« Önceki | Sonraki »

1/11/2008

GİTME ÖTESİ / İRFAN SARİ


 FOTOĞRAF: MEHMET DAĞ 

 



Valizi az ötedeki duvarın dibinde gelip onu alacak birini bekler gibi çarpıyordu göze. Gün sanki gölge düşürmüştü başka bir gezegenden üstüne. Tırnaklarını bulutların etine geçirmiş gri renk boğuyordu etrafı. Gidecekti, gök yağmur yağmadan evvel.

  

Deminden beri valizinden üç metre önde iki dizini kırmış ellerini bacaklarının arasından yerdeki kuma daldırıp avuçlarına aldıklarını kum saatinin boğazından bırakır gibi oyalanıyordu. İnce ince avuçlarından dökülen kumlar ufacık toz bulutlarıyla kaçışıyordu rüzgârda.

  

Bu oturma ve bu derin dalış birini bekler gibi değildi daha çok nereye gideceğini bilmeyen ve esasen gitmek istemeyen birinin hallerinin izini taşıyordu. Kaldırıp başını etrafına bakınırsa anlayacaktı ki beklediği gelmemek üzeredir. Ancak o kadar saat izlenmesine karşın bir tek falso vermedi oturduğu yerden.

  

Belki çok sonra çöktüğü yerden kalkışı dizlerine düşen uyuşmanın etkisiydi. Kalkar kalkmaz etrafına bakındı üstüne çöreklenen tozları silkeledi elleriyle, valizine doğru yürüdü ve kulpunu tuttuğu gibi kuzeye doğru ağır ağır ilerledi.

  

Gidiyordu…

 

       Ancak yüreğinde bir olta misinanın gücüyle çekiyordu onu geriye. Oltanın iğnesi yüreğini yırtıyordu sırtına doğru, bir sancı vardı yüreğinde çekse çıkarsa belki yaşayabilecekti. Boğazına gelip yumruk gibi oturan ağlama dalgası kördüğüm olmuş kalmıştı orda. Gözlerinin dibinde patlamak üzere olan volkanik bir yara ile yürüdü çaresiz.

  

Adeta Kuzey dağ yamaçlarına tutunan kar kalıntılarının temmuz sıcaklarındaki gibi sarılıyordu toprağa… Hani ayakları sürte sürte yol alırken dahi kafasının içindeki talaşların, kırpıntıların etkisi ile değil yüreğindeki ağır yükten kaynaklı bir seyirden geçiyordu o an. Ve arkasından gelen sese yönünü döndü birden.

 

       Bir çocuk tozu dumana katıp geliyordu bağıra bağıra…

 

       Küçücük ciğerlerinin hava alışlarının aralarına konuşmasını da ekledi. “Daralezda gelmeyecek”

  

Daralezda, yönünü dağlara verip güneşe giden yoldan o ise çürümüş asfalttan, koltuklarının altına düşen keskin kokulu terli vücuduyla eski tekerli bir araçta düşlerine bir ton dinamit yükleyerek girdi…

 

       Hayat bu değimliydi zaten; hep ayrılıklar ve öncesi. Sonrasında uzadıkça uzayan saç sakal ömür ve boş vermişlik.

 

       Oysa İsa’dan önce ve sonra ve ilk insandan bu yana devam eden sürgitin artık yeniden tasarlanması lazımdı. Yeni bir soluk verilmeliydi. Gidenler sürekli umuda ve geleceğe doğru gitmeliydi.

 

       Üzgünlüğün bir kuralı olmalıydı ancak üzülmek için bahaneler bulunmamalıydı.

 

       Yollar yılandilinin çatalı gibi ikiye ayrılmıştı en nihayetinde onlar için. Ayrılık umutlarının ve düşünlerinin acı bir tat vereceğini çizse de bütün ayrılıklar gibi olmayacağını da veriyordu ele. Çünkü garip bir ayrılıktı bu garip olduğu kadar çetin.

 

       Omuzlarında ter yükü yüreğinde çuvallar dolusu anıyla elindeki bavulu unutuverdi bir otobüs yazıhanesinde…

 

Çünkü gerisine dönüp bakmaya o kadar korkuyordu ki… Mesela bir şiirini de unuttu ama ezber etmişti bereket.

 

sevdayı bildi

zagirios.

ve büyüdü doğduğu yolun patikasında.

mavi,

dilinin üstünden dolaştı damağında yek ahenk

tadı rüzgarda sıralanan yelesiydi ateşten bir atın

ateş dağlarda sevda

denizde sonsuz bereket

gül yüze döşenmiş buğdaydan ekmek

biz ekmeği de sevdik

aşkı sevdiğimiz kadar

onun için deniz uzak değil bize

denizde dağları yıkadık

çünkü...

 

Korkmak, adını bile duyarken korkmak, yaşadıklarından hızla uzaklaşmayı sıcak ediyordu. O da tam bunu yapıyordu aslında, elinde, avucunda, zulasında neyi var neyi yok hepsini bir kenara bırakacaktı.

  

Böylesi zindan düşünlerin arasında soluklandığı kentin akarsularına hiç kavuşamadı çünkü dağları da yoktu o kentin. Eğer akarsuları olsa her defasında gözyaşlarını bırakacaktı ve dağlar olsa sabrını gömecekti, ama yoktu!

 

       Hasret yüreğini her gün kanatırken o kanamış hayalleriyle de buluşmuştu çoktan.

 

       Bir gün iş dönüşü…

 

       Elinde bir somun ekmek, bir dilim peynir ve bir gazeteyle serpildi şehrin sokağına… Kimi kimsesi yok bir ölüm onu en çaresiz yerinden vurmuştu…

 

       Ağzından akan kan tıpkı bir ağacı andırıyormuş görenlerin tanıklığı bunu dedi hep…

 

       Yani Daralezda der gibi akmıştı ağzının kıyısından.

 

 

İrfan Sari

  


NOT: Daralezda: Tez boy veren orman.

 



Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

cool hit counter


EMEĞİN SANATI GRUBUNDAN A.ZİYA ÇAMUR, YAŞAR DOĞAN VE BABÜR PINAR’IN DA TEBLİĞLERİNİN YER ALDIĞI KONFERANS METİNLERİNDEN OLUŞAN BU KİTAP SORUN YAYIN KOLLEKTİFİ TARAFINDAN YAYINLANDI. ORADAN İSTENEBİLİR.

EMEĞİN SANATI GRUBU ŞAİR-YAZARLARINDAN EMEKÇİ ŞAİR ŞEREF ÖZTÜRK USTA'NIN İLK ŞİİR KİTABI YAYINLANDI:
"seksen kere söyledim

benden şair olamaz dedim

yüreğim hep kavgamdaydı

sınıfıma sevdamdaydı"



GAZZE'DEN YİTEN İNSANLIK

EMEĞİN SANATI DOSTLARI:

 Devrimci Siteler i ziyaret et
Link Sitesi Bedava siteler Linkcenneti.com
Sitenizi Ekleyin!
Blog Ekle-Site Ekle

Google Gruplar
EMEĞİN SANATI grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et
Blogcu ile yapıldı