1/1/2009
BİR YILBAŞI DÜŞÜ / ERDOĞAN TEZGİDEN
RESİM: AHMETGÜNEŞTEKİN
Kapkara bir kışın hüküm sürdüğü bir aralık gecesi.. Dağlara apak bir ruj sürülmüş.. Rüzgâr, boğuk bir baykuş ıslığıyla, zengin evlerdeki süslü çamlara dokunamasa bile yoksul evlerini temelden sarsıyor .
Bütün hafta boyunca radyolar, televizyonlar yılbaşı nedeniyle bir reklâm bombardımanı içindeydi. Çocuklardan küçüğü,
-Baba, bak televizyondaki ablalar, amcalar “size de çıkabilir!” diyor. Biz de bir piyango bileti alalım, diyor. Bizim de sımsıcak bir evimiz olsun. Çatır çatır yanan sobamızda kestane pişirelim. Benim yeni, güzel oyuncaklarım, elektrikli trenlerim olsun. Her istediğimde yiyebileceğim çeşit çeşit meyvalı şekerlerim olsun.
Ortanca atılıyor:
-Akıllım, piyango bize çıksa başka dileyecek şeyin yok mu? Bizim de arkadaşlarımız gibi bisikletlerimiz olsa. Evimizde bol bol oyun oynayacağımız bilgisayarlarımız olsa. Her gün çikolata , pasta yesek.
Büyük kız, ikisine de çıkışıyor:
-Vay akıllılar vay! Her biriniz, eski püskü, rüzgârı, yağmuru geçiren giysiler içindesiniz. Ayakkabınız su geçiriyor. Çoraplarınız, yama üstüne yama vura vura harptan çıkmış askerlere benziyor. Niye yeni, parlak, sağlam, güzel giysiler istemezsiniz de parayı çarçur etmeyi dilersiniz. Çikolatadan önce neden her soframızda etli-sütlü yemekler görmek istemezsiniz?
Hanım, üçünü de susturuyor:
-Vay benim güzellerim. Herkes kendini düşünüyor. Hiç anasını düşünen var mı? Ellerim çamaşır-bulaşık yıkamaktan çatlak çatlak oldu. Okul giysilerinizi elle dikmekten, yamamaktan parmaklarım delik deşik oldu. Çamaşırları eski, ısınmak bilmeyen buharsız ütüyle ütülemekten canım çıkıyor. Her gün ortalığı batırıyorsunuz. Süpürgeyle süpürmekten belim kırılıyor. Giysileri, kırık sırıklarımızı, tabak çanağı koyacak ne dolabımız, ne bir vitrinimiz var? Ne güzel olurdu, çıkacak parayla evimize çamaşır, bulaşık makineleri, elektrik süpürgesi, elektrikli dikiş makinesi, buharlı ütü, gardırop, vitrin, konuk odası için koltuk moltuk alsaydık. Düğünümden beri altına hasret kollarıma, kulağıma, boynuma altın takılar alabilseydik.
Herkesin düşleri dört nala fırlıyordu özlemli ağızlardan ala soğuk odaya. Baba baktı ki her ağızdan bin özlem, bir dilek dikiliyor. O da kendini tutamadı.
-A çocuklarım, evimin emektarı hanımım! Ağzınızdan ne güzel dilekler çıkar. Keşke elimden gelse de bu dileklerinizin hepsini gerçekleştiriversem. Ama üstte yok, başta yok. Hiç beni düşünen de yok. Bir son model arabam olsa. Hem de en iyi markadan. Her gün durakta otobüs, minibüs beklerken ağaç olmaktan kurtulsam. Hatta, kendi kendimin patronu olacağım bir işim olsa. Bir dükkân açsam. Patron derdinden, her ay maaş beklemekten ya da her an ensemizde bekleyen işsizlikten kurtulsam. En iyi mağazadan alınmış güzel bir giysim olsa. Herkes, yolda yolakta bana selâm verse, itibar gösterse. Bir büyük ekran uydulu bir televizyon alsak da dünyayı seyretsek.
O gece, herkes bir düş dünyası içinde dileklerini sayıp döktükten sonra ertesi sabah çeyrek bir yılbaşı bileti alınmasına karar verildi. Baba sabah uyanıp işe giderken meydanın başındaki seyyar satıcıdan bir bileti aldı. Özenle katlayarak, içi ıssız cüzdanının en mahrem yerine yerleştirdi. Artık, dağlara kar düşmesi, yüzüne çarpan soğuk yeller onu etkilemiyordu.
O yürümüyor, caddeler ayağının altından kayıyordu sanki. O gün, yüzünde hep mutlu bir gülücükle işini yaptı, dolaştı. Bütün arkadaşları şaşkındı. Kendileri gibi geçim sıkıntısı içinde ezilen arkadaşlarının bu durumuna şaşırdılar.
Eve döndüğünde bileti herkese gösterdi. Evde bir bayram havası esiyordu. Bilet, duvardaki büyükbaba resminin kenarına özenle iliştirildi. O gece yemekler huzur içinde yenildi. Kimse bir şeyden şikâyet etmiyordu. Herkes, yüzlerinde mutlu bir gülümsemeyle yatağına çekildi. Ailenin her bireyi, uykusunda pembe bir düş evreninde doyumsuz bir mutluluk yaşıyordu.







0 yorum yazılmıştır