« Önceki | Sonraki »

1/11/2008

EMEĞİN SANATINDAN 43. MERHABA

 

Merhaba,

Yaşadığımız her gün, bize bir önceki günden ağır sorumluluklar yüklemekte. Bir yandan sanata ve sanatçıya yönelik baskılar dört boydan sürerken, diğer yandan internete yönelik kapatmalar bir üst boyuta tırmandı. Blog  kapatmalarına kadar uzandı.

Bu durum şunu gösteriyor ki, yönetenler ve hukuk adına karar verenler kültürsüz ve anlak yoksulluğu içindeler.  Kafka’nın bir dönem arananlar listesine konduğu ülkemizde kültür ve edebiyatın nasıl bir kıskaç içinde olduğu daha iyi anlaşılıyor.

Okullarda çocuklar için kitap okuma bayramları ve kampanyaları düzenleniyor ama ne yazık ki, bu ülkede yetişen kitleler, yetki ve karar mekanizmasında bulunanlar, dünyanın ve ülkemizin kültürünü yansıtan eserlerden ne yazık ki çok uzak.  Bir avukat, mühendis, doktor yazıhanesinde –yazmaya özel ilgisi yoksa-  kolay kolay edebiyatla ilgili bir kitap göremeyiz. Yalnızca çocuklar için değil büyükler için de kitap okuma kampanyaları düzenlemek gerek.

İşte ülkece yaşadığımız sorunların bileşkesinde bu çelişki yatmaktadır. Kültür diye salt dinî ve hamasî   yapıtlardan başkasına bakmayan (Turgut Özal bunlara ek olarak Red Kit de okuyordu) insanların yönettiği bir ülkede  daha ötesini beklemek liberal şapşallıktan başka bir şey değildir.

Burada sorun “aydın” kavramında kilitlenmektedir.  Günümüz aydını, ne yazık ki, bir seyirci konumundadır. Sahaya inmeye kolay kolay cesareti yoktur. Halbuki gerçek anlamda aydın, yaşanan ve yaşatılanlara tanık değil müdahildir. Oyunu izleyen seyirci değil, oyuna yön vermeye çalışan oyuncudur. Düşünce üreten, derinliğine ve genişliğine düşünen insandır.

Martin Luther King, bir ülkenin zenginliğini, ne gelirlerinin bolluğuna, ne savunma araçlarının gücüne, ne de umumî binalarının güzelliğine bağlı olarak görür. Ona göre, “Bir ülkenin zenginliğini teşkil eden şey, okumuş, yetişmiş, aydın ve karakter sahibi insanlarının sayısıdır. Ülkenin gerçek yararı başlıca gücü ve hakiki kudreti bundadır.”

     Görülen odur ki, ezilen sınıfın aydınları, sanatçıları, ideolojik tavırlarını, ürettiği değerlerle ve yapıtlarındaki yaratıcılık ve güzellikle ortaya koymalıdır. Toplumun değişen değerlerine göre ikide bir yerini, yönünü ve değerlerini değiştiren, kapitalizmin nimetlerinden pay kapma çabasında olanlar aydın olabilir mi?

     İşte yaşadıklarımızın ve bize dayatılan yaşantıların düğüm noktası burasıdır.  Bizler, kapitalizmin beneklendirdiği aydınlardan değil; berrak, duru ve yüzünü ezilenlere dönmüş aydınlardan olmaya çaba göstermeliyiz.

     Benekli aydınlara eğilmekten vazgeçmeliyiz. Ürettikleri, insanlık için evrensel bir değer taşıyorsa, bizim için de değerlidir. Ama daha ötesi teslimiyettir.

 

Ali Ziya Çamur

 


BU SAYININ SAVSÖZÜ

 

Yersiz polemiklerden kaçınalım. Şiirin kulvarındayız. Ağırlıklı olarak bu coğrafyanın toplumsal şiirinin. Kendimizi örgütsel kaygılardan arındıracağız, onların görüş ve duruş farklılıklarına da sığınmayacağız. Böylesi bir hata, yaratım gücümüzü olumsuz etkiler. Şiirin çerçevesi ve derinliğini de örgütler belirlemez. Bir şairin bir örgütü olabilir ama şiirinki yoktur. Kaldı ki günümüzde hiçbirinin ne yeni bir Ekim Devrim’i ne de birleşik-demokratik bir Vietnam umudu var.

Ama şiirimizin böyle bir düşü var, eğer yoksa da olmalı diyoruz. Sadece bir örnek verelim: Sıcak bir mücadelenin içinde olan bir örgütlü gücün, cephe gerisindeki “felsefesinin yığınsal sefaletini” görebiliyoruz muyuz? İşte şiir ve sanat, böylesi bir ortamda şekillenmek zorunda kalıyor. Burası; şair için de bir gül bahçesi değildir, karşı koyabilen ayakta kalacak ve büyüyecektir. Cephe gerisinde kazanamayan, cephede kazansa bile zaferi kalıcılaşamaz. Ama şiir her hâl ve şart altında kalıcıdır, tarih onun yenilgisini tanımaz; şair duruşu ve üretim ise ancak kişisel yaşamın sönmesiyle biter. A. KARABAĞ

 

 

YAŞAM VE SANATTA

15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

 

İRAN’DA TUTUKLANAN AZERBAYCANLI ŞAİR VE YAZARLAR İÇİN DESTEK KAMPANYASI BAŞLATILDI


 

İran’da Azerbaycanlı yazarlarca, yazarlara ve şairlere yönelik baskılar çoğalmakta. İran, orada yaşayan ve Azeri Türkçesi ile yazan birçok şair, yazar ve aydın üzerinde yıllardır baskı uygulamaktadır. Son dönemde bu baskı iyice artmaktadır. Birçok yazar, şair gözaltına alındı. Bu yazarların bırakılması için bir imza kampanyası başlatıldı.  Azerbaycanlı şairler, yaptıkları açıklamada, içinde bulundukları durumu şöyle belirtmektedirler:

“Son günlerde İran devleti daha da basqılarını arttırmıştır. Orda olan çoxlu Azerbaycanlı aydınları tutub, duştaqlara doldurarak onlara çeşitli işkenceler uygulanmaqtadır. Bu yaxınlarda Tehran’da neçe nefer tanınmış Azerbaycanlı şair, yazıçı, araşdırmacı, gazeteçi tutuqlanmışlardır.  Devlet, tutulanlarla bağlı ailelerine heç bir bilgi vermemekdedir. İran’da insan haqlarıyla bağlı çalışan qurumların da çabaları sonuc vermemektedir. Bunu nazara alaraq, biz Azerbaycanlı yazıçılar, şairler öz qalem dostlarımızın ağır durumunu, xarici qalemdaşlara bildiririk. Bizim sesimizi dünyaya yaymaqda yardımcı olmanızı isteyirik.

Tutulan şair ve yazıcıların adları:  Alireza Sarrafi, Hasan Rasedi, Akbar Azad, Saeid Muğanli(Mahammadi), Mehdi Neemi, Hamid Arğış…”

         Bu destek kampanyasına katılmak için http://www.gopetition.co.uk/petitions/free-imprisoned-iranian-azerbaijani-writers-and-poets/sign.html  linkini tıkladığımızda açılan sayfada istenilen bilgileri doldurduktan sonra aşağıdaki metni  kopyalayıp yapıştırarak  göndereceğiz.

“Biz buraya imza atanlar(imzalayanlar) Iran devletinden, yakalanan ve gözaltında alınan Alireza Sarrafi, Hasan Rasedi, Akbar Azad, Saeid Muganli, Mehdi Neemi, Hamid Arghish ve diğer şair, yazar ve aydınları  hemen özgür bırakılmasını istiyoruz.”  (ŞİİR AKADEMİSİ)

 

 

 

TECRİTE KARŞI SANATÇILAR, İŞKENCE VE YARGISIZ İNFAZLARA KARŞI TEPKİLERİNİ YÜKSELTİYOR

 

 

Engin Çeberin önce İstinye Polis Karakolunda, ardından tutuklanarak götürüldüğü Metris T Tipi Hapishanesinde gördüğü işkenceler sonucu hayatını kaybetmesi, halkın tüm kesimleri tarafından nefretle karşılanmıştı. Demokrasi ve insan hakları mücadelesi içerisinde bulunan, bulunmayan; insana dair değerleri yüreğinde her şeye rağmen hala taşıyanlar, Engin Çeberin katledilmesi üzerine seslerini yükselttiler.

Tecrite Karşı Sanatçılar da, taşıdıkları aydın misyonu gereği, yaşanan bu katliama karşı sessiz kalmayan bu kesimler arasındaydı. Geçen hafta kendi aralarında toplanan Tecrite Karşı Sanatçılar, en başta Engin Çeber'in hayatını kaybetmesinde sorumluluğu bulunanlar hakkında suç duyurusunda bulunulması ve Adalet Bakanı M. Ali Şahin'e, kendisini istifaya davet eden bir açık mektup yollanması kararına varmışlardı.

Alınan kararlar bugün hayata geçirildi. 27 Ekim 2008 saat 13.30'da Şişli PTT binası önünde, şiddetli yağmura rağmen toplanan Tecrite Karşı Sanatçılar ve bu etkinliğe destek veren diğer aydın ve sanatçılar; "İşkence İnsanlık Suçudur" yazan ve Tecrite Karşı Sanatçılar imzalı bir pankart, "Engin Çeber'i Katledenler Tutuklansın" ve "İşkence İnsanlık Suçudur Sorumlular Tutuklansın" yazan dövizler açtılar.

Aydın ve sanatçılar, basına önce kısa bir açıklama yaparak eylemlerinin amacını anlattılar. Sonra da Adalet Bakanı M. Ali Şahin'e gönderilecek olan mektup, tiyatro sanatçısı Metin Coşkun tarafından okundu. Olayın kısaca özetlendiği mektubun son bölümünde adalet bakanına şöyle seslendi bu ülkenin vicdanı olan aydınlar, sanatçılar:

"Bizler, bu ülkenin aydın ve sanatçıları; yani bu ülkenin vicdanı olarak, hem Engin Çeber'i katleden görevlilerin hukuki süreçlerini, hem de 45/1 No'lu genelgenin uygulanıp uygulanmadığını izleyeceğimizi hem size hem de kamuoyuna duyuruyor ve diyoruz ki; bir 'ilk'i hayata geçirdiniz ve özür dilediniz, şimdi bir 'ilk'i daha hayata geçirin ve derhal istifa edin! Bunu, yüreğimizin soğuması için veya kişisel herhangi bir nedenle istemiyoruz, sadece işkenceyi, işkenceli ölümleri ve Engin Çeber'den sonra yaşanan riyakarlıkları içimize sindiremediğimiz için istiyoruz. O kadar..."

Mektubun da okunmasının ardından şair Ruhan Mavruk, Engin Çeber'in annesinin bir fotoğrafını basın mensuplarına dağıttı. hep birlikte PTT binasına geçilerek, 62 aydın ve sanatçının imzasını taşıyan açık mektup ve Engin Çeber'in annesinin, Engin Çeber'in cenaze töreninde çekilmiş fotoğrafı iadeli-taahhütlü olarak Adalet Bakanı M. Ali Şahin'e gönderilmek üzere PTT görevlilerine teslim edildi. 

O çok sayıda aydın ve sanatçı katıldığı imza kampanyasında mazeretleri sebebiyle gelemeyen diğer imza sahipleri adına, Esat Korkmaz, Ruhan Mavruk, Birol Topaloğlu, Cihan Keşkek ve Gamze Mimaroğlu'nun, Engin Çeber'in ölümünden sorumlu olanlar hakkında suç duyurusunu içeren dilekçelerini soruşturmayı yürüten Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmek üzere Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı'na teslim etmelerinin ardından etkinliğin sona erdiği bildirildi. (www.hepimiztecritteyiz.com)

         

 

DAĞ FARE DOĞURDU:

FRANKFURT KİTAP FUARI BEKLENENDEN UZAKTA KALDI!

 

 

            Şair Nihat Behram, yaptığı değerlendirmede, Türkiye’nin onur konuğu  olduğu fuarın balon olmaktan öteye geçemediğini vurgulanırken, fuarda Türkiye kültürünün seviye çıtasının ustaca bir tezgâhla aşağı  çekildiğini belirtti.

Nihat Behram, eleştirisinin devamında, kültürümüzün seviyesinin, Orhan Pamuk şemsiyesi altında sunulduğunu, Türkiyeli aydınların da buna zaten çok önceden teslim olduğunu açıkladı. .

Nihat, Behram, sözlerinin devamında görüşlerini şöyle açıkladı: “Bu sonuca 'kazasız belasız' ulaşmanın önündeki bir-iki engel de, fuar öncesinde ustaca 'bertaraf' edildi. Tedbirlerin ilki, 'Nâzım Hikmet Oratoryosu'nun iptaliydi. Cumhurbaşkanları Gül'ün, bir yanında bilim ve çağdaşlığın düşmanlık simgesi türbanıyla eşi, diğer yanında 'kapitalizmin küreselcilik sözcüsü' Alman Bakan, arkasında Orhan Pamuk'la fuarın dünyada en çok yankı yaratacak 'ilk gün açılış gösterisi'nde Nâzım Hikmet'e kendini 'ezdirmeyeceği' belliydi. Kültür Bakanı bunu, konuşmalarında ağzından kaçırsa da, konumları ve kuruluş nitelikleri nedeniyle demokrasi sözcülüğü yapmaları gereken hazırlık komiteleri, tam tersini yaptı, yani Bakan'ın 'ağzından kaçırdığı açıklara örtü' oldular. Oratoryonun bestekârı arkadaşımız dahi, olayın vahametini yeterince anlayamadı. Kendine yönelik 'sınırları' içinde 'tepki' gösterdi. Oysa, oratoryonun iptali operasyonu, Fazıl'a değil Nâzım Hikmet'e, Nâzım'ın şahsında sosyalist düşünce içerikli kültür seviyemizeydi”  diyerek fuarın gerici ve liberal burjuva eğilimlerinin ittifakıyla yapıldığını, ülkemizin edebiyatını temsilden uzak olduğunu belirtti.

         Nihat Behram, sözlerinin devamında, fuara  "kültürümüzün dünyaya temsili", "Nâzım sesi olmak", "kültür çıkartması yapmak" adına devrimci kaygılarla katılan kimi sol yayınevi ve yazarların figüranlık ettiklerini belirterek, “Fuarda Yaşar Kemal ve Nazım Hikmet göstermelik temsil edilmiş; Orhan Kemal’dan S. Ali’ye, A. Arife dek sosyalist içerik dışlanmıştır. Sunulan şey, esas itibariyle: din motifli, türban ambalajlı bir 'kültür' olmuştur” dedi.(SOL)

 

 

DEVRİMCİ SANAT SUSTURULAMAZ!...

 

 

            Giderek ülkeyi saran sıkıdüzen, sanatçıları ve devrimci sanat kurumlarını da hedef almaya başladı.

         23 Ekim sabahı İstanbul Terörle Mücadele ekiplerinin baskınlarında, Taksim'de bulunan Ayışığı Sanat Merkezi'nin yanı sıra, Sarıgazi Ayışığı Sanat Derneği, Gazi Ayışığı Ekin Sanat Derneği ve Önsöz Dergisi Yayın kurulu üyelerinin de evleri basıldı.

Baskınlar sırasında, Önsöz Dergisi'nin tüm bilgisayarlarına ve arşivine el konuldu. Yaklaşmakta olan TUYAP Kitap Fuarında okurlara ulaştırılmak üzere baskıya hazırlanmakta olan kitap ve kataloglara, Şair Ruhan Mavruk ve Atilla Oğuz'un şiir kitaplarının müsvedde ve çalışmalarına da el konuldu.

Sanata ve sanatçılara, devrimci sanat merkezlerine yapılan bu baskıları, engellemeleri üstü örtülü sansürü protesto etmek için, bugün, 24 Ekim günü saat 17.00'de bir basın açıklaması düzenlenerek devrimci sanata baskılar protesto edildi.(BİA)

 

 

CEZMİ ERSÖZ HAKKINDA AÇILAN DAVALAR SÜRÜYOR…

 

 

Bir yazısında "Halkı askerlikten soğuttuğu" suçlamasıyla hakkında dava açılan şair-yazar Cezmi Ersöz, açılan davayı özgür düşünceye kilit vurma olarak nitelendirdi.

Leman Dergisi"nde  yayınlanan bir yazısı nedeniyle "Halkı askerlikten soğutma" gerekçesiyle Genelkurmay tarafından dava edilen yazar - şair Cezmi Ersöz"ün 2. duruşması 30 Ekim günü Beyoğlu 2. Asliye Ceza Mahkemesi"nde yapıldı

Konu ile ilgili olarak görüşüne başvurulan Cezmi Ersöz, yıllardır yargılandığını, bu tarzda davalara alıştığını söyleyerek, "4- 5 yıldır hakkımda dava açılmıyordu. Sanki bir yumuşama süreci vardı. Kısmen de olsa demokratikleşme adımları vardı sanıyordum. Bunun kesildiğini görüyoruz. Yapılan etnik bir kışkırtmadır. Kirli savaşı daha da tırmandırma niyetlerinin bir yansıması olarak değerlendiriyorum. Özgür düşünceye kilit vurma diye niteliyorum. Tüm bunlarla birlikte dünyaya kapalı totaliter Türkiye yaratmak istiyorlar. Benim yazdığım yazı, askerlik yaptığım süreçte, birliğimdeki erlere yapılmış olumsuz davranışları, erlerin yaşadığı kötü koşulları eleştiren bir yazıydı. Yani doğrudan askeriyeye karşı yazılmış bir yazı değil. Yazımda halk çocuklarına gösterilen ağız tutumları ve yaşadıkları koşulları eleştirdim" diye konuştu. (BİRGÜN)

 

İZMİR'DE KADIN YAZARLAR DERNEĞİ KURULDU

 

Edebiyat, bilim, sanat gibi farklı alanlarda çalışan 27 kadın yazarın bir araya gelerek oluşturduğu dernek "yeni bir dilin oluşması için emek veren; ırkçılık, sömürü ve savaşa karşı çıkan kadınların" buluşacağı bir nokta olmayı amaçlıyor.

İki yıl önce bir araya gelip Kadın Yazarlar Platformunu oluşturan farklı alanlarda yazan kadınlar, daha verimli çalışabilmek amacıyla dernek çatısı altında birleşmeye karar vererek Kadın Yazarlar Derneği’ni (KYD) kurdular. 

Merkezi İzmir'de bulunan derneğin 27 Ekim'de gerçekleştirilen açılış kokteyli Gönül Çatalcalı‘nın kuruluş bildirgesini okumasıyla başladı:

“KYD, edebiyat, kültür sanat dalında yazılar yazıp yayımlayan kadınların ırkçılık, savaş, emek sömürüsüne başkaldırışıdır. Pozitif ayrımcılığı yaşam felsefesi edinen kadınların başkaldırışı, kadının kalemi eline alıp kendisini dile getirmesi, kendi adını kendinin koyması, simge olmaktan çıkıp simgeleyene dönüşmeye kalkışması, egemen sistemin iktidar ilişkilerini sorgulayarak ataerkil zinciri kırması, geleneksel kadın–erkek ilişkilerini ters yüz etmek, egemen ideolojinin kadına yönelik ayrımcılığını ortadan kaldırmak demektir."

Derneğin dönem sözcülüğünü üstlenen Nevzat Süer Sezgin, "Bugün 27 kadınla başlayan yolculuğumuza İzmir ve Türkiye’deki diğer kadın yazarların katılımıyla daha da büyüyerek devam edeceğiz" diye ekledi. 

Açılışa aralarında Hidayet Karakuş, Hasan Özkılıç, Veysel Çolak, Dinçer Sezgin, Erdoğan Baysal, Atilla Er ve Hayri Yetik'in de olduğu birçok sanatsever katıldı. Ferit Edgü’nün Hakkari’de Dört Mevsim romanının Fransızcaya çevirisiyle Fransa’da 1990 yılında çeviri ödülü alan Gertrude Durusoy da akademik hayatını noktaladığını bundan böyle daha farklı alanlarda da çalışmalar yapacağını belirtti.(BİA)

 

 

DAĞLARCA DİZELERİYLE SONSUZLUĞA UZANDI…

 

 

            Ülkemizin adı doruğundan ulu şairi Fazıl Hüsnü Dağlarca, 20 Ekim 2008 Pazartesi günü 21.58’de sonsuzluğa uzandı.

         Edebiyatımıza 1927’de  Yeni Adana Gazetesinde  yayınlanan öyküsü ve İstanbul dergisinde yayınlanan “Yavaşlayan Ömür” şiiriyle giren  Dağlarca, Harbiye’den subay çıktığı gün (30 Ağustos 1935) satışa çıkardığı ilk kitabı Havaya Çizilen Dünya’da ölçülü, uyaklı, aşık tarzı denemeleri de bulunuyordu. O günden bugüne kimselerden etkilenmeden, dönem dönem toplumsal olay ve durumların etkisini kendine özgü biçemle  işledi.  İkinci kitabının çıkmasıyla (Çocuk ve Allah, 1940) kişiliği çevresinde en yetkili kalemlerin uyandırdıkları ilgi ve dikkati yıllar yılı eksiltmeden sürdürdü. Şiirinde mağara devri adamlarından modern çağın insanına kadar, kişioğlunun iç ve dış dünyasını, yurt ve dünya insanını, çok yönlü davranış ve çatışmalarıyla işlediği, soyut-somut durumlar üzerinde derinleşti.

         İlk şiirlerinde gizemli bir atmosfer içinde insanları işleyen Dağlarca, sonraları asker olmasından kaynaklı nedenlerle ulusal kurtuluş savaşını işleyen kısa kısa ama destansı şiirler yazdı.

         1950’li yıllarda ABD ilişkileri başladığında “Batı Acısı” kitabıyla ABD emperyalizmini –şiirden ödün vermeden-  yere vuran şiirler yazdı. Vietnam savaşında şiirlerini bir vietkong gibi dizdi, yazdı.  1960 sonrası dönemde toplumu saran uyanış ve topluma yönelme  bakışı Dağlarca’yı da etkiledi. 80’lere dek, toplumsal bilinci içselleştiren şiirler yazdı. Salt ülkemiz insanını değil dünya insanlarının acılarını şiirinde içselleştirdi. Dünya çocuklarını anlatan şiir dizisinde her ülke çocuğunu konuşturarak o ülkelerle ilgili izlenimlerini dile getirdi.  Kimi zaman Latin Amerika’da, kimi zaman Hindiçin’inde kimi zaman Afrika’da oldu şiirleriyle:

         “Bizi uyandırdınız peki

Lâmba verdiniz

Kinin verdiniz biliyorum.

Bizi uyandırdınız peki

Sığırlarımı neden götürüyorsunuz?”

         Şükran Kurdakul’a göre, topluma, dış gerçeğe bakarken, evren karşısında kişioğlunun “muhteşem yalnızlığını” duyarak insanî gerçekleri kendinde aramaya çalışırken, dili, kavram ve imge zenginliği, alabildiğince yoğunlaşmış düşünce  atmosferi, değişik çağrışımları, gerçekçi temaları işlediği zaman bile yitirmediği duyarlığıyla şiirimizin çağdaşlaşma savaşı verdiği son 60 yılda ulaştığı aşamaların simgelerinden biri olmuştur.

         80 sonrası şiirinde sürekli kendini yenileyen aşamalar yaptı. Her şiiri bir öncekinden on basamak üste durdu. Onu önemli kılan noktalardan biri de Türkçe’yi bir ses bayrağı olarak kabul ederek özleştirilmiş, yalın dille  en güzel şiirleri yazan hep o oldu. Fazıl Hüsnü Dağlarca, 20. Yüzyılda Yunus Emre"deki yalınlığa ve derinliğe en çok yaklaşan şairdi.

Sözcükler, O"nun şiirinde bildiğimizin ötesinde dururdu. Kavramlara, kendilerini aşan anlamlar yükleyen ustaydı. O, Türkçenin doruğunda yeni bir dil gibiydi.

         Şiirimizin bu büyük doruğunu saygıyla selamlıyoruz.

 

DAYAK        

 

İster misin ellerimizi birleştirelim,
Sen iki vur, ben iki daha,
Çalmış mı,
Emmiş mi alın terini ulusunun,
Sen dört vur, ben dört daha.

Gemi seçmeye mi gitmiş 20 kişi, çay bulmaya mı yollanmış
30 kişi,
Dışbakan olmuş da yüzde mi almış.
- Saçı bitmedik çocuklarım aç iken kerpiç köylerde,
Bebek kızlarım gecelerce aklığını satarken-
Sen yedi vur, ben yedi daha.

Ha, ister misin ellerimizi birleştirelim,
Değeri 8 iken, 208'e mi vermiş bir tabak fasulyayı,
Dilekçeni görür görmez deve boynunu sallamış,

500 mü koparmış senden,
Saylav seçilmiş de geleceğine yatırım mı yapmış,
devrimi çiğneyerek,
Sen dokuz vur, ben dokuz daha….

 

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA

 

 

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

 


1/11/2008

SANAT EMEKÇİLERİNİN SORUNLARI VE ÇÖZÜM YOLLARI / MUHİTTİN ATAKAN

 

RESİM: SADIK VARER


 

Aşağıdaki maddelerde belirtilen ortak anlayış çerçevesinde, gerek yurt içi, gerek yurt dışı örgütlenme ağı ile edebiyatın gerçek dostlarını, sanat adına ortak paydada buluşturmak amacıyla bir şeyler yapmak gerektiği düşünülmelidir.

           —Günümüzün, yarına kalacak edebiyatını yaratmak ve savunmak için, sanat ve estetik tarihinin öncülüğü dışındaki her tür sermaye ve sanat vakıfçılığı anlayışının reddedilmesi gerektiği…

           —Edebiyatın aklın en güçlü ve önlenemez sesi olduğuna inancıyla, sermayenin ve magazinin güdümündeki bütün çatlak seslerin karşısında olunması gerektiği…


 
          —Şiirin önünde engeller olduğu safsatasını şiddetle yadsımak gerektiği ve şiirin her şeye rağmen her şeyle birlikte bir kez daha var olduğunu ve olması gerektiğini düşünmek gerektiği…


 
          —Edebiyatın başıboş bir romantik refleks olmadığını; felsefi altyapısı olmayan, günü kurtarmaya çalışan çabaları yıkmak için mücadele edilmesi gerektiğini…


 
          —Edebiyatçının dokunulmazlığını ortadan kaldırarak nöbetçi şair-yazar kimliği ile dolaşan ölüleri otopsiye almak gerektiğini…


 
          —Gerçek sanat değerlerinin, geleneksel olanın reddi üzerine kurulamayacağını, geleneksel olanın reddinin, gelecek adına varoluş bunalımı yaratmaktan öte gidemeyen boş çabalar olduğunu sürekli gündemde tutmak gerektiğini…


 
          —İnsanı insan yapan en belirleyici bilincin tarih bilinci olduğunu, tarihin ise, yarının kurgulanması ve yaratılması adına kronolojik bir metafizik kayıttan çok daha fazlası olduğunun da bilincinde olunması gerektiğini…


 
          —Genelde edebiyat, özelde şiir dalında evrensel boyutta ürün vermiş olan yerli ve yabancı sanatçıların eserlerine, konunun otoritesi kabul edilen eleştirmenlerin, deneme yazarlarının, düşünürlerin çalışmalarını değerlendirerek, tartışmaya açılması gerektiğini…


 
          —İdeolojik yaklaşımlarla sanatı sınırlamadan; bu yaklaşımları eleştirmek; ideolojilerin gözlükleri ile sanata yaklaşımın dar bakış yarattığı inancı ile, gizli gözlüklü (lensli) yaklaşımları da bıkmadan usanmadan masaya yatırmak gerektiğini…


 
          —Halk adına ya da sanat adına adı ne olursa olsun, hiçbir oluşuma kayıtsız kalmadan her ürünü ve poetikayı nedenleri ve sonuçları ile sanat çerçevesinde bilimsel yöntemlerle incelerken, tarafsız yaklaşımları korumaya çalışmak gerektiğini…


 
          —Popüler kültürün, medyanın balonladığı, alt yapısı olmayan imzaları deşifre ederek İğnelemek gerektiğini…


 
          —Kıyıda köşede kalmış ürün ve yazarları ortaya çıkarıp, çok renklilik adına sanata ve sanatçıya fırsat tanıyarak, kitle ile buluşturma çabasında olmak gerektiğini…


 
          —Her tür cemaat anlayışının ve cemaat felsefesinin yarattığı sürü psikolojisinin mağdurları olan hipnoz altındaki okuru uyandırmak gerektiğini…


 
          —Sanat hırsızlıklarını ve intihalleri ilan etmek için gerekli kaynak araştırması yaparak, kaynakları sunmak gerektiğini...


 
          —Yayınevleri ve medyanın kıskacı altındaki sanatçı, yazar ve çevirmenlerin sorunlarını (telif hakkı, korsan yayın, ücretlendirme vs.) konunun tarafları ile tartışarak, çözüm yolları aramak gerektiğini…


 
          —Hedef kitlenin haber alma, bilgilenme ve kendisini ifade edebileceği çalışma ile iletişim kanalları açarak, önemli bir referans noktası olmaya çalışmak gerektiğini…


 
          —Diğer yayın ve dergilerde yapılan benzerlikleri aşıp, benzersizi yaratmak gerektiğini… Düşünmeliyiz.


 
          Tamamen kendi görüşüm değil not almışım. Sanatın emeğinin sorunlarını tartışalım bunu tartışırken günümüzde dünya kaynaklarının paylaşımı ve yeniden paylaşımı süreçlerini de tartışalım...



Muhittin Atakan

 

 

1/11/2008

15/10/2008

EMEĞİN SANATINDAN 42. MERHABA


 

 

            Merhaba,

     Dünyada bir şeyler oluyor, kapitalizmin temellerinden gelen çatırtılar, ülkeleri batırmaya başladı. Dünyanın varsıllarında bir telâştır gidiyor. Dünya basınından ünlemler üst üste akıveriyor. Marks, Kapital’in satırları arasından göz kırpıyor bize…

     Bizde ise, üç nokta işareti ve soru işareti; virgüllerde ise bir sus pusluk egemen… İşte bizde de ünlem işaretlerini ortaya sürmenin zamanıdır. Valery, şiirin bir ünlemin geliştirilmesi olduğunu söylemiyor mu? O kadar sesimizi yükseltecek olaylar içindeyiz ki…

     Gazete dergi kapatılmalarını kanıksadık; internet sansürlerine alıştık, Kürtçe üzerine yoğun baskı Tiyatro oyunlarına dek uzandı. Gencecik insanlar, dergi satıyorlar diye polis işkence hanelerinde  katlediliyor….  Güneydoğu’da kanlar akmaya devam ediyor.

     Susulacak zaman mıdır?

     Evrenin karşısında, yalnız şairin, kendi türküsünü söylemenin zamanı mıdır şimdi?

     Tutuşturmak gerek köprü altlarına sinen umutsuzluk tozlarını. Lacivert göllerin ışık vurmaz diplerinden sisli puslu doruklara dek düşünlerimizin ayak izleri parıldamalı.

     Tolstoy’un dediği gibi, her yeni gün, bize, yeni bir tarihsel görev yüklüyor. Bizlere, ya bu yeni görevin arkasından bakmak ve çizmelerini seyretmek, ya da bu görevi tümüyle, olduğu gibi üstlenmek düşüyor.

     Bizim  sanat çizgimizde sanatçı, toplumun evrimi içinde büyük bir adımı gösterirken, bireyliğini korur.

     İşte Emeğin Sanatı olarak yapmak istediğimiz,  toplumsal gelişmenin yasalarını tam bir anlayışla yorumlayarak, edebiyatın gerçeği, tarihsel ve toplumsal hareketi içinde,salt dış belirtileriyle değil, iç özüyle yansıtmasını istiyoruz. Böylelikle edebiyat, hem yeni, hem de eski insanı, dünün, bugünün, en önemlisi de yarının insanını açıkça yansıtacaktır.

     Gün, ünlemleri kalemlerden satırlara, satırlardan alanlara taşıma, çoğaltma günüdür. Estetiğin ve sanatın ana artellerinden şaşmadan….

 

 

ALİ ZİYA ÇAMUR

 

           

            

 

 


BU SAYININ SAVSÖZÜ

 

Yaşamın  tükenmezliği ile sürekliliğini vurgulamak, sanatın (ve tabii şiirin) evrenselliğe  uzatılmış kollarıdır. Şiir, her zaman ve yerde bu iki noktaya  yaptığı  özenli vurgularla evrenselliği yakalamanın peşinde olmak zorundadır. Yerelden evrensele....söyleminin geçerken,  içerik olarak  sırtlanmak zorunda olduğu  yük de budur.

          Şiir yaşamla bağını, yaşamın bu iki nitemine sürekli ve derin vurgulamalar yaparak  kurarken, onu okuyucusuna da sevdiriyor. Yaşamı güzelleştirerek, yenileyerek, değiştirerek  dışa vururken  yanında  sunduğu  yenileme,değiştirme  işlevleriyle  devrimci potansiyelini de  göstermektedir.

         O, yaşamın yürüyüşüne  değil,  herkesin  mutlu olmasını engelleyen yanlarına  karşıdır. Şiir bir uyum/uyuşum değil bir karşı çıkıştır. Ne ki o karşı çıkışın içeriğinde  yaşamın ana damarına yapılmış önemli bir vurgu daima vardır ve olmuştur/olacaktır.

        Ozanların, “yapmadıkları şeyler üzerine konuşan.... aşırı insanlar....”  olduklarının söylenmesi ve  “şair sözü elbette yalandır”  sözleriyle anımsanmaları  nedensiz midir   sanıyorsunuz?

         Sahi, şiir yaşamın neresine/nesine vuruyordu ?

         Tükenmezliğine ve sürekliliğine  değil mi?..       MUHSİN ŞENER

 

 

 

 


YAŞAM VE SANATTA

15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

 

 

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA SONSUZLUĞA GÖÇTÜ…

 

 

 

Yayına girdiğimiz gün yitirdiğimiz, adı doruğundan ulu şair Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı sonsuzluğa uğurladık. Şiirimize getirdiği arı, aydınlık iz, hep önümüzde olacak…

 



NOBEL EDEBİYAT ÖDÜLÜ FRANSIZ YAZAR’A VERİLDİ

 

 

 

2008 Nobel Edebiyat ödülü ünlü Fransız yazar, gezgin Jean-Marie Gustave Le Clézio’ya verildi.

İsveç Akademisi, Le Clezio’ya verilen ödülle ilgili açıklamasında, romancıyı, “mevcut medeniyet altında ve ötesinde insanlığın kaşifi, duygusal coşkunun, şiirsel maceranın ve yeni ayrılıkların yazarı” olarak tanımladı.

68 yaşındaki le Clezio çoğunlukla Meksika, Büyük Sahra, Paris ve Londra’da geçen kitaplarının ilki olan ‘Le Proces-Verbal’ı 1963 yılında yazdı. Bu ilk kitabıyla Renaudot Ödülü’ne layık görülmüştü. İngiliz bir baba ve Fransız bir annenin çocuğu olan le Clezio, Alain Robbe-Grillet’nin öncülüğünü yaptığı Yeni Roman hareketine dahil olarak görülüyordu ancak bu sınıflandırmayı reddederek kısa zamanda kült bir yazar haline geldi. Yazarın ilk çıkışı ise 1980 yılında yayımlanan ‘Çöl’ isimli kitabıyla oldu. Kuzey Afrika’da bir çölde yok olan bir kültürü ve istenmeyen göçmenlerin gözünden Avrupa’yı anlatan romanla le Clezio Fransız Akademisi tarafından ödüllendirildi.

Modern hayatın zorlukları ve tehlikelerini tarih yazar gibi yazan le Clezio, geçen yıl yayımlanan kitabı ‘Ritournelle de la faim’ eleştirmenler tarafından yine övgüyle karşılandı. Bu kitabında Fransa’nın dünya savaşları dönemindeki suçluluğunun üstüne giden le Clezio, aynı yıl içinde ‘Ballaciner’ adıyla bir de sinema kitabı yayımladı. ‘Ballaciner’de sinema tarihinin yanı sıra hayatında sinemanın önemine de derinlikle yer veren le Clezio çocukluğundaki elle çalışan projektörlerden gençliğindeki sinema meraklılarının takip ettikleri trendlere kadar birçok anısını da anlatıyor.  (EVRENSEL / RADİKAL/HÜRRİYET)

 

   

HALDUN TANER ÖDÜLÜNÜ  HASAN ÖZKILIÇ KAZANDI

 


 

 

 

2007 Milliyet Haldun Taner Öykü Ödülü’nün sahibi yazar Hasan Özkılıç oldu.

Doğan Hızlan’ın başkanlığında, Sibel Türker’in yazmanlığında Doç. Dr. Füsun Akatlı, Prof. Dr. Nüket Esen, Semih Gümüş, Prof. Dr. Şara Sayın, Demet Taner ve Prof. Dr. Tahsin Yücel’den oluşan Seçiciler Kurulu Özkılıç’ın kitabını, “öykücülüğün yeni bir düzeyini göstermesi, dilini gitgide yetkinleştirmesi ve Doğu’nun hikâyesini özenli, abartısız ve kendine özgü ayrıntılarla anlatması nedenleriyle” 2007 Haldun Taner Öykü Ödülü’ne değer buldu.

Hasan Özkılıç’ın Ödülü 13 Ekim Pazartesi günü Tepebaşı’ndaki Pera Müzesi’nde yapılacak törenle verildi. (MİLLİYET)




İZMİR'DE MUSA ANTER'İN HAYATINI

ANLATAN KÜRTÇE OYUN’A YASAK

 

Tiyatro Avesta tarafından sahnelenen, Musa Anter'in hayatını anlatan "Araf" adlı oyun, Konak Belediyesi etkinlik programında yer almasına rağmen yasaklandı. Belediye yetkilisi, yasağa Emniyetten gelen baskıların neden olduğunu iddia etti.

Cihan Şan’ın yazdığı ve Aydın Orak’ın oynadığı oyun İzmir Konak Belediyesinin aylık etkinlik programında yer almasına rağmen, Valilik ve Emniyet Müdürlüğü tarafından yasaklandı.   

Yasağa tepki gösteren tiyatrocular ve hak savunucuları bir basın açıklamasıyla durumu protesto etti. Oyun daha sonra Mezopotamya Kültür Merkezi'nde sergilendi.  (BİA HABER)

 

   

 

RIFAT ILGAZ ÇOCUK EDEBİYATI

ÖYKÜ YARIŞMASI SONUÇLANDI…

 

Çınar Yayınları’nın, 25. kuruluş yıldönümü nedeniyle, “Kim ne derse desin/ Çocuklar için yazdım hep” diyen edebiyatın her dalında yapıt veren şair, yazar Rıfat Ilgaz adına düzenlediği Rıfat Ilgaz Çocuk Edebiyatı ‘Öykü’ Yarışması sonuçlandı.

Prof. Dr. Sedat Sever, Prof. Dr. Selahattin Dilidüzgün, Yard. Doç. Dr. Necdet Neydim, Dr. Kemal Ateş ve Zekeriya Kaya’dan oluşan seçici kurulun yaptığı değerlendirme sonucunda Hüsnan Şeker’in “Öykülere Gizlenen Çocuk” ve Dursun Ege Göçmen’in “Alacağınız Olsun” adlı yapıtlarına ‘başarı’ ödülü verilmesi kararlaştırıldı.

 

 

 

GELENEKSEL VE  ÇAĞDAŞ TİYATROMUZUN

BİLGE KİŞİLİĞİ METİN AND’I YİTİRDİK...

 


 

Metin And, hukuk yüksek lisansı  için gittiği Londra’da bale, opera ve tiyatro eğitimine yönelen, burslu olarak Newyork’ta  tiyatro eğitimi gördü.

Yazı yaşamına edebiyat, opera ve bale eleştirmenliği ile başlayan And, Ulus gazetesinde 15 yıl boyunca tiyatro eleştirileri yazdı. Geleneksel tiyatromuz, özellikle Karagöz ve gölge oyunları üzerine araştırmalar yaptı.

Kuruluşundan itibaren Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde otuz yılı aşkın süre öğretim üyeliği yapan And 1994’te emekli oldu. Emeklilikten sonra Boğaziçi ve Bilkent üniversitelerinde üçer yıl “Kültür Tarihi” dersleri verdi.

And,  bazıları yabancı dillerde olmak üzere 50 kadar kitap, 1500 kadar bilimsel inceleme, tanıtma-eleştiri yazısı ve ansiklopedi maddesi kaleme aldı.(RADİKAL)



YAŞAR KEMAL 85 YAŞINDA!..

 


 

            Yaşar Kemal, dünyada en çok tanınan Türk yazar. Ünlü yazar, bundan tam 85 yıl önce 6 Ekim 1923'de dünyaya geldi. Yaşar Kemal, o günden bu yana sayısız başarıya imza attı.

Yaşar Kemal'in katıldığı bir okuma akşamında genç bir kadın yazara merakla, “Yeniden dünyaya gelseniz edebiyatı seçer miydiniz?“ diye soruyor. Yaşar Kemal ise ilginç bir cevap veriyor: “Hayır, yalan söylemeyeceğim. Yeniden dünyaya gelsem traktör şoförü olurdum. Her yerde söylüyorum. Çünkü ben gençliğimde traktör şoförlüğü yaptım. Hangi işe girsem beni hükümet attırıyordu. Traktör şoförlüğü yapmaya başladım. Hayatımın en mutlu günleri o günlerde geçti.“

Babası gözlerinin önünde öldürüldü

Yaşar Kemal, Akdeniz’in masmavi sularının bittiği noktada başlayan geniş pamuk tarlalarının uzandığı sonsuz genişlikteki bir yerde, Çukurova'da dünyaya geldi. Usta yazar çocukluğunu hatırlarken mutluluk duyuyor ve “Çocukluk dünyam çok zengindi. Doğa, doğanın renkleri ve kokusu beni şaşkına çevirirdi, beni adeta kendimden geçirirdi“ diyor.

Doğduğu yıllarda köyündeki hiç kimse okuma yazma bilmiyordu. Bilgiye aç olan küçük Yaşar, her sabah yalınayak 10 kilometre uzaklıktaki bir okula gidiyordu. Beş yaşındayken babası gözlerinin önünde bıçaklanmıştı. O günden sonra dili tutulan Yaşar Kemal, okuma yazma öğrenmeye başlayınca tekrar eski haline döndü.

Traktör şoförlüğü ve suculuk yaptı

Yaşar Kemal, romanlarında ve hikayelerinde sadece bölgenin doğal güzelliklerini anlatmadı. Kan davası ve eşkiyalar, baskı ve direniş gibi yaşadığı topraklardaki sorunları da sıklıkla ele aldı. İnce Memed adlı romanında genç bir çobanın ağalara ve düzene karşı direnişini anlattı. Bu roman 40’tan fazla dile çevrildi.

Yaşar Kemal, yazarlıktan önce pek çok iş yaptı. Pamuk tarlalarında gündelikçi, sucu, ayakkabıcı ve traktör şoförü olarak çalıştı. Yazarlığa önce gazeteci olarak başladı, üç kez hapse girdi. Yaşar Kemal, hapishane günlerini şöyle anıyordu: "Bizim ülkenin hapishaneleri Türk edebiyatının okuludur".

85 yaşına giren Yaşar Kemal’e sağlıklı ve üretken nice yıllar diliyoruz. (DW (Alman Radyosu Türkçe Yayını)

  


DİKENLİ YOLU AÇAN ADAM,

MEHMED UZUN ANADİLİNDE YAŞIYOR ARTIK!

 


 

            Yaşar Kemal’in deyimiyle, Kürt romanının dilini dikenli yolda açan Yazar Mehmet Uzun’u geçen yıl 11 Ekim’de yitirmiştik.

         Kürt yazın ve kültür yaşamında yeri doldurulamayacak olan Mehmet Uzun, çağdaş Kürt edebiyatının kurucusu ve öncüsüydü. Kürt halkının yaşadığı sosyal ve politik dramın canlı bir tanığı ve bu tanıklığı evrensel dile aktaran büyük bir sanatçıydı.

Yasaklar, yokluklar, cehalet ve acılar içinde yaşamaya mahkum edilmiş bir halkın  içinden çıkan Mehmet Uzun kendi çabalarıyla kendisini var eden bir değerdi.

Tarih onu yalnız Kürtlerin, yalnız Türklerin değil tüm dünyanın en büyük yazarı, kültür adamı, barış ve özgürlük savaşçısı olarak anacaktır.

 


FAKİR BAYKURT’U 9. YILDÖNÜMÜNDE ANIYORUZ…

 


 

 

Türk Edebiyatına “Köy Enstitüleri Kuşağı” olarak geçen  yazarlar arasında öne çıkan Fakir Baykurt, kıvrak dili, güçlü gözlemlerini kendi bakışıyla buluşturan güçlü anlatımıyla edebiyatımızın önemli roman ve öykücüleri arasında yer aldı.

         Onu kuşakdaşlarından ayıran yanı, toplumumuzun yaşadığı değişim ve gelişimleri iyi yakalamaktı.  Köylerden Almanya’ya göçlerin başlamasıyla birlikte, Almanya’daki insanlarımızın  yaşamlarından izlenimler sunan romanlar yazmaya başladı. Sanat anlayışını belirten şu sözleri, onun sanatsal ve toplumsal bilincini en iyi biçimde yansıtmaktadır: “Sanatta devrimci tavır,hayatı değiştirme tavrıdır.kitaplarımız bize ün sağlamak ya da kalıcı olmaktan önce toplumu devrim yönünde etkilemelidir.hayatı değiştirme amacına yönelmiş bir sanat insanın bilinçlenmesine ve birleşmesine yardım eder…”

         Fakir Baykurt’u önemli kılan özelliklerinden biri de, Türkiye’de öğretmen örgütlenmesinin ilk önderlerinden olmasıdır.

“Sorumluluğu büyük olan sanatçının gözlem yeteneği de büyük olacak. Birer ışıldağa benzeyen gözleriyle çevresini taradığı zaman hiçbir şeyi kaçırmayacak. Sanki bir radar. Görünenin ardındaki görünmeyeni görebilecek" FAKİR BAYKURT

 

 

 

NAZIM HİKMETİN YOL ARKADAŞI NAİL V.’Yİ YİTİRDİK…

 

 

 

Sosyalistlerin Nail V. olarak bildiği, Ağahan Mimarlık ödülünü almasından sonra  herkesin tanıdığı Nail Vahdet Çakırhan, Mustafa Suphi ve 14 yoldaşından sonra Türkiye’nin 2.kuşak komünistlerindendi.

Konya’da lise öğrenimini sürdürürken “Kervan” adlı dergi çıkarır. “Halka Doğru” dergisinde yayınlanan “Alev Yağmuru” şiiri nedeniyle ilk kez polisle tanışır. Daha sonra Çakırhan, felsefe eğitimi için İstanbul'a gelince -gıyaben şiirlerine hayran olduğu- Nâzım Hikmet ile tanıştı. Ona son şiirlerini gösterdi. Nâzım Hikmet, bu genç öğrencinin şiirlerini beğendi. 1+1=1 adını verdikleri mini mini kitapta son şiirlerini yayımladılar. Ne var ki bu kitap toplattırıldı. Ve şairleri hakkında takibata geçildi. Şairler, cezaevinden çıktıklarında buluştular, dostluklarını devam ettirdiler.

Çakırhan, uğruna işkence gördüğü, hapislerde yattığı sosyalizmin ne olduğunu tam olarak bilmiyordur. Öğrenebilmek amacıyla 1934'te kimseye haber vermeden ortadan kaybolur. İstanbul'dan Hopa'ya, oradan da bir arkadaşının yardımıyla Sovyetler Birliği'ne gider. Komintern'le ilişki kurar ve Moskova'da Puşkin Meydanı'na yakın bir yurtta üç ay Rusça öğrenir. Ardindan Moskova Doğu Halkları Üniversitesi'ne (KUTV) girer. Orada iki buçuk yıl sosyalizm ve ekonomi görür. Stalin, Tito, Hoşimin, Kruşçev, Dimitrov gibi önemli siyasetçilerin bazılarını görür. Bazılarıyla tanışma fırsatı bulur. Öğrenimi sürerken bir yandan da uygulamaları yakından görmek ister ve kendi isteği üzerine Moskova yakınlarında bir tekstil fabrikasına gönderilir.

Dönüşünde gazetecilik yapmaya başladı. Tan ve Resimli Ay’da  2. Dünya Savaşıyla ilgili etkili ve yerinde yorumlar yaptı. Bu yazıları daha sonra TÜSTAV tarafından yayınlandı. Arkeolog Halet Çambel’le evlendi. Onun kazılarında ilk mimari denemelerini gerçekleştirdi. 1970 yılında, doktor tavsiyesine uyarak eşiyle birlikte Akyaka’ya yerleşen Çakırhan, burada iki ustanın yardımıyla projesini kendi çizdiği evler yapar. Yaptığı evler beldede yaşayan insanların ve turistlerin ilgisini çeker. Ardından çok sayıda insan, “Nail Çakırhan Mimarisi” adı verilen bu evlerden yaptırmaya başlar. Geleneksel mimariyi korumak için yoğun çaba harcayan ve insanlara örnek olan Çakırhan’a 1983’te, dünyanın en saygın mimarlık ödüllerinden “Ağa Han Uluslararası Mimarlık ödülü” verildi.

         Hapishane yıllarında eşi Halet Çambel’e gönderdiği mektuplar, “Üç Hapishaneden Mektuplar” adıyla yayınlandı. 2. Dünya savaşının eşiğinde gazetelerde yazdığı yazıları “Harbin eşiğindeki Türkiye “ adıyla yayımlandı. Şiirleri de “Daha Çok Onlar Yaşamalıydı”adıyla yayınladı.

         98 yıllık yaşamının her anını ülkesi ve davası için dolu dolu yaşayan bu güzel insanı saygıyla selamlıyoruz.

 

 

DAHA ÇOK ONLAR YAŞAMALIYDI

 

Onları hep birer birer

Tanıyorum,

Onlarla yan yana,

Boyanamadığım diye kana

Kendi kendimden utanıyorum.

 

Daha çok onlar yaşamalıydı,

Daha çok onlar haketmişlerdi bunu.

Daha çok onlar bilirlerdi

Yaşamanın ne olduğunu.

Ben onlardan öğrendim

Sevmeyi sevilmeği,

Bana onlar öğrettiler

Dostu dost düşmanı düşman bilmeyi

Kafamı onlar yoğurdular.

Orada yepyeni

Taptaze

Gıcır gıcır bir alemi

İlk önce onlar kurdular.

O topraklarda ayrı gayrı bilinmez.

O topraklarda hep el ele tutulmuştur,

O topraklarda dert unutulmuştur;

Burcu burcu ekmek kokan baharda,

Ağız dolusu gülünür o topraklarda.

 

Daha çok onlar yaşamalıydı,

Daha çok onlar haketmişlerdi bunu;

Daha çok onlar bilirlerdi

Yaşamanın ne olduğunu.

Kavgam onların adıyla anılılır.

Onlar öyle aç,

Öyle çıplak

sanılır

Ama;

İlk önce onlar

altettiler yokluğu,

Onlar tattılar,

İlk önce asıl tokluğu.

Daha çok onlar yaşamalıydı.

 

 

 

 

 

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

 

 

15/10/2008

SANAT VE TOPLUM / AHMET GÜVEN

                                      RESİM: GÜRBÜZ DOĞAN EKŞİOĞLU

 

İnsanların uğruna hapis yattığı, sürgün yaşadığı, hatta canını verdiği sanatı önemli kılan nedir? Kuşkusuz sanat da bilim gibi gerçeği izah eder. Marksist eleştirmen Asım Bezirci Sosyalizme Doğru eserinde sanatın bir kolu olan edebiyat için “fakat bilim kavramlarla yapar bunu, edebiyat ise imgelerle” (1) diye belirtir. Gerçekten kopuk bir sanat eserinin içerik olarak dolgun kalıcı ve güzel olması zordur. Öyle ki sinema yönetmeni Andrey Tarkovski “Mühürlenmiş Zaman” eserinde ’’Güzel, gerçeğin peşinden koşmayanlardan kendini gizler’’(2) diyerek bu gerçeğin altını çizmeden edemez. Demek ki, güzel ve gerçek arasında kopmaz bir bağ vardır. Sanat bu bağı örgütlediği oranda kalıcı ve güzeldir.



Bilim, “insanların hayatını kolaylaştırırken”, sanat, insanları şiddetten uzaklaştırmaya çalışır. İnsan şiddetten uzaklaştıkça insanlaşır. Sanat bu sonsuz süreçte insanı iyiye ve güzele yöneltmeye çalışan bir işlev görür. İnsanı olgunlaştırır, hayatı sevdirir, duyarlı kılar, Dünyanın bir ucunda tanımadığınız insanların acısına ortak eder, sevinçlerine yoldaş eder… Dinine, diline, rengine bakmaz; insanı temel alır ve yakınlaştırır. Onun için “sanat insanlar arasında tek ortak dildir” tanımı yerinde bir tanımdır. Dolayısıyla bir toplumun var ettiği eserlerden tutun okuduğu kitaplardan, izlediği filmlerden, dinlediği müziklerden vs... o toplumun düşünsel, ruhsal ve sınıfsal yapısını anlarız. Bu kaynaklardan beslenen bir toplumun yüzünün nereye dönük olduğunu görürüz. Çünkü sanat, toplumun değişim ve gelişim düzeyini gösteren bir aynadır. Toplumlar bölümlü olduğu için, genelde öne çıkan sınıfın ya da kesimin dünya görüşü bu değişim ve gelişime rengini verir.



Asım Bezirci “Sosyalizme Doğru” (3) eserinde bölümlü toplumların tarihi şunu gösteriyor: “Yükselen sınıfların ideolojisi genellikle devrimcidir, gerçekçi ve maddecidir. Fakat bu sınıflar iktidara geçip de toplumu kendi çıkarlarına göre düzenledikten sonra zamanla tutucu olurlar. Buna bağlı olarak ideolojileri de gitgide aldatıcı, yanılsamacı, saptırıcı, idealist bir kimliğe bürünür. Gerileme ve ardından çöküş dönemi gelince, tutuculukları gericiliğe doğru kayar’’ diye belirtir. Tarafsız bir sanat olmadığı için, tutucu olanla devrimci olan arasında mücadele de bitmez. Unutmamak lazım ki, sistem tutucu olanı destekler, yüzünü ileriye dönmüş insanlığın karşında toplum nazarında milliyetçilik ve gericilikle insanî değerlere saldırır.”



Bertran Russell, ‘’Sorgulayan Denemeler” (4) adlı çalışmasında “İçgüdüsel yapımız iki bölümden oluşur; birisi kendimizin ve çocuklarımızın yaşamını geliştirmeye, diğeri ise rakip gördüğümüz kişilerin yaşamını engellemeye yönelir. Birincisi yaşama aşkını, sevgiyi ve psikolojik olarak sevginin bir kolu olan sanatı içerir; ikincisi de rekabet, milliyetçiliği ve savaşı. Geleneksel ahlak birincisini bastırmak, ikincisini yüreklendirmek için her şeyi yapar. Gerçek ahlak bunun tam tersini gerektirir’’ diye belirtir. Sistem ikincisini destekleyerek, sanatın insanlaşma sürecine karşı insandan maymunlaşmaya dönüşü daha cazip hale getirmiş, gerçeğin izah ettirilmesini değil, sömürü toplumunda beslenen ‘yıldızlar’ yetiştirmiştir. Böyle bir ortamdan gerçek ve güzel uzaktır. Güzel olandan uzaklaşan bir toplum, kendi vicdanını kaybeder. Milliyetçilik ve gericilikle eşitsizliğin derinleştiği, ahlaksızlığın, seviyesizliğin öne çıktığı, insanların birbirinin gözünü oymaya çalıştığı bir ortam nasıl güzel olabilir ki? Elbette olmaz.



Bu geri düşüş ve çürümeye karşı, sol değerler yükseltilerek toplumun yüzü ileriye çevrilebilir. Milliyetçiliğe ve gericiliğe karşı barışı ve kardeşliği savunarak, eşitsizliğe karşı eşitliği savunarak, emekten ve insandan yana olarak sol’un değerlerini özümsemiş sanat insanlığa hizmet eder. Sanat insanlığın vicdanıdır. Dünya da kabul gören eserler bu vicdanın ortak dili olmuştur. Derebeylik rejimine karşı burjuva devrimini savunan eserler, burjuvaziye karşı da sosyalizmi savunan eserler birbirini besleyerek haksızlaşan sistemlere karşı insanlığın yüzünün ileriye doğru olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak sanatçı insanlığın binlerce yıllık geçerli değerlerini temsil eden sol’u özümseyerek yüzünü ileri dönebilir.




AHMET GÜVEN

 


 

DİPNOT:

1.      Asım Bezirci, Sosyalizme Doğru, s.176

2.      Andrey Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman, s.47

3.      Asım Bezirci  Sosyalizme Doğru, s. 14

4.      Bertrand Russell, Sorgulayan Denemeler, s.16)

15/10/2008

"ANIRIŞANLARIN ARASINDA OLMAK YA DA OLMAMAK…" / ADNAN DURM


 


—Bir gün rüzgârda kangala döndüm, şiirden yanan akşam bulutları bana günün şiiri ödülünde mansiyon verince yaptığım konuşmadan—

 

 

Yaşadığım yerlerde bana önem ve değer veren az sayıda insan vardır. Yaşamımın her döneminde de herkesin sevdiği bir insan olamadım. Ha bunu umursuyor muyum? "Umurumda değil dersem"  ne kadar doğru söylemiş olurum ,"umurumda" dersem o da doğru değil. Soruların net ve kesin cevapları yoktur çoğu zaman. Biz ortama göre bir yanıt vererek durumu idare ederiz. Verdiğimiz yanıt doğru değildir; ama bütünüyle yanlış da değildir. Biri bize "nasılsın?" diye sorduğunda, verdiğimiz her yanıt aslında tam anlatamaz durumumuzu. Coşku içinde "ben iyiyim" diyenle üzüntüden  mahvolmuş, "kötüyüm" diyen, doğruya en yakın yanıtları vermişlerdir. Mutlak iyi ve kötü durum yoktur, demek istiyorum. En azından en berbat durumda bile bir başkası bu berbat durumdan bir çıkış bulabilir. Saçmaladığımın farkına mı vardınız.Yani, "ölecek olan bir hasta, idam olacak biri için nasıl olur da bir başkası umutlu bir manzara çizebilir" itirazınızdan bahsediyorum.



Çoğunluk ölür işte ,korksa da ürkse de ölür ve gider. Ama imanı kavi bir mümin için ölüm tozlu yoldur veya inançları için asılan biri  celladının suratına tükürerek dimdik gider. Konuyu dağıtmayayım. Yıllardır bozkırlarda yaşayan birisi olarak bozkırların dilini iyi bilirim.Yakup Kadri'nin Yaban'ındaki okumuş Ahmet Celal, sık sık aklıma geliyor yaşadığım ıssızlarda. Yaban 2008  diyeceğim geliyor ama diyemiyorum. Diyemem, çünkü Ahmet Cemil'in geldiği yerden gelmedim buralara. Hamurumun karıldığı topraklardayım. Vardır öyle insanlar değil mi; herkes sever onları. Onlar gelirken ayağa kalkılır, saygı gösterilir, çevresinde pervane olunur. Vardır evet, ama genel olarak bakılınca statülerine de bir bakmakta fayda vardır. Şimdi şöyle oluyor: Adam köye öğretmen olarak gidiyor, merakla çevresine toplanıp hoş beş edenler, biraz sonra o civarda görevli ormancıyı görünce, onu okulun duvarının dibinde, akşam karanlığında tek başına bırakıp ormancının çevresine toplanıyor. Rağbetin kalıcılığı ve geçiciliği belli nedenlere bağlı.



Kişilerin birbirine verdiği önemin ölçütleri, yer zaman ve koşullara göre değişiyor. Gecenin bir vakti, arabası ıssız yolda bozulan kişi için en önemli insan  elbette tamircidir. Zamanımızda biraz da buna benziyor günlük yaşamda önemsenip önemsenmemek. İşi varsa seninle, önemlisin, işi bitince önemin de bitiyor. Adam milletvekiliyse, önemli kişidir. Çünkü iş yaptırmak, torpil olmak açısından önemlidir. Adam varlıklıysa, kariyer sahibiyse önemlidir. Bunları kaybedince önemsizleşir. Bu tür insanların bir kısmı sahip oldukları kariyer ve servete hak ederek ulaşmamıştır. Bu nedenle de sahip oldukları her neyse ona sahip oldukları sürece önemlidirler. Ayıya köprüyü geçene kadar dayı demek, yalakalığa  çanak tutan bir halk söyleyişi. Malum bizde yalakalık kurumu yeni bir şey değil, Osmanlıdan bu yana var olan bir kavram.



Belki de asıl olan, çevremizdekilerin bizi ne denli sevip önem vermesinden çok, kendimizin  kendimize verdiğimiz önemdir. Attığımız her adımda hayat bize seçimler sunuyor. Kalabalık samimiyetsiz samimiyetler yerine yalnızlığı tercih edebilirsin. Kolay değildir yalnızlık ve onun  zor yollarında kendi kendini sürdürmek; geliştirmek. Güzel bir laf var Anadolu'da: Eşek demiş ki, “dişim başına tek arpa düşsün; ama anırışanların arasında olayım.” İnsan bu, her şeyi ver ama çevresinden kopartma, yalnızlıkta bırakma. Yalnızlık yamandır. Ama yalnızlığı yoz ve samimiyetsiz her tür beraberliğe tercih etmek de adam kârıdır. Tabii, bozkırların yabanı olunca, çevreni güzelleştirmek, değiştirmek, geliştirmek ve insanlarla bir bağ oluşturmak gibi düşünceler gelir geçer. Bunu düşünen, mutlaka denemelidir. Hani bir söz vardı Rady Fiş'in bir kitabında geçiyordu ,"küçük bir çiçeği salla,yıldızların ve yeryüzünün temeli sallanır." Her güzellik evrensel güzelliğe bir katkıdır, her çirkinlik de evrensel çirkinliğe…



Akşam kızıllığında bulutlara saplanırcasına büyümüş kangallar, kaba yelin önünde huşu içinde ağır ağır sallanır… Mor çiçeklerin sinesine ışıltılı böcekler gömülür… Uzaklardan çan sesleri gelir, bir çocuk türkü söyler tarla yolunda… İki kız saklı saklı bir şeyler fısıldar bir kerpiç duvarın  kuytusunda… Ben işte oradayım..



Sürüye katılmak veya katılmamak; işte asıl mesele bu benim çağımda.

“To be or not to be”  değil

“Cogito ergo sum” hiç değil

Herkes dünyanın merkezine kendi yaşamını ve acılarını ve elbette kendisini koyarak bakıyor. Siz nasıl canı yanan birine canının yanmasını bir yana atmasını söyleyebilirsiniz. Herkesin gelecek kaygısı, ekonomik kaygı vb… taşımadan  yaşadığı bir yer değil bura. Asıl sorun da zaten hanı, hamamı, işi, aşı fazlasıyla olanın ekonomik  kaygılarının ve aç gözlülüğünün bizi boğması… Bizim insanî taleplerimizin olamaması. Derviş gibi bakmalı hayata, bir lokma bir hırka felsefesi  insana huzur verir. Eeee güzel; ama bu felsefe aç bırakılmış kalabalıkları açlığa alıştırmak için ortaya atılmış değildir. Bu felsefe toklara hayatın  nasıl olsa biticiliğini anımsattığı oranda güzeldir. Ama birileri için kalabalıkları açlığa alıştırmada sonuna kadar kullanılmıştır.



Gece bir ay doğar eriklerin arasından, çakırkeyif sanmayın, baharın coşkusundan sarhoştur; salına salına girer çıkar ipek bulutlara… Ben işte oradayım…Zaman  kara sabanla çift sürer alnında bir ırgadın, ben oradayım… Işıltılı salonları yadsımıyorum ve oralarda söylenecek sözüm var… O söz yüreğimin kütüklüğünde çoğalıyor, büyüyor… Satırlar arasında dolaşan Süleyman'ın karıncasıyım ben…



Şuara her daim vardı Dersaadet gecelerinde. Lale devrinin tumturaklı sefalarında bir araya gelen şairler ve gülendam serv-i revan hatunlar ve onlardan bir gülüş çalabilmek için  Osmanlı inceliğinin haddelerinden geçirilen söz ve söz sarrafları vardı her zaman. Kayık, sandal âlemlerinden  birer alev dili gibi açmış lâleli kıyılara çarpan şuh kahkahalar ve meşk vardı. O şairler ki, halkının Osmanlı coğrafyasına yayılmış halkların farkında bile değillerdi. Osmanlı halkları dağlarda yaşamaya tutuklanmış büyük "kaçkunluklar" yaşamışlardı yüzyılların akışı içinde. Padişah hazretlerinin görkemli seferlerine eşlik edip, uzak diyarlarda söz nakşediyorlardı ama padişahın  ve yüksek komutanlarının vereceği caize hatırına. Tut ki Karacoğlan'ın bozkırlarda dolaştığı zamanlardı. E varıp sormalı onları hâlâ savunanlara; Karacoğlan, Yunus ve daha binlerce ozandan hangisi padişahı öven şiirler yazdı. Yazmadıysa neden yazmadı. Yalakalığı kurumlaştıranlar, bunu da şiir adına yapanlar sahiden şair midir? Kendi ruhlarının karanlık girdaplarında söz şaklabanlığı yapanlar, halkından uzak olanlar ne kadar şair sayılır? Onlar her zaman farkında değillerdi, hatta "orda bir köy var uzakta " derken bile gitmesek de gelmesek de" demeden edemiyorlardı. İnsanımız her zaman bu  bozkırlara terkedilmişti.

 

Buralarda her türlü güvenceden uzakta korunaksız bırakıldı insanımız. Hormonlu  sebzeleri sattıkları kalabalıklar, hâlâ  bakımsızlıktan ölenler, bin yıllardır savaşlarda etten kale diye öne sürülenler, hâlâ aynı kara talihten bilerek başına gelenleri, yaşamadan ölenler diyarı buralar. Her gün hasta çığlıkları arasındayım; her  insanın, neredeyse karşısına çıkan herkese hastalığını ağrısını anlattığı yerdeyim… Ölecek olanların yanında onlara bakmaktayım… Her iklim kendi otunu, ağacını, çiçeğini büyütür.



Ben de kendim seçmedim, hayat beni buraya getirdi. Bu kıraçta açmak kısmetim oldu. Bu kayaların altında, bu dikenlerin arasında yazmaktan söylemekten, öfkeyle bağırmaktan başka çarem olmadı… Elbette ki yüzde yüz seçme şansım olsa burayı seçerdim.



Yazdıklarımın hiçbir değeri olmayabilir… Kimse o dizeleri sevmeyebilir… Belki zamanın şiir kurallarına terstir… Ama ben elimden geleni yapıyorum… Çünkü içimden yeni bir yarayı sökmek gibi her yazdığım… Nasıl elimden geleni yapmam ben?.. Canım acıyor… Çünkü bozkır yollarında yürürken, ülkemi ve dünyayı  dinliyorum… Bütün zamanları bir anda yaşadığım zamanlarım var… Bin yıl önce de bir hüzünbaz kangallara bakıp, o kadar adaletsiz dünyadaki çaresizliğine ağlamış olmalıdır… Aynı toprağın külü kaçtı genzime, aynı yerde büyüyen çiçeği kokluyorum buradan  geçen ve geri dönmeyen atlılarla..



Bir zamanlar nasıl saray ve çevresinden beslenen şuara var idiyse, şimdi de Burjuvaziden beslenen yazar çizer takımı var. Yalakalık kurumu içinde, birbirini pohpohlayan, saçma sapan yazılarına  alkış tutan, ahbap ilişkileri, danışıklı ödüller, kapılmış köşeler, kesilmiş su başları hâlâ var. Şiir yazmak bu kadar kolay  mıydı? Ne dediğini kendinin de bilmediği sayıklamalarına sayısız alkış sesi gelince kendini yazar veya şair saymakla yazar ve şair olunabilir mi?   Diyorum ki; "ey adam gibi adam kadın gibi kadın geçinenler!” (Gerçi bu yaygın laflar ne anlama geliyor tam anlamak mümkün değil.) “Adamlar ve kadınlar adamakıllı adamlar ve kadın akıllı kadınlar, sizin yüreğinizi kıpırdatmayan  kelime topluluğuna övgü düzmekten vazgeçin. Aşık karga için sevgilisinin, ana karga için yavrusunun sesi güzel olabilir ama bülbüllerin sesine kör kalmamalıyız. Onların taklidi olmayın, onların yazdıklarının  şiirle alakası yok... Kim mi, medyanın allayıp pulladığı kim varsa…"



Hayat kendini her gün üretiyor… Birileri için ilk gündür her gün, birileri için son gün. Birileri yeni başlangıçlar yapmaktadır bir yerlerde, umut ve coşkuyla, birileri bitişlerdedir. Nerede olursan ol, orada hayatını üretiyorsun; oranın verilerinden kendini üretiyorsun. Değişen zaman ve koşullarda kendinle yarışmaktasın ancak. Birisi pasifize oluyor dört duvar arasında, birisi dört duvar arasını bir tutsaklık cenderesi olmaktan çıkartıyor. Sayısız yazar, düşünür, direnişçi ve sıradan insan hapishanelerin duvarları ardında insanlığa dersler verdi. Bize istediğimiz gibi sunulmayan  dünyalardayız ve orada da kendi seçimlerimizi az çok yapma gücümüz var. Herkes kendine göre arkadaş seçer, dost seçer. Kazancını nasıl harcadığı bir seçim meselesidir. Ben ne arttırırsam kitaba ve ıssız köydeki kerpiç evimin önündeki boş araziyi yeşertmeye harcadım. Oradan istediğim gibi su çıksın diye üç kez artezyen vurdurup ne arttırdımsa ona harcandım; sonra da ağaç dikmeye. Her yıl gücüm oranında meyve ağacı, çam, ardıç, servi ağaçları ve çiçekler diktim. Çalışmak ve onlara emek harcamak kolay değildi; hâlâ da değil… Her sabah,  bilmediğim kuşlar geliyor artık… Birkaç üyeli bir kirpi ailesi var canlı olarak, birkaç tane kaplumbağa, bir hayli köstebek ve sayısız böcek. Bir de artık yürümesi iyiden iyiye güçleşmiş anam ve ben. “Anırışanların” arasında değilim. Çapa çapalıyor ve şiir yazıyorum. Her gece sabah sekize kadar ayaklarım ağrıyor, hayatımın en berbat yanı. Yazdıklarım şiir  olsun olmasın diye bir kaygım yok, ben bana dair olanı yazıyorum; benim yüreğimden akan dünyayı. Her gün dünyada ne olup bittiğini izliyorum. Filistinli, Iraklı,  Afganistanlı kurbanlar için sessiz, gözyaşsız, sözcüksüz ağlıyorum. Ağlamak için höykürmek gerekmiyor… Sövmek, ağlamanın bir biçimidir çoğu zaman. Bazan sövmek ağlama veren duygunun isyanlaşmış halidir.



Kaypak yollarla, hırsızlıklarla, eş dost ahbap çavuş ilişkileriyle, medya şişirmeleriyle, birilerinin torpiliyle şair falan olunmayacağını  biliyorum… Bozkırlarda bir toz zerresi ömrüm ve her şeyin akıp gideceğini biliyorum zamanda… Kendim için isteklerim, halkım için istediklerimden başka değil… Yalnızlıklara dayanıklı olmayı öğrendim… Aşksızlıklarda aşk olarak yanmayı öğrendim… Yanmaktan öte dilim kalmadığı zamanlar oldu…

  Büyük kentlerden geçtim—içimden büyük kentler aktı geçti
  Şimdi  kerpiç bir damın saçağındaki kuru kamışım
  Şimdi bir kangal dikeniyim acıda öfkede sevdada
  Söylediklerim sadece rüzgarın bana dokunduğunda çıkan  çığlıktan başkası değil

 

Adnan Durmaz

 

1/10/2008

EMEĞİN SANATI'NDAN 41. MERHABA

         Merhaba,

         Emeğin sanatı 41. sayısıyla karşınıza çıktı. Bugün, size karamsar tablolar çizmek istemiyoruz. Bugün  sanatın umut ve direnç aşılayan yönüne dikkatinizi çekmek istiyorum.

Zaman gelir, yaşananlar yüreğimizi bunalttıkça bunaltır. Geçen günün yükü, gelen günün üstüne biniverir. Tam “Yoruldum! Bunaldım” havası esmeye dururken bir ezgi, bir türkünün binlerce yıllık birikimden süzülen ezgileri sıcaktan yanmış bir yüreğe dökülen pınar suları gibi bizi kendimize getirir.

         Durup durduk yerde kendimize, “Neyim? Nerdeyim? Nereye gidiyorum?” sorularını sormaya başlarız. Günlük bunalım ve sıkıntıların kararttığı gönül aynamızdaki sisler dağılmaya başlar. Başı karlı dağlardan esen çam ve kekik kokulu bir rüzgâr, tüm gam ve kasavetimizi alır götürür.  Sabahattin Kudret Aksal’ın “Dündü evet dün geride kaldı/Bu sabah bir başka kente indim” dediğini doğrularcasına içimize yeni bir günün doğduğunu duyumsarız. Tüm karamsar duygular, dertler ve sıkıntılar dünde kalmıştır.

         Nedir, bu içimizdeki yaşanmışlığın kirini, pasını söküp atan? Sanatın gücüdür. Müziğin, edebiyatın, resmin gücüdür. Sanat, içimizde günlerin biriktirdiği tüm birikintileri, karamsar duyguları söküp atan bir yıldız karayel gibidir.  Kötümserlik ve karamsarlık, sanat aracılığı ile iyimserliğe ve yaşam sevgisine dönüşür.

         Bu anlamda sanat,  yaşamın elleri gibi,  tükenmeyen bir kaynaktır. Aydınlık bir sevgi, bir güç, bir inançtır. İnsanla birlikte başlamış, onunla sürecek olan kutsal bir uğraştır. O zaman yaşam, Albert Camus’nun söylediklerini de doğrulamış olmuyor mu? “Sanat  tek başına tadı çıkarılan bir şey değildir. Sanat bence, en büyük sayıda insanı, ortak acılar ve sevinçleri coşturarak görüntüleri, biçimleri bulmaktır.”         Burada gerçek sanatın,  zaten kötü koşullara inat, insanların kaderini değiştirme, daha aydın kafalar ve yürekler yaratma, dünyamızı saran karanlığı yenme çabası olduğu da ortaya çıkmakta.

         Evet, galiba gerçek sanat, insanla dünya arasındaki ilişkileri kavramaktan, en yararlı insancıl olanakları dünya üzerinde gerçekleştirmekten başka bir şey değildir.  Olaya bu açıdan bakınca sanatın bir başka yönü çıkıyor ortaya: Herman Hesse’in deyişiyle, tüm sanatların kökünde sevgi yatar. Bir sanat yapıtının değer boyutlarını da sanatçının sevgiye yeteneği çizer

         Görüldüğü gibi sanat, karanlık günlerimize güneş, yüreğimizdeki gamı, kederi söküp atan bir yel, yaşamımıza renk katan bir ebemkuşağıdır. Sözümüzü büyük ozan ve yazar Victor Hugo’nun sanatın insanlık için önemini belirten bir şiiriyle noktalayalım:

“Onurdur, sevinçtir sanat,    
yanar fırtınada yalaz yalaz.
Boğar mavi göğü aydınlığa.
Sanat ışığıdır insanlığın,
şavkır halkın alnında”

                                    ALİ ZİYA ÇAMUR



               BU SAYININ SAVSÖZÜ


Sermaye, artık fabrikanın beton duvarlarının ötesine, toplumsal fabrikanın içine taşmış durumdadır. Kapitalizmin yalnızca iktisadi bir altyapı olarak değil, toplumsal bedenin tüm organlarına nüfuz etmiş bir şekilde, Nazım Hikmet’ten Yılmaz Güney’e, rock’tan caza, bir zamanların muhalif seslerini bile kendi içinde mas etmeye çalışan bütünlüklü bir iktidar işleyişi olarak karşımızda durduğu günümüzde, bizim için tek çıkış, kendi toplumsal bedenimizi daha da güçlü bir şekilde kurmaktır. Yılın belli günlerinde, cicileri bicileri giyip, bir arınma ritüeli tadında, felanca kredi kartına bilmemne kadar indirimle alınan biletlerle izlenen filmlerin arasında, yine film festivaline bilmem ne kadar indirim yapan gösterişli kafelerde oturmaların olmadığı zamanlarda, o unutuluşun başlangıcı kanlı darbeden önce, bu topraklarda Sinematek vardı, devrimci sinema tartışılırdı, taşrada yazlık sinemalarda Yılmaz Güney gibi, Ahmet Uluçay gibi sinema sevdalısı yürekler yetişirdi. Bugün de, tüm bu tarihi deneyimin verdiği güçle ve yaşamın kendisi sanat olduğunda artık “sanat yapmaya” gerek kalmayacağının bilinciyle, sınıfsız bir dünya için yürümek zamanıdır… Vertov’un dediği gibi, “Kahrolsun burjuvazinin düzmece senaryoları. Yaşasın hayatın kendisi.” http://otonomlar.org/karsi-kultur/74



 YAŞAM VE SANATTA
 15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ



TÜYAP FUARININ BU YIL Kİ TEMASI: 68 HAREKETİ
 

TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş ve Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi Beylikdüzü’nde 1-9 Kasım arasında düzenlenecek fuara, yaklaşık 550 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılması bekleniyor. Fuarda, panel, söyleşi, şiir dinletisi ve çocuk etkinlikleri gibi 250 kültür etkinliğinin yanı sıra fuarın onur yazarı Füruzan’ın yaşamı ve çalışmalarından kesitlerden oluşan bir fotoğraf sergisi de açılacak.

68 hareketinin dünyada önde gelen isimlerinden yazar Tarık Ali’nin konuk olacağı  fuarda, Ali’nin katılımıyla 2 Kasım Pazar günü “Avrupa’da 68 Hareketi” konulu bir etkinlik düzenlenecek. Fuarda ayrıca, Amerikalı gazeteci yazar Mark Kurlansky, 1 Kasım Cumartesi günü “68 Hareketi Dünyayı Sarsan Yıl” panelinde okurlarıyla buluşacak.

Fuarın diğer konukları ise Filistinli şairler Moaen Shalabia, Naim Aradiy, Agi Mishol, Hava Pimhas Cohen, Mageed Asakly, S. Fischer Vakfı’nın konuğu olarak Almanya’dan Thomas Brüssig, Thomas Glavinic ve Avusturya’dan Dimitre Dinev, Romanya’dan Nicolae Breban, Aura Christi ve İngiltere’den çocuk kitabı yazarı Ian Beck olacak.

Fuarda, 68 hareketinin ruhu ve bugüne yansımaları üzerine etkinlikler düzenlenerek, dönemin edebiyat, sinema, sanat ve kültür hayatına katkıları ele alınacak. (EVRENSEL)

 

 YAYIMLAMA ÖZGÜRLÜĞÜ ÖDÜLÜ ZARAKOLU’NA VERİLDİ…

 

Amsterdam Dünya Kitap Başkenti 2008 kapsamında, Hollanda’nın başkenti Amsterdam’da Yeni Sansür Üzerine Uluslararası Sempozyum düzenleniyor. Amsterdam Dünya Kitap Başkenti yılının üç ikonu şunlar: Filozof Spinoza, Anne Frank ve kitapları 50 dile çevrilen Annie Schmidt. Ragıp Zarakolu’nun ödülü, dünyadaki özgür düşüncenin ikonlarından biri olan Spinoza’nın anısına, Portekiz Sinagogu’nda düzenlenen bir törende verilecek. Zarakolu’na ödül verilmesinin gerekçesi, “yayımlama özgürlüğünü yüce tutmaktaki örnek cesareti” olarak açıklandı.

Belge Yayınları’nın öteki kurucusu Ayşe Nur Zarakolu ise IPA Yayınlama Özgürlüğü Ödülü’nü İnsan Hakları Beyannamesi’nin 50. yıl dönümü vesilesiyle, 1998 yılında Frankfurt Kitap Fuarı’nda düzenlenen bir törenle almıştı.

Yeni Sansür Üzerine Uluslararası Sempozyum ise “Özgür Kitap Yayıncılığına Yönelik Tehditler” başlığını taşıyor. Sempozyumun başlıca amacı, ifade özgürlüğünün uluslararası düzeyde aşındırılmasını incelemek olarak açıklandı. Yeni sansür kavramı herhangi bir devlet otoritesi tarafından değil, özel tarafların dayattığı bir sansür türüne işaret ediyor. (EVRENSEL)

 


SANSÜR EĞİTİM-SEN SİTESİNE KADAR UZANDI!

 

Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası'nın (Eğitim-Sen) egitimsen.org.tr adresinden erişilen İnternet sitesi, Harun Yahya mahlaslı Adnan Oktar'ın (Adnan Hoca) şikayeti üzerine, Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin aldığı bir karar üzerine dün (24 Eylül) kapatıldı.

Eğitim-Sen'in sitesi, sendika Genel merkezinin 28 Şubat'ta okullara ücretsiz gönderilen Harun Yahya imzalı evrim teorisine karşı yaratılışı savunan Yaratılış Atlası ile ilgili yayımladığı "Yaratılış Atlası ile ne amaçlanıyor?" başlıklı basın açıklaması nedeniyle erişime kapatıldı.

Erişim yasağı kararının daha önce herhangi bir uyarı veya tebligat yapılmadan verildiğini açıklayarak uygulamayı "hukuk dışı" olarak nitelendiren Eğitim Sen Genel Sekreteri Mehmet Bozgeyik, www.egitimsen.org.tr adresine girenlerin ‘Bu Siteye Erişim Mahkeme Kararıyla Engellenmiştir’ ifadesini gördüğünü belirterek “Ancak Eğitim Sen Genel Merkezi’ne bu konuyla ilgili daha önce herhangi bir yasal uyarı ya da tebligat yapılmamış olması, bu engellemenin hukukun en temel kurallarına aykırı olarak yapılmış olduğunu göstermektedir” dedi. Hukuki yoldan haklarını arayacaklarını açıkladı. Site öğleden sonra  yeniden faaliyete geçti.

 

Oktar'ın şikayetlerini değerlendiren mahkemeler, Nisan 2007'den bu yana Ekşi Sözlük, superpoligon.com ve WordPress.com sitelerine de yasak getirmişti. Şişli 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, aynı gerekçeyle evrimci yazar Prof. Richard Dawkins'in richarddawkins.net adresli sitesini de tedbiren erişime kapatmıştı. Ayrıca 18 Eylül'de de Gebze 1. Asliye Hukuk Mahkemesi, 4 Eylül 1990'da uğradığı bir silahlı saldırı sonucu yaşamını yitiren yazar Turhan Dursun adına açılan turandursun.com sitesine de yasak koydu. Ancak kararın kimin girişimiyle  alındığı bilinmiyor.


AFP Haber Ajansı, Türkiye'de bu yıl aralarından youtube.com'un da bulunduğu 850 sitenin erişimine engel konduğunu, 5651 Sayılı Yasanın Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'na mahkeme sonucunu beklemeden sitelerin erişimini engelleme yetkisi verdiğini  duyurdu.

Devrimciler.com sitesi de, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 21 Ağustos'ta aldığı bir kararla yasaklandı.

Mayıs 2007'de ortak bir bildiri yayımlayan Türkiye'deki bilişim konusunda uzmanlaşmış 20 sivil toplum kuruluşu, 4 Mayıs 2007'de kabul edilen 5651 Sayılı Yasanın ifade özgürlüğü anlamında çokça sakınca içerdiğini, yasanın bürokratik bir yapıya yargısız sansür yetkisi verdiğini duyurmuşlardı.

 

Bilgisayar Yazılım Meslek Birliği (BİYESAM), Bilişim Muhabirleri Derneği (BMD), Linux Kullanıcıları Derneği (LKD), Türkiye Bilişim Vakfı (TBV) ve Tübider Bilişim Sektörü Derneği'nin (TÜBİDER) de imzasını taşıyan ortak bildiride, ifade özgürlüğünü korumasını istediler; bürokratik bir yapıya yargısız sansür yetkisi verdiğini açıkladılar. (BİA Haber Merkezi)

 

HALİKARNAS BALIKÇISINI  SAYGIYLA SELAMLIYORUZ!


 

         Edebiyatımızın hayata yürekten merhabalar sunan  Halikarnas Balıkçısını anıyoruz.

         Zengin bir paşa ailesinin bireyi olan Cevat Şakir’in yaşamının dönüm noktası, savaş kaçaklarını anlatan öyküsünün yayınlanmasıdır. Güneydoğu Kürt isyanlarının yaşandığı takriri sükun döneminde üç harbi sırasıyla yaşayan Türkiye’de bir aralık asker kaçakları muhakeme edilmeden kursuna dizilmektedir. Memleket bir devirden bir devire aktarılışının sıkı bir intikal devresindedir. Günlerden bir gün, aile ocağından uzun zamanlar uzak kalmış birkaç asker, tren köylerinin yanından geçerken, ailelerini görmek üzere trenden atlamışlar ve birkaç gün sonra mensup bulunduklara kıtalara gidip teslim olmuşlar. O zamanın koşullarıyla bu askerlerin de kursuna dizilmesine karar veriliyor. İşte Cevat Şakir, bu muhakemesiz idam edilen gençlerin vaziyetini tarif eden bir yazı kaleme alıyor. Yazının yayınlanmasından sonra 3 yıllığına Bodrum'a sürüldü. Daha sonra yaşamını burada sürdürmeye devam etti. Kuşkusuz, Cevat Şakir bu ötküsünü bugün de yayınlasaydı, halkı askerlikten soğutma suçundan 301. maddeden yargılanırdı.

         Cevat Şakir, “biz kimiz?” sorusuna kendine göre bir sentezle yaklaştı. Bu sentezin adı Anadoluculuktu.  Onun hümanizmle buluşturduğu bu sentezi hem Zeus’u , Dionisos ve Apollon'u barındırır, hem Şamanları barındırır, hem Aristo’yu hem Mevlana’yı barındırır….

         Edebiyatımıza deniz kokusunu getiren, 13 Ekim 1973’te yitirdiğimiz bu değerli sanatçıya bir Akdeniz merhabası gönderiyoruz.

  

BEHİCE BORAN SINIF SAVAŞIMINDA, HEP YANIMIZDA!

 
Türkiye Sosyalist hareketinin en önemli ve en yürekli adlarından biridir Behice Boran… Hiç kuşku yok ki, insanlar öldükten sonra kötü anılmazlar. Ölüm gibi duygusallık yaratan bir durumdan sonra bir çokları belki de hak etmedikleri övgülerle anılmışlardır. Ancak kimileri için övgü bile yetersizdir. İşçi sınıfımızın yiğit evladı Behice BORAN’da bunlardan biridir. Çünkü Behice BORAN tartışmasız çevresini aydınlatan, inat ve kararlı kişiliği ile övgüyle anılmanın çok ötesinde şeyleri hak etmiştir.

Onun hem bir bilim insanı hem bilimsel sosyalizmi savunan bir parti önderi olması nedeniyle gönlümüzde ayrı bir yeri vardır. Savunduğu düşünceler ve eylemli kişiliği yüzünden fırtınalı bir yaşamı olmuştur. Ancak, bütün zorluklara karşın inandıkları uğruna verdiği savaşımdan milim bile geri adım atmamış ve ağır bedeller ödemekten çekinmemiştir. BORAN’nın bu konuda söyledikleri bir çoklarının böyle yaşamayı göze bile alamadığı ama Behice BORAN’ın göze alarak yaşamının son anına kadar sürdürdüğü bir gerçekliktir. O, bu nedenle; “Sosyalist doğulmaz, sosyalist yaşanır!” diyordu

 

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com



 

 

1/10/2008

ÇALI / EVİN OKÇUOĞLU

 
                                                                                                       FOTOĞRAF: DOĞU KOÇ


Öyle meraklı ki bu insanlar, iç içe geçmiş matruşka bebeklerini bile ellerine alsalar bir sonraki bebeği görmek ve belki de ondan sonrakinde farklı bir şey bulmak hevesiyle boyalı tahtadan yumurta koyacağını anımsatan kapakları aynı hırslı merakla açacaklardır. Bebekler gittikçe küçülür ama sonuç hep aynı olsa da merakları tükenmez. Son bebekte ise büyük bir hayal kırıklığı yaşarlar: "Ya bu farklıysa..." "Bu da aynısıymış! " Bile bile lades! Bu, yarış bahis oynamak gibi, her seferinde taze umutla piyango bileti almak gibi bir şey. İtici gücü aynı.

Gerçek hayatta insanların zengin ve değişken yapılarını silikleştirerek, belli başlıklar altında kümelemek doğru değil belki ama tiyatrolarda yaratılan "tip"lerden diye düşünebileceğimiz böyle insanlar, ilginçtir, gidip ya takım tutar gibi fanatiktirler, kurnaz bir cemaatleşme içinde yollarını bulma hevesiyle küçük kazanımlara bel bağlarlar; ya da hiç aynı kişilere oy vermezler. Ömürleri vefa ettikçe ya çıkarsa misali her seçimde bir başkasını denerler.

İşte yine olan olmuş, seçimler bitmiş. Denemedik bir bu kaldı diye oylarını ekürinin ekürisi bir partiye vermişlerdir. Sonuç? Bilirsiniz işte, kazanan hiç "biz" olmayız. Ama büyük ikramiyeler yine birilerini mutlu ve ihya etmiştir, iktidar partileri çevresinde ışıl ışıl bir halka sevinçli kutlamalar yaparak ellerini ovuşturmaktadır. E artık birileri birilerinin işe girmesine, maaş zammına, terfisine ya da tayinini durdurmasına bir el atacaktır. Olmadık şeyler gelir akla. Küçük kazanımlar... Uygunsuz, zamansız ve yakışıksız bulup akıldan hemen uzaklaştırılır, yok canım biz inançla oluşturduk bu halkayı diyerek içler rahatlatılır. Damarlarını kesseniz iktidar renklerindedir kanları.

Onları, kahvede okey oynarken, göz ucuyla bakılan televizyonda hararetli konuşmalar yapan politikacıları görüp, heybetli politik görüşler, iddialı yorumlar savurarak, güncel olaylar hakkında ahkam keserken de görebilirsiniz. Taşını bekletip, okeye dönerken, ya da taş karıp yeniden dizerken, hep bir sonraki elin harika olacağı, bir sonraki turda istediği taşın geleceği olasılığı egemendir. Denenmişi denememek gerek diye düşünürken, seçeneklerin aslında hep aynı olduğunu anlayana kadar bu böyle sürer.

Hayat boyu köksüz çalılara bel bağladığını fark edemeyip, hep ertelenen bir düşün peşinden gittiğinin ayrımında olmadan ömür tüketmekten başka bir şey değildir bu. O masalarda kaderin cilvesine alıştırıldıkça, hayatı gerçekleşmeyecek hayallerle geçirdiğini hiç fark etmez insan.

Gün gelir, daha bahis oynanacak rüzgar gibi dörtnala giden yeni bir at, değişmeyen ama yine de sonrası merak edilen matruşkalardan bir tane daha kalmıştır. Oyunun süresi dolmasa, karşısına bir değişiklik çıkacaktır da ömür vefa etmemiştir.

Sigara dumanına karışmış kahveden çıkar, serin ve temiz havayı solurlar. Eve giderken buruşur yüzleri. Geçmişin kırışıklarını hiçbir ütü düşüncelerinizde düzleyemez. Aksi yüzlü bir ev beklemektedir. Dünyanın bütün olumsuzluklarının sebebi sensin diyen bir aksi yüz... Aldırmadıkları, yok saydıkları...

Hayatın motoru da zaten bu sayede çalışır. Aksi yüzler sokak dönemeçlerinde, kapı arkalarında size umutlarınızı kıracak bir şey söyleyecekler diye yolunuzu değiştirmekten bir hal olursunuz. Kandırmaca, kovalamacaya döner. Köksüz çalınıza daha sıkı sarıldıkça daha fazla koparsınız topraktan. Toprak gerçektir.


 Evin Okçuoğlu

1/10/2008

ŞİİR ve ŞAİRİN İŞLEVİ / SALİM ÇALIK

 
                                                                  RESİM:ÖRİ İMRE


Sanat ve sanatçı üzerine konuşurken, yazarken, tartışırken değişik düşüncelerin, bakış açılarının olması olağandır. Sanatçının bireysel düşüncesi, algılamaları, ideolojik-kültürel yaklaşımları, yaşam koşulları bireysel gibi görünen yaratım sürecinin dile getirilişinde etkendir. Kullanılan dili ve diğer araçları belirleyen genel bir eğilim-yönelim yaratılan yapıttan önce vardır. Sanatçı daha önceden sahip olduğu eğilim ve yönelimi doğrultusunda düşünür ve sanat yapıtını yaratır. Bu yanıyla da her sanat yapıtı taraftır.

 

Sanat ve sanatçı yaşadığı coğrafyanın ve dünyanın sorunlarını, yaşantılarını, insanlığın özlemlerini, düşlerini, tarihini, geleceğini... yansıttığı oranda kalıcı olabilir. Bu aynı zamanda sahip olunan duyarlılığın ve yaratıcılığın kaçınılmaz sorumluluğunun gereğidir. Kim ne derse desin; “...sanatçı kendisi için değil başkası için yaratan kişidir; ne denli istemiyor görünürse görünsün, başkaları okusun diye, başkaları görsün, dinlesin diye yazan, çizen, besteleyen kişidir.yaratma eylemi, eksikliği, yanlışlığı, çirkinliği, haksızlığı görülen her şeyin yerine yenisini koyma isteğini içerir çünkü. Giderek dünyada yoksunluklar, yanlışlıklar, çirkinlikler, haksızlıklar olmasaydı sanat yaratısı da olmazdı diyeceğiz.” (1) Bu saptama; sanatçının yaşam karşısındaki yerinin halkın yanı olduğunu, ezilen, haksızlıklara, çirkinliklere, yoksunluklara... maruz kalan kitleler olduğunu göstermektedir. Fakat; “toplumculuk gerekli şarttır ama yeterli değildir. Öyleyse başka şartların yerine getirilmesi beklenmektedir ki, bunlar estetik meziyetlerdir. Eseri benimsediği dünya görüşünden ötürü övmek ya da yermek haklı bir davranış da olsa sanat eleştirisinde yetinilecek bir ölçüt sayılamaz.(2)

 

Sanatçı, sorumluluğu gereği insanın kendine ve içinde yaşadığı topluma karşı yabancılaşmasına karşı çıkmalıdır. Yalnızca yapıtı ve düşünceleriyle karşı çıktığı olumsuzları düzeltme olanağına sahip olamayacağını görmeli, kendisi fiziki olarak yaşamın içerisine pratiğini katmalıdır. Çünkü sanatçı sıradan insanın duyumsamadığı, gözlemleyemediği, algılayıp çözümleyemediği olayları-durumları görmesinin yanında bunlar üzerinden yeni bir bakış açısı, yeni bir dil, hatta yeni bir yaşam kurgulayıp-kurabilen kişidir. Dolayısıyla sanatında toplumcu-gerçekçi tutumu ilke edinen sanatçı sıradan insanların sessizliği, eylemsizliği seçtiği durumlarda bile susmayan, duraksamayan tavrıyla (yaşam pratiğiyle) sanatını olduğu kadar insanları da örgütlemelidir.

 

Sanatıyla duyguları, düşünceleri, özlemleri, (insanlara ilişkin durumları) örgütleyip yapıtını yaratan sanatçı yapıtının alımlayıcısını da örgütlemenin, hatta diğer sanatçı ve yapıtlarla buluşturmanın yollarını bulmalıdır. Dünyayı kendine dert edinmiş kişi olarak sanatçı sokakta olmalıdır.

 

“Şair de romancı da gettosundan çıktı, muhalefetinin karargahı olan meyhaneden egemen sınıf ideolojisinin ve yaşam biçiminin yansıdığı Amerikan barlara, restoranlara taşındı ve bohem pratiğinin emilmesine izin verdi. Sanatçının başkaldırmış imgesinin emilmesine izin verdi....yıkıcı sanatçı egemen sınıfın aksesuarı haline getirildi.” (3)

 

Şair tek başına söz sanatlarının, tek başına imgelerin, tek başına ideolojik tutumun yeterli olmadığı bilgisiyle yazmalı şiirini. Bununla birlikte tek başına sevda şiirlerine, tek başına ideolojik (daha doğrusu propaganda) şiirlere vb. tutsak etmemelidir şiiri. “Sanatçının başkaldırmış imgesinin” sonucu (ve gereği) olarak şair yaşama ilişkin her soruna sanatıyla ve fiziki varlığıyla etki etmelidir. Şiirin söz işçiliği olduğunu unutmadan; çevre sorunlarından kadınlara, açlıktan işçilere, kent yaşamının yıkıcılığından sevdaya, savaşlardan dışlananlara kadar her alana ilişkin sözü olmalıdır. Kendini bir alana, bir konuya bağımlı kılan, hele de “tarafsız” olduğunu söyleyen şair “egemen sınıfın aksesuarı” olmaktan kurtulamayacaktır.

 

Sanatçının belki de ilk özelliği sahip olduğu yaratıcılığın kaynağı olan duyarlılığı ve yeteneğidir. Bu özelliği nedeniyle de kendisini (sanatçı kimliğini) var eden doğaya ve içine doğduğu çevreye (topluma) karşı sorumluluğu vardır. Bu aynı zamanda vicdani bir sorumluluktur. “Sanatın ve edebiyatın niteliğini onun ölümlülüğe ve yok oluşa karşı zaferini, hayal gücünden yeni bir dünya yaratışını bir kere kavradık mı o zaman bütün ulusal böbürlenmelere silinir. İnsan, ortaya çıkar, her yerdeki ve her devirdeki insan, evrensel ve son derece çok yanlı....”(4)

 

Sanatçı eşitliğe, özgürlüğe, adalete, barışa, sevdaya... giden yolun kılavuzu olmalıdır. Yalnızca ulusal böbürlenmeleri değil insanları ötekileştiren, aşağı kılan tüm yaklaşımları, düzenleri, düşünceleri yerle bir etmek politikadan daha çok sanatla olanaklıdır. Çünkü; “Şiirde devirleri ve milletleri şüphesiz yanıltıcı ve sıkıcı siyasi tarihten ve harp tarihinden daha iyi öğreniriz.” (5)

 

“Bilesiniz:Dünya şiiridir

Yalnızca, dünyanın barışması”

                    1828 Rüchet

 

Şiirin doğrucu ve evrensel yanına vurgu yapan Rüchet dizeleriyle de şairin (sanatçının) ulusaldan evrensele yönelmesi gerektiğini vurgulamış oluyor. İnsanların bilgilenmesinde sağladığı katkı yanında, şiirin barışa, halklar-uluslar arasında barışa hizmet etmesi gerektiğini de 180 yıl önceden bağırıyor.... Şiirin (sanatın) işlevinin böylesine geniş ve evrensel ölçülerde olabilmesi için toplumculuk ve gerçekçilik şairin (sanatçının) kılavuzu olmalıdır.

 

Dünyayı kasıp kavuran savaşlar, çatışmalar, açlık, egemenlerce halklar arası düşmanlığın körüklenmesi, ötekileştirici söz ve eylemler karşısında vicdanını yitirmemiş her insanın tepki göstermesi ne kadar doğal ve gerekliyse, şairin de yıkıcı çığlıklar atması o derece doğal, bir o kadar da zorunluluktur.

 

Salim Çalık/ ağustos 2008

 


DİPNOTLAR:

1) Mehmet H.Doğan, II.Karşıyaka Şiir Kurultayı, sf.13-14, Hazırlayan:Veysel Çolak

2) Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, sf.76

3) Ahmet Oktay, Zamanı Sorgulamak sf.25

4) (Rene Wellek, Karşılaştırmalı Edebiyatın Krizi başlıklı konferansı) Gürsel Aytaç, Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi sf. 70

5) Friedrıch Rüchet

 

15/9/2008

EMEĞİN SANATI'NDAN 40. MERHABA


  

            Merhaba,

         40. sayımıza ulaştık, halkımızın deyişiyle “kırklandık”, “kırkımız çıktı”…  Bu kırk sayıda, toplam 41.500den fazla okurumuz dergimizi okudu. Kimi aylar, günlük 200-250 okuyucuyla önemli başarılar sağladığımız oldu..

         Yazdan güze evrildiği dönemde günlük oranlarımız elliden aşağı düşmemekle birlikte, yüze de ulaşamadı. Demek ki daha ulaşmamız gereken daha çok kitle var…  Burada okur dostlarımıza ve grup üyelerimize önemli işlevler düşmekte… Nette bulunduğumuz, üye olduğumuz her sitede, her forumda, her grupta, her mail zincirinde, Emeğin Sanatı’nı ve sanata bakışını tanıtmak… Bu, kitleselleşebilmek ve daha ileri adımlar atabilmek adına önemli bir görevdir.

         Bazı grup üyesi dostlarımız tarafından, çeşitli tanışma sitelerinde hemen Emeğin Sanatı grupları da kuruluyor. Buralar, yeni okurlar kazanmamıza; dergimizi görmemiş olanların dergimize görmesini, bizi tanımayanların bizi tanımış olmasını sağlamaktadır. Ayrıca yeni şair ve yazarlar da katmaktadır kadromuza….

         Geçen sayımızda İlhan Berk’in ölümü üzerine yazdıklarımıza, bazı dostlarımız tepki gösterdiler, mailimize tepkilerini yazdılar. Elbette bu tür tepkiler olacaktır. Ancak 14 Eylül tarihli sol.org.tr’de şair Kemal Özer’in Koroya Kapılmadan Bakarsak”  başlıklı yazısı, bizim doğru hatta durduğumuzu bir kez daha göstermektedir.

         Emeğin Sanatı ile yaşamın izini sürmeye, gölgeleri ışıtmaya, emeğin şavkını sanatla buluşturmaya devam!


EMEĞİN SANATI



BU SAYININ SAVSÖZÜ

 

Dünyanın neresinde olursa olsun günümüzde insanlığın büyük çoğunluğu bir dünya cehenneminde yaşıyor. Açlıktan ölen bebeler, birbirine kırdırılan halklar ve kabileler, mezhep savaşları, çöplüklerden karın doyuran insanlar, fuhuş sektöründe kullanılan kadın ve çocuklar, sınırlanamayan nükleer ve biyolojik silahlar, katı milliyetçilik, köktendincilik, yeni faşizm akımları…
Bir düğmeye basmakla gözümüzün önüne gelen bu durumlara, yazarlık vicdanı ve çağdaş insanlık bilincine sahip bir yazarın kayıtsız kalması düşünülemez. Çünkü edebiyatın tek malzemesi, bütün boyutları, gücü ve çaresizliği ile insandır. Yaşadığı dönemin acılarına olduğu kadar geçmişin ve geleceğin yanlış kavrayışlarına da duyarsız olan, toplumsal belleği gelişmemiş; dünyaya, insana ilişkin kaygıları, soruları ve karşı çıkışları olmayan insanların yazdıkları gelip geçici olacaktır. Çevresinde olup bitenleri göremeyen, görmek istemeyen ya da ilgisiz kalan yazarın kalıcı ve büyük olma olasılığı yoktur. Yazarlık vicdanı her şeyden önce hayatı, barışı ve adalet duygusunu savunmakla anlam kazanır.    İNCİ ARAL

YAŞAM VE SANATTA
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ


LEYLA ERBİL 1 MAYIS 2009
YAZARLAR KOMİTESİNDEN AYRILDI

Yazar Leyla Erbil, Uluslararası PEN Türkiye Merkezi, Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) ve Türkiye Edebiyatçılar Derneği tarafından oluşturulan “1 Mayıs 2009 Yazarlar Komitesi” başkanlığı görevinden ayrıldı. 

Erbil’in yanı sıra yazar Ayşegül Devecioğlu'nun da komiteden ayrılmasıyla ilgili görüşlerine başvurulan Uluslararası PEN Türkiye Merkezi Başkanı Tarık Günersel “Yaşanan tartışmaların basına yansıması üzücü. Ancak kararına da saygı duyuyorum” dedi.

         Erbil Milliyet’e yaptığı açıklamada, “İşçi sınıfı ekseninde dayanışma ve sol toparlanma amacıyla kurduğum ‘1 Mayıs 2009 Yazarlar Komitesi’nden nesnel koşulların henüz oluşmamış olması gerekçesiyle ayrılıyorum” dedi. (BİA)

  

MÜZİKLE BÜYÜYEN ÇOCUKLARIN YUVALARI DAĞITILIYOR!

 

Sulukule'li çocuklar pek fazla okul ve öğretmen görmemiş yaşamlarında. Daha çok polisleri ya da dozerleri görmüşler. Şimdi Sulukule çocuklarını büyüten bu yuva: dağıtılırken, bir kültür de yok olmaya mahkûm ediliyor.

Sulukule’nin bulunduğu alandan tasarlanan TOKİ konutlarıyla bir yandan Sulukule sakinleri yokluğa, yoksulluğa itilirken, diğer yandan bir kültüre beşiklik yapan bir mekân  yok olmakta; bu yok oluşla birlikte de bir tür müzik akademisi olan Sulukule yok ediliyor. Çeşitli mekânlara dağılmak zorunda kalacak olan Sulukulelilerle birlikte burada yetişen, büyüyen müzik kültürü de kaybolacak.

         2006’dan bu yana Sulukule Roman Külürünü Geliştirme Cemiyeti, İnsan Yerleşimleri Derneği, Ulaşılabilir Yaşam Derneği, Mimarlar Odası, Bilgi Üniversitesi’nin katılımıyla yoğun bir direniş, gösteri ve tartışma dönemi yaşandı.

         Bir yandan mücadele sürerken, diğer yandan dozerler Sulukule’ye  ilk kazmaları indirdi bile…  İstanbul ve çevresindeki emek ve sanat dostlarını Sulukule’de direnmeye çağırıyoruz!(BİA)

 

M. SUNULLAH ARISOY ŞİİR ÖDÜLÜ İÇİN
BAŞVURULAR BAŞLADI...

  

KEGEV’ in (Kuşadası Eğitim Ve Geliştirme Vakfı) düzenlediği M. Sunullah ARISOY ödülü, bu yıl da şiir dalında verilecek. M. Sunullah ARISOY’ un Türk diline gösterdiği özen ve emek göz önüne alınarak, ödüle katılacak yapıtların değerlendirilmesinde Türk diline özen, belirleyici ölçüt olacaktır.   

Yarışmaya 1 Ocak - 31 Aralık 2008 tarihleri arasında yayımlanan şiir kitapları ya da kitap oylumundaki(en az 15 şiirden oluşan) şiir dosyaları ile ödüle aday olunabilir. Son başvuru tarihi 31 Aralık 2008’ dır.

Ödüle katılacak kitap ya da dosyanın 6 örneğinin katılımcı  ya da onun yetkili kıldığı yayınevi tarafından bir başvuru dilekçesi eşliğinde, özgeçmiş ve iletişim bilgileriyle birlikte, elden ya da posta ile aşağıdaki adrese ulaştırılması gerekmektedir. Ödül seçici kurulu: Turgay Fişekçi, Burhan Günel, Hidayet Karakuş, Ayten Mutlu Ve Ahmet Özer’den  oluşmaktadır.

Ödül, 3.000 ( ÜÇBİN) YTL.’dir ve kazanan yapıtın sahibine, 08.05.2009 tarihinde, Kuşadası’nda düzenlenecek tören sırasında bir plaket ile birlikte verilecektir. Ödül bölüştürülmeyecektir.

Ödüle başvuru adresi: M.Sunullah Arısoy Ödülü  Atatürk Bulvarı Marina Migros Karşısı Kuşadası / AYDIN    Daha fazla bilgi için ilgili telefon ve e-posta adresleri: 0 256 618 28 38 – 0 506 545 01 88 belgegeçer:0 256 618 28 97  Eşgüdüm sorumlusu Zerrin Boratav Bağçivan: 0 256 614 18 38  -  0 542 675 40 03 
kegev.net@hotmail.com   sadiyeevgin@hotmail.com  zerrinbagcivan@hotmail.com


 12 EYLÜL YURDUN HER YANINDA LANETLENDİ!


 
            28. kara yılında, yurdun dört bir yanında miting ve toplantılarla 12 Eylül ve cuntacılar lanetlendi.

         Ayrıca,  “Darbeye Karşı 70 Milyon Adım Girişimi”nin düzenlediği sembolik mahkemede Evren başta olmak üzere darbenin sorumlularını yargıladı. Fethiye Çetin, Adalet Ağaoğlu, Ergin Cinmen, Salih Sezgin, Ragıp Zarakolu, Orhan Miroğlu, Hacay Yılmaz, Sabahattin Selim Erhan, Atilla Keskin, Bülent Aydın, İhsan Eliaçık ve Hüner Buğdaycıoğlu tanıklıklarını anlatanlar arasındaydı.

Başkanlığını Avukat Fethiye Çetin’in yaptığı , başta Kenan Evren olmak üzere dönemin Milli Güvenlik Konseyi (MGK) üyesi generalleri Sedat Celasun, Nurettin Ersin, Tahsin Şahinkaya ve Nejat Tümer’in simgesel olarak yargılanmasını amaçlayan “12 Eylül Vicdan Mahkemesi” dönemin tanıklarının da katılımıyla gerçekleşti.

         Vicdan Mahkemesinde iddiaları Avukat Ergin Cinmen ve Yazar Ahmet İnsel hazırladılar. Vicdan Mahkemesine tanık olarak 12 Eylül anneleri de katıldılar.

         Neslihan Türkan, Harun Tekin, Rojin, Yıldıray Oğur, Semiha Kaya, Memed Ali Alabora, Gökşen Şahin ve Jaklin Çelik’ten oluşan mahkeme heyeti, sembolik duruşmanın kararını şöyle açıkladı: “Heyet, 12 Eylül darbesi sırasında veya sonrasında çocukluk-ilkgençlik yıllarını geçirmiş bir kuşağın mensuplarıdır. 5 darbeci sanığın işlediği suçlar yüzünden 28 yıldır özgür üniversitelerde eğitim göremedik, bu ülkede demokrasi yüzü göremedik, 28 yıldır vicdanımız sızlıyor. Bugün vicdanlarımız önüne gelen bu darbeciler hakkında onlar kadar vicdansız kararlar veremiyoruz. Onlara verilebilecek en büyük cezanın darbeciler tarafından yapılmış anayasayı çöpe atıp yeni ve demokratik bir anayasa yapmak olduğuna mahkeme heyeti karar vermiştir.”

  

26 EYLÜL’ÜN BİLİNCİMİZDEKİ İZLERİ ASLA SİLİNMEYECEK!

  

Tarihe “Ulucanlar katliamı” olarak düşen katliam,  26 Eylül 1999 sabaha karşı Ankara Ulucanlar Cezaevi'nde 10 devrimci tutsağın otomatik silahlar, bıçaklar ve kasaturalarla katledilmesiyle sonuçlandı.

Tıkış tıkış doldurulmuş koğuşlar, oldukça sağlıksız koşullar... Ulucanlar Cezaevi 4. ve 5. koğuşlarında kalan tutsaklar, 40 kişilik koğuşlarda 100 kişinin kalmasının sağlıklı olmadığını dile getirerek hapishane idaresinden koğuş talep ettiler. Tutsakların "İnsanca yaşam" haykırışlarını duymazdan gelindi. Taleplerini geri çevirdiler. Tutsaklar direnişe geçince de "Hapishanede tünel kazıyorlar" deyip katliam için hazırlıklara giriştiler. "Teslim olun!" anonsuyla beraber cezaevinin içine doldurulan yüzlerce gaz bombası, tutsaklar tarafından "Devrimci İrade Teslim Alınamaz!" diye yanıtlandı.

Ardından ise katliam başladı. Duvarları aşarak patlayan sloganlarla direniş ateşi yayıldı hücrelere... 9 yıl önce 26 Eylül günü, ardında son anına kadar çarpışarak ölümsüzleşen 10 tutsak, onlarca yaralı ve şanlı bir direniş bıraktı. Sağ kalan tutsaklarsa başka hapishanelere işkence eşliğinde sevk edildi, tedavileri dahi yapılmadı. Ulucanlar’da yitirdiklerimiz, umudumuzu ve öfkemizi biliyor.

 

 EMEĞİN ŞAİRİ VE ŞİİRİN EMEKÇİSİ
VEYSEL ÖNGÖREN’İ ANIYORUZ...

            Sürgünlerden sürgünlere savrulan yaşantısında, şiirleriyle ve şiir üzerinde düşündükleriyle, her zaman kendisini var etmeyi bilmiş usta şairlerimizdendir Veysel Öngören. Onun şiirlerini antolojilerde, yıllıklarda bulamazsınız. Çocukluğunda ailesiyle birlikte Afyon’a sürülen şair, son yıllarını Diyarbakır’da Bismil’in Kürthacı köyünde geçirdi. 30 Eylül 1997’de, 66 yaşında sonsuzluğa göçtü.

         Türkçe’nin Kürt şairi Öngören, halkından aldığı bilinci, gene onlara taşıdı. Hiçbir şeye boyun eğmedi. TRT Dış Haberler Servisi’nde çalışırken düşüncelerinden dolayı görevine son verildiğinde şiirlerine şöyle yansıyordu direnci: “Silindiğin bordroya inat bir çeteledir özgürlük / ister fabrikada ister firarda.”

         80’li yıllar, onun şiir alanında en verimli olduğu yıllardır. Dergilerde hem üst üste şiirleri, hem de şiir üzerine yazıları çıkmaktadır.  O dönemde peş peşe “Remo ve Salo”(1980)”, “Vay Gözüm”(1981), ”Remtelebe”(1982), “Koca Ülke” (1983) ve “Arif’in Kızı” (1987)… Şükran Kurdakul’un saptamasıyla, yöresel deyişlerden ustaca bileşimler çıkardı ve edebiyata yeni bir ülke duyarlığı getirdi.     

Öngören, memleketine döndüğünde Diyarbakırlı şairlere öğretmenlik yaptı. Diyarbakır Belediyesi’nin Şehir Tiyatrosu’nda yönetmenlik yaptı.

 

RUHİ SU’DA HÂLÂ YANKILANIYOR DÜNYA!

Türkülere ve sosyalizme ömrünü veren Ruhi Su’yu saygı ve sevgiyle selâmlıyoruz. Onun dilinden ve telinden atmosfere saçılan türkülerde, özlemlerimiz ve özlemlerimize ulaşmada direncimiz dilegelmekte.

Bizlere sanatın arınmışlığına, damıtılmışlığına denk düşen bir içtenlik ve yalınlıkla türkülerini söyledi, yaşamın güzelliklerini dinleyenleriyle paylaştı, büyüttü, geliştirdi.

         12 Eylül faşizminin kurbanlarından olan Ruhi Su, son yıllarda kansere yakalanmıştı ama gerekli müdahale için pasaport vermediler, yurt dışına çıkmasına izin vermediler. 20 Eylül 1985’te dünyaya bilincini ve seslerini bırakarak ışıklar okyanusuna göçtü.

         Devrim umudu ve sosyalizm savaşımı olan her yerde direniş ürküleri olarak dünyada çınlamaya devam edecek Ruhi Su türküleri…

 

BAŞLASIN
Dünyaya gel
İnsan başlasın
Tanrıyı bul
Korku başlasın
Ağalık, beylik
Bir bir başlasın

Bin yıl, on bin yıl
Bunca emek bunca yıl
Nemrut bitirsin
Süleyman başlasın!

Sen ki dünyayı cennete çevirdin
Dünyaya hükmün başlasın.

RUHİ SU

 
VİCTOR JARA’NIN SESİ ÇINLAR HÂLÂ AND DAĞLARINDA!

       

Victor Jara, Şili’de 11 Eylül 1973’te gerçekleştirilen askeri darbede katledilen 30 bin insandan biri. Muhtemelen 16 Eylül 1973’te Santiago de Chile’nin stadında biten bu yaşam öyküsü 28 Eylül 1932’de Santiago yakınlarındaki Lonquen kentinde başlar. Çiftçi ve yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir.  Jara okuma-yazmayı da, gitar çalmayı da, geleneksel Şili folklorünü de güzel bir sese sahip annesinden öğrenir.

Çok sevdiği annesini 15 yaşında kaybeder, hayat şartlarının iyice zorlaşmasıyla devam ettiği ticaret lisesini bırakır. Bu zor ve bunalımlı günlerde papaz olmaya karar verir, iki yıl ilahiyat okur. Kilisenin korosunda teknik anlamda müziği öğrenir, ancak tanrı inancını kaybedince okulu bırakır ve Lonquen’e döner. Burada arkadaşlarıyla Şili folklorunu araştırmaya başlar, tiyatroya ilgisi sonucu Şili Üniversitesi’nde tiyatro bölümünde okur. O dönemde çok sayıda tiyatro oyununda yer alan Jara, 1960’lı yılların başında geleneksel Şili halk danslarına hayranlık duyan şarkıcı Violetta Parra ile tanıştıktan sonra müziğe yönelir. Onun şarkıcı olmaya karar verdiği olay, tiyatro grubuyla Sovyetler Birliği’ne yaptığı turda yaşanır. Programın bir parçası olarak oyunculardan birinin şarkı söylemesi gerekiyordu, ancak o oyuncu hastalanınca Jara gitarıyla sahneye çıkıp, şarkı söyler. Rus seyirciler büyülenir ve sahneye çiçekler atarak, beğenilerini ifade ederler. Victor da buradan aldığı motivasyon ile Moskova’nın bir otel odasında ilk şarkısı olan ‘El Cigarrito’yu yazar. Müzik, artık onun yaşamının ve kavgasını8n en önemli aracı olmuştur: “Kendimizi ve başkalarını her zaman daha iyiye götürmek için gerçeği anlatıyoruz. Yollarını bizden ayrı sürdürenlerin önünde bizimkilerle bütünleşerek şarkı söylemek istiyorum… Yapmakta olduğumuz şeylerin kıtasal değeri olduğuna, kitleleri sürüklediğine inanıyorum. Devrimci şarkı, devrimci bir güçtür. Bütün üçüncü dünya ülkelerinde sözü geçen güçlü bir silah...”

4 Eylül 1970’de Allende seçimleri kazanır ve La Nueva Cancion hareketinin müzikal olarak ağırlık verdiği konular da değişir. Jara da bu en yaratıcı döneminde en iyimser şarkılarını yazar. Jara ve harekette yer alan başka sanatçılar Halk Birliği’nin gayrıresmi kültür elçileri olarak Latin Amerika ülkelerine gidip, sahne alırlar; sahne almadan önce kapsamlı bir şekilde ülkedeki siyasi durum hakkında değerlendirmeler yaparlar. Böylece konserlere siyasi bir boyut katarlar.  Geleneksel halk şarkılarına özel ilgi duyan ve başta Pablo Neruda olmak üzere birçok şairin şiirlerini besteleyen Jara’nın şarkıları siyasi atmosferin sertleşmesiyle birlikte daha düşünceli bir nitelik kazanır. Savaş tehlikesini gören ve şarkılarında birlik çağrısı yapan Jara, ‘Manifesto’ şarkısında “Şarkı söylemeyi sevdiğimden veya güzel bir sese sahip olduğumdan şarkı söylemiyorum. Gitarım duygu ve akıl sahibi olduğu için şarkı söylüyorum” der.

11 Eylül 1973’te General Augusto Pinochet liderliğinde ABD’nin desteğiyle Allende hükümetine karşı askeri darbe gerçekleştirilir. O an, öğretim görevlisi olduğu Santiago Teknik Üniversitesi’nde olan Jara, radyodan olup bitenleri dinler. Sokağa çıkma yasağından dolayı geceyi öğretmen arkadaşlarıyla üniversitede bekleyerek geçiren Jara, ertesi gün üniversitenin avlusunda askerlerce yakalanıp, binlerce insanın tutulduğu Santiago stadyumuna götürülür. Günler geçer, onbinlerce insanla dolan stadyum önce bir işkencehaneye, ardından toplu mezara dönüşür. Tutuklandığında gitarı yanında olan Jara, insanlara moral vermek için gitar çalıp, şarkı söyler. Buna sert tepki gösteren askerler müzik yapmayı kesmesini söylerler, ancak Jara devam eder. Bunun üzerine ellerini kıran askerler, kendisine işkence ederken ‘Şimdi şarkı söyle yapabiliyorsan, domuz!’ derler, Jara da ‘Venceremos’ şarkısını söyleyerek cevap verir. Jara’nın morali ve kararlılığı karşısında çaresiz kalan askerler onu katlederler.

Victor Jara öldürülmeden önce silah ve işkence sesleri arasında ufak bir kurşun kalemi ile bir çaput kağıda o günlerde - daha sonra kendi adını alacak olan - stadyumda yaşanılan vahşeti son bir şarkı olarak yazar:

 PABLO NERUDA YAŞIYOR HÂLÂ!..

  

Pablo Neruda, bir demiryolu emekçisinin oğlu ve Şili’nin Paris büyükelçisi… Yaşamında tezat gibi görülen bu farklılık, onun  hiçbir zaman diktatörlük, acı, katliam ve yoksulluklar ülkesi Şili’nin şairi olmasına engel olmamıştır. Onun için "Latin Amerikan’ın büyük yüreği" diyenler de yanılmamıştır. O’na göre “şiir hem isyandır, hem de isyankârdır.” Şiir devrimcidir, çünkü toplumsal duyarlığın sesidir o. Ozanın muhalif kimliğinin doğuştan gelmesinin temel nedenlerinden biri de budur.

Kavganın nabzını hep elinde tutan Neruda’nın şu cümlesi, onun tüm savaşımını ve şiirlerini özetlemektedir:  “Şiir kimliğini ve itibarını ezilenlerin safında buldu.”

 

HALK

Halkım ben,
hani şu sayılamayan,
hani şu çok halk.
Soluğumun öyle bir gücü var ki
sessizliği deler geçerim, dinlemem,
filiz verir, boy atarım,
zifiri karanlık demem.

Zulüm, acı, ölüm, şu  bu
bir anda gizlerse de tohumu,
ölmüş gibi görünürse de halk,
döner gelir elbet bir gün nisan ayı,
kavuşur baharına toprak,
kızgın eller dağıtır atar ağır havayı.
Ölümün içinden yeşerir yaşamak.

PABLO NERUDA
Çeviren : A. KADİR

 

 NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com


cool hit counter


EMEĞİN SANATI GRUBUNDAN A.ZİYA ÇAMUR, YAŞAR DOĞAN VE BABÜR PINAR’IN DA TEBLİĞLERİNİN YER ALDIĞI KONFERANS METİNLERİNDEN OLUŞAN BU KİTAP SORUN YAYIN KOLLEKTİFİ TARAFINDAN YAYINLANDI. ORADAN İSTENEBİLİR.

EMEĞİN SANATI GRUBU ŞAİR-YAZARLARINDAN EMEKÇİ ŞAİR ŞEREF ÖZTÜRK USTA'NIN İLK ŞİİR KİTABI YAYINLANDI:
"seksen kere söyledim

benden şair olamaz dedim

yüreğim hep kavgamdaydı

sınıfıma sevdamdaydı"



GAZZE'DEN YİTEN İNSANLIK

EMEĞİN SANATI DOSTLARI:

 Devrimci Siteler i ziyaret et
Link Sitesi Bedava siteler Linkcenneti.com
Sitenizi Ekleyin!
Blog Ekle-Site Ekle

Google Gruplar
EMEĞİN SANATI grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et
Blogcu ile yapıldı