« Önceki | Sonraki »

1/5/2008

EMEĞİN SANATI'NDAN 33. MERHABA

 

Merhaba,

1 Mayıs Emeğin dayanışma ve direniş gününü kutluyor, bu önemli günde Taksim’e yürüyen emekçileri, dünyanın dört bir yanında 1 Mayıs’ı dirençleriyle sulayanları selâmlıyoruz.

Mayıs ayı, gerek ülkemizde, gerek dünyada emeğin bilincinin kitlelerce doruklaştırıldığı; özgürlük belgilerinin gökyüzünü sarstığı; ülkemizin toplumsal mücadelesinde direncimize kan verenleri Denizleri, Kaypakkayaları andığımız; onların devrimci kalıtını yücelterek savunduğumuz bir direniş ayıdır.

1 Mayıs, 1977’lerden bu yana emekçilerle burjuvazi arasında hep bir mücadele alanı olagelmektedir. 2007 1 Mayıs’ı da bu mücadelenin İstanbul’un her yanında adım adım, kaldırım kaldırım savunulduğu bir gün olarak tarihin belleğine kazılmıştır.

Sabahattin Ali, “
Mayıs ayların gülüdür/Mayısta gönlüm delidir”
derken belki kendisinden çok sonra da Mayıs’a kazınan devrimci anlamın öngörüsünü dile getirmekteydi. 1 Mayıs 1886’da Haymarket direnişiyle tutuşan kıvılcım, 1 Mayıs 1977’de aleve dönüşürken 1 Mayıs 2007’de burjuvaziyi ürküten bir yangına doğru ivme kazanıyordu. 2008’in taşıdığı anlamı 15 gün sonraki sayımızda göreceğiz…

Evet, “Mayıs ayların gülüdür”. 1 Mayıs bir anlamda bütün günleri özetleyen,“yeryüzünü gökyüzüyle buluşturan” emekçinin işi geleceği kurma eyleminin basamağıdır. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiiriyle 1 Mayıs’ta Haymarket’ten 1977 1 Mayıs Alanına ve oradan bugüne düşenleri anarken; bugün dünyanın her yanında alanları dalgalandıranlarla birlikte belgilerimizi haykırıyoruz !

1 Mayısı yaşıyoruz
Yeryüzüne
Türkiye’ye
Yüreğine benzeyen
Bu alanda kaç kişi var?
190 bin mi 200 bin mi 250 bin mi
Milyarlarca mı
Hayır
48 kişi daha ekle
Daha kanı kurumamış
Daha dünlerde yok edilmiş 48 kişi
1 Mayıs aydınlığına dimdik
Kara resimleriyle
Kara soluklarıyla katılanlar
1 Mayıs’ı yaşıyoruz
Bu alan
1 Mayıs’a dar.”

            EMEĞİN SANATI  

                             BU SAYININ SAVSÖZÜ

Diktatörlük, boyunduruk altında ve kendine uyumlu bir kültür hayal etmektedir ama boşuna. Kültür çoğulcu ve doğası gereği farklı olsa da, diktatörlük bu gerçeği tanımazlıktan geliyor ve sonuçlarını kabul etmiyor.

Ekonomik ve politik hayatı tekelinde tuttuğu gibi, kültürü ve tüm kültürel aktiviteleri de tekelinde bulundurmaktadır. Her şeyin kendi egemenliği altında ve kendi imajını taşıması için çaba sarf etmektedir. Kültüre, idari biçimini örtme rolü vermektedir. Kültüre biçilen bu rol, düşünce eylemine engel teşkil etmek, insanların düşüncesini tahrif etmek, cisme, isteriye ve düşçülüğe dair ne varsa hareketlendirmek anlamına gelmektedir. 
      
PCOT (Tunus İşçileri Komünist Partisi) BİLDİRİSİ

   

YAŞAM VE SANATTA

15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ 

 

KADININ TOPLUMSAL BELLEĞİ TARTIŞILDI...

 

PEN Kadın Yazarlar Komitesi'nin düzenlediği "Edebiyattan Hayata Kadının Toplumsal Belleği" adlı etkinlik geçtiğimiz gün Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusu'nda gerçekleştirildi. Odakta Şair Nigâr, Nezihe Muhid-din, Fatma Aliye, Güzide Sabri ve Suat Derviş vardı. Şirin Tekeli, Zehra Toska, Ayşegül Baykan, Yaprak Zihnioğlu, Sevengül Sönmez, Melike Koçak, Fatma Karabıyık Barbarosoğ-Iu, Serdar Soydan ve Feryal Tilmaç kadının toplumsal tarihte yeri ile bu tarihin edebiyat ürünlerine yansıyışını ele aldılar. Kadın Yazarlar Komitesi üyeleri Müge İplikçi, Sezer Ateş Ayvaz, Karin Karakaşlı, Nalan Barbaro-soğlu, Özlem. N. Yılmaz ve Nazan Haydari ise kadın yazarların yapıtlarına dikkat çektiler. (BİRGÜN)

 

  AKYAKA 3. ULUSLARARASI EDEBİYAT GÜNLERİ BAŞLIYOR...

 

Akyaka Belediyesi, Muğla üniversitesi, Edebiyatçılar Derneği ve Türkiye PEN Merkezi  işbirliğiyle yapılan "Akyaka Edebiyat Günleri", 1 - 4 Mayıs 2008 tarihlerinde, uluslararası olarak gerçekleşecek. Onur konuğunun  Nezihe Meriç olduğu “Akyaka Edebiyat Günleri”nde Yerli şair ve yazarların yanı sıra yabancı şair ve yazarlar da katılacak. Etkinliğe katılacak  yabancı şair-yazarlar: M. A .B. Sıddık (Bangladeş PEN Merkezi Başkan Yardımcısı), Hasan Hamid(Suriye Yazarlar Birliği Dış İlişkiler Sorumlusu), Halil El Musa (Suriye Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi), Biba İSMAİL (Makedonya), Peter CURMAN ( İsveç)

Bizden ise  Oktay AKBAL, Latife TEKİN, Necati MERT, Semih Gümüş, Özcan KARABULUT, Sabri KUŞKONMAZ, Cemil KAVUKÇU, Bekir YURDAKUL, Özkan MERT, Dinçer SEZGİN, Gökhan CENGİZHAN, Lütfiye AYDIN, Esra ODMAN, Özgen SEÇKİN, Kemal Gündüzalp, Tülay AKKOYUN, Serap GÖKALP, Bozan YAMAN, İbrahim BAŞTUĞ, İlhan DOĞRUYOL, Halim YAZICI, Cüneyt ISSI, Alaattin TOPÇU, Serhat ULAĞLI, Nilüfer AÇIKALIN, Vicdan EFE, Çiğdem Pala MULL, Bereket KAR, Askeri ÖNER, Ünal TÜRKEŞ katılacaklar.

            Akyaka Edebiyat Günlerinde yapılacak etkinlikler arasında  "60'lardan 90'lara Şiirimiz", "90'lardan Günümüze Şiirimiz", "Öykünün Şimdiki Zamanı" konulu paneller; pek çok değerli romancı, öykücü, şair ve eleştirmenin, söyleşi, şiir ve öykü saatleri yer alacak

Oktay AKBAL, Semih Gümüş, Cemil KAVUKÇU, Lütfiye AYDIN

 

 ARKADAŞ  Z. ÖZGER  ŞİİR  ÖDÜLÜ’NÜN 13.SÜ   HALİL İBRAHİM ÖZBAY’IN!..

 

Mayıs Yayınları'nca bu yıl on üçüncüsü düzenlenen ''Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü'' Halil İbrahim Özbay’a verildi.

            Seçici Kurul, 89 dosya arasında yaptığı değerlendirme sonucunda, Ödülün  ''Kül Falı'' adlı dosyasıyla  Halil İbrahim Özbay’a verilmesine;  Caner Ocak’ın ''Kültürlü Küfür'' adlı dosyasına “Jüri Özel Ödülü’’  verilmesine karar verdi.

            Seçici Kurul ödül alan dosyaların yanısıra; Fatih Artvinli, Emre Aygün, Didem Gülçin Erdem, Ferhat Gülsün, Sevda Zeynep Karadağ, Mahir Karayazı, Kaan Koç, Nuray Küçükler, Sezgin Öndersever, Ömür Özçetin, Bengü Özsoy, Serkan Sönmezgil, Abdurrahman Şenel, Müesser Yeniay’ın adlarının anılmasını kararlaştırdı.

2007 yılı içinde yayımlanan ilk şiir kitapları arasından sorgu yöntemiyle tespit edilen “İlk Kitap Özel Ödülü”nün, “Bu Benim Zip“  ile Aslı Serin ve yayımcısı Pan/Heves Yayınları’na verilmesine karar verildi.

            Mayıs Yayınlarınca yapılan açıklamada ödül kazanan  dosyanın, ödül yönetmeliği gereğince 2008 yılı içinde, telif ücreti de ödenerek kitap olarak basılacağı;  ödül töreninin 10 Mayıs 2008 Cumartesi günü saat 19.00’ da Konak Belediyesi Kültür Sanat Merkezi’nde (Kıbrıs Şehitleri Cad. Alsancak) yapılacağı belirtildi.

 

 ŞİİRİMİZİN ÖLÜMSÜZ SESİ ARKADAŞ Z. ÖZGER’İ ANIYORUZ…

 

Edebiyatımızın hep genç kalan  şairlerinden Arkadaş z. Özger’i 5 Mayıs 1973’te yitirmiştik.

Şiirleri Forum, Soyut, Yansıma, Yeni Eylem ve Yordam gibi dergilerde yayımlandı. Başlangıçta verili ortamdaki egemen söylemlerin, özellikle ikinci yeni akımı esintisini duyumsatır şiirleri; yaşama bilincinin, topluma ve insana bakışının gelişimi ile birlikte toplumcu gerçekçi çizgide, lirik, kırgın ve buruk bir sesle, ama inatla umudunu haykıran, konuşma diline yaslanarak çarpıcı bir akışkanlık kazandıran imge örgüsü ile özgün şiirler yazdı.

            1 Mayıs 1973’te 1 Mayıs için yaptıkları gösteride polis eşliğinde faşistlerin saldırısına uğramışlardı. Bu arbedede başına bir cop darbesi alan Arkadaş Z. Özger, beyin kanaması geçirdiğinin farkına varılmadan tedavi için gittiği sağlık kurumundan tahliye edildi. 5 Mayıs’ta  sokakta ölü bulundu. Yapılan otopsi’de beyin kanaması sonucu öldüğü belirtildi.

            Şiirleri ölümünden sonra dostları tarafından kitaplaştırılan Arkadaş Z. Özger, 25 yıllık yaşamında yazdığı çok az şiiriyle edebiyatımızda sağlam bir yer oluşturdu kendisine. Şiirleri, Başta Ahmet Kaya olmak üzere  çeşitli sanatçılar tarafından bestelendi.

35. Ölüm yıldönümünde saygıyla anıyoruz…

AŞKLA SANA

 

alnını

dağ ateşiyle ısıtan

yüzünü

kanla yıkayan dostum

senin

uyurken dudağında gülümseyen bordo gül

benim kalbimi harmanlayan isyan olsun

şimdi dingin gövdende

uğultuyla büyüyen sessizlik

birgün benim elimde

patlamaya sabırsız mavzer olsun

 

başını omzuma yasla

göğsümde taşıyayım seni

gövdem gövdene can olsun...

 

 

KIRK KUŞAĞININ ÖNCÜ ŞAİRLERİNDEN ERCÜMENT BEHZAT LAV’I ANIYORUZ... 

 

Ercüment Behzad Lav (1903’te İstanbul'da doğdu. İstanbul Sultanisi'ni bitirdikten sonra Darülbedayi'de aktörlük yaptı. Dört yıl süre ile Berlin'de Stern Müzik Konservatuarı ve Reinhart Tiyatro Akademisi'nde öğrenim gördü. Radyoda spikerlik ve yayın şefliği ... tiyatro yönetmenliği ve öğretmenlik yaptı. İstanbul'da öldü.

Şiirimizde 40 kuşağının öncüleri arasında adı geçen, özgür koşuğu ilk kullananlardan olan Ercüment Behzat Lav; dadaizm, fütürizm, kübizm ve sürrealizm akımları etkilerini şiirine yansıtmış, ama her zaman toplumsal bir duyarlığın izini sürmüştür.  Şiirlerinde kimi zaman ironi öne çıkar, kimi zaman üstü örtülü, sürrealistlerin çizgisini taşıyan buluşlar öne çıkar.  Ataol Behramoğlu’na göre, “1930´lu yılların başlarında yayınladığı kitaplarıyla Ercüment Behzat Lav´ı da, Batı ülkelerindeki modern şiir biçimlerini yerli temalara uygulayan deneyci, yenilikçi bir şair olarak anmak gerekir. Ercüment Behzat Lav, çağdaş şiirimizde önemli yeri olan ironik şiir türünün de şiirimizde ilk önemli temsilcisi” sayılabilir.

Doğan Hızlan nitelemesiyle, "kimselere benzememiş, hep kendi açtığı yolda yalnız yürümüş" bir şairdir. Şiirinde belli bir tavrı sahiplenip üzerinde yürüme yerine, her şiirinde farklı arayışlar ortaya koymuştur. Onun monografisini yazan  Eser Demirkan’a göre de: “Bin kişilik şairdir” o. Her şiirinde yeni bir Ercüment Behzat Lav bulursunuz. Bir tane de ‘ondan bu beklenirdi’ diyebileceğiniz şiiri yoktur. Her biri ayrı bir sürprizdir. Çünkü her birinde ayrı bir şair yatar. Belki de bu yüzden onun eserlerini okurken siz de çoğul hissedersiniz. “

 GİDİŞAT/ERCÜMENT BEHZAT LAV

 

Yaş kırkbeş, kırkyedi.

İçimden sayıyorum seneleri.

Otuz bir mart:

Kurşunlar vızır vızır tarıyor kafesleri.

İhtiyatlar silah çatmış.

İşte Hareket Ordusu askerleri.

Bir avazı yerde bir avazı gökte binlerce hödük:

Basıyor “şeriat isterük”leri.

Millet; sakallı cüppeli.

 

Derken, atının arkasında ben,altımda midilli

Biz çölde kutluyoruz babamla hürriyeti.

Hey gidi günler, hey gidi;

Hurma ağaçları pıtrak güzelim Bingazi

Bir sabah ne görelim

Topları burnumuza çevrilmiş İtalyan destroyerleri

Tamam. Eli kulağında Trablusgarb harbi,

 

Sürüdü de ayağını sürüdü.

Balkan Harbi kelle dedi yürüdü.

Bozgun vurdu manda leşi yenildi

Barut fıçısı makedonya, içler acısı Urumeli.

 

Hey gidi bacım, oğulum hey gidi

“Göben”le “Breslau” bize sığınmış

Mış mış da mış mış

Çanakkale içinde vurdular beni

Ne o?

Birinci Dünya Harbi.

 

Sarıkamış sarıkamış

Dizboyu karda anamız ağlamış

Tabanlarımız yarılmış çiğnemekten

Galiçya’yı Süveyş’i Kûtulammâre’yi,

Bu yetmemiş de Kızıldeniz’de şapa oturmuşuz

Ah o Enver’i diriltip yeniden öldürmeli.

 

Nazende Bosfor da gördü mutarekeyi;

Sultanahmet’te toplanıp

Yedi düvele kafa tutmuşuz,

Geceleyin atlı düşman kordonunun

Köprüye gerdiği zinciri kıramayınca

Sopalar, meşalelerle dalga dalga

Unkapanı’ndan Beyoğlu’na vurmuşuz.

Ertesi gün haydi Kroker Oteli

Arkasından Kürt Mustafa Paşa Divanı harbi.

 

Sürüdü de ayağını sürüdü

Başkaldırdı Anadolu, kursacığı kurudu

“Mert var ise işte meydan, gele dedi yürüdü”

Geldi çattı İstiklal Harbi:

Dil yetmez söz etmiye

Bu toprağın canı güneşi Mustafa Kemal’inden.

Bizimkisi o dev kavgasında çerçöp kabilinden.

Çoğumuz kodesteyiz, biz İstanbul kopilleri

Kodesten kaçıp top kaçırmışız.

Boğaz’ın dili olsa da söylese

Ah o Beykoz, Hisar, Kandilli.

 

İşgücü düzene konmamış ama,

Günler, ümitli geçiyor ümitli

Bir yanda Konya’da Delibaş isyanı

Bir yanda Menemen Kubilay.

Bir yanda fabrikalar, devlet çiftlikleri,

Hidroelektrik santralleri.

Bataklıklar kurutulmakta bir yanda

İşlenmeye başlamış yavaştan

Toprakaltı, topraküstü ürünleri.

Resimler, şiirler, heykeller, operalar, kitaplar

En özlüsünden.

Ve en berektlisinden sanat dergileri.

Kızlı erkekli pırıl pırıl bir gençlik yetişiyor.

Derken efendim derken

Din dersleri İlahiyat fakülteleri, Arapça, Türkçe ezan

Demiş geçmiş deli ozan

Çat kapı: safa geldin yâ şehr-i ramazan.

 

Efendim. Elde güldeste,

T’esir-i şifâ bahşâsı mücerrep, birebir

Her derde devâ

Rüya tabirnâmeleri, karınca duaları,

Büyüler, fallar, şirinlik muskası.

Kıldan ince kılıçtan keskin Sırat köprüsü

Alaturka üniversite korosu

Bizi heyheyle, neyle uyutsun radyo kutusu

İnnâ lillâh ve İnnâileyhi râciûn.

 

Bağlandı gönül ol nevnihâle

Nasıl oldu da kondu a dostlar

Vicdan hürrüyeti bu hale?

Künfeyekün.

Leylim leyli leyli

İçimden sayıyorum seneleri

Otuz bir mart, Hareket Ordusu, “Şeriat Üsterük”,

Kurşunlar vızır vızır tarıyor kafesleri

Yaş kırkbeş kırk yedi

Seneler beni tanımıyor, ben seneleri.

 

Şeriat gene pusuda

Gidişat netâmeli

Çarşafı atamadık gitti

Millet gene sakallı cüppeli. 

DENİZ GEZMİŞ, YUSUF ASLAN VE HÜSEYİN İNAN HEP ARAMIZDA!...

6 MAYIS 1972 UNUTULMADI!

İDAM EDİLİŞLERİNİN 36. YILDÖNÜMÜNDE DEVRİMCİ YAŞANTIMIZA KATTIKLARI BİLİNÇ VE COŞKUYLA HER ALTI MAYISLARDA  ONLARI YAŞAMAYI VE YAŞATMAYI  SÜRDÜRECEĞİZ….

YAŞADIĞIMIZ ÇAĞIN HER YERİ VE HER KAVRAMI KİRLETEN ANLAYIŞINA KARŞI, ONLAR BİZE HEP DEVRİMCİ  İNANÇ VE TUTARLILIĞIN PİSLİKLERDEN ARINMIŞ ŞAFAĞINI GÖSTERECEKLER!

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

1/5/2008

EL PENÇE DİVAN / EVİN OKÇUOĞLU

               

                                                                                                         RESİM: AVNİ MEMEDOĞLU

İşten çıkarıldığımda bütün haklarımı, tazminatımı aldım. Sendikalaşma eğiliminde diye işten atılan diğer arkadaşlar da aldılar. Şimdi işsizim. Bütün gün dışarıda dolanıp duruyorum. Akşam oldu mu, eve gidip karıma yine iş bulamadım diyeceğim. O da yine kızgın bakışlarıyla bana yüklenecek:

—Eve para getir de nereden getirirsen getir. Bu tencere kaynayacak. İster çal, ister çırp, çocuklar aç açık mı kalsın?  diyecek. Bir aydır hazırı tüketmekle meşgulüz. Hazıra dağ dayanmıyor.

Şimdi kahveye uğrar, eve gidişi az daha geciktiririm. Kahvede Kazım’la konuştuk geçen gün. Cumaya beraber gittik;

—Üzülme abi, diyor, Allah rızkımızı bir yerden verir, umudunu kesme, diyor.

Kazım parti kanalından işe girdi, çocukları yatılı kuran kursundan sonra burslu okumaya başladı. Geleceği de günü de sağlama aldı. “Senin oğlanı da bilgisayar kursuna yazdıralım bizim çocukların ağabeylerle bağlantısı var” dediydi geçen gün. Elimiz ermez gücümüz yetmez bu dünyada çaresizlik insanı kul ediyor iyice. Daha ne kadar dayanırım bilemiyorum. Bulaşmayayım dedikçe gücüm azalıyor.  

Şeytan diyor ki, işsizlik parası al muhtardan fakir kâğıdı al, aş evinden sefer tasını doldur. Yan gel yat. Cumaları kaçırma, orucu sağlam tut. Partiye de girer iyice elimi rahatlatırım. Kazım iyi adamdır. Beni de kayırır. Allah razı olsun, o da olmasa iyice halimiz harap. Sendikal hakmış, hukukmuş para etmiyor işte. Gördük günümüzü, oturduk aşağı. Hak hukuk vermiyor bu patron kısmı. Bağış veriyor, ulufe gibi yardım ediyor, kendine bağlıyor da bağlıyor.

Bizim de halimiz bu işte… El pençe divan...

Dedim dedim de kendimi kandıramadım.

İçimde bir yerde hayır diyen bir yan var. O kahveye de gitmem, Kazım’ı da görmem. Karım isterse ortalığı yıksın. Boyun eğmem baskıya. Önce kendime vereceğim hesabım var. Gelmişim bu yaşa, adımı lekelemem.  

Bir olmak lazım dedim karıma, dayanışmak lazım dedim. Kafamın etini yeme, suçu bende arama dedim. Tembel adam değilim, sorumsuz hiç değilim. Susup dinledi beni. Ona anlattım bütün her şeyi. Bir bir söyledim sendikayı, Kazım’ı ve bütün günü kurtaran yolları. Bütün gece dinledi. Sonra konuştu.

“İster çal ister çırp, ister Kazım’a git ister sendikaya, kocamsın” diyecek sandım, demedi.

—İş bulayım da çalışayım ben de, dediğinde afalladım.

—Kadın kısmı çalışmaz. Erkek adam karısını çalıştırmaz, diyecek oldum. Saydı sövdü.

—Bütün mahallede trikoda, gündelikçilikte, çocuk bakmada çalışanlar gün güne artıyor, senin dünyadan haberin yok, diye azarladı beni.

—Ele güne ne deriz? diyecek oldum.

—El gün mü kaynatıyor tenceremizi diye öfledi pöfledi.

İster istemez razı oldum. Kadın evden çıkmasın istiyorlar dediydi sendikadan Murat. Kadınlar ana olmaktan dolayı gözü kara olur. Bir çıktılar mı evden dışarı, okuyup çalıştılar mı dediydi, erkeklerin önüne geçerler de durduramazsın dediydi. Gel de durdur şimdi benim kadını… Gel de çıkartma evden.

Bu gün işe başladım. Atılma korkusu tepede kılıç. Olsun varsın. Büyük oğlanı kursa yazdırdık. “Baba,” diyor, “gör bak kurs bitince iş de bulacağım. O zaman gör bak…”

 Geç oldu ama artık anladım olanı biteni. Olasılıklar tek değil bu kavanoz dipli dünyada. Zorunlulukların içinden şekilleniyor hayat. Kolayı seçersen, el pençe divansın; zoru seçersen, başı dik…

1/5/2008

GÖKBAŞ ÇİÇEĞİ / ADNAN DURMAZ


RESİM VE DÜZENLEME:ADNAN DURMAZ

1/5/2008

SÜREKLİ BİR ALTI MAYIS AĞIDININ GECELERE DAYALI SÖZLERİ / AHMET TAHSİN



Mevsimidir şimdi nar çiçeklerinin.
Hasedine gelip bir unutkan bilmecenin,
Sonsuz bozkırın ruhuna çizdiğim,
Gecelerimin koyu belası.
O en alt semtlerimin, en yarı yerinden vurgun,
Nazlı bebeğim, yürek kanlısı.
Çatlak topraklarımın suskun güzelliği.
Çeşitlerini sayamadğım,
Sevdam, sevdan
Deniz ülkesi.

Hangi acısını çizeyim solgun resimlerinin,
Ağladığım.
Elim ayağımda kitli.
Saatler zamanı vurgulamaz olmuş biliyor musun?
Biliyor musun?
Akmış zaman aldanmamışım,
Koynunda hür,
Ağırlığı kurşun geceleri.
O yalnızlığın Vaktidir,
Zamanıdır nar çiçeği;
Durup dinlemenin,
Durup dinlenmenin.

O Deniz.
Ak ve kara okyanus.
Tabanca ki namlusu çevrik,
Tarihin şahidi batık gemi,
Parçalandık parça, parça
Merhaba nar çiçeği.
Solgun sarı resimler,
Yatan höyük merhaba.
Ele yağmur yağar, bize kum yağar,
Yetim hakkı çağırır, kilit, kilit prangalar.

O deniz,
Özlemi olgun maviliklerin.
Bilir misin?
Ayıp, suskun gecelerin dert yarıcısıyım.
Ben gecelerce seni yarılarım.
Günaydın Ali Dağı,
Günaydın yağmur,
Günaydın uslu, uslu öten, kanatları yarı ıslak bülbül.
Türküler düşüncelerden içli,
Ağıt düşüncelerde gizli.
Selam sana ak buğday, ak el,
Nar çiçeklerimin usu,
Sabahleyin esen rüzgar,
Dağılır güne bir gün, ölüm uykusu.

Şeyh, mürit ve tılsım,
İçimizdeki öfkenin çıplak hıncıdır.
Yılan donundan süslü kaya koltukları,
Zalimdir sana sığınmak, gururdur, kırıcıdır.
Çatlak topraklarımın suskun güzelliği,
Ol çeşitlerini sayamadığım;
Sevdam, sevdam Deniz ülkesi.
Kahırlıdır kurşun geceler,
Rahata, kuş tüyüne inat.
Yaralıyım dört yanımdan, anla beni nar çiçeği.
 

 

1/5/2008

YEŞİL BİR YANGIN / İRFAN SARİ

FOTOĞRAF:PAUL SMİTH


acı nasıl his edilir
bilirdik.
acıdan kaçarken yakalanırdık hep...
kaçmak yok
elleri büyük bu memleketin ekmeğinden
aşkından
suyundan
kaçmak yok beş metrelik çiçek bahçesinden
hasreti büyütür hep

oysa biz yakın eylerdik bütün akşam üstü eylemlerinde gözlerimizi
yüreğimizi kavanoz sananlara inat
bırak öpsün kalem kağıdımızı
büyüsün
büyüsüz sözlerimiz
yalın
çıplak saatlerde...

bırak,
bir beyinsiz fırtına geçer bu saatlerde
bir de bahar akşamlarının nemli kuş sesleri
bilirsin, memleket manzaralarını
aşkı senden bilir
vefayı senden
ve seni seveni dinsiz sanırlar.

bil ki, nisan ve mayıs hep el eledir
ondandır hep akar üstümüze
bahar ormanları
patlamaya hacet tomurcukları
ve süslenmeye yeşilden

ucu görülmeyen bir çınlayan yeşil
örste dövülmüş kurşini dağ etekleri
ateşte pişmişim
ağır ağır
sende az tenin esmer
az aşkından
tat bu akşam.


1/5/2008

KARANLIĞA BİR KİBRİT ÇAKMAK / HALİL MANAP

 

—Şairin “Adı Kürt Konulan ''Piç'' Bir Mutasyon”

 adlı destansı şiirinden alınmıştır.—

 

 

Faşizm solculuk oynuyor

Usulcacık

İnsanlığı kirleterek

Köhnemiş karanlığında

Kanla sulayarak Demokrasi çınarını

Ne denizlerin mirası ne aslanların yüreği

Ne mazlumların ahı ne insanlığın inanı

ne ustaların mahiri ne kayaların kaypağı

ne Karadeniz de boğdurulan devrimcilerin

                                         yaktıkları meşale

Anadolu zindanlarında ruhum uğruyor işgale

Hiç bir şeyin yok mudur yarını

Kurtarmak için günü

Sırıtarak…

 

Bir yıldızın keşfi bile yok sayılmakta

Güneş balçıkla sıvanmakta tuvallerin

                                      sırıtan kahkahasıyla

İnsanlık bilimsizlikten kaykılmakta

Sosyoloji mosyoloji bahane

Bir Türk dünyaya bedel

Sence Bu çok mu şahane

ey cinsellikten esinlenen sosyolojik orgazm

sen dünyayı yakacaksın

 

Bakmayın siz böyle çağırdığıma

Keşke karanlığa bir kibrit çakabilsem

Sözlerin havada gölgelendiği iklimlerde

Donkişotlaşsam

Zaferden zafere koşsam

Buralarda şairlik de hava.

Dizelerin içi kaynar yerinden fırlar durmuyor ki

                                                           sanki cıva

İnanmayın sözlerime sarılmayın dizlerime

bakın gözlerimin içine orada gizlenmiş

                                              savaşların tarihçesi

Tarihin aynasında buğulanan aşklar dans etmekte...

 

 

1/5/2008

Y A L A N / TAN DOĞAN }{ BEN ÖLMÜŞTÜM / HEKİM COŞKUN

Y A L A N / TAN DOĞAN



FOTOĞRAF: ADNAN DURMAZ


bebelere ninni değil süt gerek

çocukları uyutmayın yalanla

avutmayın kadınları ‘hak’ diye

erkekleri ‘emek’ diye satmayın

kirlettiniz dünya’yı ey arsızlar

ekmek kirli su kirli hava ruh kirli

neyi ezberletiyorsunuz evlerde

okullarda sokaklarda işlerle

‘ne bilgi var ne sevgi hayata dâir’

vicdân yok akıl yok dost kardeş yol-yoldaş yok

‘acı kültürü’yle kim olur ‘mutlu’

kim boynunda sicimle varır ‘insan’a

zulm hangi canı adam eder ki

kimin için bu siyasa ve de din

bu dünya’nın tanrısı kim : söyleyin

 

 

‘korku kültürü’yle kim olur ‘özgür’

kim alnında silahla yürür ‘yarın’a

bebelere ninni değil süt gerek

çocukları uyutmayın yalanla



BEN ÖLMÜŞTÜM / HEKİM COŞKUN



RESİM: İRFAN ERTEL

ben ölmüştüm
tüm şehir yaşıyordu
cesedimde.

nefretin dolaysız dışavurumuydu
ilk yıkıcılığı savaşın
bitiminden çok sonraya dek uzanan baş ağrılarım
şimdi öldüm
cesedim mayın tarlası.

tüm aşkları yasakladı
tek cinsiyetli ordular
ki kadınlar yoktu ki zaten
varsa da erkeğe dönüştürülmüştü ruhları
renkleri siyah ve koyu siyahtı.

tanımlanabilen her şeyken nesnesi,
öznesiydi insan
savaşı meşrulaştırmaya dönüştürülmüş
yansıdıkları ve dışladıklarıydı güçleri
sefil, korkak, vahşiydi yüreksiz bedenleri
korkularını hakim kılmaya çalışırken

ben ölmüştüm
tüm şehir yaşıyordu
cesedimde.

tim, manga,bölük, tümen, ordu
alayınız…
siz erkek erkeğe soluyor iken
biz yurtsuz akşamlarda sevişiyorduk.
kadınlar vardı dünyamızda sizi de doğurabilen
ne yazık ki…

ben ölmüştüm
tüm şehir yaşıyordu
cesedimde


1/5/2008

DİKİLİTAŞ / A. KARABAĞ }{ 1 MAYIS / ŞEYDA IŞIK


DİKİLİTAŞ / A. KARABAĞ



 

Divitle  yazdım pusulayı

                                  boyasız

İçim mağma

Esmer lav

     harfin çığlığı

 

Dividim

Dikilitaş

Sultanahmet Meydanı’nda

Tanrı

Ay’a sığınmış

       Yavuz’un hışmından

 

Simit satan kız

               Mardinli

                     okulsuz

 

Babası boyacı

Siftahı Kenyalı

     kundurası  aynalı

 

Sigarası gar

    dumanı ray

Cizre’ye gider

                  gelir.

 



1 MAYIS / ŞEYDA IŞIK







k o r k a k t ı l a r,
sinsice sak-lan-dı-lar...

Sadece yumruğumuzu almıştık yanımıza.
İnancımız,
Yaşamaktı in-san-ca...
Ve kazımıştık yüreğimize,
Yazmıştık alnımıza...

d ü ş m a n d ı l a r,
haince sal-dır-dı-lar...

Vurulduk, düştük alanlarda...
Kavgamız,
A-lın-te-ri'nden yana...
Ve kızıl karanfillerle
Akmıştık meydanlara...

c e l l a t t ı l a r,
'Deniz'lerce as-tı-lar...

Sıktık dişlerimizi, sustuk çığlıklarla...
Umudumuz,
Dalgalanmaktı milyonlarca...
Ve ulaştık 'Deniz'lere,
Köpüren dalgalarla...

Korkaktınız, cellat ve düşmandınız...

Gelin üstümüze panzerlerle,
Bulayın ellerinizi kana.

r a n d e v u y u kaydedin defterinize
i- na - dı - na
Buluşacağız Meydan'da, 1 Mayıs'larda

1/5/2008

TAŞ DEVRİNE İLERLEMEK / UYSAL HİMMET

 

RESİM: ZİMFİN

 

Taş devrine doğru gelişmeli yeniden. Pasaportun, vizenin, konut sorununun ve kanserin ve açlığın olmadığı; bir damla suyun, bir nefes havanın bile kirli olmadığı,  kuş seslerinin içinden yürünen o altın çağa doğru...

Sıradan bir insanın, yani bizim, bundan beş bin yıl önceki Çin’e veya Almanya’ya gitme koşullarımızla bugünkü koşullarını kıyaslayın. Avrupa Birliği de laf mı Dünya Birliği vardı. Bering Boğazı’ndan Amerika kıtasına geçmek için bir tek Kızılderili bile Green Cart başvurusu yapmamıştı. Çünkü çok şükür özgürlük bugünkü kadar gelişmemişti.

Bunca cep telefonu ve internete rağmen, iletişim araçları geliştikçe gelişen iletişimsizliğin, bu insan yokluğunun, bu insan açlığının asla olmadığı, ateş başı sohbetlerinin sıcak yıllarıydı o yıllar...  

Gece ikilere kadar internete girmek yerine sevişmek... Sabah zımba gibi çalar saatsiz kalkmak... Günün en az 10-12 saatini yolda ve işte harcadığı halde 20 yıl sonra, üstelik de makinelerin bir haftada ''mağara'' yapabildiği bir çağda, hâlâ bir mağara edinememiş, TOKİ peşinde koşan insanlara maymunların bile güleceği, bir ev edinmenin önünde hiç bir devlet, özel mülkiyet, rant vs vs...  engelinin olmadığı çağlar... Gelen misafire sergilenecek ev eşyası için sevişmelerin evliliğe ve yıllarca para biriktirmeğe ertelenmediği yıllar...

Taş devrindeki hiçbir insan bu kadar çok çalışmadı ve bu kadar az şeye sahip olmadı.

Ekonomi ben bildim bileli gelişiyor! Önce kanseri yaratıp, sonra sigortayı, o berbat  kemoterapi cihazlarını, o berbat ilaçları, ilaç şirketlerini, sonra finansman kuruluşlarını, pazarlamacıları, reklamları, patent tekellerini vs vs… geliştirmek, bunların üretimini de kişi başına düşen milli gelire dahil etmek kadar büyük bir aptal insanlık!

Biliyor musunuz, Afrika’daki  Massai kabilesi çok ilkeldir! Tıp anjiyo yapacak ya da viagra üretecek kadar gelişmemiştir. Çünkü Massai kabilesi bunların çözdüğü sorunları  yaşamayacak kadar ilkeldir. Massailer et ve çiğ sütle beslenir, suyunu pınardan alır ve ne damar sertliği, ne kalp hastalığı, ne de kanser vardır.  Siz çok gelişmişsinizdir: sütü pastörize edersiniz. Bunun için makineler, tesisler, enerji, şişeler, kutular, ambalajlar, reklamlar, katkı maddeleri vs vs… üretirsiniz. Neden? Çünkü inek ve koyunu o kadar uzağa koymuşsunuzdur ki, size gelene kadar bozulur. İneği ve koyunu uzağa koyup süt işleme sanayisi geliştirmek… İneğe değil süt işleme sanayisine yakın olmak için evleri yaymadan, bahçeden, topraktan uzakta, gökyüzüne doğru  üst üste yığmak ve müthiş bir ekonomik gelişmeyle asansör üretmek….  Bu yakınlığı rant yapmak, ulaşılamaz hale getirmek, öyle ulaşılmaz yapmak ki, üst üste yığılmış bahçesiz, topraksız bir mağara karşılığında 20-30 yıldan fazla, her allahın günü 10-15 saat çalışır duruma gelmek. İnsanların bir ömür yarattığınız bu işi yapmalarını, daha iyi süt içeceğini vaat ederken işsizlik, evsizlik ve dolayısıyla bir sürü yoksunluğun yanında sütsüzlük çekmelerini temin etmek… Ne gelişme değil mi?

Çevre diye bir şey bırakmayıp, yarattığı çevre sorununu güya çözmek için kasım kasım kasılan çevre bakanlığından tahlil laboratuarlarına kadar, arıtma sistemlerinden evsel arıtma cihazlarına kadar bir sürü ihtiyaç icat edip, sonra da bunları karşılama faaliyetlerini gelişme rakamlarına dâhil ederek ekonomik gelişmeyle övünmek!

Amazon ormanlarını, Gediz nehrini, Kızılırmak’ı, dağa taşı tüketerek çok şey ürettik. İyi halt ettik! Haydi ürettiğimiz şeylerden tükettiğimiz şeyleri düşelim ve bir daha hesaplayalım gelişmeyi!  

Hem hızla geliştiğini iddia et, hem sosyal güvenlik sisteminin bile eskisinden kötü durumda olduğunu ve olacağını iddia et. Sonra da emekliliği 65 yaşına ertele ve örneğin 50 yaşındaki adamı iş bulmaya yolla. Ama o adam gelişmiş taş devrinde değil ki bir çilek dalından çilek koparabilsin, bir kaya dibine ev yapabilsin ya da bir tavşanın bacağından çekip yiyebilsin! Artık o adam, gelişmiş bir açlık, gelişmiş bir eziklik, bitik bir insanlıktır. Afrika’daki Massai kabilesinden farklı olarak bu gelişmiş adam kazara bir şey yiyebilmişse, onu büyük çiş tarifesinden sıçmak özgürlüğüne bile sahip değildir. Hadi yapsın!  Zabıtayı boşuna mı geliştirdik!

Bir zamanların bolluk ülkeleri olan Somali veya Etiyopya ya da Hindistan’ın nasıl birer açlık ülkesi haline geldiğini örnek edinmek için araştırın. Ne büyük bir gelişmenin kurbanları olduğuna şaşacaksınız. 

Naylon şeyler üreten, naylon şeyler tüketen ve sonra bunun içinde tükenmekte olan bir insanlık!

Çözdüğünü iddia ettiği her sorunu kendi yaratmış olan, üstelik hiçbir çözümün çözüm olamadığı, her çözümün yeni ve daha fazla sorun yarattığı bir gelişme!

Ne gelişme ama!

Her yere bakın da özellikle ülkemize bakın: Hepimizin iyi beslenmesi, iyi barınması, iyi giyinmesi, iyi gülmesi için kâr, rant, faiz ve devletin, teşviklerin, yasakların, sınırların ıvırların zıvırların, kısaca sistemin yarattığı engeller dışında bir tek engel bilen varsa beri gelsin.  

Tamam, aslan homurtuları, yılan tıslamaları, ateşin sönüvermesi, komşu kabilenin saldırıvermesi, bebekleri bir çıyanın sokması, o gün bir av avlayamamak, ecelin bir tetanos mikrobunu bahane etmesi  gibi istemediğimiz şeyler de karışırdı araya. Ama biz araya karışan bu sorunları çözmek için mi yola çıkmıştık, yoksa bunların daha berbatlarını reklâm eşliğinde zevke dönüştürmek ve hiç sorunumuz olmayan şeyleri sorun haline getirmek için mi?

Taş devrindeki hiçbir insan, böyle bir gelişmeyi kabullenecek, üstüne övünecek kadar aptal olmadı. Ama neylersiniz ki, biz birden değil, alıştıra alıştıra geliştirildik.

    Her şeye rağmen güzel olan bir dünyayı yıktık ve yerine yıkanırken bile kirlenen –düşünün yıkanırken bile kirleniyor- bir dünya kurduk.
 

 

UYSAL HİMMET

 

 

1/5/2008

"YENİ SOSYALİST GERÇEKÇİLİK" ANLAYIŞIMIZ VE GÖREVLERİMİZ / ALİ ZİYA ÇAMUR

 

                                                                 RESİM: LUİS DENNİS

 

Günümüzde her alanda olduğu gibi sanat alanında da sermayenin vuruşlarıyla sanat alanında da bir kavram kargaşası sürmektedir. Bir takım kavramlar ağızlarda gezerken, yerli yerine oturtulmaksınız ya ölçüsüz övülmekte ya da yerin dibine sokulmaktadır.

 

Bu kavramlardan biri de “sosyalist gerçekçilik” kavramıdır.  Sosyalist gerçekçiliğe bakış solda ve sağda da bilinçsiz ya da bilinçaltında göğeren bir bilincin ölçüsüz dostluğunu ve düşmanlığını taşımaktadır.  Bu konuda farklı bakış ve dalgalanmaların detayına girmeden önce, Sovyetler Birliği öncesinde başlayan ve sonra büyüyen bu akımın kökenine bakmakta yarar vardır.

 

SOSYALİST GERÇEKÇİLİĞİN KÖKENİ

 

Proletaryanın devrimci ülkülerine ve mücadelesine dayanarak sosyalist gerçekçiliğin ortaya çıkışı Sovyet sanatının başlıca yöntemi olarak benimseyişiyle belirir.  Ne var ki, somut anlatımını devrimci yazarların yapıtlarında ve sosyalist gerçekçiliği benimseyen eleştiri okulu temsilcileri ile öteki sanat dallarının ürünlerinde bulan bu ussal gelişim bir anda oluşmadı elbet.  Konstantin Fedin, bu konuya ilişkin görüşlerini şöyle açıklıyor:

        “Gerçeğin sanat yapıtlarında yansıtılması konusunda sanatçının yaklaşım ilkeleri uzun yıllar boyunca oluşmuş ve olgunlaştırılmıştır. Yetenekli yazarların edebî deneyleri ve başarıları, Sovyet sanat dünyasının kurulması için gerekli malzemeyi sağlamıştır. Marksizm ve Lenin’in devrimci dehası, kuramcılara ve eleştirmenlere esin kaynağı olmuş; onların Sovyet sanatındaki yeni olguları ideolojik genellemelere götürmelerini, bu olguların sanatsal kalıtımla ortak yanlarını belirlemelerini ve özgün yönlerini vurgulamalarını sağlamıştır.”

       

Sosyalist gerçekçilik,  karmaşık ve çok yönlü bir oluşumdur. Hiç kuşkusuz her sanatsal yöntemin temelinde belirli bir insanlık kavramı, gerçek kavramı ve sanatın gerçek karşısındaki tutumu yer alır. Sosyalist gerçekçilikte bu kavramlar temelde yenilik taşır.  Burjuva dünyasının yazarları, tarihi bilinmez güçler arasındaki çatışmanın ürkütücü karmaşası olarak yorumlarlar. Bu yazarlar yabancılaşma, korku ve kimi zaman da gizemci bir dehşet duygusu içinde çalışırlar. Onlara göre tarih süreci, kendilerinin etkilemeye güç yetiremedikleri ölümcül bir süreç olarak algılarlar.

 

        Oysa Marksizm-Leninizm’in en önemli sonuçlarından biri de, insanların tarihe ve çağa bakış açılarını değiştirmek oldu. Marksizm-Leninizm’in klasikleri belirli tarihsel yasalar olduğunu, bu yasaların kesinlikle belirlenebileceğini ve insanların bu yasaların mantığına dayanarak tarihin akışını etkileyebileceklerini ortaya koydu. Bu buluş, insanlığın psikolojisinde çok büyük bir değişime yol açtı. İnsanlar kendilerini güçlü bulmaya başlarken aynı zamanda da tarihsel bir iyimserlik kazandılar.

 

        Bu tarihe iyimser bakma duygusu, sosyalist gerçekçi sanatı benimseyen şair ve yazarların yaratıcı benliğine iyice sindi. Bu kişiler, tarihi kendileri yaratma isteği duydular. Tarihi yeni baştan yaratmaya giriştiler.  Bunlardan Maksim Gorki’nin diliyle, “Dünyaya, dünyayı insanın mutluluğu için değiştirmeyi ve yeryüzünü bir aile hâlinde birleşmiş insanlığın güzelim yeri durumuna getirme”yi amaçladılar.

 

        Günümüzde sosyalist gerçekçiliğin bu yenileyici nitelikleri özel bir değer taşımaktadır. İnsan gelişim süreci boyunca salt yapıcı değil, yıkıcı güçleri de buldu karşısında. Bilimsel ve toplumsal devrimin ilerlemesi, çağdaş dünyanın karşısına  “varlığını sürdürebilme” sorununu getirdi. Bu sorun daha bugün daha yakıcı olarak gelecekle ilgili karamsar görüşlere insanlığın kendini yok edeceği kanısını pekiştirmektedir.

 

        Tüm bunlar göz önünde tutulduğunda, gerçekten insancıl bir sanatın bu tür görüşlerle uzlaşıp uzlaşamayacağı, kendi estetiğinin dar sınırları içinde kısıtlayıp kısıtlayamayacağı, daha da ötesi gerçeğe ve toplumsal çatışmalara kayıtsız kalmayı öğütleyip öğütleyemeyeceği sorusu akla geliyor. Çağımızda, dünyaya karşı etkin bir tavır getiren,  gerçeği ortaya koyan ve insanın yazgısıyla çağdaş kuşakların yaşamının insanların kendilerine bağlı olduğunu gösteren bir sanata özellikle gerek vardır. Günümüz sanatında en üst düzeyde insancıllık ancak böyle dile getirilebilir. Sanatı zenginleştirebilecek ve insanın sanata saygısını pekiştirecek bu tutum, sosyalist gerçekçiliğin temel programıdır.

 

        Sosyalist gerçekçi sanatın bireye, tarihe ve gerçeğe bakışındaki iyimserlik, bu sanatın yaratıcı yönteminin felsefi temelini oluşturan Marksist-Leninist dünya görüşünden doğmaktadır. Bu dünya görüşü, sosyalist gerçekçi sanatçıların en temel çıkış noktasıdır. Sosyalist gerçekçiliğin temelinde, kapitalist dünyanın tersine  -Lenin’in deyimiyle-  dikkat sanatçıya değil sanata, sanat yapıtınadır.  Sosyalist gerçekçilik estetiği, sanatta nesnel yasaların varlığını asla yadsımaz. Bu yasaların kesinliğini vurgularken, bu yasaları toplumsal yaşamın temel yasalarının karşısına çıkarmayıp aralarındaki ilişkileri ve karşılıklı etkileri incelemeye girişir. Sosyalist gerçekçi estetiği güçlendiren önemli bir nitelik de budur.

 

         Sosyalist gerçekçi sanat, salt gerçeğin aydınlığa kavuşturulmasıyla kısıtlanamaz; gerçeği kanıtlar ve yaşama egemen olmasını sağlar. Bunu yaparken de eleştirici gerçekçi sanatın en iyi geleneklerini sürdürür.  Rus Edebiyatında daha 1900’lerin başında Belinski ile başlayan eleştirel gerçekçilik hareketinin ilkeleri Gorki tarafından yeniden sosyalist gerçekçilikle birlikte anılmaya başlanır Bu konuda Sovyetler Birliği 1. Kongresinde derin tartışmalar olur. Gorki’ye itirazlar yükselir.  Sosyalizmin kurumsallaşmasından sonra eleştirel gerçekçiliğe yer olmadığı savunulur. Yazarlar Birliği Başkanı Fadeyev, sonucu şöyle bağlar: “Sosyalist gerçekçiliğin toplumsal ilişkiler konusunda salt yeni biçimler getirip bunları kanıtlamakla kalmadığını,  aynı zamanda en eleştirici gerçekçilik türü olduğunu belirtir.  Sosyalist gerçekçilik; kanıtlayıcı, ileri sürücü, eleştirici ve çözümleyici ilkeleri birbirine kaynaştırarak, bu ilkelerden herhangi birini ötekilerden öne çıkarmanın yöntemi sakatlayacağı sonucuna varır.”

 

        "YENİ SOSYALİST GERÇEKÇİLİK" NEDİR?

 

        Öncelikle şunu vurgulamak gerekir. Sanatın çıkış noktası, “güzel”in kaynağı eylemdir. Bir sanat yapıtını başarılı kılan da yapımındaki emektir. Her sanat verimi, bir taşın üzerine yeni bir taş koyma edimine tanıklık eder. İşte bizim sanat anlayışımızda, bu emeği öne çıkarmak, emeksiz üretilen mızmız, içbükey sanat yapıtları arasından sıyrılıp sesimizi yükseltmek önem taşımaktadır.

 

Biz EMEĞİN SANATI olarak, sosyalist gerçekçiliğin geçmiş mirasına sahip çıkarak ama kalıplarını da kırarak, günümüzde insani açılımların estetik arayışının özüne dönük, insanı tüm boyutlarıyla ele alan, postmodernizmin labirentlerinin kapılarını üzerlerine kilitleyen sosyalist gerçekçiliğin izini sürüyoruz. Biz "yeni sosyalist gerçekçiler" için geçerli olan, sanatı donduran ölçütler değil, canlı bir sanatın canlı bir estetiğidir. Burjuva sanatçılarından ayrılan bir diğer önemli yanımızda parçalayıcı değil, çözümleyici oluşumuzdur. Bizim sanat anlayışımız, dayatmacı değil, tam tersine zorlamacılığa ve tekelciliğe karşı olmaktır. Kısacası "yeni sosyalist gerçekçilik", toplum ve doğa içindeki insan gerçekliğinin imgesel bir yolla ve estetik bir biçimle dile getirilmesidir. Bu dile getirmede, daha doğrusu temsil etmede temel öğe insandır, insanın hâlleridir.  

Bizim sosyalist gerçekçi anlayışımızın kökenleri Sovyet devrimi öncesi Belinski’nin eleştirel gerçekçiliğinden Plehanov’un sosyalist gerçekçilik anlayışına, oradan Gorki’ye uzansa da; onlardan aldığı ivmeyle Fütürist Mayakovski’yle birlikte sosyalist Fransız sürrealistlerini Eluard’ı, Rene Char’ı, Aragon’u ve  şiire boyut atlatan  Neruda’yı, Yannis Ritsos’u da kapsamaktadır. Yani "yeni sosyalist gerçekçilik" dediğimiz zaman, canlı ve yaşamla tümleşmiş, insanı tüm boyutlarıyla ele alan, kalıpları parçalayan bir sosyalist gerçekçiliktir.

Paul Eluard’ın sürrealizm için dile getirdiği şu görüşler, bizim yeni sosyalist gerçekçilik anlayışımızın da ana çerçevesini yansıtmaktadır:

“Sürrealizm bir savunma aracı olduğu kadar kuşatma aracıdır, insanın gün ışığına  kavuşturması gereken depderin vicdanıdır. Sürrealizm, düşüncenin herkeste mevcut olduğunu göstermek, herkesi düşünmeye çağırmak için çaba harcamaktadır; insanlar arasında var olan farkı azaltmak için absürt bir düzene, eşitsizlik, aldatmalar alçaklıklar üstüne kurulmuş bir düzene hizmet etmeyi reddeder. Hele insan kendini tanısın, kendinin farkına varsın, o zaman şimdiye kadar mahrum bırakıldığı zenginlikleri, nice acılar içinde teşkil ettiği bir kaç sağır ve kör büyük adam adına biriktirdiği maddi ve manevi bütün zenginlikleri ele geçirebileceği gücü bulur kendinde..”

 

Bu bakış açısını sosyalist gerçekçi anlayışla buluşturduğumuzda, daha dinamik, özgün ve kıvrak bir sanata açılıyor yolumuz. Bu sanat, düzeni ve prestijini korumak için bankalar, kışlalar, hapishaneler, kiliseler, kerhaneler inşa eden fazilete karşı koyan sanattır. Bu sanat,  ölümün bu korkunç yüzünü aşıp her şeyde kendini gösteren sanattır. Eluard’ın yaptığı çözümlemeyle: “O, Sade’ın eserlerinde olduğu gibi Marks’ın Picasso’nun, Rimbaud’nun, Lautreamont ve Freud’un şaheserlerindedir. Radyonun icadındadır. Çéliouskin’in kahramanlığındadır. İspanyolların Asturies’de düşmana karşı yaptığı devrimde, Belçika ve Fransa’da  yapılan grevlerdedir. O hoş tatlarda olduğu gibi, daha iyi beslenmek ve daha doğru öğrenmenin soğuk realitesinde de olabilir. Yüz yıldan beri, şairler oturtulduğu zirvelerden aşağı indiler, sokaklara indiler, tanrıları yok edip efendilere küfrettiler, artık güzelliği ve sevdayı ağzından öpüyorlar, mutsuz halkların isyan türkülerini öğrendiler, usanmadan onlara kendi türkülerini söyletmeye çalışıyorlar. Alay ve kahkahalar onların hiç umurunda değil, onlar bu tür zırvalamalara alışıktır, lakin herkes adına konuşma onuruna sahipler şimdi.  Çünkü vicdanlarına sahipler.”

 

SOSYALİST GERÇEKÇİLİĞE YANLIŞ BAKIŞLAR

 

        Bu temel bilgilenmeden sonra, “sosyalist gerçekçilik” kavramının sanatçıların imgelemindeki yansımalarına bir göz atmakta yarar vardır:

        1.Postmodernizm ile sanat alanındaki ideolojisini bulan Kapitalizm, sanat alanındaki suları da bulandırmayı başardı. Kimi küçük burjuva sol yönelimli sanatçıları saflarına çekti. Bu sermeyenin sularında kürek çeken burjuva sanat ideologlarına göre “sosyalist gerçekçilik”, devri geçmiş, insanı yadsıyan, bireyi göz ardı eden bir sanat akımıdır. Hâlâ bunun peşinde koşanlar, Stalinist dinozorlardır… Ne demeli böyle suçlamaya, neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Sosyalist gerçekçiliğin insanı yadsıdığını, bireyi göz ardı ettiğini ileri sürenlerin “birey”den ya da “bireysellik”ten ne anladığına da bakmak gerekir.  Sosyalist gerçekçilik, insanı ele alırken tüm boyutları ve derinlikleriyle ele alır. Salt tek yönden, tek pencereden bakmaz. Bilinçaltı kadar bilinç üstü insani öğeleri de değerlendirir. Ancak bu suçlamayı yapanların anladıkları “birey”, odalarının bir köşesine kapanan, dünyaya gözlerini kapatan, kendi ruhsal fantezileriyle bunalımları arasında dört dönen dış gerçeklikten soyutlanmış içe dönük kişilerdir. Dünyaya bu gözle bakanlar için elbette sosyalist gerçekçilik bir şey ifade edemez. Çünkü imgelemlerinin perspektifleri kapalıdır. Sosyalist gerçekçiliği,  “taraflı” , “ideolojik” bir şiire, edebiyata koşmakla suçlayanlar da eksik değil bu cepheden.   Ama onların ya ayırdında olmadıkları ama bilip de tilkiliklerinden sordukları sanat ve ideolojinin en keskin yanıtı şudur: “Sanat, ideolojilerin estetik kimlik kazanmış biçimidir.”  Bu söz, aslında sanat gerçeğini en yalın  izlerle dile getirir. Ve kapalı kutudaki insanı anlatanlar da en az sosyalist gerçekçiler kadar ideolojiktir ama safları, duruşları farklıdır.

 

        2. Kimi sol etiketli sanatçılar, sosyalist gerçekçiliğin kaba kaldığını, yeni duyarlıklara açılamadığını söylerken, daha da ileri gidip sosyalist gerçekçiliği bir şekil olarak kavradıkları görülür. Sosyalist gerçekçilik deyince 40 kuşağı ve 70 kuşağını anlayan bu sanatçılar, bu kuşağın yaşadıkları toplumsal sıkıntıları, yapıtlarını okura sunmada önlerine çekilen engelleri, zindanlarla mezarlar arasında bir süreç yaşayan ve kendi sanatlarını geliştirme olanakları bulunmayan o yiğit insanlara çamur atmaktan da kaçınmazlar. Sosyalist gerçekçi sanatın basit, insana seslenmenin kolay olduğunu, sanatın düzeyini düşürdüğünü ileri sürenler görmediği, ya da görmek istemediği nokta şudur: Sanatından ödün vermeksizin, ilkelliğe, şematikliğe ve popülistliğe kapılmaksızın, devrimci bir tutumla emek için, insan için yazmak, yazarken de yazdıklarının kitlelerin nabzında atabilmesi hiç de kolay değildir.

 

        3. Bir de sosyalist gerçekçiliği klasik anlamda kabullenen hatta Jdanovcu çizgi içine hapsolmuş sosyalist gerçekçiler de az değildir. Sosyalist gerçekçiliğe bu perspektiften bakan arkadaşlar, sosyalist gerçekçiliğe değil eleştirel gerçekçiliğe geri dönüş içinde olduklarının da farkında değildirler. CHE GUEVERA’nın “Sosyalizm ve İnsan” başlıklı makalesinde eleştirdiği, bu sosyalist gerçekçilik anlayışıdır:     “ Sanat için tek sağlam yolu neden sosyalist gerçekçiliğin donmuş biçimleri arasında arayalım? Özgürlük kavramına karşı sosyalist gerçekçilik kavramını ileri süremeyiz, çünkü yeni toplumun gelişimi tamamlanmadıkça özgürlük yoktur ve olamaz. Ne pahasına olursa olsun ille de gerçekçilik diyerek, oturduğumuz yüce makamdan 19. yüzyılın ilk yansından beri gelişmekte olan sanat biçimlerini mahkûm etmeye kalkışmayalım, çünkü böyle yaparsak geçmişe dönmek ve doğmakta olan ve kendini yaratma süreci içinde bulunan insanın kendini sanatla ifade edişini delilik saymak gibi bir Proudhonvari yanlışa düşmüş oluruz. “

 

        Yukarda sosyalist gerçekçiliğe dair ele aldığım bakışlarda faşist ve liberal anlayışların saptamalarına yer vermedim. Çünkü biz onları iyi tanırız, onlar da bizi.  Burada vermek istediğim, suyu bulandıran bakış açılarıydı.

 

        SONUÇ:

Günümüzde burjuvazinin sanatı sınaîleştirme girişimlerine,  fabrikasyon sanat yapıtı üretme çabalarına karşı tüm sosyalist gerçekçilere düşen sorumluluklar vardır. Nâzım Hikmet gibi yaşamını sosyalist mücadeleye adayan bir insanın yapıtları, bir holdinge nema kazandırmaktadır. Üstelik bu yapıtların sermayeye karşı kullanımlarına karşı durarak yapılmaktadır bu iş. Beri yanda gerek dağıtım, gerekse yayın tekelleri sermayenin değirmenine su taşımayan hiçbir sanat yapıtına geçit vermemektedir. Sosyalist sanatçılar ise, yapıtlarını okurla buluşturmakta önemli sıkıntılar çekmektedirler. Aslında tek tek parça parça; adı ister grup, ister cephe, ister dergi çevresi, ister site çevresi olsun belli bir gücü olan sosyalist sanatçılar,  toplu, yüksek volümlü bir ses oluşturmanın olanaklarını araştırmaya başlamalıdırlar. Sosyalizmin ana çerçevesi altında tüm sanatsal oluşumlar, gruplar, cepheleri, site ve dergi grupları buluşmalı, ortak bir platformda seslerimizi bir koro düzeni içinde buluşturmalıyız. Bu hem sosyalizm adına hem de sosyalist gerçekçiliği savunuşumuz adına temel sorumluluğumuzdur.