici kurulu Sina Akyol, Orhan Alkaya, Suat Çelebi, Haydar Ergülen ve Halil İbrahim Özbay’dan oluşuyor. Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü bünyesinde, 2007 yılında verilmeye başlanan “İlk Kitap Özel Ödülü” devam edecek. 2008 yılı içinde yayımlanmış ilk şiir kitapları arasından, katılım koşulu aranmaksızın verilecek ödülün amacı; diğer yayınevlerini de ilk şiir kitabı yayımlama konusunda cesaretlendirmek.

         1996′dan beri düzenlenen ve bugüne kadar kazanan şairler: Gazanfer Eryüksel-Yücelay Sal (1996), Zeynep Köylü-Hüseyin Peker (1997), Serap Erdoğan-Hüseyin Köse (1998), Kuvvet Yurdakul (1999), Sadık Yaşar (2000), Mehmet Kâzım-Bâki Asiltürk (2001, Bir Şiiri İnceleme), Bahtiyar Kaymak (2002), Nesrin Kültür Kiraz (2003), Ertuğrul Deveci (2004), Cuma Duymaz-Sinan Oruçoğlu (2005), Hayriye Ersöz (2006), Ersun Çıplak (2007, Bir Şiiri İnceleme), Halil İbrahim Özbay ( 2008)  (MAYIS YAYINLARI)

ERGİN GÜNÇE ŞİİR ÖDÜLÜNÜN İKİNCİSİ
BU YIL YAPILACAK…

Genel Merkezi Ankara’da bulunan Çağdaş Şair ve Yazarlar Derneği (ÇAĞŞAD), Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin önemli adlarından olan, yaşarken “Genç ölmek” adıyla tek şiir kitabı yayımlamış olmasına karşın, şiirimizde kendine özgü bir ses olmayı başaran Ergin Günçe adına geçen yıl ilki düzenlenen şiir yarışmasının ikincisi bu yıl yapılacak.

Yarışmaya, 2008 yılının başından 2009 yılının Mayıs ayına kadar yayımlanmış şiir kitabı ya da kitap oylumunda dosya ile katılabilinecek. Kitap ya da dosyaların değerlendirilmesinde şair Ergin Günçe’nin şiirine paralel olarak özgün bir anlatım, imge yapısı, sözcük ve düş gücü zenginliği ve Türkçe’nin doğru kullanımına dikkat edilecektir. Yarışmada birinci gelen yapıtın sahibine 1.000 TL para ödülü verilecektir. Ayrıca 1 adet dosya veya kitap da “Övgüye Değer” olarak seçilecektir.

 Yarışmaya son katılım tarihi, 1 Mayıs 2009’dur. Yarışmaya katılacak olanlar, kitap ya da dosyadan yedi nüsha olarak aşağıdaki adrese, posta ya da kargo yoluyla ulaştıracaklardır.  Yarışmaya dosya ile katılanlar, dosyayı bilgisayar çıktısı ya da daktilo ile yazılmış olarak gönderecektir. Ödül, Haziran (2009) ayında, Ankara’da düzenlenecek törenle sahibine verilecektir. Yarışmada birinci seçilen kitap ya da dosyanın şairi, 2010 yılındaki yarışmada seçici kurul üyesi olacaktır.

Yarışma seçici kurulunda Kemal Özer, Ahmet Uysal, Ayten Mutlu, Çiğdem Sezer, Fadıl Oktay, M. Mahzun Doğan ve şairin ailesi adına Dadal Günçe yer almakta. Ayrıntılı bilgi http://www.cagsad.com/bolum.php?name=basinbiz&no=oku&sid=39 adresinde yer almakta.

 TİYATRO ELEŞTİRMENLER BİRLİĞİ’NDEN
SANATÇILARA ÇAĞRI!


Tiyatro Eleştirmenleri Birliği son dönemde tiyatro camiasında yaşanan olaylara ilişkin bir açıklama yaptı.
“Sanatçılar! Kendinize gelin!  Tepkinizi gösterin” başlığıyla yayınlanan bildiride magazin yazarı Aykut Işıklar’ın Nedim Saban’la ilgili yaptığı şoven açıklama, Nazım Hikmet’in İnek adlı oyunuyla ilgili yaşanan durum ve Atilla Olgaç’ın Kıbrıs’ta askerlik yaparken esir askerleri öldürdüğüne dair açıklaması değerlendirildi.

Açıklamada Işıkların yazısıyla ilgili şu sözlere yer verildi: Işıklar, Nedim Saban’ın duyarlılığını Musevi olmasını bahane ederek konu edinmiş, Saban’ın ticari yaşamını da olmayan, oluşmamış yazı üslubunun içine katarak kendince aşağılamıştır. Aşağılamakla da kalmamış, yazısında hedef göstermiş, alenen ırkçılık yapmıştır.

Nâzım Hikmet’in inek adlı oyunuyla ilgili yaşanan durumun skandal

olarak değerlendirildiği açıklamada ise durumla ilgili “Star Televizyonu muhabiri basında bir diğer densizlik örneği yaratarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nca sahnelenmekte olan Nazım Hikmet’in  “İnek” başlıklı oyununun afiş tasarımında oyunun adını “İnek Nazım Hikmet” olarak okumuş. Ve haber editörü de muhabirin cehaletini yepyeni bir “gaflet ve delalet” örneği göstererek: “İstanbul Şehir Tiyatroları Nazım Hikmet’e İnek dedi” diye haberleştirmiştir. Tiyatro meslek kuruluşları, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Basın Konseyi bu ikinci skandalda da ne yazık ki kendilerini kenara çekmiştir” denildi.

Diğer skandal ise, tiyatro ve seslendirme sanatçısı olmakla beraber, bir televizyon dizisinin “kurt”larından da olan Atilla Olgaç’ın, Kıbrıs’ta askerlik yaparken Rum asıllı 19 yaşındaki bir esirle birlikte 9 kişiyi daha öldürdüğünü itiraf etmesi ve bununla övünmesidir. Açıklamanın bu bölümünde “Atilla Olgaç, uluslararası diplomatik skandala yol açan bu itirafından sonra her nasılsa durumun ciddiyetine varmış ve söylediklerini: "Senaryomdan bölümler" olarak açıklamıştır. Sorunun hukuk boyutunu elbette hukukçular düşünürler, bilirler, ama bir sanatçının ya da sıradan dahi olsa bir insanın hiç utanıp sıkılmadan üstelikte esir bir çocuğu öldürmekle övünmesi ruh sağlığının yerinde olmadığını açıkça sergilemektedir. Konunun, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’nün de zerre kadar dikkatini çekmemesi hayli ilginçtir. Bize göre, Olgaç’ın sahneyi derhal bırakması, kameraların önünden ivedilikle çekilmesi ve yaşadığı travmayı elan atlatamaması nedeniyle tedavi görmesi gerekmektedir. Devlet Tiyatroları ya da televizyon dizisinin yapımcı şirketinin olanakları kısıtlı olduğu takdirde Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Türkiye Merkezi, Atilla Olgaç’ın tedavi giderlerini gerekirse üstlenecek düzey ve güçtedir” denildi.

Açıklamanın sonunda, “Son üç olay, UNESCO’ya bağlı; hem mesleki, hem de toplumsal sorumluluklar taşıyan bir sivil toplum kuruluşu olan birliğimizce, aslında sadece tiyatro camiamız adına değil, toplumumuz açısından da dikkatle izlenmekte; vaki skandallar tarafımızda, toplumumuzun kendi içinde giderek ne kadar çok psikopat yetiştirdiği ve beslediğinin kanıtı olarak değerlendirilmektedir. Bu durum karşısında medya kurumlarımızı duyarlı olmaya; basın meslek kuruluşlarımızı gerekli önlemleri almaya davet ediyoruz. Sadece tiyatro sanatçılarını değil; sessiz, sakin, tepkisiz ortamlarını koruyan tüm sanatçıları her üç skandal için: “Sanatçılar! Kendinize gelin! Tepkinizi gösterin” sloganıyla göreve çağırıyoruz”  denilerek Tiyatrocular ve ilgili kurumlar göreve çağrıldı.

 
NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

 

1/2/2009

ATEŞİN KIZI ZİNYEZDA / İRFAN SARİ

 


 RESİM: LORENCY

 

İzleyenlerin canını okuyan bir filmden değil senin güzelliğinden yazıyorum bu kez. Çok ama çok tehlikeli bir güzelliğin var, çünkü giderek yakıcı olmaya başladın bende. Ateşin güzelliği yakmadan evvel dolaşır gözlerde, eğer ateş değilsen tanrı seni neden alev saçlarla yaratmış? Kıpkızıl saçlarınla nehirleri kurutan sen, bana şiirler okutup halden hale eğiriyorsun bir çelik tarakta.

 

Şimdi sen gönlümün içinden geçmişsin bir kere, daha geçmene gerekte yok, orada aslını yitiren bir yeni yürek var. Bütün hatıralarıyla, bütün benliği ile bir mahkum yürek. Dağları, taşları, vahşi doğayı hayran ederken kendine beni bu yürekle esir etmiş olman haksızlık… Yakıcılık…

 

Bileklerin bileklerimde çok uzak bir yerlerde ateşten kelepçe olur.

 

Bunun hikayesi uzundur. Anlatması zor.

 

Bir başka düşünüyorum seni, daha başka düşünmek neyse işte o. Ateşin rüzgardan çoğalması neyse o, ya da rüzgarın kanatlarını ateşin mavisine bırakması neyse işte…

 

Kor kızıl kıyametim,

 

Seni dili yasak bir coğrafyanın ateşle yakılmış haritasında buldum, çocuklar el pençe durmuş, yiğitler selem sabahında. Elinde bastonu son nefesini son koşusunda tutanların mezar telaşının kaybolduğu bir dem. Vakit geç olsa bile…

 

Ve pürüzsüz bir sabahı andıran yüzüyle dağlardan derdiğim çiçekleri sana benzeterek bulmuşum. Kırmızı çiçekleri… Yani ateş kırmızısı… Yani seni anlatmanın tarifini lal bir kadından dinlemek gibi bir kırmızı… Eller ile, gözler ile dudakların müziksiz ritmiyle… Bir kadın, bir dilsiz kadın tarafından nasıl anlatılacaksa öyle… Elleriyle saçlarını tarif etmek korkunç kızıl...

 

Elbette devran dönecek, cennet yine güzellikler faslı olacak. Yani kor saçlım, devrim olacak dönerken devran. Ben seni yine seviyor olacağım, ama sen yine tehlikeli güzelliğinle kalbime bütün ölümsüzlük marşlarını ezberletecek ve beynimi fiyakalı ikazlarla donatacaksın.

 

Nazlı bir güzellik,

 

Yani sevdalım rüzgar gelip değmeden de dalgalanan bir deniz gibi çalım atan alev-i bir güzellik. Titrek, ürkek ama yakıcı. İntihar ettiren bir nazlılık, bir yol hikayesi değil, bir akşam romantizmi bu bir tarihi yürüyüş güzelliğidir.

 

Tehlikeli…

 

Ama bütün tehlikeler tedbir aldırmaz mı insanda. Tedbirde aşkı yücelere taşımak aşığın işidir. Öyle usta usta taşımak ve kasılarak göğüs germek.

 

Damarlarından aşka şarap taşımak da aşık işidir. Şarabı o damarlarda dinlendirmek, uykusunun demi tutsun diye geceyi gündüze kavuşturan salisede bile nöbette kalmak. Varsın adı mahzenci olsun. Varsın gözlerinin en sıcağında şarabı ısıtsın.

 

Ey nazlı güzelliğin tehlikeli ateşi!

 

Benim gönlümden başıma vuran ateş, seni felsefeymiş gibi sevmenin yangını. Bütün ormanlarımı yaktın. Kurumuş damarlarım ve kül olmuş toprağımla her bahar yeşil, her kış beyaz açmaya beni kuran yine sensin. Ömür saatim.

 

Senin kapında bin yıldır…

 

Duran benim, aşık olan ben!

 

İRFAN SARİ

1/2/2009

NEDEN YENİ BİR SOSYALİST SANAT/EDEBİYAT CEPHESİNE İHTİYACIMIZ VA

FOTOĞRAF:HEİDİ SCHNEİDER

 

Sanatın şimdiki görünen durumuyla sınıflar mücadelesinin geldiği nokta bir bütündür. Doğallıkla her dönem kendi sanatsal atmosferini/beğenilerini de beraberinde getirir. Günümüzün yoz-kozmopolit burjuva kültürü, tekdüze insan modeliyle tüketim tutsağına dönüştürülen bireylerin beğenilerini belirlemektedir. Beğeniler çok geniş çaplı manipülasyonla üretilmektedir. Burjuvazinin ideolojik-sanatsal hegemonyasının çeperinin çok büyük olması ise işçi sınıfının yaşadığı son dönem yenilgileriyle paraleldir. İşçi sınıfının ve emekçi halk hareketlerinin emperyalizm karşısında yaşadığı yenilgi burjuva edebiyatının hegemonya alanlarını muazzam genişletmiştir. Burjuva demokrasisi tarihsel misyonunu tamamlayıp tarihin önünü tıkayıcı bir despotizme kapı açarken kendi despotizmini güçlendirecek sanatsal üretimini de gerçekleştirmektedir. Teknolojik gelişmelerle vitrinini yenileyen sistem, eskisinden daha fazla alana ideolojik etki yapmaktadır. Kapitalist pazara yönelik mistik, bireyci popüler sanat, kitlelerin meta endeksli afyonudur. Bugünün burjuva sanatçıları da bireyci, tamamen içgüdüleriyle hareket eden, toplumsal rol ve sorumluluklarının dışında soyut konular ve insanlar çizmektedirler eserlerinde. Bu sanat anlayışlarında yansıyan ve yaşananlar eşyanın doğasına uygundur, ancak bu durum kendini ideolojik/örgütsel/sanatsal anlamda yeniden üretemeyen Sol’u her geçen gün daha da esir almaktadır. Böylelikle kapitalist piyasa koşullarını refarans alan, “sınıflar mücadelesi üstünde” salt “aydın” konumuyla “tarafsızlık” safsatasıyla yazmak isteyen sözümona “sosyalist” birçok sanatçı türemiştir. Bu türden sanatçılar, Marksist kavramlarla, burjuva gericiliğini yani bireyci çöküş edebiyatını, Sol’un içine sokmaktadır. Mitolojinin gerici yorumunu, bilinemezci görüşleri, gerçekleri çarpıtan imge üstü imgeleri ve bireysel bunalımı bulamaç yaparak, âdeta Sol cenahtaki ileri atılımlarla bu saçmalıkları özdeşleştirmeye başlamışlardır.

 

        İnsanı salt ruhsal tepkimelere dönüştüren popüler Amerikan filmlerinin gerçekdışılığı romana, şiire vb.’lerine fazlasıyla sinmiş durumdadır. Bu eserlerde “güzel” olan gerçeğe aykırılıktır, düşselliktir, fantezidir, mitolojik mistitizimdir. İnsanın kendine, doğaya, bedenine, sosyal ilişkilerine yabancılaşmışlığıdır. Milyarlarca insan, bir avuç emperyalist tiran tarafından düşsel-metafizik bir kültürel ortama kitle iletişim araçlarının manivelasıyla zorlanmaktadır. Medyanın ürettiği sanal dünya ile yaşanan dünya arasında kanla-ölümle-şiddetle yükselen ve adına “demokrasi” denilen bir duvar vardır. Bu duvar milyarlarca ücretli kölenin beynini iğdiş etmek için “sanat” afyonuyla renkli ve cezp edici hale getirilmektedir. Böylece emekçiler üzerinde bu sanat anlayışının sanatın yarattığı narkoz ile meta fetişizmi yükseltilmekte, kapitalist piyasanın nefes borusu açılmaktadır.

 

        Küresel kapitalizmin bir parçası olan Türkiye, yoz ve kozmopolit burjuva kültür çürümüşlüğünün girdabında can çekişmektedir. Can çekişin uzamasına en çok katkı sunan “sol” daha çok batıdan gelen kalpazan sanatçı müsvetteleridir. Düşsel dünyalar içinde gerçekliğin üstünü örten ve bunun anlaşılmasını “sol” söylemlerle gizleyen suçlular, “barış”, “demokrasi”, “sanatçı tarafsızlığı”, “hayırseverlik”, “romantizm”, “sanatçı özgürlüğü”, “hümanizm”, “cinsel özgürlük”gibi kavramlarla emekçi halkalara darağaçları kurmaktadır.

 

        Ancak bu darağaçlarının yağlı urganları Sol’un sanat alanında ideolojik müdahaleyi zamanında yapmaması/yapamaması ile her geçen gün çoğalmaktadır. Bugün, ne hazin burjuva sanatçılar ile sosyalist sanatçılar arasındaki fark flulaşmış durumdadır. Aynı sisli mekânlarda, AB ve “sivil toplum” destekli ortamlarda, aynı banka sermayesi destekli yayınevlerinde, aynı ekranlarda görülmektedir. Ve Sol için bu durum sanatsal alanda ideolojik mücadele şöyle dursun daha da kafa karışıklığını artırmaktadır.

 

        Yarının kazanılması için, saflarımızdaki sisli havanın dağıtılması, süreklilik içinde kopuş, ayrışma ve birliğin yaratılması gerekmektedir. Sol’daki siyasal-örgütsel-ideolojik davranışlarda malûl olan tüm hastalıklar birkaç kat daha mistikleşerek/burjuva ideolojisiyle kaynaşarak sosyalist sanat cephesinde ağır bir travma şeklinde yaşanmaktadır. Sol cephede kabul gören sanatsal faaliyetleri gruplandırır ve neye yaradığını tasnif edersek:

· Örgütsel sorumluklardan kaçış veya kopuş için sanatsal faaliyet

· Ruhsal travmayı, bireysel egoizmi meşrulaştırmak için sanatsal faaliyet

· Sol’un “üstünde” ve tatlı sularda kalmak ve böylelikle “akıl hocalığı” yapmak için sanatsal faaliyet

· Örgütsel bir likidasyonla legale çıkmak ve sistemle bütünleşmek için sanatsal faaliyet

· Sol popülist sanatsal ranttan faydalanabilmek için sanatsal faaliyet

 şeklinde görülmektedir ki, bu olumsuz görüngünün altüst ya da paramparça edilmesi için öncelikle sosyalist gerçekçi yöntemle sorunun teşhis edilmesi ve zararlı unsurların tedavi, olmazsa teşhir ve tecrit edilmesi gerekmektedir.

 

        Bu türden geniş çaplı bir proje ideolojik-siyasal-sanatsal merkezileşmeyi hedef alan bütünsellikle ve uzun menzilli güçlü bir Sosyalist Sanat/Edebiyat Cephesinin yaratılmasıyla mümkündür. Çünkü sınıflar mücadelesinde egemenlere karşı başarı bütün cephelerde güçlü ve donanımlı kadroları gerektirir.

 

        Şimdi şu soruları sorabiliriz: Türkiye’deki Sol’un arabesk/romantik sanat perspektifiyle bu cephenin genişlemesi mümkün müdür? Saflarımızdaki burjuva kültürü ve ideolojisiyle hesaplaşmadan ilerleme nasıl olacaktır?

 

        Artık reel sosyalist uygulamalar ve onların sanat edebiyat politikaları geride kaldı. Sosyalist gerçekçiliği biçimselliğe indirgeyen uygulamalar yenildi. Kemalist resmî ideolojinin birçok bulaşıklığını içinde taşıyan geçmiş dönem Türkiye Sosyalist sanatçıların eserlerini taklit etmek de kimseye bir şey kazandırmıyor. Bugün “yeniden üretim”in gerçekleştirilme zamanıdır. Ancak eskinin altedilmiş bir durumda, yeninin içinde kendisini barındırması ve onu daha üst düzeyde yeniden üretmesi şartıyla. Sanatta da süreklilik ve diyalektik kopuş zorunludur. Ödevimiz bu kopuşu gerçekleştirecek kolektif bilinci, aklı ve eylemi bir Sosyalist Sanat/Edebiyat Cephesi şeklinde mevzi mevzi gerçekleştirmektir. Geçmişi ve bugünü iyi anlamak, öğrenmek ve onu aşmaktır.

 

        “İçerdeki Dışardaki Cezaevinden Bizim Şiir Antolojisi” çağrısı yaratılacak cephenin bir mevzisi olmayı önüne koymuştur. Stratejik amaçları bir fakat farklı formasyonlarıyla temel ilkeler yörüngesinde bir arada olmayı, deney aktarımında bulunarak birbirimizden-farklılıklardan öğrenmeyi, farklılıkları sentezleyerek bu zenginliğimizde yeninin üretimini gerçekleştirmeyi hedefleyen bir mevzi. Bu mevzide birlikte iş yapılmasını hayat ve mücadele öğretmiştir. Bu mevzideki bizim sanatımız sosyalist gerçekçi yöntemle, işçi sınıfından ve emekçi halklardan yana, işçi sınıfı ile birlikte taraf tutan edebiyat olacaktır.

 

“Kahrolsun taraf tutmayan sanatçılar!”

“Kahrolsun edebiyatın üstün insanları!”

10 Ağustos 2005

 KEMÂL KÖK

15/1/2009

EMEĞİN SANATINDAN 48. MERHABA

 

Merhaba,

Yeni bir yılın ilk saniyelerinden itibaren gördük ki her zaman olduğu gibi gelen gideni aratmaya devam ediyor. Tarihin geçmişten bugüne gördüğü en büyük toplu katliam, soykırım, naklen tüm dünya halkları tarafından bir dizi film gibi seyrediliyor. BM ve diğer insan hakları konusunda ahkâm kesiciler bu katliamı onaylarken insan hakları, barış gibi tüm evrensel değerler gözler önünde sıfırlanıyor. İsrail saldırıyor, çoğu çocuk, yaşlı, kadın Filistinli canını yitiriyor. Tüm erdemler erozyona uğrarken biz hâlâ terörist sıfatı kimin önünde onu tartışıyoruz.

Öte yandan ülkemiz toprakları silah kusmaya başladı. Geçmişten bugüne  arta kalan kirli  bir savaşın cephaneleri su yüzüne çıkıyor. Susurluk geldi Ergenekon’a dayandı. Kimi önemli adlar, kirli savaşın komuta kademesindeki bir adla birlikte gene sansasyonel operasyonlarla gözaltına alındı. Çeşitli tepkiler oluştu. Ama görüyoruz ki, bu kirli ad ve ilişkili olanların bir çoğu  sosyalistlere ve Kürt halkına yönelik faili meçhullerde, kıyımlarda buluşuyor. AKP iktidarının çoğu kez muhaliflerine sansasyonel olarak salladığı Ergenekon kılıcı, Demokles’in kılıcına dönüşse de  ortaya çıkan pislikler gösteriyor ki, kontrgerilla yavaş yavaş su yüzüne vuruyor ya da buna dönük umutları pekiştirici olgular var.

Bugünlerde kimliği ve neliği belli Hilmi Yavuz’un “şiir ve hayat” üzerine yazısı konuşuluyor. Zaman gazetesinde yayınlanan bu yazıda gene kaş altından Marksistlere yüklenmekte: “Öteden beri vulgar Marksist bir poetikanın dayatmasıyla, şiirle hayat arasında zorunlu bir bağ olması gerektiği düşünüldü.” Bu vulgar (kaba) sıfatını kimin için kullandığını üstü kapalı geçiyor Yavuz. Bugün de savunulduğunu da ayrıca belirtiyor.

 Şiir ve hayat ikilemi üzerine yazısını kuran Yavuz, Amerika’yı yeniden keşfedercesine hayatın şiire doğrudan değil dolaylı girebileceğini belirtiyor.  Söze Adorno’da aldığı alıntıyla başlıyor: “lirik şiir, Dünya'nın, Kapitalizm dolayımında 'şeyleşme'sine ('reification') ve burjuva ideolojisinin bu 'şeyleşme'yi gizleyip örtbas etmesine karşı, 'kendine özgü bir muhalefet'i dilegetirdiğini bildirir. '[Lirik şiirin] yüceliği, ideolojinin gizleyip örtbas ettiklerini açığa çıkarmasındadır”  Yavuz, bu alıntıyla  ideolojilerin şiirden uzaklaştırılmasını imlerken aklıma Nâzım’ın Halide Edip’e yanıtı geldi. Halide Edip, Nâzım’ın şiirlerini beğenmiştir ama ideolojik olmasından yakınır ve “İçlerinde ‘Taranta Babu’ ve sırf ideoloji propagandası olan parçalar çıkarılırsa ‘Benerci Kendini Niçin Öldürdü’ derecesindeki eserleriyle gençler arasında, hatta bu devirde dahi sıfatını alabilecekler vardır” der. Nâzım da, “Hey sersem bayan, ben dâhi değilim, fakat iyi bir sanatkârım ve bunu her şeyden önce ideolojime borçluyum. Eğer sizin iyi sanatkârlarınız yoksa, ideolojinizin bugün artık iyi sanatkâra muhteva olamayacak kadar tefessüh etmiş olmasından gelir"  diyerek ağzının payını verir.

Hilmi Yavuz, sanat ve hayat konusundaki sözlerini dolambaçlı olarak alıntılarla doldurduktan sonra sonuç bölümünde şu yargıya varır: “Sanatın amacı, gerçekliğin taklidi ya da yansıtılması değil, gerçeklik duygusu (vraisemblable) uyandırmaktır.” İşte burada Yavuz Marksistlere yakalanıyor.  Evet sanatın amacı Marksist sanatçılara göre de ne gerçekliğin taklidi ne de yansıtılmasıdır. Ama  gerçeklik duygusu uyandırmak da değildir. Bu olgu belki romanda, sinemada söz konusu olabilir. Sanatın bütününde değil. Sanatın amacı, toplum-doğa gerçeğini, bunların gerek kendi içlerindeki çelişkilerini, gerekse birbirleriyle olan çelişkilerini diyalektik bir yaklaşımla estetik olarak, anlatmaktır.

Yavuz’un son yargısına biz de katılıyoruz elbette: “Bir şiirde, somut ve maddî hayatın şiire doğrudan dahil edilmediğine bakarak, o şiirin hayatla ilişkisi olmadığını sanmak yanıltıcı olabilir.” Hilmi Yavuz’un derdi ne şiir, ne hayat! Hayata ancak gölgelerden bakabilen şairin derdi ait olduğu çerçeve içinden Marksistlere saldırmak.

Hep olumsuzluklar yaşıyoruz gibi görünse de, elbet güzel şeyler de olmuyor değil.  30 ve 31. sayılarımızda sosyalist sanat sitelerine, grup ve hareketlere çağrı yapmıştık. Emeklerimizin dağ başlarında ıssız yollarda tek tek ağaçlar gibi kalmadan bir bahçeye, giderek ormana dönüşmemiz gerektiğini dile getirmiştik.  Bu çağrımıza ilk yanıt veren ve yanıtlarını işbirliğiyle hayata geçiren Sorun Yayın Kolektifi şair ve yazarları tarafından oluşturulan Sanat Cephesi (sanatcephesi.org) olmuştu.  Sanat Cephesi’nin “Kültür-Sanat Konferansı”na grubumuzdan ben, Yaşar Doğan ve Babür Pınar tebliğ sunmuştu. Son olarak 2. Çukurova Kitap Fuarında Sorun Yayın Kolektifinin düzenlediği toplantıya çağrıldım. Bu arkadaşlarla tanışma, söyleşme olanağı buldum. Oradaki etkinlikte şiirlerimi okudum, Emeğin Sanatı’nın sanata sosyalist bakışını anlatma olanağı buldum. Sanata ve hayata bizim gibi bakan dostlarla tanışma olanağı bulduk. Bu etkinlikler çoğalarak buluşarak sürecek elbette.

 

Ali Ziya Çamur

                       

BU SAYININ SAVSÖZÜ

 

İşte sanatçıyı diğer bireyden ayıran şey; yaratma cesaretinin olmasıdır. Etkilenme diğer bireylerde bir karşılaşma olarak kalır. Esinle yazıyorum diyen şairlerin yanılgısını ben şöyle algılıyorum. Bir karşılaşma vardır. O karşılaşmada sözcükler varlıkla yokluk arasında devinen ‘im'lerdir. İşte o " im'ler düşüncelerimizde bir olayın etkisiyle imgeleşir. Şair bunun bilincinde olmadan yaratma cesaretine adım atmıştır. Varlıkla yokluk arasında devinen sözcükler bir imgeyle varlığa dönüşmek için şairin iç dünyasında fırtınalar koparır. Artık imge sonbahar yaprakları gibi dökülmeye başlar; yani dışlaşmak için uçuşur. Kalemi eline aldığında dizeler su gibi akar. Şaire şiirini nasıl oluşturduğu sorulunca; bu hazırlanma sürecinden habersiz olduğu için, şiirle somutlanışını, esinle açıklar. Kimileyin de dil akıtacağı yatağı bulamadığı için sözcükleri yanlış kullanır.

Şairde etkilenmenin gizil gücü karşılaşma ve yaratma cesaretidir. Şiiriyle somutlanışı da fiilin özneleşmesidir. Doğuştan yetenekli şairde yaratma eylemi "fiil" yoktur. Şiir onda töz olarak vardır. Tektir. Hareketsizdir. Şiir de, kendi de fiilsiz öznedir. NURSEN URAL

 

YAŞAM VE SANATTA
        
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

 

 

ATTİLA İLHAN ROMAN ÖDÜLÜ “KASIRGANIN GÖZÜ” ROMANIYLA NECATİ TOSUNER’E  VERİLDİ


 

İş Bankası Kültür Yayınları tarafından Attila İlhan anısına düzenlenen ve bu sene roman dalında verilen “Attila İlhan Roman Ödülü”nü kazanan yapıt açıklandı. Doğan Hızlan başkanlığındaki seçici kurul, Necati Tosuner’in Kanat Yayınevi tarafından yayımlanan “Kasırganın Gözü” romanını ödüle değer buldu.

Doğan Hızlan başkanlığında Cengiz İlhan, Talat Sait Halman, Nursel Duruel ve Semih Gümüş’ün katılımıyla toplanan jüri, hikayesini kurgulama biçimindeki ustalığı, işlediği sorunu açık ve örtük yanlarıyla yansıtma olgunluğu, dili başlangıcından bugüne kullanma yetkinliği ve Türkçeyi yazınsal dil içinde yoğunlaştırmaya ve zenginleştirmeye dönük olarak verdiği emek nedeniyle, Necati Tosuner’in Kanat Yayınevi tarafından yayımlanan “Kasırganın Gözü” romanı ödüle layık bulundu

Kurul aynı zamanda, 2009 Attila İlhan Ödülü’nün “Attila İlhan Üzerine Yapılan Araştırma, İnceleme, Eleştiri” dalında verilmesini kararlaştırdı. (EVRENSEL)

 

NAİL ÇAKIRHAN GENÇLİK ÖDÜLÜ DÜZENLENDİ…

   

            Mayıs ayında gerçekleştirilecek 4. Akyaka Uluslararası Edebiyat Günleri’nde, ekim ayında yitirdiğimiz mimar Nail Çakırhan anısına şiir yarışması düzenlenecek. Uluslararası Ağa Han mimarlık ödülü sahibi Nail Çakırhan’ın anısına düzenlenecek şiir yarışmasına 1985 ve sonrası doğumlu bütün üniversite lisans öğrencileri katılabilecek. 4. Akyaka Uluslararası Edebiyat Günleri kapsamında düzenlenen yarışmada dereceye girenler 22-23-24 Mayıs 2009 tarihlerinde, Akyaka Belediyesi’nce Akyaka’da konuk edilecekler.

Yarışmanın jüri üyeliği görevini Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı Gökhan  Cengizhan, şairler Kemal Özer, Şükrü Erbaş, Bozan Yaman, İbrahim Baştuğ yürütecek. Yarışmada plaketin yanı sıra birinci kitap setiyle ödüllendirilecek.

Şiirlerde konu sınırlaması bulunmuyor ve yarışmacılar en çok üç şiirle katılabiliyorlar. Şiirlerin daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış olması şartı bulunuyor. Yarışmaya katılacak şiirlerin en geç 1 Mart 2009 tarihine kadar tulayakkoyun@hotmail.com adresine göndermeleri gerekiyor. Yarışma sonucu 22 Mayıs 2009 tarihinde duyurulacak. Yarışmada dereceye girenlere ödülleri Akyaka Uluslararası Edebiyat Günleri etkinlikleri içinde verilecek.(SOL)

 

EMEKÇİ ŞAİR ŞEREF ÖZTÜRK USTA’NIN

İLK ŞİİR KİTABI ÇIKTI: “SEKSEN KERE SÖYLEDİM”


 

Emeğin Sanatı şair-yazarlarından emekçi şair Şeref Öztürk Usta’nın  ilk şiir kitabı “Seksen kere söyledim”   yayınlandı.

Şeref Usta, 1947 yılının 1 ocak günü Makedonya da Tetova da ( Kalkandelen ) doğdu . 1956 yılında serbest göçmen olarak Türkiye ye geldi. Türkiye de kendisini bekleyen zorlu yaşam koşulları içinde ustalık mahareti gerektiren ve ona “Usta” payesini de kazandıran çeşitli işlerde çalıştı. Patronluğu ve işçiliği bir arada yaşamayı becerebilen ender insanlardan biri olarak hem davasının hem sevdasının hem de kavgasının peşinden koştu. Bir yandan çeşitli sendikalarda işçi sınıfını temsil ederken bir yandan da aslanın ağzındaki ekmekten payına düşeni alarak yuvasındaki kuşlarına taşıdı. Zamana ,yaşama ve kendisine başkaldırışı kaleminden döküldü dizelere. İlk şiirleri 1969 yılında Adana Zafer gazetesinde yayınlandı. Bir çok şiiri başta Ada Dergisi olmak üzere Emeğin Sanatı dergisi, çeşitli yıllıklar , gazeteler ve dergilerde yayınlandı. Bunun yanı sıra Kamalak Edebiyat ve Sunak Dergilerinde de ismini duyurdu. Şiirleri Fikret Otyam ve Atilla İlhan’ın da dikkatini çekerek eserlerinde yer buldu. Çeşitli internet dergilerinde ve şiir sitelerinde de bir çok şiirine  rastladığımız Şeref Öztürk Usta, aşkını da sınıfına ve kavgasına dahil ederek dizelerine dökmüş ve farklı kişiliğini şiirlerinde de yansıtmıştır.

Şiirlerine yaşamın her alanı ve her tür yaşamsal eylem konu olmuştur. Duru bir dille yazdığı şiirlerinde her okuyanın kendisine dair alacağı bir mesaj mutlaka vardır. 1967 yılında yazmaya başlayıp ‘’ kırk yıldır yazıyorum , bir karınca kadar yol alamadım ‘’ diyen şairimiz sayısız şiirleri arasından derleyip sayılı sayfalara sıkıştırdığı şiir kitabına yine kendi üslubunca bir isim verdi: “80 kere söyledim benden şair olmaz dedim” diyerek farklılığını bir kez daha ortaya koydu. Öykü ve deneme alanında da yapıtları olan Usta’nın diğer yapıtlarının da kitaba dönüşmesini diliyoruz. (KAYNAK:LAVARACI.COM/R. AKYOLLU )

 

ANTAKYA’DA YAYINLANAN DAR SOKAK  DERGİSİ’NİN

OCAK SAYISI ÇIKTI…

Antakya’da yayınlanan aylık Edebiyat Dergisi “Dar Sokak” ın  6. Ocak sayısı çıktı. Dar Sokak’ın son sayısında 2008 yılına dair değerlendirmeler öne çıkmakta: 2008’de Antakya edebiyat ortamı, 2008’de edebiyat, dergiler ve şiir, 2008 yılında edebiyat dergileri değerlendirilmekte. Dergide  Arife Kalender’in, Faiz Cebiroğlu çevirisiyle Macit Abu Goş’un, Halil İbrahim Polat’ın, Ahmet Yılmaz Tuncer’in şiirleri yer almakta.Ayrıca öyküleriyle Alper Akçam, Ferit Sürmeli, A. Kadir Konuk; denemeleriyle Onur Aslan, Hasan Yolcu ve Murat Altınöz’ün sinema sanatçısı Nur Sürerle söyleşisi yer almakta…

Dar Sokak  dergisine ürün göndermek isteyenler için posta adresi, PK 16 Antakya- Hatay. Editörlerin e-posta adresleri:Türkiye Editörü Murat Altunöz   (murataltunoz@hotmail.com), Avrupa Editörü Faiz Cebiroğlu    (faizce@hotmail.com)

 

HRANT DİNK’İN SESİ HİÇ DİNMEYECEK!

 

Acısı taptaze içimizde kanamakta. Gülüşlerinde faşizme karşı  umut saçan bir bahar kan içinde hâlâ. “Su Çatlağını buldu” diyen sesi kulaklarımızda çınlıyor.  Ve  onun sesinde yiten bir düş şahlanıyor. Grileşen renklerimiz buluyor yeniden nüanslarını. Acısı kor gibi duruken içimizde çok sözü de gereksiz buluyoruz.  Şimdi dostları şu seslenişle çağırıyor Hrant’ı anmaya,  diğer dostlarını. Gelin birlikte bu sese kulak verelim. “19 Ocak'ta, Saat Üçte,  Aynı Yerde... “

Hrant Dink aramızdan ayrılalı  tam iki yıl oldu.O’nun devlet görevlilerince ya da onların gözetimi altında  katledildiği oraya çıktı. Deliller karartıldı. Yakalanan bu kanlı cinayetin ortağı sustular. Kimileri ise terfi ettirildi. Şurası gerçek ki, bizler bu ülkenin yurttaşları olarak, güvercin tedirginliğinde, gerçek failleri bulunmamış suikastlarla bir arada yaşamaya alışmak istemiyoruz. Bu akıl almaz cinayetten nefret üretmeyen onurlu kalabalıklar olarak, bebeklerden katil yaratan karanlığa  ışık düşürmek için, ülkemizin aydınlık geleceğine sahip çıkmak için, adalet için, barış için, kardeşlik için, Hrant Dink davasının mağdurları ve takipçileri olarak her 19 Ocak ‘ta  onun halkların kardeşliğini anlatan sesini çınlatmaya devam edeceğiz.

 

ONBEŞLER VE MUSTAFA SUPHİ UNUTULMAYACAK!..

 

Kazıdık on beşlerin ismini,
Kanlı kızıl bir mermere!
Bir çelik aynadır gözlerimiz,
On beşlerin resmini
Görmek isteyenlere...

                  Nazım Hikmet / 1925

 

On dört yoldaşıyla birlikte Mustafa SUPHİ Karadeniz'in azgın sularında can verdiğinde 1921 yılının 28 Ocak'ı 29 Ocak'a bağlayan gecesiydi. Mustafa Suphi 1883 yılında o zaman Trabzon'un bir ilçesi olan Giresun'da doğdu.   İstanbul'da hukuk fakültesini bitirdikten sonra Avrupa'ya gitmiş, oradaki öğrencilik yıllarında ise sosyalist fikirlerle tanışmıştır. Anadolu halklarının içinde yaşadığı sömürü ve baskı koşullarını değiştirme mücadelesi için ülkeye döner. Ülkeye döndükten sonra öğretmenlik, gazetecilik gibi işler yaparken sosyalist düşüncelere yakın çevrelerle de bağ kurmuştur. Ülkenin içinde bulunduğu gidişatın sorumlusu olarak gördüğü saraya ve emperyalizme karşı mücadeleye atılan Mustafa Suphi, tutuklanıp Sinop kalesine sürgün edilir. Halkın aydını olma sorumluluğuyla hareket eden M. Suphi, tutsaklığa kendi elleriyle son verir. Trabzonlu motorcu Mustafa Reis'in yardımıyla on yoldaşıyla birlikte Sinop zindanından firar eder ve Karadeniz'in iri dalgalarını, mavi sularını aşarak Rusya'ya geçerler.

Suphi orada Bolşeviklerin saflarında sosyalist devrim savaşına katılır. Ama onun aklı kendi vatanındadır. Anadolu halklarının emperyalizme karşı isyan ateşlerini parça parça tutuşturmaları karşısında sabırsızlanır. Bir an önce ülkeye dönebilmenin koşullarını zorlar. Rusya'da kaldıkları süre içinde diğer bir grup Türkiyeli devrimciyle birlikte Türkiye Komünist Partisi'ni kurarlar. Ardından da Anadolu'daki kurtuluş savaşına katılabilmek için Ankara Hükümetiyle ilişkiye geçerler. Kemalist yönetim onların geri dönme isteğine olumlu cevap verir. Bunun üzerine Bakü'den yola çıkarlar. Fakat, Kemalist hükümetin ihanetinden habersizdirler.. 11 Ocak 1921'de TKP önder kadrosu Kars'a varır.. Kars'tan Erzurum'a doğru yola çıkan TKP heyeti yol boyunca hükümetin tezgâhı olan protestolara uğrar. Erzurum'da protestolar iyice artar. Bunun üzerine TKP heyeti Trabzon'a yönelir. Onları, Trabzon'da ise Mustafa Kemal’in muhafızı  Topal Osman’ın örgütlediği  Kahya Yahya çetesi beklemektedir. Kahya Yahya ve adamları TKP'lileri "İnebolu'ya götüreceğiz" aldatmacasıyla bir balıkçı motoruna bindirip denize açılırlar. Fakat motor Karadeniz'de fazla yol almadan çetenin adamları Mustafa Suphi ve on dört yoldaşına saldırarak onları katlederler. Tarihin bu dönemine, bu büyük katliamla birlikte yazılır Karadeniz'in adı.

Mustafa Suphi ile birlikte katledilenlerin adları: Samsun Hançerli mahallesinden Mustafa Suphi, Üsküdar Ahmet Çelebi mahallesinden Ethem Nejat (İzmir Maarif Sadr-ı Sabıkı), Erzincanlı Aşçıoğlu Bahaeddin (Muallim), Uşak’ın Hacı Hüseyin Mahallesinden Kasım Hulusi, Sürmene’nin Asu Kariyesinden Kıralioğlu Maksut, Cihangirli Hilmioğlu İsmail Hakkı (Doktor), Van Ercişten Ahmetoğlu Hayrettin (Nefer), Bandırma Manyas Nahiyesinden Hakkı Bin Ahmet Ali (Topçu Yüzbaşı), İstanbullu Emin Şefik (Mühendis), Kadıköylü Tevfik Bin Ahmet (Tayyare Yüzbaşısı), Manisalı Kazım Bin Ali (İhtiyat Zabiti), Erzincan’ın Akdağ Kariyesinden, Hatipoğlu Mehmet, İzmir Tilkilikten Hacı Nustafaoğlu Mehmet, Kandıralı Cemil Nazmi Bin İbrahim, Meryem (Mustafa Suphi’nin eşi)

29 Ocak 1921’de Karadeniz’de söndürülmek istenilen kıvılcım bugün yolumuzu aydınlatıyor. Bu kıvılcım Kızıldere’de, Çiftehavuzlar’da, Dersim’de, Karadeniz dağlarında, Toroslarda ve Ege dağlarında, 19 Aralık’ta, 19 Aralık’tan F Tipi Hapishanelere... alev olup büyüdü. Mustafa Suphi ve yoldaşlarını saygıyla anıyor, uğruna öldükleri inançlarına sahip çıkıldığını belirtiyoruz. Anıları mücadelemizde yaşıyor.

 

ONBEŞLER İÇİN

 

Yangınlara fazla bakan gözler yaşarmaz

Alnı kızıl yıldızlı baş secdeye varmaz

Dövüşenler ölenlerin tutmaz yasını

 

Yine fakat bir yıldırım zulmeti yırtsa

Sağır göğün koynundaki çanı haykırtsa

Anıyoruz göğsünüzün son sayhasını

 

Eski cihan yeni cihan önünde eğil!

Aramızdan birkaç yoldaş ayırmak değil,

Her ne yapsan varacağız emelimize!

 

Karadeniz…bunu duysun derinliklerin:

O ateşli göğüsleri delen hançerin

Kabzasını alacağız biz elimize!

 

Nazım-VaNu (Batum, 1922)

 

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

 


15/1/2009

KOLAY MI ADAM OLMAK / ERHAN TIĞLI


RESİM: ERİC DROOKER

 


      Adam, bizde adı çok geçen ama pek az bulunan bir nesnedir. Ne yenilir ne içilir; tatlı dili,   derler. Oysa çoğu zaman tersi olur hep. Mülk gibi alınıp satılır adamlar, yoksulluk yüzünden yük olur can gövdeye. Anneler babalar çocuklarının adam olması için çilelere katlanırlar ama ünlü fıkrada olduğu gibi, evlat doktor olur, mühendis olur ama bir türlü adam olamaz nedense.

 

      Adamdan sayılmak, adam yerine konulmak hepimizin hoşuna gider. Sürücüler birdenbire önlerine çıkıveren yayalara kızarlar, “Çiğnendiğine yanmam, seni adamdan sayarlar da benden hesap sorarlar, ona yanarım” diye bağırırlar. Seçmenler dört-beş yılda bir olsa da adam yerine konuldukları için çok sevinirler, ne kadar kızarlarsa kızsınlar, politikacılara oy verirler, onları koltuk sahibi ederler.

 

      Bir türküde, âşık, sevdiğine, “Kaçma güzel kaçma, ben adam yemem” diye sesleniyor ama bir tenhada yakalasa onu, karnım tok da demez hani...

 

      O kadar adam canlısıyız ki, hiçbir işimizi adamsız yapamaz, her işin bir adamı olduğuna inanır, adamını bulmaya çalışırız. Herkes her şeyi yapamaz, her işin bir adamı vardır. Olmaz olmaz deme, adamını buldun muydu akan sular bile durur! Birisinin dostumuz ya da çıkar ortağımız olduğunu belirtmek için, “O benim adamımdır” diye övünür, caka satar, adamlık taslarız. “Adamım” sözcüğünü kimi kadınlar kocaları için kullanırlar.

 

      Anneler babalar çocuklarını azarlarken, “Koca adam oldun. Bu yaptığın sana yakışır mı?” derler ama adamlığa yakışmayan işler yapmakta onları bastırırlar. Birisinin iyi bir kişi olduğunu “adam evladı” diyerek belirtiriz. “Adamın yüzüne şöyle bir baktım mıydı, onun nasıl bir adam olduğunu hemen anlarım” diyerek adam sarrafı geçiniriz.

 

      Bizi hayal kırıklığına uğratanlara, “Kalıbına bakıp da adam sanmıştım seni” der, kızdığımız kişilere, “Sen de adamım diye geziyor musun, adamlık nerde sen nerde!” diye sesleniriz. Adam olmayı kolay sanan küçüklere, “Senin adam olman için kırk fırın ekmek yemen lazım” diyerek hadlerini bildiririz. “Adam olacak çocuk ...den bellidir” diye bir söz vardır ama bence geçersizdir, kimin ne olacağı önceden pek belli olmaz. Zaten adamlık anlayışımız başka başkadır. Kimi kaynağı ne olursa olsun, çok para kazanmayı adamlık sayar,   böylelerini büyük adam sananlar vardır. Kiminin adamlığı torpille, dayıyla yüksek mevkilere çıkmak, caka satmaktır. Kiminin adamlığı herkese tepeden bakmaktır, kiminin adamlığı ona buna çamur atmaktır. Adamdan sayılmayan küçük adamlar bütün yükü çekerler de gık bile demezler, büyük adamlar gibi hazırdan  yemezler, onun bunun sırtından geçinmezler. Asıl adam gibi adam olanlar bunlardır ama ne yazık ki değerleri bilinmez.

 

      Adam var adamcık var yani! Adam tutarken, adam seçerken adamakıllı düşünmeli. Rodin’in “düşünen adam” heykeli ünlüdür. Buradaki adam ne düşünüyor acaba? Sakın, ne olacak bu insanların hali demiş olmasın! Kimi özde kimi sözde adamdır. Sözde adamı bir şiirimde şöyle dile getirmiştim: “Kişiliği çember: Dönüyor / Merhameti komada: Ölüyor / İlgisi saman alevi: Sönüyor / Ağlayan var şurada: Gülüyor / Çevreyi durmadan kirletiyor / Adama bak adama/ Yaşıyor(!)”

 

      Bir fıkrayla  limana götürelim peynir gemimizi.

 

      Adamın biri Karadenizli dostunun konuğu olmuş. Ev sahibi onu gezdirirken yolları mezarlığa düşmüş. Mezar taşlarının üstünde yazı yerine dikey yatay çizgiler varmış. Adam bunların ne olduğunu merak etmiş. Şöyle demiş bizimki: “Şeref işaretidir bunlar. Şu üç dikey, bir yatay çizgi çok şerefli adamımızı belirtir. Vurdi vurdi vurdi, vuruldi demektir. Yanındaki de şereflidir: Vurmiş vurmiş vurulmiştir. Onun yanındaki de şerefli sayılır; vurmiş vurulmiştir.” Adam başka bir mezarın önünden geçerken hiçbir işaret görmez, “Peki bu kim?” diye sorar. Karadenizli yüzünü buruşturur; “Geçelim oni” der. “Ne vurmiş ne de vurulmiştir  o, eceliyle öldü, adam değildir.”

 

      Şaka bir yana, adam gibi ölmesini bilmek de iyidir ama en önemlisi adam gibi yaşamak, adamlığına leke sürdürmemek, ne olursa olsun, adam olmaktan vazgeçmemektir

                                                                       

Erhan Tığlı

1/1/2009

EMEĞİN SANATI'NDAN 47. MERHABA


 

Merhaba,

Yeni bir yıla kanlı görüntüler içinde giriyoruz.Amerikan emperyalizminin işleri karakolu İsrail’in soykırıma giriştiği Gazze sokaklarında ölüm genç-yaşlı, kadın-erkek, çocuk-büyük ayrımı yapmıyor. 2008’in son günlerinde yaşananlar, aslında 2009’un da insanî değerler açısından aydınlık olamayacağının bir göstergesi değil mi?

Her yeni yılın sonunda bir muhasebe yapılır. Olanlar, olmayanlar, yapılanlar, yapılmayanlar bir gözden geçirilir. 2008’e baktığımızda, ilk gözümüze çarpanlar, Tuzla tersanelerde işçi kıyımları, kot taşlama işçilerinin suyun yüzüne çıkan dramları, ve iktidarın her alanda derin ve yoğun bir baskı politikası…  1 Mayıs’ta Gazze’ye, dönen İstanbul sokakları… Ve sonunda Amerikanın iç bunalımıyla dünyayı saran kapitalizmin krizi…

Sanırım 2008’e farklı bir damga vuracak olan da krizle birlikte uyanışa geçen sınıfsal bilinçtir. Çünkü krizle birlikte içinde emekçilerin artı değerini taşıyan sermayesini kaçırmaya çalışan, işçileri işten çıkaran, sendikalaşmaya karşı çıkan patronların yüzüne bir tokat gibi indi işçi direnişleri… 12 Eylül’den 28 yıl sonra emekçiler, işleri ve emekleri için mücadele etmenin, mücadele ettikçe de kazanmanın tadına vardılar yeniden. Bu açıdan 2009’a dair umutlarımız çoğalıyor.

Sanatsal açıdan bakarsak, sanatın giderek sermayenin emrine yöneltildiğini görüyoruz. Özellikle müzikte ve görsel sanatlarda sermaye sanata tahakküm etme çabasında. Önce sponsorluklarla başlayan sanat-sermaye ilişkisi, giderek tahakküme ve dayatmalara dönüşmekte… Sermaye’nin sponsorluğunda ve öncülüğündeki sanatsal etkinlikler, klişeler içine hapsedilmekte. Edebiyatta ise bu ilişki, şimdilik belli çerçeve içindeki çevrelerde öne çıkmış durumda. YKY, elitçi edebiyat çevrelerinin yeni tapınağı… Bu tapınakta, temel değerleri sanatsal iradeden çok “para” belirliyor. Ortaya çıkan sonuçlar da bu irade çerçevesinde kümelenmeye başlıyor. İnsanî heyecan ve coşkulardan arınmış, durağan, iç bükey, masa başı edebiyat…

Buna karşın Anadolu’nun dört bir yanında sanatı bir coşku ve heyecan olarak gören, üreten, ürettiklerini dergilerle edebiyat borsasının sırça duvarlarına fırlatan sanatçılar var… Sanatı insanîleştirme eylemi Anadolu’da dergilerle, üretilen ve maddi beklentiden uzak hedeflerle kitaba dönüştürülmüş yapıtlarla sürüyor. Ancak onların da önemli sorunları var. Kimileri sırça borsaya dahil olabilme çabasında, kimileri ise, farklı bir sanat kalkışması oluşturma çabasında… Ama buluşamamaları, tekil kalmaları, konfederatif bir güç birliği oluşturamamaları, seslerini cılızlaştırıyor. 

2009, bu açıdan bize, yaşama müdahil olma çabasındaki sanatçılara  önemli görevler dayatmaktadır.

 

Ali Ziya Çamur

                        

BU SAYININ SAVSÖZÜ

 

Geçmişte ve hatta yakın geçmişte kişisel gelecekler karanlık olsa da dünyanın geleceğinin aydınlık olabileceği kanısı hakimken şairler yerel siyasetler üzerinden önemli sözler edebiliyordu. Edebiyatçı, yakınlarda bir yerde bir tehlike varsa bile dünya üzerinde güvenli bir alan olduğu duygusu taşıyabiliyordu. Sözgelimi İkinci Yeni şairi için dünya çok iyi bir yer değildi, ama herhangi bir yerine kaçabileceği bir dünya idi. Şiirinin en temel prensibi yaşamaktı. Yaşamın sürekliliğini duyumsamaktaydı.

Seksenlerin yenik edipleri için bile içine sığınılacak buğulu sözlerden korunaklar vardı inşa edilecek. Bugünse küresel tehlike] nedeniyle geleceğin tümüyle ipotek altında olduğu bir dünyadayız. Bir kaçış edebiyatı yapmak da imkânsız; çünkü kaçılacak bir coğrafya kalmadı. Kendilerine miras bırakacağımız dünyada insanî yeteneklerini nasıl doğru düzgün kullanacakları hakkında büyük destanlar yazsak bile okuyacak bir nesil hiç olmayabilir. Sıfıra doğru hızla giden bir zemine ayak basıyoruz ve edilgenliği kabul etmesek bile sözle güç taslayacak kadar komikleşmeme aklına sahibiz. Şiir artık sözü bir kalkan olarak kullanıp arkasına geçeceğimiz ve bizi sömüren dünyaya nanik yapacağımız bir korunak olmaktan çoktandır çıktı. Kahramanlık olan şey bu defa sahiden dünyayı kurtarmak. Mümkün veya değil. Şiirse hiç olmadığı kadar başka bir şey olmalı. En az dünya kadar tekinsiz bir şey. HAYRIYE ÜNAL

 

YAŞAM VE SANATTA
        
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

 DEVRİMCİ ŞAİR OZAN TELLİ İSVİÇRE’DE AÇLIK GREVİNDE!..

İsviçre’de, Zug Kantonu sınırları içindeki bir hapishanede tutulan Ozan Telli, iltica başvurusunun reddedilmesi ve İsviçre'yi terk etmesi kararı karşısında açlık grevine başladı. İsviçre ve Avrupa genelinde son zamanlarda göçmenlere yönelik artan ırkçı faşist politikalar farklı yöntemlerle devam ediyor. Ozan Telli 8. gününde bulunduğu açlık greviyle, iltica makamlarının ve yerel mahkemelerin kendisi hakkında almış olduğu haksız politik tutum ve davranışları da protesto ediyor. İlerlemiş yaşına, kalp vb. çeşitli sağlık sorunlarına rağmen Ozan Telli açlık grevini sürdürmekte kararlı...

 

Ozan Telli'nin avukatı Gabriel Püntener, açlık grevinin başladığı 22 Aralık 2008 tarihinde, son bir defa daha Zug yerel mahkemelerine müvekkilinin sağlık raporlarını ekleyerek davanın bir kez daha gözden geçirilmesi için başvurdu. Ancak bu başvurusu da reddedildi. Bunun üzerine Avukat Püntener, Ozan Telli hakkında kasıtlı ve politik bir tutum olduğunu belirterek, davayı bundan sonra yasal ve hukuki yollarla sürdürebilme imkanı ve olanağı kalmadığını belirtti.

 

Bu konuda Şair Kemal Vural Tarlan tarafından imza-mektup kampanyası başlatıldı. Kemal Vural Tarlan, yaptığı açıklamada, “Sevgili dostlar; İsviçre iltica mahkemelerinin Ozan Telli hakkında vermiş olduğu terk kararı konusunda Ozan Telli açlık grevine başladı. Kendisi şu an Zug cezaevinde. Onun dostları, arkadaşları olarak dışardan yapılacak destek için yazar ve edebiyatçı örgütlerinin duyarlı olmasını bekliyoruz...”   Kampanyaya katılmak isteyenler, Ozan Telli’ye iltica hakkı tanınması için  aşağıdaki mektubu İsviçre Başkonsolosluğunun e-mail adresine (ist.vertretung@ eda.admin. ch) gönderebilirler….

An das Bundesamt für Migration

 

Der bekannte und die demokratischen Werte vertretende Dichter, Ozan Telli, musste, angesichts seiner Ideologien und dem Staate Türkei diametralen Gedankenguts, das Land vor 7 Jahren verlassen. Auf Grund seiner veröffentlichten Schriften wurde der Staat aufmerksam, versuchte ihn zur Ruhe zu bringen und scheute deswegen nicht vor Drohungen und Verfolgungen. Er hat in der Schweiz, vor dieser staatlichen Repression, Asyl gesucht.

 

Während seines Aufenthaltes in der Schweiz pflegte er weiterhin die Geschehnisse in der Türkei zu verfolgen und schrieb diese in Form von Gedichten nieder.

Es ist allseits bekannt, dass in der Republik Türkei jegliche Gedanken, Ideologien und Anstrengungen, welche dem Staate selber nicht genehm sind, verfolgt und ausgelöscht werden. Dieser Repression fallen unter anderem Journalisten, Dichter und Schriftsteller zum Opfer.

 

Aus all den oben genannten Gründen sehen wir, welche dieses Schreiben unterzeichnet haben, die Aufforderung gegenüber Herrn Ozan Telli, die Schweiz zu verlassen als Risiko bringend und lebensgefährdend. Zu dem wäre eine weitere Haft, in welche in der Türkei Folterungen involviert sind, ein für die Gesundheit Ozan Tellis nicht kalkulierbare Attacke.

 

Diese Petition richtet sich mit dem grössten Respekt an das Bundesamt für Migration zur nochmaligen Überarbeitung des Dossiers von Herrn Ozan Telli.

 

Name (İsim)      Vorname (Soyisim)    Adresse (Adres)           Unterschrift(İmza)


 Ozan Telli, Can Yücel'le cezaevinde...

 

Ozan Telli, 1950 tarihinde Gaziantep iline bağlı İslâhiye ilçesinin Telli köyünde doğdu. Tarım, yapı, metal işçiliği ve memurluk yaptı.70'li yılların ortalarında şiirleri Birikim dergisinde yayınlanmaya başlayınca tanındı. Siyasal nedenlerle İslâhiye, Adana ve Trabzon cezaevlerinde mahpus yattı. Çalışmalarını, daha çok halk hareketlerini destanlaştırmak doğrultusunda yoğunlaştırdı. Yazdığı yapıtların birçoğu yasaklanıp toplatıldı. Sürgünler, vurgunlar yedi, uzun yıllar kaçak yaşamak zorunda kaldı. Şimdilerde yurt dışında bulunan şairin kazanılmış altı tane şiir ödülü var. Vatan gazetesi birincilik ödülü, (1977), Akademi başarı ödülü (M.Mungan ve T.Fişekçi'yle birlikte, 1980), Gösteri dergisi birincilik ödülü (1983), Natıroğlu ikincilik ödülü (1984), Gülhane El Sanatları Festivali birincilik ödülü (1987), Kültür Bakanlığı başarı ödülü (1991)…  Ozan Telli’nin başlıca yapıtları: Şahince (1981), Ekmeğin Şarabın Tuzun Aşkına (1982), İshakça (Baba İshak Destanı) (1983), Şah Kulu Destanı (1985), Kalenderoğlu Piri Mehmet Destanı (1987), Aşktan Umut Kesilmez (1987), Koçgiri Destanı (1987), Dersim Destanı (1990), Bizim Çeliğin Suyunda (önceki üç destanla birlikte,1991), Ararat Destanı (1992), Aşka Amin (2002), Komüncüler (2002), Ölümsemek (2007) …

 

O INSAN Kİ

 

hangi çağın kamburu sipsivri piramitler

kimlerin teri kızgın kumlara damlayan

Palmiye yapraklarından

kaç bin yıllık acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları

 

dağlanmış taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin

bir acı damlası alnından akan kan

ve kan kokusu yayılan

bardağı taşıran su sayılan

mayası devinmenin ve devrimlerin

ve yeniden türeyişinin insanın

o insan ki

uyanır uyanışı gibi

gerinen toprağın

çözülen buzun

çatlayan kayanın

o insan ki

gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla

buhar buhar solur

elektrik elektrik ışır

ve atom atom konuşur

yerde

gökte

su`da

neredeyse kızarmış yarısı elmamızın

eşiğinde adımlarımız kambursuz cagin

yıldızlara kuracağımız salıncağın

beşiğinde büyüyecek çocuklarımız

 

OZAN TELLİ

 

   

ŞAİR ŞÜKRÜ ERBAŞ GİTMEDİĞİ MANAVGAT’TA , BİLMEDİĞİ BİR DİLİ, KÜRTÇE’Yİ

KONUŞTUĞU İÇİN CEZA ALDI…

 

            Muhalif bir aydın ve Türkçe’nin incelikli şairi olan Şükrü Erbaş, 2002 yılında sisteme müdahil olabilmenin bir yolu olarak seçimlere katıldı. Toplumuna karşı sorumlu çoğu aydın gibi Şükrü Erbaş da Manavgat 1. Asliye Ceza Mahkemesince mahkum edildi.

         Bu mahkumiyetin gerekçesi ise seçimlerde Kürtçe konuşulması. Bu olay, düzenin ikiyüzlülüğünü bu olay bir kez daha ortaya koymaktadır.  Çünkü daha geçen günlerin birinde Cumhurbaşkanı, Kürt dilinin kültüründen, destanlarından söz etti. Devlet Kürtçe yayın yapan bir kanal açtı.  O halde hukuk Şükrü Erbaş’a şunu mu demek istiyor: Kürtçe, resmi ideolojinin dışına çıkamaz. Kaldı ki, Şükrü Erbaş Türkçe yazan, Türkçe konuşan, Türkçe’ye tutkuyla bağlı bir şairdir; Kürtçeyi de bilmiyor.

“Bu haksızlığı protesto ediyoruz” diyen Türkiye Yazarlar Sendikası, PEN ve Edebiyatçılar Derneği, açıklama yaparak,“Bizler sanatçılarının aydınlığından korkan bir ülke olma utancının ortadan kaldırılmasını istiyoruz. Biz yazar kuruluşları, ülkemizde hukuk sürecinin büsbütün sıfırın altına düşmediğine inanmak istiyoruz” dediler. İçlerinde Ahmet Telli, Fikret Başkaya, Temel Demirer, Hüseyin Atabaş, Ali Balkız, Ali Rıza Kars’ın da bulunduğu şair ve yazarlar bir açıklama hazırlayıp imzalayarak “Hukukun konjonktürel olarak işlediğini biliyoruz. Buradan anlıyoruz ki, egemen güçler yine bir baskıcı dönemi hazırlamaktadırlar. Hukuk konjonktürel değil, demokrasi için çalışmalı, çalıştırılmalıdır. Biz bu açıklamayı imzalayanlar Şükrü Erbaş’ın ve ceza verilen diğerlerinin mahkumiyetinin haksızlık, demokrasi dışılık olarak yorumluyor ve Şükrü Erbaş’ın işlediği düşünülen suçu paylaşıyoruz” dediler. (PEN)

 

İŞÇİ EDEBİYATI ÖDÜLLERİ TÖRENLE VERİLDİ…

 

Edebiyatçılar Derneği ve Genel-İş’in bu yıl altıncısını düzenlediği “Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Ödülü”ne hak kazanan edebiyatçılar, Mülkiyeliler Birliği’nde Ankaralı edebiyatseverlerle bir araya geldiler. ‘Edebiyat ve Sanatta İşçiler’, ‘Sanat ve Çocuk Emeği’ üzerine yapılan sunumların ardından ödül sahibi yazarlar, ödüle layık görülen kitaplarını tanıtıp imzalattılar.

‘Edebiyat ve Sanatta İşçiler’ başlıklı bir sunum yapan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Makal, DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk ile yaşadığı bir anıyı paylaşarak başladığı konuşmasında, sanat ve sanatçının, toplum içindeki değerlerine ve çalışma yaşamlarına nasıl katkılarda bulunduğunu anlattı. Makal, “Sanat gelecek zamanlara uzanan tanıktır” diyerek, zamanın koşullarını ve işçilerin çalışma yaşamlarındaki zorlukları sadece bilimsel verilerden öğrenmediklerini, aynı zamanda dönemin edebi eserlerinin de birer ipucu olduğunu kaydetti. Makal, Charles Dickens’ın “Zor yıllar”, Emile Zola’nın “Germinal” ya da John Steinbeck’in “Bitmeyen Kavga” gibi eserlerinden o dönemin çalışma koşulları ile ilgili bilgi alınabildiğine dikkat çekti.

Cumhuriyetin ilk yıllarında sanatın üzerinde ölü toprağı olduğunu ifade eden Makal, 1950 yıllarına kadar Türkiye’de işçi edebiyatının az olduğunu, ancak 1950’li yıllardan sonra önemli gelişmeler yaşandığını anlattı. Çalışma yaşamını anlatan eserleri, ‘dolaylı ve dolaysız olarak eserlerine yansıtan edebiyatçılar’ diye ayıran Makal, dolaylı yoldan anlatanların eserlerinde işçilerin yaşamını dışarıdan anlattıklarını, dolaysız olarak anlatanların ise işçilerin kendi çalışma koşullarını eserleştirdiklerini belirtti. Dolaysız eserlerin daha içten olacağını ifade eden Makal, dolaysız edebiyatı oluşturanların da edebi dillerine dikkat etmesi gerektiğini dile getirdi.Sonuç olarak “Türkiye’de işçi edebiyatı bence yoktur” diyen Makal, bunun Türkiye aydınlarının hümanist temele sahip olmamasından kaynaklandığını söyledi.

“Çocuk Emeği ve Sanat” başlıklı bir sunum yapan Dr. Gürhan Fişek ise çocuk emeği  üzerine karikatür, düz yazı, şiir ve resim alanında eser vermiş sanatçılardan örnekler vererek, çocuk emeğinin sömürüsüne dikkat çekti. Fişek, Feridun Yüksel’in “Terminaldeki çocuklar” (resim), Yeşim Eyüboğlu’nun “Cinnet misafirleri” (öykü), Orhan Kemal’in “Uyku” (edebiyat) gibi eserlerinden örnekler sunarak “Çocuklar çocukluğunu yaşamalı. Bu da okullardan geçer. Ne yazık ki çocuklar hâlâ sömürülüyor. Acilen çocukları çalışma yaşamlarından uzak tutacak sosyal politikalara ihtiyaç var” dedi.

Panelin ardından seçici kurul üyeleri, Haydar Demir’in “Makine” adlı öykü kitabı, Zehra İpşiroğlu’nun “Özgürlük Yolları” adlı yaşam öyküleri kitabı ve Hasan Kıyafet’in “Umut Direniyor” adlı romanının ödüle layık görülme sebeplerini anlattılar. “Makine” kitabının yazarı Haydar Demir, cezaevinde olmasından dolayı törene bir mektup göndererek katıldı. Demir mektubunda, “Yazar yazdıklarında ‘ben yokum’ dese de, kişiliğinden kalıntılar, izler bulunur” dedi. “Özgürlük Yolları” adlı yaşam öyküsü ile ödüle layık görülen Zehra İpşiroğlu, kitabını Almanya’da Türk ve Alman kültürü arasında kalmış gençlerle röportajlar yaparak hazırladığını kaydetti. Kitabı için “Hem bir göç kitabı, hem de değil” diyen İpşiroğlu, okurların, kitabında üç kuşak Almanya’da yaşayan Türklerin çocuklarının yaşamlarından kesitler bulacaklarını belirtti.

“Umut Direniyor” adlı romanı ile ödüle layık görülen Hasan Kıyafet ise kitabını Yalova’ya gidip gelirken yol üzerinde gördüğü Tuzla tersanelerini ‘yazmak gerek’ diyerek yazdığını anlattı. “Tek tek röportajlar yaptım. Elleri kolları kesik iş kazalarına uğramış işçiler gördüm” diyen Kıyafet, o dönem Tuzla tersanelerinde 50 bin işçinin çalıştığını, sadece 3 bin işçinin sigortalı olduğunu belirtti. Dünyada milyonlarca işsiz olduğunu ifade eden Kıyafet, “Karıncalar kadar çok, dağlar kadar haklıyız” dedi. Konuşmaların ardından okurlar, ödüle hak kazanan kitapları yazarlarına imzalattılar. (EVRENSEL)

 

KÜLTÜR VE SANAT BÜYÜK ÖDÜLÜ ÇETİN ALTAN'IN…

 

Kültür ve Turizm Bakanlığının Kültür ve Sanat Büyük Ödülünün, bu yıl gazeteci-yazar Çetin Altan'a verilmesi kararlaştırıldı. Kültür ve Turizm Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliğinden yapılan açıklamada, Ödüller Yönetmeliği gereğince oluşturulan Değerlendirme Kurulu'nun bugün Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay başkanlığında toplantı yaptığı bildirildi. Açıklamada, şunlar kaydedildi:

''Kurul yaptığı değerlendirme sonucunda, 2008 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'nün, Türk edebiyatı ve gazetecilik alanındaki uzun soluklu çalışmaları, yazı hayatına başladığı ilk yıllardan itibaren sergilediği üretken ve kişilikli tavrı, başta deneme, roman, tiyatro oyunları olmak üzere edebiyatın hemen her türünde ürünler vermesinin yanı sıra, gazetecilik alanında bir ekol oluşturması, 'Şeytanın Gör Dediği' adlı köşe yazılarında halk kültürüne ve fıkralara bilgece yer vermesi, yazılarında başlangıcından itibaren demokrasiden taviz vermemesi, her dönemde ve her koşulda bu tavrı kararlılıkla sürdürmesi ile siyasi, sosyal ve kültürel hayatımıza yaptığı bu önemli katkıların yanı sıra, aydın deneyimini ve birikimini ailesinden başlayarak topluma, özgün düşünce duyarlılığı ile aktarması göz önünde bulundurularak Çetin Altan'a verilmesine karar verildi. Değerlendirmede Kurulu, bu seçimiyle yalnız kültür ve sanat alanındaki bireysel başarı ve hizmetleri değil, Çetin Altan'ın şahsında kültür ve sanatımıza el birliği ve gönül birliği içinde hizmet veren, aynı bilinç ve anlayışı paylaşan kişi ve kuruluşları teşvik ederek ödüllendirmeyi amaçladı.'' (SANSÜRSÜZ)

 

SANAT CEPHESİ, ÇUKUROVA 2. KİTAP FUARINDA ETKİNLİK DÜZENLİYOR


Çukurova 2. Kitap Fuarı,10-18 Ocak 2009 tarihleri arasında TÜYAP Adana Uluslararası Fuar ve Kongre Merkez’inde okurlarla buluşmaya hazırlanıyor.  Fuar, Tüyap Adana Uluslar arası Fuar ve Kongre Merkezinde yapılacak.

         Fuarda, Sanat Cephesi ve Sorun Yayınları Kolektifi tarafından da bir dizi etkinlik düzenlenecek. 11 Ocak 2009 Pazar günü Konferans salonu II’de 14.30-15.45 saatleri arasında düzenlenecek panelde Cenk Ağcabay ve Sırrı Öztürk, "Karl Marx Tartışmaları ve Sol'un Gündemi" konusunu ele alacaklar.

         16.00-17.30 saatleri arasında gene aynı salonda "Sanat Cephesi Şairleriyle Söyleşi-Şiir Dinletisi"  yapılacak. Etkinliğe Sanat Cephesinden Kemâl Kök, Aysel Yenidoğanay, Ragıp Özcan, İbrahim Halil Aycan’ın yanı sıra Emeğin Sanatı Grubu’ndan Ali Ziya Çamur da çağrılı olarak katılacak.

         Sorun Yayınları Kolektifi, 17 Ocak 2009 Cumartesi, 16.30-17.30 saatleri arasında  Konferans Salonu II’de   "Kızılbaş Kültürü- Günümüz Aleviliği ve Sol Kendi Sentezini Nasıl Üretir?"  konulu bir panel daha düzenleyecek. Panele Esat Korkmaz ve  Sırrı Öztürk katılacaklar.

 

HAROLD PİNTER ÖLDÜ!

 

12 Eylül baskısı altındaki yazarlara destek vermek için Türkiye'ye gelmesiyle bilinen, insan hakları savunucusu 2005 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar Harold Pinter 78 yaşında öldü.

Kendi kuşağının en etkili İngiliz oyun yazarı ve siyasi alanda da güçlü bir muhalif sesi olan Pinter"ın oyunları, "Penteresque" adıyla anılan kendine özgü bir tarz yaratmıştı. Yazarlığının yanı sıra insan hakları savunuculuğu ve savaş karşıtlığı konusunda aktivist tavrıyla bilinen Pinter, 12 Eylül baskısı altındaki yazarlara destek için Türkiye'ye gelmişti. 2003'te savaş karşıtı şiirlerinden oluşan bir derleme yayımladı ve Irak'a karşı girişilen müdahaleyi eleştiren bu şiir seçkisiyle I. Dünya Savaşı'nda ölen şair Wilfred Owen anısına konulan ödüle layık görüldü. 1999’da Kosova krizinden Nato"nun müdahalelerini ülkedeki korku ve karışıklığı arttıracağı gerekçesiyle eleştirdi ve "Miloseviç'i Serbest Bırakın" kampanyasına katıldı. Savaş, insan hakları konusunda aktivist olan Pinter, dört yıl önce Hasankeyf'i korumak için Ilısu Barajı'na karşı bir kampanya da başlatmıştı.

 

74 yaşında oyun yazmayı bırakan Pinter, Bush ve Blair'i Irak Harekatı'nndan dolayı son derece sert bir dille eleştirdi ve Avam Kamarası'nda yaptığı konuşmada "Gerçek şu ki, Bay Bush ve çetesi ne yaptıklarını iyi biliyorlar ve Blair de göründüğü kadar gözü boyanmış bir aptal olmasına rağmen, onların ne yaptığını iyi biliyor. Bush ve şirketi, dünyayı ve dünyanın kaynaklarını kontrol etmeye kararlı, bu kadar basit. Ve bu uğurda kaç kişiyi öldürdükleri umurlarında değil" demişti.

 

METİN ALTIOK ADINA ŞİİR ÖDÜLÜ DÜZENLENDİ

 

Kırmızı Yayınları tarafından “Şiir Yaşasın” savsözü altında Metin Altıok adına bir şiir yarışması düzenlendi.

          Kırmızı Yayınları tarafından yapılan açıklamada, yarışma koşulları ile ilgili olarak şu bilgiler verildi:  “Ödüle, her yılın 1 Ocak ile 31 Aralık tarihleri arasında ilk baskısı yayımlanmış şiir kitapları ya da bir şairin ilk baskısı yapılan toplu şiirleri kitap olarak katılabilir. Ödül için adaylar kendileri başvurabilecekleri gibi yayınevi, dernek, üniversite vb. kurum ve kuruluşlar ve seçici kurul üyeleri tarafından da önerilebilir. İster kendi başvursun, ister diğer yollardan aday gösterilsin, katılımcılardan ödüle katılmayı kabul ettiklerini belirten imzalı bir onay belgesi istenir. Kitapların yayın tarihini izleyen yılın 15 Şubat gününe kadar ödül yazmanlığına 8 adet olmak üzere teslim edilmiş olmaları gerekir. Ödül tutarı 5.000 YTL’dir ve ödül Kırmızı Yayınları tarafından verilir. Kazanana ayrıca ödülü simgeleyen bir heykelcik verilir. Ödül, Metin Altıok’un doğum günü olan 14 Mart’ı takip eden günler içinde belirlenecek bir günde törenle verilir. Ödül paylaştırılmaz ve tek kişiye verilir. “

 

         Metin Altıok Şiir Ödülü’nün seçici kurulu, Gülten Akın, Füsun Akatlı, Doğan Hızlan, Tâlat Sait Halman, Ülkü Tamer, Eray Canberk, Enver Ercan’dan oluşmakta.  Ödüle katılmak için başvuru adresi:  Kırmızı Yayınları, Refik Saydam Caddesi Akarca Sokak No: 41 Tepebaşı – Beyoğlu / İSTANBUL Ayrıntılı bilgi içinTel: (0212) 253 53 25 www.kirmiziyayinlari.com

 

 

13. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE ONAT KUTLAR’I ANIYORUZ…

 

            Onat Kutlar, tam bir kültür adamıydı. sinemanın edebiyatla, şiirin güzel sanatlarla kesiştiği yerde durdu, öykülerini böyle bir imbikten geçirerek kağıda düştü. Duyarlı, ayrıntılara inen, açık bir söylemle yazdığı şiirlerinde toplumsal durumlar ve konumlar öne çıkmaktaydı.

Bir yaşam boyu, yılmadan, yabancılaşmadan edebiyatın hemen her alanında birbirinden nitelikli ürünler verdi Onat Kutlar. Şiir, öykü, sinema, deneme alanlarında günümüzde önemi giderek artan yapıtlar üretti. Her yapıtında, savunduğu insanlığın yok edilemeyen kültür birikimine dayandı. Kendi kültürüne, dünya uygarlığına katkı yapmış aydın, sanatçı, bilim adamlarına sırtını dönüp yaygınlık, çok satmak ve izlenmek üzerinden oluşturulmaya çalışılan yeni değerler sistemini temelden eleştirdi. Anadolu insanına bakışı o imbikten süzülen ince duyarlılıklarının ve algılarının ürünüdür. Popüler ve yaygın olana itirazı, tekelleşmeyi reddetme, emperyalizmin kültürsüzleştirme ve tek tipleştirme operasyonuna bir karşı çıkış niteliğindedir.

Onat Kutlar, 30 Aralık 1994’te İstanbul’da The Marmara Oteli’nin pastanesine konan bombanın patlaması sonucu yaralandı. Tam iyileşiyor dendiği sırada hastanede kaptığı bir virüs yüzünden  15 Ocak 1995’te .yitirdik. Onat Kutlar'ın ölümü çok acı ve talihsiz bir ölümdür. Ancak onun sinema sevgisine, aydınlığına, ince duyarlılıklarına ve eşsiz birikimine sahip çıkan insanlar oldukça yaşayacaktır. Bugün onun öykülerini, şiirlerini, denemelerini, senaryolarının alıp okumak, böyle bir aydınla aynı çağda ve topraklarda yaşamış olmakla övünmeliyiz Aklımızla, yüreğimizle onun aydınlığına sahip çıkarak.

 

SAVAŞ VE BARIŞ

 

 

Yamaçta bir ev evin üstünde

Kocaman bir tavuskuşu oturmuş

Dar pencerede ufacık bir kız

Elinde paket taşı kadar bir çikolata

Bir tüy ormanının ardında kalan

Güneş içindeki çin'e bakıyor

 

Bahçeye kurulmuş üç arsız keman

Renkli şeritlerin bayrağıyla

Çivi yazısından bir karıncayı

Tam iki saattir oynatıyor

Çaldıkları parça da Chopin

 

Mor renkli ispirto içtiği için

Çiroz olduğuna inanıyor dede

Merkezkaç gücüyle karadenizin

Balkonuna yaslanmış bıyık altından

Gülerek küçük kıza bakıyor

Dede çiroz değil bir hinoğlu hin

 

O anda duyuldu arka tarafta

Ovaya bakarak gözcülük eden

Arap oğlanın sesi ve bembeyaz

uğultusu pusudaki ölümün:

 

Tanklar geliyor

 

ONAT KUTLAR

 

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

1/1/2009

GAZZE SÖZÜN BİTTİĞİ YER / ADİL OKAY

KARİKATÜRLER: NACİ EL ALİ'YE VE KATLEDİLİŞİNİN ARDINDAN

İZİNİ SÜRDÜREN ADSIZ ÇİZERLERE AİTTİR

 

 

I

"Son cephelerden sonra nereye gideceğiz/ son gökyüzünden sonra nereye uçmalı ki kuşlar/ nerede uyur ki bitkiler son nefes havadan sonra/ kızıl buhar ile yazacağız adımızı/  kanımızla bitireceğimiz şarkıdan  çekeceğiz ellerimizi/ burada öleceğiz bu son geçitte/ burada, tam burada can verecek zeytin ağacına kanımız" (1)

 

Filistin sahillerinde aşıklar yok. Aşk yok. Mehtap ve serenatlar tarih olmuş, tarih delik deşik. Deryalar, bir zamanlar adına türkü yakılan görkemli renklerini yitirmiş; kocaman bir bataklık, içinde canlı yaşatmayan. Yağmur yerine çamur yağıyor üzerimize. Dünya yıldızsız bir gezegene dönüşüyor. İnsansız, çiçeksiz, hayvansız.

 

Gazze saldırısı başladığından beri anılarım gömüldüğü yerden fırlıyor. 12 Eylül mağduru olarak Lübnan'a gittiğimde Filistinlilerin beni bağırlarına basışı düşüyor usuma. 1982 İsrail işgaline kadar Beyrut, Sur, Seyda, Nebatiye, kana da Filistin kamplarında geçirdiğim aylar. Tarihin çirkin bir tekerrürü yaşanılan diyorum.  Zalimler, çocuk katilleri yine başta. 1982 deki işgal yeniden hayasızca gerçekleşiyor. Adını unuttuğum Güney Afrikalı bir şairin mısraları dökülüyor dudaklarımdan: "Silahlarımızı hazırla sevgilim, çocuk katilleri kapımıza dayandı..."

 

II

Dünya basınında ikiyüzlülüğün, satılmışlığın en basit örnekleri sergileniyor. Dün Filistin sorununa gözlerini ve sayfalarını kapatanlar, bu gün Gazze'de ölenlerin arkasından timsah gözyaşı döküyorlar. Siyonist zulmün karşısında aydınların, anti-semitist damgası yememek için veya Haması destekler görünmemek için suskun ya da çekimser kalması yeni bir durum değildir.

 

Ayrıca diğer tartışma konusu olan, "İsrail devletinin, Yahudilerin devleti olduğunu"en başta İsrail'in yöneticileri, "aydınları", din adamları söylüyor. Biz söylemiyoruz. "Hayır öyle değil, iftira" diye yazmak da bize düşmez. Ve bir süre önce kaybettiğimiz Filistinli aydın Edward Said'in dediği gibi, İsrail bir yahudi devleti olarak kalma iradesiyle yaşadığı sürece, Ortadoğuda barış olmaz. George Habaş gibi bir komünist ile Yaser Arafat gibi sağcı bir lider aynı sloganlarla, on yıllarca süren mücadele sürecinde FKÖ çatısı altında birleştiler. Doğru bir sloganı haykıranları neden dinci olmakla suçlayalım. İsrail'i sözde kınayan AKP hükümetinin de Filistin ve Lübnan halklarının yanında olduğunu, en azından Türkiye'deki İsrail elçiliğini kapatarak, İsrail'deki elçimizi çağırarak göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Unutmamalı ki Filistin ve Lübnan halkları, bir kaç battaniye, bir kaç ton un ve bir kaç boş lafla avutulamayacak denli onurludur.

 

III

"Dilsiz kalabalıklarda büyür yalnızlığım / Postal sesleri boğar türkülerimizi / Bir gecede büyüyen Filistinli çocuklar / İntifada biçer mayın tarlalarında / Kutsal topraklar utanır / Ben utanırım çaresizliğimden / Sınırları zorlarım / Taş doldurup ceplerime" (2)

 

Kalbim Lübnanlıların ve Filistinlilerin yanında. Ne Varşova gettosunda ellerini havaya kaldırmış küçük Yahudi bebesinin belleklere kazınmış fotoğrafını unutuyorum, ne Roman Polansky'inin "Piyanist" filmindeki gibi Nazilerle işbirliği yapan, kolluk görevlisi Yahudileri, ne de Piyanist'i. Ne babasının kucağında, İsrail askerlerinin kurşunladığı Rami Andura'yı unutuyorum, ne Beyrut Gufara Gazi hastanesinde yaralı yatarken, bir bacağı İsrail saldırısında kopmuş küçük Fatma ile yaptığım söyleşiyi ve onun berrak gülümsemesini.

 

Ve küçük generaller büyüyor.  Onlar 12-13 yaşındaki çelimsiz gövdeleriyle tankların karşısına dikilen, Filistin yurdunun geleceği... Onlar kendi topraklarına yabancı ve sürgün, işgal çocukları. Oyunla ölümü, doktor-mühendis olma idealiyle savaşı, geleceksizleştirilmeyle geleceği kurma kararlılığını birbirine karmış, kırılgan dengeli topraklarında oynanan haysiyetsiz kumara, bedenleriyle direnen 'küçük generaller"...

 

İsrail oğullarının "David ve Goliath"(3) söylencesini tersyüz eden adsız intifada kahramanları. Siyonist İsrail tanklarının karşısına kocaman yüreği ve küçücük elleriyle kavradığı taşla dikilen 14 yaşındaki Farish Qudeh gibileri... Evet, "küçük generaller kazanacak"(4)

 

"Belki sen, şu bir karış toprağımı da alacaksın bir gün/atacaksın belki de gençliğimi zindana/ neyim varsa neyim yoksa atalarımdan kalma/ yağma edeceksin belki de hepsini/ kabımı, kacağımı, küpelerimi, hasırımı, kilimimi, sedirimi/ yakacaksın belki de kitaplarımı, şiirlerimi/ yem edeceksin belki de vücudumu kurda kuşa/ belki ölüm saçan korkuluğunu dikeceksin köyümüze/ ama hiçbir zaman oturmayacağım pazarlığa seninle/ ey güneşin düşmanı/ sıkacağım dişimi dayanacağım/ son damlasına kadar kanımın..." (5)

 

"Bu yazıyı, Filistin deki gibi zulmün karşısında baş eğmeyen, onur ve umutla kavranan taşı zorbalığın alnına fırlatan Edward Said'den -çocuk olmadan kahramanlığa mahkum- intifadanın Küçük Generallerine uzanan başkaldırıya hayranlık ve minnet duygularıyla kaleme alıyorum...  Çünkü Onlar; bana, bize, yani hepimize, 'Anne bak kral çıplak!' haykırışıyla Modern Zamanlarda yitirilmiş insanı hatırlatmanın yanında benim, bizim yani hepimizin geleceğini savunuyorlar..." (6)                            

 

Adil Okay

_________________________________________________

(1) Mahmud Derviş

(2) Adil Okay

(3) Rivayet odur ki, binlerce yıl önce Kudüs'e girmek isteyen İsrailoğulları'nın içinden 12 yaşındaki Davut isimli bir çocuk, pagan Filistinlilerin insan azmanı Golyat'ın tam alnına nişan alıp, sapanla attığı taşla onu yere yıkmış ve kazanmıştı... Ve şimdi rivayetsiz yaşanan İsrail askerlerinin elinde modern silahlar, Filistinli bebelerin ellerinde de taşlar ve sapanlar var .-İsyanın Adı Filistin / Yücel Demirer, Sibel Özbudun

(4) İsyanın Adı Filistin / Yücel Demirer, Sibel Özbudun

(5) Filistinli şair Samih El Kasım

(6) İsyanın Adı Filistin / Yücel Demirer, Sibel Özbudun

 



EMEĞİN SANATI GRUBUNDAN A.ZİYA ÇAMUR, YAŞAR DOĞAN VE BABÜR PINAR’IN DA TEBLİĞLERİNİN YER ALDIĞI KONFERANS METİNLERİNDEN OLUŞAN BU KİTAP SORUN YAYIN KOLLEKTİFİ TARAFINDAN YAYINLANDI. ORADAN İSTENEBİLİR.

EMEĞİN SANATI GRUBU ŞAİR-YAZARLARINDAN EMEKÇİ ŞAİR ŞEREF ÖZTÜRK USTA'NIN İLK ŞİİR KİTABI YAYINLANDI:
"seksen kere söyledim

benden şair olamaz dedim

yüreğim hep kavgamdaydı

sınıfıma sevdamdaydı"



GAZZE'DEN YİTEN İNSANLIK

EMEĞİN SANATI DOSTLARI:

 Devrimci Siteler i ziyaret et
Link Sitesi Bedava siteler Linkcenneti.com
Sitenizi Ekleyin!
Blog Ekle-Site Ekle

Google Gruplar
EMEĞİN SANATI grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et
Blogcu ile yapıldı