« Önceki | Sonraki »

15/1/2009

EMEĞİN SANATINDAN 48. MERHABA

 

Merhaba,

Yeni bir yılın ilk saniyelerinden itibaren gördük ki her zaman olduğu gibi gelen gideni aratmaya devam ediyor. Tarihin geçmişten bugüne gördüğü en büyük toplu katliam, soykırım, naklen tüm dünya halkları tarafından bir dizi film gibi seyrediliyor. BM ve diğer insan hakları konusunda ahkâm kesiciler bu katliamı onaylarken insan hakları, barış gibi tüm evrensel değerler gözler önünde sıfırlanıyor. İsrail saldırıyor, çoğu çocuk, yaşlı, kadın Filistinli canını yitiriyor. Tüm erdemler erozyona uğrarken biz hâlâ terörist sıfatı kimin önünde onu tartışıyoruz.

Öte yandan ülkemiz toprakları silah kusmaya başladı. Geçmişten bugüne  arta kalan kirli  bir savaşın cephaneleri su yüzüne çıkıyor. Susurluk geldi Ergenekon’a dayandı. Kimi önemli adlar, kirli savaşın komuta kademesindeki bir adla birlikte gene sansasyonel operasyonlarla gözaltına alındı. Çeşitli tepkiler oluştu. Ama görüyoruz ki, bu kirli ad ve ilişkili olanların bir çoğu  sosyalistlere ve Kürt halkına yönelik faili meçhullerde, kıyımlarda buluşuyor. AKP iktidarının çoğu kez muhaliflerine sansasyonel olarak salladığı Ergenekon kılıcı, Demokles’in kılıcına dönüşse de  ortaya çıkan pislikler gösteriyor ki, kontrgerilla yavaş yavaş su yüzüne vuruyor ya da buna dönük umutları pekiştirici olgular var.

Bugünlerde kimliği ve neliği belli Hilmi Yavuz’un “şiir ve hayat” üzerine yazısı konuşuluyor. Zaman gazetesinde yayınlanan bu yazıda gene kaş altından Marksistlere yüklenmekte: “Öteden beri vulgar Marksist bir poetikanın dayatmasıyla, şiirle hayat arasında zorunlu bir bağ olması gerektiği düşünüldü.” Bu vulgar (kaba) sıfatını kimin için kullandığını üstü kapalı geçiyor Yavuz. Bugün de savunulduğunu da ayrıca belirtiyor.

 Şiir ve hayat ikilemi üzerine yazısını kuran Yavuz, Amerika’yı yeniden keşfedercesine hayatın şiire doğrudan değil dolaylı girebileceğini belirtiyor.  Söze Adorno’da aldığı alıntıyla başlıyor: “lirik şiir, Dünya'nın, Kapitalizm dolayımında 'şeyleşme'sine ('reification') ve burjuva ideolojisinin bu 'şeyleşme'yi gizleyip örtbas etmesine karşı, 'kendine özgü bir muhalefet'i dilegetirdiğini bildirir. '[Lirik şiirin] yüceliği, ideolojinin gizleyip örtbas ettiklerini açığa çıkarmasındadır”  Yavuz, bu alıntıyla  ideolojilerin şiirden uzaklaştırılmasını imlerken aklıma Nâzım’ın Halide Edip’e yanıtı geldi. Halide Edip, Nâzım’ın şiirlerini beğenmiştir ama ideolojik olmasından yakınır ve “İçlerinde ‘Taranta Babu’ ve sırf ideoloji propagandası olan parçalar çıkarılırsa ‘Benerci Kendini Niçin Öldürdü’ derecesindeki eserleriyle gençler arasında, hatta bu devirde dahi sıfatını alabilecekler vardır” der. Nâzım da, “Hey sersem bayan, ben dâhi değilim, fakat iyi bir sanatkârım ve bunu her şeyden önce ideolojime borçluyum. Eğer sizin iyi sanatkârlarınız yoksa, ideolojinizin bugün artık iyi sanatkâra muhteva olamayacak kadar tefessüh etmiş olmasından gelir"  diyerek ağzının payını verir.

Hilmi Yavuz, sanat ve hayat konusundaki sözlerini dolambaçlı olarak alıntılarla doldurduktan sonra sonuç bölümünde şu yargıya varır: “Sanatın amacı, gerçekliğin taklidi ya da yansıtılması değil, gerçeklik duygusu (vraisemblable) uyandırmaktır.” İşte burada Yavuz Marksistlere yakalanıyor.  Evet sanatın amacı Marksist sanatçılara göre de ne gerçekliğin taklidi ne de yansıtılmasıdır. Ama  gerçeklik duygusu uyandırmak da değildir. Bu olgu belki romanda, sinemada söz konusu olabilir. Sanatın bütününde değil. Sanatın amacı, toplum-doğa gerçeğini, bunların gerek kendi içlerindeki çelişkilerini, gerekse birbirleriyle olan çelişkilerini diyalektik bir yaklaşımla estetik olarak, anlatmaktır.

Yavuz’un son yargısına biz de katılıyoruz elbette: “Bir şiirde, somut ve maddî hayatın şiire doğrudan dahil edilmediğine bakarak, o şiirin hayatla ilişkisi olmadığını sanmak yanıltıcı olabilir.” Hilmi Yavuz’un derdi ne şiir, ne hayat! Hayata ancak gölgelerden bakabilen şairin derdi ait olduğu çerçeve içinden Marksistlere saldırmak.

Hep olumsuzluklar yaşıyoruz gibi görünse de, elbet güzel şeyler de olmuyor değil.  30 ve 31. sayılarımızda sosyalist sanat sitelerine, grup ve hareketlere çağrı yapmıştık. Emeklerimizin dağ başlarında ıssız yollarda tek tek ağaçlar gibi kalmadan bir bahçeye, giderek ormana dönüşmemiz gerektiğini dile getirmiştik.  Bu çağrımıza ilk yanıt veren ve yanıtlarını işbirliğiyle hayata geçiren Sorun Yayın Kolektifi şair ve yazarları tarafından oluşturulan Sanat Cephesi (sanatcephesi.org) olmuştu.  Sanat Cephesi’nin “Kültür-Sanat Konferansı”na grubumuzdan ben, Yaşar Doğan ve Babür Pınar tebliğ sunmuştu. Son olarak 2. Çukurova Kitap Fuarında Sorun Yayın Kolektifinin düzenlediği toplantıya çağrıldım. Bu arkadaşlarla tanışma, söyleşme olanağı buldum. Oradaki etkinlikte şiirlerimi okudum, Emeğin Sanatı’nın sanata sosyalist bakışını anlatma olanağı buldum. Sanata ve hayata bizim gibi bakan dostlarla tanışma olanağı bulduk. Bu etkinlikler çoğalarak buluşarak sürecek elbette.

 

Ali Ziya Çamur

                       

BU SAYININ SAVSÖZÜ

 

İşte sanatçıyı diğer bireyden ayıran şey; yaratma cesaretinin olmasıdır. Etkilenme diğer bireylerde bir karşılaşma olarak kalır. Esinle yazıyorum diyen şairlerin yanılgısını ben şöyle algılıyorum. Bir karşılaşma vardır. O karşılaşmada sözcükler varlıkla yokluk arasında devinen ‘im'lerdir. İşte o " im'ler düşüncelerimizde bir olayın etkisiyle imgeleşir. Şair bunun bilincinde olmadan yaratma cesaretine adım atmıştır. Varlıkla yokluk arasında devinen sözcükler bir imgeyle varlığa dönüşmek için şairin iç dünyasında fırtınalar koparır. Artık imge sonbahar yaprakları gibi dökülmeye başlar; yani dışlaşmak için uçuşur. Kalemi eline aldığında dizeler su gibi akar. Şaire şiirini nasıl oluşturduğu sorulunca; bu hazırlanma sürecinden habersiz olduğu için, şiirle somutlanışını, esinle açıklar. Kimileyin de dil akıtacağı yatağı bulamadığı için sözcükleri yanlış kullanır.

Şairde etkilenmenin gizil gücü karşılaşma ve yaratma cesaretidir. Şiiriyle somutlanışı da fiilin özneleşmesidir. Doğuştan yetenekli şairde yaratma eylemi "fiil" yoktur. Şiir onda töz olarak vardır. Tektir. Hareketsizdir. Şiir de, kendi de fiilsiz öznedir. NURSEN URAL

 

YAŞAM VE SANATTA
        
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

 

 

ATTİLA İLHAN ROMAN ÖDÜLÜ “KASIRGANIN GÖZÜ” ROMANIYLA NECATİ TOSUNER’E  VERİLDİ


 

İş Bankası Kültür Yayınları tarafından Attila İlhan anısına düzenlenen ve bu sene roman dalında verilen “Attila İlhan Roman Ödülü”nü kazanan yapıt açıklandı. Doğan Hızlan başkanlığındaki seçici kurul, Necati Tosuner’in Kanat Yayınevi tarafından yayımlanan “Kasırganın Gözü” romanını ödüle değer buldu.

Doğan Hızlan başkanlığında Cengiz İlhan, Talat Sait Halman, Nursel Duruel ve Semih Gümüş’ün katılımıyla toplanan jüri, hikayesini kurgulama biçimindeki ustalığı, işlediği sorunu açık ve örtük yanlarıyla yansıtma olgunluğu, dili başlangıcından bugüne kullanma yetkinliği ve Türkçeyi yazınsal dil içinde yoğunlaştırmaya ve zenginleştirmeye dönük olarak verdiği emek nedeniyle, Necati Tosuner’in Kanat Yayınevi tarafından yayımlanan “Kasırganın Gözü” romanı ödüle layık bulundu

Kurul aynı zamanda, 2009 Attila İlhan Ödülü’nün “Attila İlhan Üzerine Yapılan Araştırma, İnceleme, Eleştiri” dalında verilmesini kararlaştırdı. (EVRENSEL)

 

NAİL ÇAKIRHAN GENÇLİK ÖDÜLÜ DÜZENLENDİ…

   

            Mayıs ayında gerçekleştirilecek 4. Akyaka Uluslararası Edebiyat Günleri’nde, ekim ayında yitirdiğimiz mimar Nail Çakırhan anısına şiir yarışması düzenlenecek. Uluslararası Ağa Han mimarlık ödülü sahibi Nail Çakırhan’ın anısına düzenlenecek şiir yarışmasına 1985 ve sonrası doğumlu bütün üniversite lisans öğrencileri katılabilecek. 4. Akyaka Uluslararası Edebiyat Günleri kapsamında düzenlenen yarışmada dereceye girenler 22-23-24 Mayıs 2009 tarihlerinde, Akyaka Belediyesi’nce Akyaka’da konuk edilecekler.

Yarışmanın jüri üyeliği görevini Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı Gökhan  Cengizhan, şairler Kemal Özer, Şükrü Erbaş, Bozan Yaman, İbrahim Baştuğ yürütecek. Yarışmada plaketin yanı sıra birinci kitap setiyle ödüllendirilecek.

Şiirlerde konu sınırlaması bulunmuyor ve yarışmacılar en çok üç şiirle katılabiliyorlar. Şiirlerin daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış olması şartı bulunuyor. Yarışmaya katılacak şiirlerin en geç 1 Mart 2009 tarihine kadar tulayakkoyun@hotmail.com adresine göndermeleri gerekiyor. Yarışma sonucu 22 Mayıs 2009 tarihinde duyurulacak. Yarışmada dereceye girenlere ödülleri Akyaka Uluslararası Edebiyat Günleri etkinlikleri içinde verilecek.(SOL)

 

EMEKÇİ ŞAİR ŞEREF ÖZTÜRK USTA’NIN

İLK ŞİİR KİTABI ÇIKTI: “SEKSEN KERE SÖYLEDİM”


 

Emeğin Sanatı şair-yazarlarından emekçi şair Şeref Öztürk Usta’nın  ilk şiir kitabı “Seksen kere söyledim”   yayınlandı.

Şeref Usta, 1947 yılının 1 ocak günü Makedonya da Tetova da ( Kalkandelen ) doğdu . 1956 yılında serbest göçmen olarak Türkiye ye geldi. Türkiye de kendisini bekleyen zorlu yaşam koşulları içinde ustalık mahareti gerektiren ve ona “Usta” payesini de kazandıran çeşitli işlerde çalıştı. Patronluğu ve işçiliği bir arada yaşamayı becerebilen ender insanlardan biri olarak hem davasının hem sevdasının hem de kavgasının peşinden koştu. Bir yandan çeşitli sendikalarda işçi sınıfını temsil ederken bir yandan da aslanın ağzındaki ekmekten payına düşeni alarak yuvasındaki kuşlarına taşıdı. Zamana ,yaşama ve kendisine başkaldırışı kaleminden döküldü dizelere. İlk şiirleri 1969 yılında Adana Zafer gazetesinde yayınlandı. Bir çok şiiri başta Ada Dergisi olmak üzere Emeğin Sanatı dergisi, çeşitli yıllıklar , gazeteler ve dergilerde yayınlandı. Bunun yanı sıra Kamalak Edebiyat ve Sunak Dergilerinde de ismini duyurdu. Şiirleri Fikret Otyam ve Atilla İlhan’ın da dikkatini çekerek eserlerinde yer buldu. Çeşitli internet dergilerinde ve şiir sitelerinde de bir çok şiirine  rastladığımız Şeref Öztürk Usta, aşkını da sınıfına ve kavgasına dahil ederek dizelerine dökmüş ve farklı kişiliğini şiirlerinde de yansıtmıştır.

Şiirlerine yaşamın her alanı ve her tür yaşamsal eylem konu olmuştur. Duru bir dille yazdığı şiirlerinde her okuyanın kendisine dair alacağı bir mesaj mutlaka vardır. 1967 yılında yazmaya başlayıp ‘’ kırk yıldır yazıyorum , bir karınca kadar yol alamadım ‘’ diyen şairimiz sayısız şiirleri arasından derleyip sayılı sayfalara sıkıştırdığı şiir kitabına yine kendi üslubunca bir isim verdi: “80 kere söyledim benden şair olmaz dedim” diyerek farklılığını bir kez daha ortaya koydu. Öykü ve deneme alanında da yapıtları olan Usta’nın diğer yapıtlarının da kitaba dönüşmesini diliyoruz. (KAYNAK:LAVARACI.COM/R. AKYOLLU )

 

ANTAKYA’DA YAYINLANAN DAR SOKAK  DERGİSİ’NİN

OCAK SAYISI ÇIKTI…

Antakya’da yayınlanan aylık Edebiyat Dergisi “Dar Sokak” ın  6. Ocak sayısı çıktı. Dar Sokak’ın son sayısında 2008 yılına dair değerlendirmeler öne çıkmakta: 2008’de Antakya edebiyat ortamı, 2008’de edebiyat, dergiler ve şiir, 2008 yılında edebiyat dergileri değerlendirilmekte. Dergide  Arife Kalender’in, Faiz Cebiroğlu çevirisiyle Macit Abu Goş’un, Halil İbrahim Polat’ın, Ahmet Yılmaz Tuncer’in şiirleri yer almakta.Ayrıca öyküleriyle Alper Akçam, Ferit Sürmeli, A. Kadir Konuk; denemeleriyle Onur Aslan, Hasan Yolcu ve Murat Altınöz’ün sinema sanatçısı Nur Sürerle söyleşisi yer almakta…

Dar Sokak  dergisine ürün göndermek isteyenler için posta adresi, PK 16 Antakya- Hatay. Editörlerin e-posta adresleri:Türkiye Editörü Murat Altunöz   (murataltunoz@hotmail.com), Avrupa Editörü Faiz Cebiroğlu    (faizce@hotmail.com)

 

HRANT DİNK’İN SESİ HİÇ DİNMEYECEK!

 

Acısı taptaze içimizde kanamakta. Gülüşlerinde faşizme karşı  umut saçan bir bahar kan içinde hâlâ. “Su Çatlağını buldu” diyen sesi kulaklarımızda çınlıyor.  Ve  onun sesinde yiten bir düş şahlanıyor. Grileşen renklerimiz buluyor yeniden nüanslarını. Acısı kor gibi duruken içimizde çok sözü de gereksiz buluyoruz.  Şimdi dostları şu seslenişle çağırıyor Hrant’ı anmaya,  diğer dostlarını. Gelin birlikte bu sese kulak verelim. “19 Ocak'ta, Saat Üçte,  Aynı Yerde... “

Hrant Dink aramızdan ayrılalı  tam iki yıl oldu.O’nun devlet görevlilerince ya da onların gözetimi altında  katledildiği oraya çıktı. Deliller karartıldı. Yakalanan bu kanlı cinayetin ortağı sustular. Kimileri ise terfi ettirildi. Şurası gerçek ki, bizler bu ülkenin yurttaşları olarak, güvercin tedirginliğinde, gerçek failleri bulunmamış suikastlarla bir arada yaşamaya alışmak istemiyoruz. Bu akıl almaz cinayetten nefret üretmeyen onurlu kalabalıklar olarak, bebeklerden katil yaratan karanlığa  ışık düşürmek için, ülkemizin aydınlık geleceğine sahip çıkmak için, adalet için, barış için, kardeşlik için, Hrant Dink davasının mağdurları ve takipçileri olarak her 19 Ocak ‘ta  onun halkların kardeşliğini anlatan sesini çınlatmaya devam edeceğiz.

 

ONBEŞLER VE MUSTAFA SUPHİ UNUTULMAYACAK!..

 

Kazıdık on beşlerin ismini,
Kanlı kızıl bir mermere!
Bir çelik aynadır gözlerimiz,
On beşlerin resmini
Görmek isteyenlere...

                  Nazım Hikmet / 1925

 

On dört yoldaşıyla birlikte Mustafa SUPHİ Karadeniz'in azgın sularında can verdiğinde 1921 yılının 28 Ocak'ı 29 Ocak'a bağlayan gecesiydi. Mustafa Suphi 1883 yılında o zaman Trabzon'un bir ilçesi olan Giresun'da doğdu.   İstanbul'da hukuk fakültesini bitirdikten sonra Avrupa'ya gitmiş, oradaki öğrencilik yıllarında ise sosyalist fikirlerle tanışmıştır. Anadolu halklarının içinde yaşadığı sömürü ve baskı koşullarını değiştirme mücadelesi için ülkeye döner. Ülkeye döndükten sonra öğretmenlik, gazetecilik gibi işler yaparken sosyalist düşüncelere yakın çevrelerle de bağ kurmuştur. Ülkenin içinde bulunduğu gidişatın sorumlusu olarak gördüğü saraya ve emperyalizme karşı mücadeleye atılan Mustafa Suphi, tutuklanıp Sinop kalesine sürgün edilir. Halkın aydını olma sorumluluğuyla hareket eden M. Suphi, tutsaklığa kendi elleriyle son verir. Trabzonlu motorcu Mustafa Reis'in yardımıyla on yoldaşıyla birlikte Sinop zindanından firar eder ve Karadeniz'in iri dalgalarını, mavi sularını aşarak Rusya'ya geçerler.

Suphi orada Bolşeviklerin saflarında sosyalist devrim savaşına katılır. Ama onun aklı kendi vatanındadır. Anadolu halklarının emperyalizme karşı isyan ateşlerini parça parça tutuşturmaları karşısında sabırsızlanır. Bir an önce ülkeye dönebilmenin koşullarını zorlar. Rusya'da kaldıkları süre içinde diğer bir grup Türkiyeli devrimciyle birlikte Türkiye Komünist Partisi'ni kurarlar. Ardından da Anadolu'daki kurtuluş savaşına katılabilmek için Ankara Hükümetiyle ilişkiye geçerler. Kemalist yönetim onların geri dönme isteğine olumlu cevap verir. Bunun üzerine Bakü'den yola çıkarlar. Fakat, Kemalist hükümetin ihanetinden habersizdirler.. 11 Ocak 1921'de TKP önder kadrosu Kars'a varır.. Kars'tan Erzurum'a doğru yola çıkan TKP heyeti yol boyunca hükümetin tezgâhı olan protestolara uğrar. Erzurum'da protestolar iyice artar. Bunun üzerine TKP heyeti Trabzon'a yönelir. Onları, Trabzon'da ise Mustafa Kemal’in muhafızı  Topal Osman’ın örgütlediği  Kahya Yahya çetesi beklemektedir. Kahya Yahya ve adamları TKP'lileri "İnebolu'ya götüreceğiz" aldatmacasıyla bir balıkçı motoruna bindirip denize açılırlar. Fakat motor Karadeniz'de fazla yol almadan çetenin adamları Mustafa Suphi ve on dört yoldaşına saldırarak onları katlederler. Tarihin bu dönemine, bu büyük katliamla birlikte yazılır Karadeniz'in adı.

Mustafa Suphi ile birlikte katledilenlerin adları: Samsun Hançerli mahallesinden Mustafa Suphi, Üsküdar Ahmet Çelebi mahallesinden Ethem Nejat (İzmir Maarif Sadr-ı Sabıkı), Erzincanlı Aşçıoğlu Bahaeddin (Muallim), Uşak’ın Hacı Hüseyin Mahallesinden Kasım Hulusi, Sürmene’nin Asu Kariyesinden Kıralioğlu Maksut, Cihangirli Hilmioğlu İsmail Hakkı (Doktor), Van Ercişten Ahmetoğlu Hayrettin (Nefer), Bandırma Manyas Nahiyesinden Hakkı Bin Ahmet Ali (Topçu Yüzbaşı), İstanbullu Emin Şefik (Mühendis), Kadıköylü Tevfik Bin Ahmet (Tayyare Yüzbaşısı), Manisalı Kazım Bin Ali (İhtiyat Zabiti), Erzincan’ın Akdağ Kariyesinden, Hatipoğlu Mehmet, İzmir Tilkilikten Hacı Nustafaoğlu Mehmet, Kandıralı Cemil Nazmi Bin İbrahim, Meryem (Mustafa Suphi’nin eşi)

29 Ocak 1921’de Karadeniz’de söndürülmek istenilen kıvılcım bugün yolumuzu aydınlatıyor. Bu kıvılcım Kızıldere’de, Çiftehavuzlar’da, Dersim’de, Karadeniz dağlarında, Toroslarda ve Ege dağlarında, 19 Aralık’ta, 19 Aralık’tan F Tipi Hapishanelere... alev olup büyüdü. Mustafa Suphi ve yoldaşlarını saygıyla anıyor, uğruna öldükleri inançlarına sahip çıkıldığını belirtiyoruz. Anıları mücadelemizde yaşıyor.

 

ONBEŞLER İÇİN

 

Yangınlara fazla bakan gözler yaşarmaz

Alnı kızıl yıldızlı baş secdeye varmaz

Dövüşenler ölenlerin tutmaz yasını

 

Yine fakat bir yıldırım zulmeti yırtsa

Sağır göğün koynundaki çanı haykırtsa

Anıyoruz göğsünüzün son sayhasını

 

Eski cihan yeni cihan önünde eğil!

Aramızdan birkaç yoldaş ayırmak değil,

Her ne yapsan varacağız emelimize!

 

Karadeniz…bunu duysun derinliklerin:

O ateşli göğüsleri delen hançerin

Kabzasını alacağız biz elimize!

 

Nazım-VaNu (Batum, 1922)

 

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

 



Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

cool hit counter


EMEĞİN SANATI GRUBUNDAN A.ZİYA ÇAMUR, YAŞAR DOĞAN VE BABÜR PINAR’IN DA TEBLİĞLERİNİN YER ALDIĞI KONFERANS METİNLERİNDEN OLUŞAN BU KİTAP SORUN YAYIN KOLLEKTİFİ TARAFINDAN YAYINLANDI. ORADAN İSTENEBİLİR.

EMEĞİN SANATI GRUBU ŞAİR-YAZARLARINDAN EMEKÇİ ŞAİR ŞEREF ÖZTÜRK USTA'NIN İLK ŞİİR KİTABI YAYINLANDI:
"seksen kere söyledim

benden şair olamaz dedim

yüreğim hep kavgamdaydı

sınıfıma sevdamdaydı"



GAZZE'DEN YİTEN İNSANLIK

EMEĞİN SANATI DOSTLARI:

 Devrimci Siteler i ziyaret et
Link Sitesi Bedava siteler Linkcenneti.com
Sitenizi Ekleyin!
Blog Ekle-Site Ekle

Google Gruplar
EMEĞİN SANATI grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et
Blogcu ile yapıldı