15/12/2008
İNCE SÖĞÜT DALI / SAİT AÇIKGÖZ

Kuzularıyla kaçmaya yakın bir yürüyüş sonunda söğüdün gölgesine ulaşmasına çok az kalmıştı. Kuzuların önde olanı başını yere iyice eğerek yürürken diğerleri başlarını birbirinin kuyrukları arasına sokmuştu. Bu tren vagonu kuzular gölgeye varır varmaz az önce görünmeyen başlarını ortaya çıkardı. İyice kısalmış bir söğüt gölgesinde kuzular şimdi küçük bir sürü değil bir balık istifi olmuştu. Önce ön ayaklarını bükerek sonra da arka ayaklarını toplayıp gölgeye kendilerini bırakıverdiler.
Memet kuzularına baktı. Yorgun başlarını biri birine yastık yapışlarına güldü. Kendisi de hâlâ boncuk boncuk ter içindeydi. Başını geldiği yere doğru çevirdi ama temmuz güneşi bakmasına izin vermeyecek kadar ışıklıydı. Söğüde yaslandı, söğüdün dallarını izledi. İçinden söğüt dallarını öpme isteği geçti. Söğüde, bu serin gölgeden dolayı bir borçluluk duymuştu.
Söğüde, dallarına bakarken daha üç ay önce üzerindeki donmuş karları, karın o ince çıplak dallarda çöken sis ve kırağısıyla kalınlaşmasını gözüne getirdi. Bu hâliyle, ya annesinin anlattığı çok soğuk bir kış gecesinde bacadan inerek kılıktan kılığa girip insanı kandıran, kuyruğuyla kaçırıp dağın ayazında donduran zehmeri karısına ya da yazlık sinemalarda ancak gazoz satarken kaçamaklı izleyebildiği Drakula’ya benzerdi. Karlı havada tek başına dışarı çıkamadığı gibi ara ara izlediği Drakula filmi bittiğinde eve gidinceye kadar duyduğu korkuyu şimdilerde de içinde taşıyordu. Yazlık sinemayla ev arası bitmek bilmeyen bir yol olurdu. Eve bir an önce ulaşmalıydı yoksa o dar, yarı karanlık sokaklardan geçerken her ağaç dalından bir yarasa üzerine atladı atlayacaktı... Hala akşam esintisinde yaprakların çıkardığı sesler Drakula’nın ayak sesidir. Eve gelişini, yorganı başına çekişini ,başını kaldırsa Drakula’nın o uzun dişlerini boynuna geçireceğini, ısırınca da artık bir ölü olarak yaşayacağına inanır olmuştu. “Vampir olsam güneşe de çıkamazdım. Gerçi şu yakıcı güneşin nesine çıkılacaksam.” dedi. Bu sese dönüşen düşünceyi duyan da yine kendisi oldu. Bu sessizliğin ve yalnızlığın sıkıntısını kırmak için ya arasıra türkü söyler ya da böyle kendi kendine arada bir konuştuğu olurdu.İşte şu an yaptığı da buydu. “İşte kışın bu söğüdün o görüntüsünden çekinirim. Yoksa şu güzel ağaçtan korkulacak ne var. Demek herkes ürküyor ki kışın bu söğüde kimse uğramıyor. Kuru dallarını koparan garibim yoksullar bile, sonbahardan sonra gelip bir dalına değmezler. Ama yazın... Canını sevdiğimin söğüdü, ne de çok özlemişim. Daha iki ay önce uçuk yeşil olan yaprakların hemen nasıl da koyulaşmış...”
Memet bunları düşünüyordu. Birden ayağa kalktı. Zıplayarak bir söğüt dalına uzandı ve yakaladı. Kuzunun biri bu ani kalkıştan ürktü, önce kulağını dikti kalkacak gibi oldu, sonra başını başka bir kuzunun sırtına koyup yeniden daldı. Memet, dalı tutmada zorlandı. Boyu kısa kaldığı için kendi kendine kızdı. Daldan bir kaç yaprak alıp dalı bıraktı. Elindeki yapraklara bakarken bu kez de ellerinin on dört yaşındaki bir çocuk gibi iri değil de sekiz dokuz yaşında bir çocuğunki kadar küçük olduğunu düşündü. Bu da canını sıkmıştı. Yapraklara bakarken az önceki üzüntüsünü unutuverdi. Yeniden oturdu. Bu genç yaprakları elinde bir kuş yavrusu gibi tutuyordu. “Demek bu da rüzgarı, serçeleri, kuzuların sesini, yanı başında akan Söğütlü Suyu’nun sesini, güneşi öğrenecek. Güneşi öğrenecek de görecek adamı nasıl yaktığını. Ama bu dallar, büyük çobanları tanıyamayacak. Büyük çobanlar, sürüleriyle bu sıcaktan kaçar. Onlar serin dağlardadır şimdi; güze doğru gelirler.Geldiklerinde de bu yapraklar çoktan kuruyup dökülür. Okulum açılıncaya kadar demek ki ikimiz arkadaşız söğüdüm.Gerçi benim çobanlığım da ne ki. Sadece bahardan güze kadar... Seni kuzularıma da yedirmem. Kuzular söğüt yaprağı yerse zaten tırık olur,ölür.”
Tekrar ayağa kalkıp söğüde tırmanmaya başladı. Kalın bir dala oturdu. Cebinden boynuz saplı bıçağını çıkardı. Onu güneşten iyice sararmış sol kolunun tüylerinde gezdirdi. Onları bir jilet gibi kazıdığını görünce dudağında bir gülümseme oluştu. Bu gülümseme, geçen yaz kestiği bir söğüt dalını, kemik kısmıyla “Kav kav kavladı, Çingen kızı oynadı” diyerek dalı kavlatışını anımsamanın gülümsemesiydi. Bu dallar on yaşına kadar kendisinin atı, üzerindeki yapraklar da atının kuyruğuydu, onu bacaklarının arasına alıp at gibi kişneyerek koşuyordu. Ama şimdi bunu yapacak yaşı çoktan aştım diye düşündü. Artık söğüt dalından ata binse herkes ayıplar “Kocaman çocuğun ettiğine bak!” deyiverirlerdi. Bu yıl bir atının olamayışına da üzüldü. “Hem ağaçların da bir canı var. At yaptığım yıl çakım yoktu. Dalları nasıl kırdımsa. Oysa şimdi çakım var,yaş dalın canı fazla acımaz, keskinliği de yerinde. Bir çırpıda keser.”
Oturduğu daldan daha ince bir söğüt dalı kesti. Aşağıya indi. “Kav kav kavladı...” diye sesli bir tekerleme tutturdu. “Bu tekerlemeyi söylemesem sanki bu kavlamaz. Her kavlatmamda da sesim kısılıyor. Kaç kez söylüyorsam? Bu dallar kesiyorum ya aslında böylece de budanmış oluyor. Yoksa bu kadar kesmeye karşın yine de bu kadar dal verir mi? Hem de geçen yıldan daha fazla dal var bu yıl.” Oturdu, söğüt dalını bir kaval boyunda kesti. Kavlayana kadar tekerlemesini sürdürdü. Odundan kabuğunu kavlatıp çıkardı. Ustaca bir kaval yaptı. Delikleri de açınca başladı üflemeye. Kavalı ustaca çalıyordu. Acı bir ses çıkarıyordu. Bir ağlama sesi gibi. Her kaval çalışında herkese küsmüş gibi olurdu.Annesine de…
“Geçen yıl babamla annem boşanırken adliyenin önüne oturup nasıl kaval çalmıştım ama. Gelip geçenler acıyarak başımı okşamıştı. Burada da öyle çalmıştım, söğüdün bir tek yaprağı kımıldamadıydı. Esinti de vardı ama yaprak kımıldamadı işte. Babamın annemden ayrıldığı o gün bu söğüdün altına geldiğimde söğüdün yaprakları da yok gibiydi. Vardı ama yok gibiydi. Öyle terlemiştim ki. Yapraklar yaşlı adamlardı sanki gibi pörsümüştü. Bunlar canlı da benim sıkıntımı mı anladı ki hiç kımıldamadı acaba. Oysa keyifli olsam, keyifle çalsam belki de kalkar oynar. Leylek gibi dallarını aşağıya yukarıya sallar.”
Bir yandan kavalına bakıyor, öte yandan sırtını dayadığı söğüdü düşünüyordu. Altında oturuyor ama ona bakmak yerine onu düşünüyordu. “Ağaçlar şu kuzular gibi birbirine yaslanarak büyürmüş. ‘Biz de birbirimize yaslanarak güçlü olmalıyız.’ demişti annem. Demek söğütler bir kuş yavrusu gibi insana sığınır. Nehir ve insan olmasa var ya söğüt yandı gitti valla.Susuz olmaz. Bu yüzden söğütler su kenarında olurmuş. Sosyal bilgiler öğretmenimiz de, söğüt genellikle su kenarında yetişir çocuklar, demişti. Demek suyu emip dudağımıza düdük oluyor. Bu yüzden susuz ve insansız söğüt, söğüt olmaz.”
En çok söğüdü seviyordu. Söğütlü Suyu boyunca sıralanmış nicesinden en büyük olanıydı bu. Büyüklerin söğütlere verdiği adı hiç beğenmiyordu. “Neymiş, tek söğüt. Tek söğüt olur mu hiç. Tek olmayı nereden bilsinler ki ... Annemse söğütleri bize benzetip durur. ‘Ah oğlum, bizler de söğüt gibiyiz, gölgemizden başka bir şeyimiz yok. Odunu da kül gibi olur anında zıkkımın, ısınacak bir kömürü bile olmaz’ der.”
Söğütlü Suyu’na niye söğütlü derler ki?.. Bir yanıt bulamadı. “Aman ne bileyim işte” dedi. Aslında bu sorunun yanıtını öyle pek merak da etmiyordu ya can sıkıntısıydı işte. “Olmadık şeyleri kafana takmaktan iyi” diye geçirdi içinden. “Nehir kenarındaki bu söğütlerdendir herhalde. Yazın neredeyse kurudu kuruyacak. Kışın kar yok, yağmur yok, köylüler de bırakmıyor. Su öyle azalıyor ki buraya çimmeye de kimse gelmiyor. Onlarla şu öğle arasında laflardık. Kendi kendine konuş, kaval çal, olmadı, ıslık çal, türkü söyle...”
Cebinden avuç içi kadar bir ayna çıkardı. Arkasındaki teneke kısmında bir horoz resmi vardı. Her çıkardığında önce bu horoza bakardı. Sonra aynasından yüzüne, yanaklarına göz gezdirirdi. Temmuzda kumral saçları altında yüzünü kapkara gördü. Bu güneşin yüzünden konu komşusu ona yeni bir lakap takmışlardı: Karaoğlan. “Karaoğlan beri gel, Karaoğlan öte git...” Bu adı ilk duyduğunda da evdeki aynanın karşısına geçip yüzüne bakmıştı. “Gerçekten karayım” demişti. “Söğüdün altında uzun süre kalsam elbet de kara olmam. Ama kuzuların güdülmesi gerek. Nereye baksan hep güneş, tarlalar bile yanıyor gibi dumanlanıyor.İyi ki bu söğüt altı var.”
Yeniden ayağa kalktı, söğüdün kalın gövdesine bir dostunu kucaklar gibi sarılıp bir süre öylece kaldı. “Bunun adı Dede olsun.” Çatlak kabuklu söğüt gövdesi ona dedesini duyumsatmış olacaktı. Onu zaten ayrıntılarıyla anımsayamıyordu. “İlkokul üçe kadar ne çok görürdüm. O yıl öldü.” İçine bir hüzün çöktü. Onu anımsamak için kendini zorladı. “Gözleri hep güler gibiydi, kırışık yüzü, öperken gıdıklandığı beyaz sakalı, bez bir keseden çıkardığı madeni paraları eline sıkıştırırken üzeri beneklenmiş elleri...” Gözünü yummuş söğüt gövdesine yüzünü değdirmişti. Dedesinin gölgesinde olduğunu duyumsadı. Yüzünde bir mutluluk vardı, “Dedem söğüt” dedi. Bu oyun hoşuna gitmişti,yalnızlığını, sahipsizliğini bir anda olsa ona unutturdu.
Fakat bu uzun sürmedi. Kuzulardan biri öksürmüştü. Öksüren kuzuya baktı. Bu diğer kuzulara göre fazla gelişemeyen kara kuzu.... Karnı otla tıka basa şişiyor, yine de gelişim göstermiyordu. “Bunun babası da mutlaka zayıf, çelimsiz bir koçtur kesin. Bak Küpeli’ye. Babası gerçek bir koç olmasa hiç böyle günü gününe büyür müydü? Ama ne koçlar var. Her biri eşek kadar iri. Tos vurdu muydu adamı oturtturuyor. Bu Küpeli’nin babası da böyle bir koç olmalı. Babalarından canım mutlaka babalarından. Bak Tabut Ahmet’in oğluna. Daha yaşı benim yarım olmadı ama neredeyse bana tepeden bakacak. Babasının boyu öyle iki metre olunca oğlu da öyle oluyor işte! Benim babam da öyle tabut gibi falan değildi ki. Yoksa ben bu öksürüklü kara kuzu gibi olur muydum? .. Canım boyu var da ne olmuş sanki. Leflef’in boyuna bak,eşşek kadar boyu var; ama aklı sıfır. Adamda akıl olmalı.. Ah şu insanlar var ya pek namussuz valla. Birini çocuk, hele bir de sahipsiz gördü mü ıssız yerlerde yapacakları belli. Arkan güçsüz mü; sahipsiz misin, gözünün yaşına hiç bakmaz alçaklar. Baban güçlü mü, arkan var mı hepsi senden korkarlar valla. Leflef’e yaptıkları gibi. Leflef’in babası Şişe Ahmet aynı şarap şişesi gibi. Boynu incecik. Bedeni de şişe gibi zayıf. Okulda hizmetliymiş. Kaç tane de çocuğu var. Küçük kızını da birkaç şekere kandırıp neler yapmamışlar. Hakikaten adam uyuyor mu ne? Ben bile duyduğuma göre adam hiç mi duymaz? İnsan kızına yapılanı duymazsa duymazmış meğer. Duyacak zamanı mı var sanki. Şimdiden balta elinde okullar da tatilken kışlık odun alanların odununu yarmak için kapı kapı dolaşıyor. Odunlar da odun ha, mazı odunu! ” Söğüdün gövdesine baktı. Şişe Ahmet’in kırdığı odunlarla söğüt gövdesini karşılaştırdı. “Ben o mazının bir incecik dalını bile bir saatte zor kestim. Nasıl keser ki o odunları. Bir de zayıf ki üflesen uçacak. Adama çocuklardan ekmek mi kalmıyor ne. Çocuklara yapılanları duyduysa da kimseye gücü yetmeyeceğinden sesi çıkmıyordur...”
Ağacın üstündeki serçe sesleri onu bir an bu düşüncelerinden uzaklaştırdı. Serçelere baktı, güneşten dal aralarına sokuluyorlardı. Düşüncelerine yeniden daldı. ”Şişe Ahmet, azıtılmış tazı gibi. Beli kırıldı kırılacak. O adama benim bile gücüm yeter. Yemek yemeyen adam güçlü olur muymuş? Olmaz. Annem hep öyle diyor ya ben gene de inanmıyorum. Her sabah bulgur çorbasına basarım kaşığı, bir tek bulgur danesi bile bırakmam. Öğleyin o güzelim bulgur pilavı yanında soğan, iki ekmeğe bana mısın bile demedim de ne oldu? Gene aynıyım. Dokuz yaşındaki çocuklardan farkın yok, sıska Memet. Yaşım on dörde girdi. Elbet onlardan güçlüyüm ama boya gelince hava cıva. Ondan sonra Karaoğlan öte Karaoğlan beri... Bir gün ben de büyürüm elbet. Hele bir de okuyayım, adam olayım o zaman da desinler bakalım. Ne o öyle babalarının uşağı gibi, kapıdaki iti çağırıyorlar sanki . Önemli biri oldu muydum...” gözlerine bir mutluluk gelmişti.
Kuzulara baktı. “Epey büyüdüler. Okul açılana kadar da daha büyürler. Aslan Küpeli’m... Boynuzları bile çıkıyor.” İçinden onu öpmek, okşamak isteği geldi. Kuzunun büyümesine kendi büyümüş gibi seviniyordu. Ondan kazanacaktı. Küpeli’ye bakarken, onda kitap, defter, kalem, elbise hatta okul görüyordu. Onda “Karaoğlan” adını silinmesini, “Memet Bey” olduğunu görüyordu. Herkesin “Bu oğlan akıllı anam; okur, büyük adam olur bu.” demelerinin umudu vardı Küpeli’de. Küpeli’nin yanına sırt üstü uzandı. Gün ışığı söğüdün dalları arasından süzülüp geçmek istiyor, yapraklar ise onlara izin vermiyordu. Ama yine de gözlerine sızan gün ışığı gözünü kamaştırmaya yetmişti. Gözlerini kapadı. Düşüncelerine hayallerine yeniden daldı.
“Memet Bey olacağım, Doktor Nurettin gibi. Gözüme de şöyle bir güneş gözlüğü takıp kahvenin önünden bizim sokaktan geçeceğim.” O anda kirada oturdukları, büyüyünce yine aynı evde, aynı sokakta olamayacaklarını düşündü. “Ama yine de sokaktan geçeceğim. Doktor Bey bir çayımızı içseydiniz... Tabi uyanıkların dertleri bir çay içirip karşılığında bedava muayene olmak. Sağ olun başka zaman inşallah...ben de Dokdor Nurettin gibi başımdan savarım onları...”
Gözleri gittikçe ağırlaştı. Söğüdün tatlı serinliğinin gevşeticiliğine yürümekten yorgun bedeni yenik düştü. Okulu görüyordu. Kendini yirmi yaşlarında yakışıklı biri görüyordu. Boylu posluydu. Kızlar karşısına geçmiş ona bakıyordu. O ise Işıl’ı görüyordu. Sarı altın saçları, masmavi gözleri, pembe dudaklarını kısa pantolonundan uzanan bembeyaz düzgün ve uzun bacaklarını görüyordu. Onu sallıyordu salıncakta. İstanbul’a tayini çıkan harita mühendisi babası “Buyrun Memet Bey,içeri girin” diyordu.
Kara kuzu yine öksürdü. Işıl kayboldu. Bütün büyü bu öksürük sesiyle bozulmuştu. “Düş görmüşüm” dedi. Ellerine, bedenine baktı. Elleri bedeni aynı bedendi. Bu geriye dönüşten mutsuz olmuştu. Kara kuzuya öfkeyle baktı. Kuzu derin nefes alıyordu. Acı çektiği her halinden belliydi. Sonra birden telaşlandı.. “Sen ölürsün. Bak görürsün. Yolda eve giderken ölürsün. Sakın yolda ölme. Mundar olursun. Etini bile yiyemeyiz. Gider bir dereye atarız. Ölürsen evde öl, gözünü seveyim. Bak bu kadar sizi güttüm, bari zarar ettirme. Küpeli gibi ol kuzum...” Küpeli’ye doğru gözü kaydı. İçinden bir şey cız etti. Küpeli’yi göremiyordu. Gözleri kocaman kocaman oldu. Kuzuları itekleyerek ayağa kaldırdı. Yoktu, Küpeli yoktu... Korkuyla karışık bir umutla söğüdün az ilersindeki dereye koştu. Burada olmalıydı. Hayır yoktu. Bir sağa bir sola koşup durdu. Sıcak hala devam ettiğinden bir yere gidemezdi. Demek... demek “Çalmışlaaar, Küpeliim,anaaam!”
Söğüdün gövdesine sırtını verdi. İçini çeke çeke ağlıyordu. Dizleri dermansızca çözülüyor, söğüdün gövdesinden sırtı yere doğru kayıyor, yüzülen dersinin acısını bile duymuyordu. Kayarken ders kitaplarının sayfaları rüzgârda paramparça olup dağılıyor, kaleminin ucu açtıkça kırılıyor kırılıyor, ta ki tükenene kadar kırılıyordu. Teneffüslerde okulun önünde satılan kıvrım tatlısını çocuklar ısırıyor, o onlara bakıp yutkunmaktan umsuluk oluyordu. Resim dersinde azarlanıyor, elişi dersi öğretmeni kızıyor, eşofman, spor ayakkabısı... sınıfta kalıyordu. Herkes Karaoğlan diyordu.Aklından Leflef geçti, Şişe Ahmet geçti. Ağlaması daha da arttı. Göz yaşları güneş yanığı kara yüzünde yollar çiziyordu. Ağlamaya sesi kalmamıştı. Göz yaşları kuruyordu ama ağlamak istiyordu. Hayır artık zırlayarak ağlayamıyordu. Ama ağlamalıydı. İçi acıyordu, hem de çok acıyordu. Söğütten yaptığı kavalını hatırladı. Söğüdün yanında duruyordu. Aldı, dudaklarına değdirdi. Üfledi...
Bu söğütten kaval; gözyaşı kurumuş olan gözlerinin ve kısılmış sesinin yerine ağlıyordu.. Memet’in ağıdı dört bir yana uzanıyor, kuzusunu arıyordu şimdi. Bu ses Söğütlü Suyu’nun çakılları üzerinde geziyor; sarı, buğulanmış tarlalara değiyor, dört bir yana suyun serinliğini taşıyordu. Bu acılar yüklü kaval sesinin, Memet'in düşlerini çalanlara ulaşıp ulaşmadığını hiç kimse bilmez ama bu öğle sıcağında nereden geldiği anlaşılmaz bir esintiyle söğüt birden kımıldanmaya başladı. Bedeninden bir parçasına bu bir çift dudağın nasıl acı yüklendiğini duyumsamışçasına titriyordu; düşlerini kaybeden bu çocuğun ağıdına, bir annenin dizlerine vurarak dövünmesi gibi dallarını gövdesine çarpıp durdu...
Sait Açıkgöz







0 yorum yazılmıştır