EMEĞİN SANATINDAN 43. MERHABA

Merhaba,
Yaşadığımız her gün, bize bir önceki günden ağır sorumluluklar yüklemekte. Bir yandan sanata ve sanatçıya yönelik baskılar dört boydan sürerken, diğer yandan internete yönelik kapatmalar bir üst boyuta tırmandı. Blog kapatmalarına kadar uzandı.
Bu durum şunu gösteriyor ki, yönetenler ve hukuk adına karar verenler kültürsüz ve anlak yoksulluğu içindeler. Kafka’nın bir dönem arananlar listesine konduğu ülkemizde kültür ve edebiyatın nasıl bir kıskaç içinde olduğu daha iyi anlaşılıyor.
Okullarda çocuklar için kitap okuma bayramları ve kampanyaları düzenleniyor ama ne yazık ki, bu ülkede yetişen kitleler, yetki ve karar mekanizmasında bulunanlar, dünyanın ve ülkemizin kültürünü yansıtan eserlerden ne yazık ki çok uzak. Bir avukat, mühendis, doktor yazıhanesinde –yazmaya özel ilgisi yoksa- kolay kolay edebiyatla ilgili bir kitap göremeyiz. Yalnızca çocuklar için değil büyükler için de kitap okuma kampanyaları düzenlemek gerek.
İşte ülkece yaşadığımız sorunların bileşkesinde bu çelişki yatmaktadır. Kültür diye salt dinî ve hamasî yapıtlardan başkasına bakmayan (Turgut Özal bunlara ek olarak Red Kit de okuyordu) insanların yönettiği bir ülkede daha ötesini beklemek liberal şapşallıktan başka bir şey değildir.
Burada sorun “aydın” kavramında kilitlenmektedir. Günümüz aydını, ne yazık ki, bir seyirci konumundadır. Sahaya inmeye kolay kolay cesareti yoktur. Halbuki gerçek anlamda aydın, yaşanan ve yaşatılanlara tanık değil müdahildir. Oyunu izleyen seyirci değil, oyuna yön vermeye çalışan oyuncudur. Düşünce üreten, derinliğine ve genişliğine düşünen insandır.
Martin Luther King, bir ülkenin zenginliğini, ne gelirlerinin bolluğuna, ne savunma araçlarının gücüne, ne de umumî binalarının güzelliğine bağlı olarak görür. Ona göre, “Bir ülkenin zenginliğini teşkil eden şey, okumuş, yetişmiş, aydın ve karakter sahibi insanlarının sayısıdır. Ülkenin gerçek yararı başlıca gücü ve hakiki kudreti bundadır.”
Görülen odur ki, ezilen sınıfın aydınları, sanatçıları, ideolojik tavırlarını, ürettiği değerlerle ve yapıtlarındaki yaratıcılık ve güzellikle ortaya koymalıdır. Toplumun değişen değerlerine göre ikide bir yerini, yönünü ve değerlerini değiştiren, kapitalizmin nimetlerinden pay kapma çabasında olanlar aydın olabilir mi?
İşte yaşadıklarımızın ve bize dayatılan yaşantıların düğüm noktası burasıdır. Bizler, kapitalizmin beneklendirdiği aydınlardan değil; berrak, duru ve yüzünü ezilenlere dönmüş aydınlardan olmaya çaba göstermeliyiz.
Benekli aydınlara eğilmekten vazgeçmeliyiz. Ürettikleri, insanlık için evrensel bir değer taşıyorsa, bizim için de değerlidir. Ama daha ötesi teslimiyettir.
Ali Ziya Çamur
BU SAYININ SAVSÖZÜ
Yersiz polemiklerden kaçınalım. Şiirin kulvarındayız. Ağırlıklı olarak bu coğrafyanın toplumsal şiirinin. Kendimizi örgütsel kaygılardan arındıracağız, onların görüş ve duruş farklılıklarına da sığınmayacağız. Böylesi bir hata, yaratım gücümüzü olumsuz etkiler. Şiirin çerçevesi ve derinliğini de örgütler belirlemez. Bir şairin bir örgütü olabilir ama şiirinki yoktur. Kaldı ki günümüzde hiçbirinin ne yeni bir Ekim Devrim’i ne de birleşik-demokratik bir Vietnam umudu var.
Ama şiirimizin böyle bir düşü var, eğer yoksa da olmalı diyoruz. Sadece bir örnek verelim: Sıcak bir mücadelenin içinde olan bir örgütlü gücün, cephe gerisindeki “felsefesinin yığınsal sefaletini” görebiliyoruz muyuz? İşte şiir ve sanat, böylesi bir ortamda şekillenmek zorunda kalıyor. Burası; şair için de bir gül bahçesi değildir, karşı koyabilen ayakta kalacak ve büyüyecektir. Cephe gerisinde kazanamayan, cephede kazansa bile zaferi kalıcılaşamaz. Ama şiir her hâl ve şart altında kalıcıdır, tarih onun yenilgisini tanımaz; şair duruşu ve üretim ise ancak kişisel yaşamın sönmesiyle biter. A. KARABAĞ
YAŞAM VE SANATTA
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ
İRAN’DA TUTUKLANAN AZERBAYCANLI ŞAİR VE YAZARLAR İÇİN DESTEK KAMPANYASI BAŞLATILDI
İran’da Azerbaycanlı yazarlarca, yazarlara ve şairlere yönelik baskılar çoğalmakta. İran, orada yaşayan ve Azeri Türkçesi ile yazan birçok şair, yazar ve aydın üzerinde yıllardır baskı uygulamaktadır. Son dönemde bu baskı iyice artmaktadır. Birçok yazar, şair gözaltına alındı. Bu yazarların bırakılması için bir imza kampanyası başlatıldı. Azerbaycanlı şairler, yaptıkları açıklamada, içinde bulundukları durumu şöyle belirtmektedirler:
“Son günlerde İran devleti daha da basqılarını arttırmıştır. Orda olan çoxlu Azerbaycanlı aydınları tutub, duştaqlara doldurarak onlara çeşitli işkenceler uygulanmaqtadır. Bu yaxınlarda Tehran’da neçe nefer tanınmış Azerbaycanlı şair, yazıçı, araşdırmacı, gazeteçi tutuqlanmışlardır. Devlet, tutulanlarla bağlı ailelerine heç bir bilgi vermemekdedir. İran’da insan haqlarıyla bağlı çalışan qurumların da çabaları sonuc vermemektedir. Bunu nazara alaraq, biz Azerbaycanlı yazıçılar, şairler öz qalem dostlarımızın ağır durumunu, xarici qalemdaşlara bildiririk. Bizim sesimizi dünyaya yaymaqda yardımcı olmanızı isteyirik.
Tutulan şair ve yazıcıların adları: Alireza Sarrafi, Hasan Rasedi, Akbar Azad, Saeid Muğanli(Mahammadi), Mehdi Neemi, Hamid Arğış…”
Bu destek kampanyasına katılmak için http://www.gopetition.co.uk/petitions/free-imprisoned-iranian-azerbaijani-writers-and-poets/sign.html linkini tıkladığımızda açılan sayfada istenilen bilgileri doldurduktan sonra aşağıdaki metni kopyalayıp yapıştırarak göndereceğiz.
“Biz buraya imza atanlar(imzalayanlar) Iran devletinden, yakalanan ve gözaltında alınan Alireza Sarrafi, Hasan Rasedi, Akbar Azad, Saeid Muganli, Mehdi Neemi, Hamid Arghish ve diğer şair, yazar ve aydınları hemen özgür bırakılmasını istiyoruz.” (ŞİİR AKADEMİSİ)
TECRİTE KARŞI SANATÇILAR, İŞKENCE VE YARGISIZ İNFAZLARA KARŞI TEPKİLERİNİ YÜKSELTİYOR
Engin Çeberin önce İstinye Polis Karakolunda, ardından tutuklanarak götürüldüğü Metris T Tipi Hapishanesinde gördüğü işkenceler sonucu hayatını kaybetmesi, halkın tüm kesimleri tarafından nefretle karşılanmıştı. Demokrasi ve insan hakları mücadelesi içerisinde bulunan, bulunmayan; insana dair değerleri yüreğinde her şeye rağmen hala taşıyanlar, Engin Çeberin katledilmesi üzerine seslerini yükselttiler.
Tecrite Karşı Sanatçılar da, taşıdıkları aydın misyonu gereği, yaşanan bu katliama karşı sessiz kalmayan bu kesimler arasındaydı. Geçen hafta kendi aralarında toplanan Tecrite Karşı Sanatçılar, en başta Engin Çeber'in hayatını kaybetmesinde sorumluluğu bulunanlar hakkında suç duyurusunda bulunulması ve Adalet Bakanı M. Ali Şahin'e, kendisini istifaya davet eden bir açık mektup yollanması kararına varmışlardı.
Alınan kararlar bugün hayata geçirildi. 27 Ekim 2008 saat 13.30'da Şişli PTT binası önünde, şiddetli yağmura rağmen toplanan Tecrite Karşı Sanatçılar ve bu etkinliğe destek veren diğer aydın ve sanatçılar; "İşkence İnsanlık Suçudur" yazan ve Tecrite Karşı Sanatçılar imzalı bir pankart, "Engin Çeber'i Katledenler Tutuklansın" ve "İşkence İnsanlık Suçudur Sorumlular Tutuklansın" yazan dövizler açtılar.
Aydın ve sanatçılar, basına önce kısa bir açıklama yaparak eylemlerinin amacını anlattılar. Sonra da Adalet Bakanı M. Ali Şahin'e gönderilecek olan mektup, tiyatro sanatçısı Metin Coşkun tarafından okundu. Olayın kısaca özetlendiği mektubun son bölümünde adalet bakanına şöyle seslendi bu ülkenin vicdanı olan aydınlar, sanatçılar:
"Bizler, bu ülkenin aydın ve sanatçıları; yani bu ülkenin vicdanı olarak, hem Engin Çeber'i katleden görevlilerin hukuki süreçlerini, hem de 45/1 No'lu genelgenin uygulanıp uygulanmadığını izleyeceğimizi hem size hem de kamuoyuna duyuruyor ve diyoruz ki; bir 'ilk'i hayata geçirdiniz ve özür dilediniz, şimdi bir 'ilk'i daha hayata geçirin ve derhal istifa edin! Bunu, yüreğimizin soğuması için veya kişisel herhangi bir nedenle istemiyoruz, sadece işkenceyi, işkenceli ölümleri ve Engin Çeber'den sonra yaşanan riyakarlıkları içimize sindiremediğimiz için istiyoruz. O kadar..."
Mektubun da okunmasının ardından şair Ruhan Mavruk, Engin Çeber'in annesinin bir fotoğrafını basın mensuplarına dağıttı. hep birlikte PTT binasına geçilerek, 62 aydın ve sanatçının imzasını taşıyan açık mektup ve Engin Çeber'in annesinin, Engin Çeber'in cenaze töreninde çekilmiş fotoğrafı iadeli-taahhütlü olarak Adalet Bakanı M. Ali Şahin'e gönderilmek üzere PTT görevlilerine teslim edildi.
O çok sayıda aydın ve sanatçı katıldığı imza kampanyasında mazeretleri sebebiyle gelemeyen diğer imza sahipleri adına, Esat Korkmaz, Ruhan Mavruk, Birol Topaloğlu, Cihan Keşkek ve Gamze Mimaroğlu'nun, Engin Çeber'in ölümünden sorumlu olanlar hakkında suç duyurusunu içeren dilekçelerini soruşturmayı yürüten Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmek üzere Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı'na teslim etmelerinin ardından etkinliğin sona erdiği bildirildi. (www.hepimiztecritteyiz.com)
DAĞ FARE DOĞURDU:
FRANKFURT KİTAP FUARI BEKLENENDEN UZAKTA KALDI!
Şair Nihat Behram, yaptığı değerlendirmede, Türkiye’nin onur konuğu olduğu fuarın balon olmaktan öteye geçemediğini vurgulanırken, fuarda Türkiye kültürünün seviye çıtasının ustaca bir tezgâhla aşağı çekildiğini belirtti.
Nihat Behram, eleştirisinin devamında, kültürümüzün seviyesinin, Orhan Pamuk şemsiyesi altında sunulduğunu, Türkiyeli aydınların da buna zaten çok önceden teslim olduğunu açıkladı. .
Nihat, Behram, sözlerinin devamında görüşlerini şöyle açıkladı: “Bu sonuca 'kazasız belasız' ulaşmanın önündeki bir-iki engel de, fuar öncesinde ustaca 'bertaraf' edildi. Tedbirlerin ilki, 'Nâzım Hikmet Oratoryosu'nun iptaliydi. Cumhurbaşkanları Gül'ün, bir yanında bilim ve çağdaşlığın düşmanlık simgesi türbanıyla eşi, diğer yanında 'kapitalizmin küreselcilik sözcüsü' Alman Bakan, arkasında Orhan Pamuk'la fuarın dünyada en çok yankı yaratacak 'ilk gün açılış gösterisi'nde Nâzım Hikmet'e kendini 'ezdirmeyeceği' belliydi. Kültür Bakanı bunu, konuşmalarında ağzından kaçırsa da, konumları ve kuruluş nitelikleri nedeniyle demokrasi sözcülüğü yapmaları gereken hazırlık komiteleri, tam tersini yaptı, yani Bakan'ın 'ağzından kaçırdığı açıklara örtü' oldular. Oratoryonun bestekârı arkadaşımız dahi, olayın vahametini yeterince anlayamadı. Kendine yönelik 'sınırları' içinde 'tepki' gösterdi. Oysa, oratoryonun iptali operasyonu, Fazıl'a değil Nâzım Hikmet'e, Nâzım'ın şahsında sosyalist düşünce içerikli kültür seviyemizeydi” diyerek fuarın gerici ve liberal burjuva eğilimlerinin ittifakıyla yapıldığını, ülkemizin edebiyatını temsilden uzak olduğunu belirtti.
Nihat Behram, sözlerinin devamında, fuara "kültürümüzün dünyaya temsili", "Nâzım sesi olmak", "kültür çıkartması yapmak" adına devrimci kaygılarla katılan kimi sol yayınevi ve yazarların figüranlık ettiklerini belirterek, “Fuarda Yaşar Kemal ve Nazım Hikmet göstermelik temsil edilmiş; Orhan Kemal’dan S. Ali’ye, A. Arife dek sosyalist içerik dışlanmıştır. Sunulan şey, esas itibariyle: din motifli, türban ambalajlı bir 'kültür' olmuştur” dedi.(SOL)
DEVRİMCİ SANAT SUSTURULAMAZ!...
Giderek ülkeyi saran sıkıdüzen, sanatçıları ve devrimci sanat kurumlarını da hedef almaya başladı.
23 Ekim sabahı İstanbul Terörle Mücadele ekiplerinin baskınlarında, Taksim'de bulunan Ayışığı Sanat Merkezi'nin yanı sıra, Sarıgazi Ayışığı Sanat Derneği, Gazi Ayışığı Ekin Sanat Derneği ve Önsöz Dergisi Yayın kurulu üyelerinin de evleri basıldı.
Baskınlar sırasında, Önsöz Dergisi'nin tüm bilgisayarlarına ve arşivine el konuldu. Yaklaşmakta olan TUYAP Kitap Fuarında okurlara ulaştırılmak üzere baskıya hazırlanmakta olan kitap ve kataloglara, Şair Ruhan Mavruk ve Atilla Oğuz'un şiir kitaplarının müsvedde ve çalışmalarına da el konuldu.
Sanata ve sanatçılara, devrimci sanat merkezlerine yapılan bu baskıları, engellemeleri üstü örtülü sansürü protesto etmek için, bugün, 24 Ekim günü saat 17.00'de bir basın açıklaması düzenlenerek devrimci sanata baskılar protesto edildi.(BİA)
CEZMİ ERSÖZ HAKKINDA AÇILAN DAVALAR SÜRÜYOR…

Bir yazısında "Halkı askerlikten soğuttuğu" suçlamasıyla hakkında dava açılan şair-yazar Cezmi Ersöz, açılan davayı özgür düşünceye kilit vurma olarak nitelendirdi.
Leman Dergisi"nde yayınlanan bir yazısı nedeniyle "Halkı askerlikten soğutma" gerekçesiyle Genelkurmay tarafından dava edilen yazar - şair Cezmi Ersöz"ün 2. duruşması 30 Ekim günü Beyoğlu 2. Asliye Ceza Mahkemesi"nde yapıldı
Konu ile ilgili olarak görüşüne başvurulan Cezmi Ersöz, yıllardır yargılandığını, bu tarzda davalara alıştığını söyleyerek, "4- 5 yıldır hakkımda dava açılmıyordu. Sanki bir yumuşama süreci vardı. Kısmen de olsa demokratikleşme adımları vardı sanıyordum. Bunun kesildiğini görüyoruz. Yapılan etnik bir kışkırtmadır. Kirli savaşı daha da tırmandırma niyetlerinin bir yansıması olarak değerlendiriyorum. Özgür düşünceye kilit vurma diye niteliyorum. Tüm bunlarla birlikte dünyaya kapalı totaliter Türkiye yaratmak istiyorlar. Benim yazdığım yazı, askerlik yaptığım süreçte, birliğimdeki erlere yapılmış olumsuz davranışları, erlerin yaşadığı kötü koşulları eleştiren bir yazıydı. Yani doğrudan askeriyeye karşı yazılmış bir yazı değil. Yazımda halk çocuklarına gösterilen ağız tutumları ve yaşadıkları koşulları eleştirdim" diye konuştu. (BİRGÜN)
İZMİR'DE KADIN YAZARLAR DERNEĞİ KURULDU
Edebiyat, bilim, sanat gibi farklı alanlarda çalışan 27 kadın yazarın bir araya gelerek oluşturduğu dernek "yeni bir dilin oluşması için emek veren; ırkçılık, sömürü ve savaşa karşı çıkan kadınların" buluşacağı bir nokta olmayı amaçlıyor.
İki yıl önce bir araya gelip Kadın Yazarlar Platformunu oluşturan farklı alanlarda yazan kadınlar, daha verimli çalışabilmek amacıyla dernek çatısı altında birleşmeye karar vererek Kadın Yazarlar Derneği’ni (KYD) kurdular.
Merkezi İzmir'de bulunan derneğin 27 Ekim'de gerçekleştirilen açılış kokteyli Gönül Çatalcalı‘nın kuruluş bildirgesini okumasıyla başladı:
“KYD, edebiyat, kültür sanat dalında yazılar yazıp yayımlayan kadınların ırkçılık, savaş, emek sömürüsüne başkaldırışıdır. Pozitif ayrımcılığı yaşam felsefesi edinen kadınların başkaldırışı, kadının kalemi eline alıp kendisini dile getirmesi, kendi adını kendinin koyması, simge olmaktan çıkıp simgeleyene dönüşmeye kalkışması, egemen sistemin iktidar ilişkilerini sorgulayarak ataerkil zinciri kırması, geleneksel kadın–erkek ilişkilerini ters yüz etmek, egemen ideolojinin kadına yönelik ayrımcılığını ortadan kaldırmak demektir."
Derneğin dönem sözcülüğünü üstlenen Nevzat Süer Sezgin, "Bugün 27 kadınla başlayan yolculuğumuza İzmir ve Türkiye’deki diğer kadın yazarların katılımıyla daha da büyüyerek devam edeceğiz" diye ekledi.
Açılışa aralarında Hidayet Karakuş, Hasan Özkılıç, Veysel Çolak, Dinçer Sezgin, Erdoğan Baysal, Atilla Er ve Hayri Yetik'in de olduğu birçok sanatsever katıldı. Ferit Edgü’nün Hakkari’de Dört Mevsim romanının Fransızcaya çevirisiyle Fransa’da 1990 yılında çeviri ödülü alan Gertrude Durusoy da akademik hayatını noktaladığını bundan böyle daha farklı alanlarda da çalışmalar yapacağını belirtti.(BİA)
DAĞLARCA DİZELERİYLE SONSUZLUĞA UZANDI…
Ülkemizin adı doruğundan ulu şairi Fazıl Hüsnü Dağlarca, 20 Ekim 2008 Pazartesi günü 21.58’de sonsuzluğa uzandı.
Edebiyatımıza 1927’de Yeni Adana Gazetesinde yayınlanan öyküsü ve İstanbul dergisinde yayınlanan “Yavaşlayan Ömür” şiiriyle giren Dağlarca, Harbiye’den subay çıktığı gün (30 Ağustos 1935) satışa çıkardığı ilk kitabı Havaya Çizilen Dünya’da ölçülü, uyaklı, aşık tarzı denemeleri de bulunuyordu. O günden bugüne kimselerden etkilenmeden, dönem dönem toplumsal olay ve durumların etkisini kendine özgü biçemle işledi. İkinci kitabının çıkmasıyla (Çocuk ve Allah, 1940) kişiliği çevresinde en yetkili kalemlerin uyandırdıkları ilgi ve dikkati yıllar yılı eksiltmeden sürdürdü. Şiirinde mağara devri adamlarından modern çağın insanına kadar, kişioğlunun iç ve dış dünyasını, yurt ve dünya insanını, çok yönlü davranış ve çatışmalarıyla işlediği, soyut-somut durumlar üzerinde derinleşti.
İlk şiirlerinde gizemli bir atmosfer içinde insanları işleyen Dağlarca, sonraları asker olmasından kaynaklı nedenlerle ulusal kurtuluş savaşını işleyen kısa kısa ama destansı şiirler yazdı.
1950’li yıllarda ABD ilişkileri başladığında “Batı Acısı” kitabıyla ABD emperyalizmini –şiirden ödün vermeden- yere vuran şiirler yazdı. Vietnam savaşında şiirlerini bir vietkong gibi dizdi, yazdı. 1960 sonrası dönemde toplumu saran uyanış ve topluma yönelme bakışı Dağlarca’yı da etkiledi. 80’lere dek, toplumsal bilinci içselleştiren şiirler yazdı. Salt ülkemiz insanını değil dünya insanlarının acılarını şiirinde içselleştirdi. Dünya çocuklarını anlatan şiir dizisinde her ülke çocuğunu konuşturarak o ülkelerle ilgili izlenimlerini dile getirdi. Kimi zaman Latin Amerika’da, kimi zaman Hindiçin’inde kimi zaman Afrika’da oldu şiirleriyle:
“Bizi uyandırdınız peki
Lâmba verdiniz
Kinin verdiniz biliyorum.
Bizi uyandırdınız peki
Sığırlarımı neden götürüyorsunuz?”
Şükran Kurdakul’a göre, topluma, dış gerçeğe bakarken, evren karşısında kişioğlunun “muhteşem yalnızlığını” duyarak insanî gerçekleri kendinde aramaya çalışırken, dili, kavram ve imge zenginliği, alabildiğince yoğunlaşmış düşünce atmosferi, değişik çağrışımları, gerçekçi temaları işlediği zaman bile yitirmediği duyarlığıyla şiirimizin çağdaşlaşma savaşı verdiği son 60 yılda ulaştığı aşamaların simgelerinden biri olmuştur.
80 sonrası şiirinde sürekli kendini yenileyen aşamalar yaptı. Her şiiri bir öncekinden on basamak üste durdu. Onu önemli kılan noktalardan biri de Türkçe’yi bir ses bayrağı olarak kabul ederek özleştirilmiş, yalın dille en güzel şiirleri yazan hep o oldu. Fazıl Hüsnü Dağlarca, 20. Yüzyılda Yunus Emre"deki yalınlığa ve derinliğe en çok yaklaşan şairdi.
Sözcükler, O"nun şiirinde bildiğimizin ötesinde dururdu. Kavramlara, kendilerini aşan anlamlar yükleyen ustaydı. O, Türkçenin doruğunda yeni bir dil gibiydi.
Şiirimizin bu büyük doruğunu saygıyla selamlıyoruz.
DAYAK
İster misin ellerimizi birleştirelim,
Sen iki vur, ben iki daha,
Çalmış mı,
Emmiş mi alın terini ulusunun,
Sen dört vur, ben dört daha.
Gemi seçmeye mi gitmiş 20 kişi, çay bulmaya mı yollanmış
30 kişi,
Dışbakan olmuş da yüzde mi almış.
- Saçı bitmedik çocuklarım aç iken kerpiç köylerde,
Bebek kızlarım gecelerce aklığını satarken-
Sen yedi vur, ben yedi daha.
Ha, ister misin ellerimizi birleştirelim,
Değeri 8 iken, 208'e mi vermiş bir tabak fasulyayı,
Dilekçeni görür görmez deve boynunu sallamış,
500 mü koparmış senden,
Saylav seçilmiş de geleceğine yatırım mı yapmış,
devrimi çiğneyerek,
Sen dokuz vur, ben dokuz daha….
FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA
NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler. Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com






















Türkülere ve sosyalizme ömrünü veren Ruhi Su’yu saygı ve sevgiyle selâmlıyoruz. Onun dilinden ve telinden atmosfere saçılan türkülerde, özlemlerimiz ve özlemlerimize ulaşmada direncimiz dilegelmekte.









