« Önceki | Sonraki »

15/2/2009

BİR DE IŞIK...BİR DE RÜZGÂR...BİR DE YAĞMUR...BİR DE GECE...BİR

FOTOĞRAF: DAVİD CARTİER

 


Bir de Işık

Bir de  Rüzgâr

Bir de Yağmur

Bir de Gece

Bir de Su…

  

Benim gökyüzünden başka kimsem yok. İnsanlarla  aramızdaki köprüler kaçıncı kez yıkıldı. Bu yüzden gecenin bir vakti, ıssız ve karanlık bir tepeden yükselen çığlığım, bir gece kuşunun veya  bir bozkır kurdunun seslenişinden farksızdır. Yaban seslenişimdeki ateşi rüzgârlar okşar. Benim  rüzgârlardan başka dostum yok. Sonsuz döngünün macerasında nereden gelip nereye gittikleri, nasıl oluştukları değil, aslolan var olmalarıdır… Canıma nefes olurken, bağrıma serinlik verirken, açılmış kucağıma bütün kollarıyla sarılırken, görünmezliklerinin ne önemi var… Bazan karşı dağın alnacından kopup gelen yağmur bulutunun nefesidirler, bazan ekinlerin üzerinde başaklara türkü katarak sağılırlar ruhuma.. Bundan mıdır, mahpusu  rüzgârdan ve gökyüzünden ayırıyorlar... Mahpusluk, ölüm kadar  rüzgârsız bırakılmaktır.

  

Ağaç da her yıl yeniden hazana dururken, hazin bir yas içindedir... Var olduğumuz anda başlıyor  yitirmelerimiz. Arkadaşlarımız oluyor; çoğunu bir daha göremeyeceğimizi bilemeden vedasız kopup gidiyoruz bir zaman sonra. Yaşamımıza sessizce girip sessizce çıkıyorlar. İlk yıllarımız, ilk arkadaşlarımız, sonra başkaları; sanki yol geçen hanıyız… Her ömür başka ömürlerin uğrak yeri değil mi; can cana konuk değil mi bu kısa konuklukta… Birbirimizden öğreniyoruz bildiğimiz ne varsa. Birlikte düşe kalka yürüdüğümüz, delilikler yaptığımız, korkulu, sevinçli, hüzünlü ve öfkeli zamanlar yaşadığımız birilerinin bizde konuk olduğu  hiç aklımıza gelmiyor... Biz mi akıyoruz birilerinin yaşamından, yoksa birileri bizden mi akıp  gidiyor?..

 

Bir yandan da, yaşam bizi ölüme alıştıra alıştıra akıyor büyüyen dallarımıza. 20 yaşına, 30 yaşına, 40 yaşına geldiğimizde kaç insan göçüp gitmiş oluyor dünyamızdan… Her defasında da onlar gittikten sonra kıymetleri ortaya çıkıyor… Biz mi nankörüz, yoksa yaşam denilen öğretmen  mi bizi böyle unutmalara da eğitiyor?... Yitirilenlerin yüzümüze çarpan kahreden acısı ve gözyaşları, sevgi dolu bir gülümsemeye bırakıyor yerini zamanla.

 

Haksız düzenlere baş kaldıran kuşaklar her yerde, her çağda kırılıyor, kahrediliyor… Benim ülkemde benim kuşağım bu kırımlardan fazlasıyla nasibini almıştır… Bu yüzden, içimin bir mezarlıktan farksız olduğunu görüyorum, geriye dönüp baktığımda.

 

İnsan insana konuk elbet ve sessizce gittiği yaşamlarda izler bırakır bir armağan olarak. Öfkeli, kırgın, sevinçli, çılgın anıların dürüsünü bırakarak bir kıyıcığına yüreğimizin, sessizce gider konuğumuz. Asıl öğrendiklerimiz yüreğimizle öğrendiklerimizdir; bize kalan anıların çıkınında saklanan. Ne tuhaf, en çok bir bakıştır aklımızda kalan, ya da bir ses tonudur her hangi bir sözcüğü söylerken okşamış olan  yüreğimizi. Olaylar, olanlar silikleşir öncelikle. Anıların dürüsündeki anlardan derlenmiş güzellikler, silikleşen karmaşaların arasından sesleniverir ansızdan. Ne tuhaf bir bilmecedir şu yiyen, içen, uyuyan, ağrı çeken,  ağlayan, gülen, seven, sevişen yaşam; ne amansız bir denklemdir... Beden dediğimiz organların tümü de yaşamın bize verdiği emanetlerdir yalnızca. Kazalarda, belalarda her an yitebilir gövdemizin parçaları… Bir gün toprağa karışıp gidecek olan kalıp, yaşadığımız fırtınalarla, yağmurlarla biçimlenir. Omzumuzu yağır eden yüklerin altına atarlar bizi… Kenar mahallede işsiz genç, bozkırda ırgat, küçük kasabada  tekarabacı, yaşam denilen armağanı elinde tutabilmek için, durmadan acı çeker. Sırtını kambur eden sıkıntılarla yaşamak, işkenceden başka nedir ki… Her sabah, o gün ne yiyeceğini, nereden ne kazanacağını bilemeden uyanan namus, şeref, haysiyet; ahlakı ve dini olmayan kapitalist sistemde ne işe yarar.

 

Birilerinin gasp ettiği yaşam, konuklarını böyle ağırlıyor işte.

Birileri de beden denilen kalıbın istekleri peşinde, bir gün yok olacağı gerçeğini görmezden gele gele, başkalarının acılarıyla besleniyor. Azmanlaşan istekleri tatmin olmayan oburlar ne kadar yoksuldur. Ruhta açılan çatlağı isteklerin ırmaklarıyla bile dolduramazsın. Neyi çok istiyorsa, onun kölesi oluyor, isteklerinin dışındaki dünyayı göremeyenler. Altın satıp para kazanan gökyüzüne bakmaktan ne kadar uzaktır, bir avuç dükkanında ve kasalar dolusu servetinin arasında.

 

Bize ait ne varsa geride kalacaksa bir gün, kalacak olana konukluktur ömrümüz… Sürdüğümüz tarlaları bir gün başkası adımlayacak. Yıllarca her gün girdiğimiz iş yeri kapılarında bir başkası ömür kocatacak…

 

 

Soluk aldığımız şu saniye konuğumuz değil mi?

Az sonra bizde olmayacak.

Belki de biz yaşadığımız her ana konuğuz zaman denizlerinde. Bu anın bedelini ömrümüzden ödeyip, hemen şimdi başka bir ana varır yolumuz…

 

Toprağın bir yerinden bülgüyüp akmaya başlayan o nazlı, o çocuk, o ince su değil miyiz? Kendimize bir yatak açıyoruz aktığımız yerlerde. Bize ad veriyorlar. Bir varlığımız, bir kimliğimiz oluyor. Yürüdükçe çoğalıyoruz. Yaşamayan acı da duymaz, sevinç de. Var oluşumuzun bedelini ödüyoruz insanca olmayan düzenlerde. Yaşamak, sevince, mutluluğa, huzura çılgınca koşarken yaşanılan, sayısız acı ve mutsuzlukla ödenen bir bedeldir. Ah insanın insana ettiği zulüm olmasa… Biraz da ağlamaktır hasretle, kavuşmayı bekleyerek saatleri saymak, birilerinin suratına bağırabilmek, bazan yenilmek, terk edilmek; bazan bir deli sağanak yaşamaktır… Su akarken engellerle boğuşuyor, taşlara çarpıyor, kayaların çevresinden dolanıyor. Bulanıyor, açılıyor, sarınıyor. Karın karın sürünüyor. Hep  iyiyi güzeli aramak yolculuğunda salınıyor. Gövdesinden çiçekler  ağaçlar doğuyor; karıncalar kuşlar ve diğer canlılar içiyor ondan. Su aktıkça çoğalıyor, arınıyor. Durdukça kirleniyor. Durağan sulara benzer yalnızlık. Durağanlık acıdır. Yağmur suları bütün bir gökyüzünü içmeden yok olmuyor. Gökyüzü arındırır yalnızı.

 

Her su aynı mecradan akmıyor, lağımlara akan da var, imansız kıraçlara yolu düşen de; çölleri zorlayan da var, kana bulanan da…

 

Bir su dedi ki; bir ovaya düştü yolum, arındırdı beni. Bir su dedi ki, bir şehre girdim, kirlendim. Bizi kim arındırdı ve kim kirlerini kattı bize. Bu öfkeyi kendiliğimizden mi öğrendik. Bu şarkıyı gönlümüzün aynasına  düşen hangi yüz fısıldadı…

 

Ve bir menzili var her yolculuğun. Sular yataklarının sahibi gibi aksa da, yataklar onları sahibiymiş gibi sarsa da, kimse kimseye sahip değil, yalnızca bir konuk bu macerada.

 

Ah, dedi boşalmış bir ırmak yatağı, bir zamanlar sen benim gövdemi göğün yıldızlarıyla doldururdun ey sevgili; şimdi nerdesin…

 

Suların kuruduğu, toprağın altına girip kaybolduğu bir yer var.

Su, ömrümüzden akıp giden her an gibi, gövdesinden  toprağa bedel ödüyor aktıkça. Belki kendi toprağına bedel ödemek, ona karışa karışa yürümektir aşk. Değilse çiçeklerin var oluşu nasıl gerçekleşirdi?..

 

Su mu yatağına ait,Yatak mı suya?..

Gün olup da boş kalıyor deli ırmakların yurdu.

Onu nasıl bir suyun var ettiğini izliyoruz,çukurunun derinliğinden ve türküsüz kalmış mendereslerden.Boşalmış ırmak yataklarında  rüzgâr inliyor ıssız gecelerde..

 

Toprağın bir yerinden doğan,  başka bir yerde  toprağa karışıp giden sudur yaşam. Yaşam suya düşen güneş ve yıldızlar; su kıyısında büyüyen başakların evrene fısıldadığı şarkı,ağaçların hışırtılı öpüşü zamanı, ve kuş çığlıklarının söylediğinden başkası değil…

 

Köklerini derine salabilirse, toprak altındaki suya varır ulu ağaçlar ve onu var eden sunun türküsünü söyler sevdaya…

 

Ben sende bir konuktum, sinende akıp gittim bir zaman… Gönlünü ve süveydasını yüreğinin bana ait bir hale getirdim. Evrenin benim kokuma ve rengime boyandı... Benim konuğumdun ben sende akıp giderken; kendine göre biçimlendirdin ruhumun gövdesini… Beni sana benzettikçe çırpınıp hırçınlaştım, öfkelenip kükredim. Gövdeni yeniden yonttukça, öfkelerine, sevinçlerine yeniden yön verdikçe bağırıp inat ettin..

Ben senin yatağında sancılarla akardım

Aktıkça derinleşirdi kıraçların

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı

Çünkü ben vardım sende

Ve sen vardın gövdemde

Sen mi yataktın ben mi su

Bunu ayırt edemedik hiçbir zaman

Sanki birlikte yaşanan bu macera hiç bitmeyecekti

Bilemedik

Konuktuk  birbirimize

 

Geçmişten kalan tüm yıkıntıları, molozları da önüne katarak, her ırmak kendi yatağını kendisi açar. Aşk ki, en büyük arınma ve dönüşümdür. Anlatıldığı gibi kibarlıklarla bir yol açılamaz sevgilinin toprağından kendine. Bir fırtınadır, kasırgadır, depremdir, kavgadır. Kolay olmayacaktır katışmak.

Aşk bize kendi sınavını verdirmeden sunmaz güzelliğini..

 

Yaşadığımız dünyada zorunlulukların bir araya getirdiği insanlardan seçtik eşimizi, dostumuzu, arkadaşımızı, sevgilimizi ve düşmanlarımızı… Aynı okulda okuyan çocukların arkadaş seçmesinden farksız. Yaşam ve koşullar bir araya getirdi bizi… Kuşkusuz  yeni atanmış bir memurun gideceği yerde, o gitmeden önce dostları ve düşmanları hazır bekler. Yaşam bir seçmeler  zinciridir başından sonuna… Biz neysek ona göre ölçüp biçiyoruz seçeneklerimizi; yine de onları belirleyen biz değiliz. Vardığımız her menzilde veya zaman diliminde bizi hangi seçeneklerin beklediğini bilemiyoruz… Başkaları da  olsaydı kuşkusuz,sevgililerimiz de, dostlarımız da farklı olabilecekti…

Akrabalar,seçmediğimiz insanlarımızdır; eşimiz, dostumuz ise kendi seçtiğimiz yakınlarımız. Sistemin bizi mahkum ettiği koşullar bir yana, bizi mutsuz edenler seçtiğimiz ve seçmediğimiz yakınlarımız değil mi?..

 

 

Su yolunda akarken nelerle karşılaşacağını bilemiyor; granitler, kefenk setleri, ozalit, kum, kireç taşı ve kıraç toprak… Her biriyle farklı oluyor macerası ve her biri karışıyor kanına…

 

Kuşkusuz seni var eden asıl şey benim asla bilemeyeceğim, benden önce yaşadıklarının toplamıdır… Kimi zaman birilerini yüreğinden bir diken gibi çıkartıp atarsın; acı verir. Bazan dikenin ucu kırılıp kalır etin içinde; orada irin bağlar, sancıtır... İstemli veya istem dışı, birinin yalak gülüşlerine yansıyan iğrençliklerine katılmış, irinini yalamışsındır yarasından, içinde akan kimyasını çıkartamazsın birilerinin… Farklıdır her insanın insanlarla macerası. Onurunu satanı, namusunu hiçe sayanı tanımak kolay değildir. Kurumuş bir yaprağı yeniden yeşertmenin imkansızlığındadır saf duyguları yaşatabilmek, yüreği bataklıklardan  gelenlere... Toprağımıza kuru yaprağını dikenler, onu kurutanların kurbanı olarak, bizde çürümelerini yaşarlar... Suya düşen her canlı yaşamaz… Çürütmelerin de ustasıdır su, kıyıya vurmaların da, yaşam gibi… Şüphe duyulması gereken şüphecidir. Derin sırlar saklayan, derin sırlar arar davranışlarında. Sana aşkla katılan bilir nasıl akacağını; gönül kendi toprağını oraya gelmeden önce de tanıyabilir çünkü. Bir türlü gönlünce sarmaşamayan yatak ve su gibi yaralar birbirini, ya toprağı veya suyu aşka ait olmaktan çıkanlar… Akılla aranan aşk bir türlü bulunamaz.

 

Alışkanlıklar şu ana taşıdığımız varlığımızın bir parçasından başka nedir ki… İyiyi güzeli bulacağım diye  olmadık deneyimlerde bulunanlar  kirlendiklerini bilmeden aşkın havuzunu ararlar… saklanmaya çalışılan kir kokar.

 

İnsanların bobine,cıvataya dönüştüğü; ezberletilmiş mutluluk ve aşk reçeteleriyle bedenlerin peşkeş edildiği, kula kul olunan kapitalizmde masumiyetler yitip gitti.

Oysa aşk kaynağından yeni çıkan su kadar masumdur.

 

Irgatların gövdesi taş altında biten otlara benzer.Ne güneş görebilir doyasıya ne nefes alabilir.Kölelerin ve efendilerin gövdesini farklı büker zaman ve yaşam.Bütün gövdeler bir gün buluşacak toprakla;ve fakat bu kalıbın isteklerini karşılamak için yapılır onca hırgür.Elbette yaşamak budur.Gövde susmadan ruha yardım etmek çileci azizlerin işi olabilir.Ancak sayısız güzelliğiyle  her dem kendini tazelemeye çabalayan yeryüzü,canın giysisi bedenin isteklerine amadedir.Bütün iş hırsı azgınların başkalarının hakkını gasp etmesiyle doğan adaletsizlikte, insan kalabilme hüneri. Kimisi yaşamak için,hakkını ister de bir türlü vermezler ona.Adaletin olmadığı yerlerde  ilişkilerin insanca olması ne kadar zordur. İsteklerimizin havuzu, çoğu zaman dipsiz bir obruktan başkası değildir... Kendi arzularının ipinde kendini ve başkalarını boğanlar, asla öğrenemezler, aşkın üzerini tatmin edilebilir hiçbir aç iştahın kapatamadığını. Oysa aşk belki de suyun evrensel macerasında edindiği kendine özgü ve ebedi taddan başkası değildir. Su aşkı taşır başlangıçtan sona ve sonsuza. Aşkı, görüntülerin aldatıcı büyüsünde, hır gür içinde sevişmelerde, kaçamakların gizemli çılgınlığında arayan, hayal kırıklığı içinde  yeni bir yolculuğa çıkacaktır; bir türlü konaklayacak bir gönül bulamamanın acısıyla… Dilinde, yalnızca hoşnutsuz bir konukluğun, unutulması gereken  kekre tadıyla...

 

Sadakat yüreğine kurduğu binayı kolayca yıkıvermez giden yarin ardından.Burada işimiz bitti diye başka ufuklara koşarak avunamaz. Yüreğine aşkın binasını dikenlerin aşkı karşılıksız kalmayacaktır, bu kadar nankör değildir aşk. Siz sahiden de onun için yüreğinize bir bina mı diktiniz?.. Ya önceki aşklarınız, onların binaları ne oldu? Eğer öyleyse içiniz moloz dolu demektir. Bina  içinde eşyaların da olması gereken bir yapıysa, bedeli, masrafı var demektir bu işin. Oysa, aşkın  binası, yüreğin kendisinden başkası değildir. Bu nedenle her defasında ayrıntılarda aşklarınızı boğazlıyorsunuz demektir. İçiniz ceset dolu. Büyük olasılıkla da aşk diye yaşadıklarınızın  yerini yüreğinizde farz etseniz de, aşk değil, sizin tutkularınıza ördüğünüz zindandır yalnızca…

 

Sadece ışık vuran yanları yoktur dağların, sadece çiçekli yamaçları yoktur… Arka tarafında dik kayalar ve erimeyen buzullar da vardır… Buzul yanlarına küserek sevilmez dağlar… Kara günlerinde yaşamını izlemekte olanlarla  ateşli öpüşler yaşayamazsın… Kuşkusuz sevgili, senin yaralarının ilacı olarak var olan bir tabip değildir… Ağrılarını bölüşerek seni kazanmak değildir aşkın kitabında yazan ayet…  Ve fakat kayalıkları aşarak varılıyor zirvelere, bunun başka yolu da yok… Dağı tümüyle sevmeyenin dağa dair söylediği ne varsa  kendini kandırmaktır yalnızca.

 

Birileri vardır, belli etmeden kapıdadır gözleri. Yan yollar bulunca kaçacak su gibidirler. Bir türlü ısınmaz kanı size, toprağınıza karışamadan akar. Gidesi olan hiçbir şey yokken basit bir bahane bulur. Asıl bahanesi kendine sakladığı neyse odur.

 

Daha iyi anlarız ayrılıklarda,konukluktur ömrümüz

Ve o konuklukta bize konuktur sevgili

Bir gün gider

Bir gün gideriz

Evrenin ortasında yapayalnız bırakıp

 

Geride  rüzgârlar kalır

Bir de yıldızlar

Bir de ışık

Bir de gece

Bir de su…

 

Adnan Durmaz

12.02.2009

1/2/2009

EMEĞİN SANATINDAN 49. MERHABA

 

    Merhaba,

     11 Ocakta Sorun Yayın Kolektifi ve Sanat Cephesi'nin davetlisi olarak katıldığım söyleşide, şiirin neliği ve niteliği üzerine konuşmuştuk. Orada izleyicilerden birinin bana yönelttiği sorulardan biri de şiirimin izleyicilerin yüzde 30'u tarafından anlaşılamayacağı ve bunun sosyalist gerçekçilikle çelişip çelişmeyeceği idi.

     Gördüm ki, şiire bakış ve algılama çevreni aydın olarak nitelediğimiz insanlarda bile kalıplardan ve yerleşik anlayışlardan uzaklaşmamış durumdadır. Hâlâ şiir dilindeki soyutluk, şiiri gerçeklikten uzaklaştıran bir etken olarak görülmekte; bu yargı da insanları kolaycılığa yöneltmekte, “çıplak” şiire itmektedir. Çıplak şiirin sanatsal ve estetik yetilerinden uzaklaştığı algılanamamaktadır.

Bana göre şiir, dil adı verilen gücün yalnız insana özgü ve erkini insandan alan bir imgesel gizler sistemidir. Ama bu sistemin uçları açıktır, açık olmalıdır.

Ama bu açıklığın sınırları şiirin sınırları içindedir. Şiirin sanatsal ve estetik özünden uzaklaşan, şiirin soyut sistematiğinden günlük yaşamın somut sistematiği içine giren şiirler şiirliğinden çok şey yitirmektedirler. Şairin buluşçu ve arayışçı yönü dondurulurken şiirin çağrışım yönü de kilit altına alınmaktadır.

Bir de kapalı şiir savunucuları vardır. Şiiri kapalı gizemli, anlaşılmaz bir biçime sokmayı ve onu fildişi kuleye hapsetmeyi amaçlamaktadırlar. Şiirin hayat ve insanla bağını kopartmaktadırlar. Bunların kimliği, niteliği ve amaçları zaten bilinmektedir. Onlara harcayacak fazla zamanımız da yoktur.

Bu anlayışlar karşısında bizim anlayışımız da  şiiri bir anlam ve ses bütünselliği içinde değerlendirip sözcüklerin çağrışımsal niteliklerine ağırlık vererek, anlatılmak istenen görüntü ya da durumu anlama ve algılama uçlarını açık bırakarak şaire ve şiire özgü bir dille anlatmayı amaçlamaktadır. Savunduğumuz bu şiir, elbette çıplak şiir kadar açık bir ileti sunamaz. Ancak ileti dili düzyazı dilidir. İletiye doğrudan verilen ağırlık şiiri düzyazıya kul eder. Biz, şiirin diliyle, estetik kaygımızdan ödün vermeden de politik şiir yazılabileceğinin bilincindeyiz. Sanatsal gücümüzü de bu bilinçten almaktayız.

İşte ilk anlayış, şiirden ve şiirsellikten uzaktır. Düz yazıyla daha yetkince söylenebilecek şeyleri ölçü ve uyağın dar hücresine sıkıştırmaktır. 2. anlayış, anlamsızlıkla sırlanmış imgelerin lahdine gömmekte şiirde anlamı. 3. anlayış, şiirde anlamı duygu ve zekâya dayalı imgelerle sarmalamakta, sözcüklerin çağrışım zenginliğini kullanmakta; ders vermek, yol göstermek yerine okurun anlama ve algılama duyarlıklarını keskinleştirerek şiirden özümlediklerini yaşama dönüştürme bilinci kazandırmaktadır.

Ali Ziya Çamur

 

BU SAYININ SAVSÖZÜ

 

Günlük dilin, derinliksiz ve kuyum dirhemleriyle bile tartılamayacak denli ağırlıksız, renksiz, kokusuz ve çağrışımdan, sezgiden, doğurganlıktan, retorikten… yoksun; alımlayıcısının kafasına reklâmik sopalarla vura vura ancak, değeri kabul ettirilebilen şair döküntülerini geçerim. Cilt'e değil iç'e bakarım. Döküntü ve kaşıntı problemleri, uzmanlık alanıma hiç girmediler.

Kısaca: Okuruna illüzyon nesnesi olarak bakan, alımlayıcısını verili gerçeklikten ve böylece de insani yörüngelerden olabildiğince uzaklaştırmayı ve artık yaratıcılarının ağızlarından bile ortalığa dökülüp saçılmış  krizik ve kaotik geçitleri tepmelerinde ayaklarına hayat bağı olabilen hegemonya kontrollü, kalantor antetli kâğıtları  kirli küpüne kapatır ve gözlerimin kanatlarını ilkyaz ovalarının gariban köşeli, kalender göğüne ayarlarım. ALİ TEKMİL

 

YAŞAM VE SANATTA
        
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

 
GAZETECİ VE ÖYKÜCÜ ORHAN DURU YAŞAMINI YİTİRDİ


 

1950 kuşağı öykücülerinden, bilim-kurgu  dalında ilk yapıtlar üreten  Orhan Duru’yu 25 Ocak 2009 günü yitirdik. Öykücü yanı gazeteci yanının altında kalan Duru, 70 yıllarda öyküleriyle dikkat çekmeyi başarmıştı. Mavi, Evrim, Yeni Ufuklar, Pazar Postası, Yelken ve Dost dergilerinde ürünleri yayınlanan Duru, “Ağır İşçiler” adlı öyküsüyle 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışmasında başarı ödülü kazandı.

Orhan Duru, ilk kitabı “Bırakılmış Biri” ile adını duyurdu. Daha ilk öykülerinden başlayarak kurgu, anlatım, dil açısından deneysel bir arayış içinde olan yazar, anlatım biçimini oluşturmakta Evliya Çelebi, Kâbusname çevirisi, Silahtar Tarihi ile Naima Tarihi’nden hem dil, hem anlatım açısından yararlandı. Asım Bezirci, Duru’nun öykülerinde “karıştırım, değiştirim, uyarlama, abartma, gerçeküstüne çıkma” gibi öğeleri kullandığını belirtir.

1970’lerde yayınladığı, bir bar fedaisinin bir kadın uğruna ölümünü anlatan “Ernesto” öyküsünde CHE’yi bir bar fedaisine indirgediği için devrimcilerden büyük tepki almıştı. Hatta Erdal Öz, “Ernesto’ya Sataşma Var” adlı bir öykü yazarak Duru’nun tavrını öyküyle eleştirmişti.

Orhan Duru’nun yapıtları arasında şunlar vardır: Bırakılmış Biri (1959), Denge Uzmanı (1962), Ağır İşçiler (1974), Yoksullar Geliyor (1982), Şişe (1989), Bir Büyülü Ortamda (1991); Sarmal (Toplu Öyküler); Deneme: Kıyı Kıyı Kent Kent (1977), Hormonlu Kafalar (1992); İstanbulin (1995); Anı: O Pera’daki Hayalet (1996; Sezer Duru’yla birlikte).(EVRENSEL)

'SONBAHAR' FİLMİNE FRANSA'DAN ÖDÜL

Yönetmenliğini Özcan Alper'in yaptığı, 12 Eylülün sorgulandığı  "Sonbahar" filmi, Fransa'nın Angers kentinde düzenlenen film festivalinde 'en iyi film müziği' ödülünü aldı.

Filmin müzikleri Ayşenur Kolivar, Yuri Yedcanko, Sumru Ağıryürüyen ve Onok Bozkurt tarafından yapılmıştı.

Yönetmen Özcan Alper, ödül kazandığını Göteborg Film Festivali'ne katıldığı sırada telefonda öğrendi. Alper "Sonbahar" filminin müziklerini anlatırken, "Filmde daha önce bestelenmiş başka müzikleri de yeniden düzenleyip kullandık" dedi. Filmin yurt içi ve yurt dışında 9 ödül kazandığını kaydeden yönetmen Alper, "Ödüller tabii sevindirici bir durum. Yeni çalışmalar için insanı motive ediyor, ayrıca yurtiçi ve dışında dağıtım ve gösterimleriyle ilgili de kolaylıklar sağlıyor" diye konuştu.

Bu yıl 32'ncisi düzenlenen ve Türk filmlerinin konu olarak işlendiği Göteborg Film Festivali'ne "Sonbahar" filmiyle katılan yönetmen Özcan Alper, daha sonra Hollanda'daki Rotterdam Film Festivali'ne de aynı filmiyle katılacak.

Sonbahar filmi, daha önce de Locarnoda The Art & Essay Cıcae Prıze ödülünü, 9. Uluslararası Tiflis film festivalinde Gümüş Promethus)  ödülünü, 7-14 Kasım'da İtalya'nın başkenti Roma'da düzenlenen Uluslararası Med Film Festivalinde özel mansiyon ödülünü, bu yıl 15. si düzenlenen Adana Altın Koza Film en iyi film ödülünün yanı sıra en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülü'nü (Megi Kobaladze),  filmin yönetmeni Özcan Alper, görüntü yönetmeni Feza Çaldıran ve sanat yönetmeni Canan Çayır ortak çalışmalarından dolayı Jüri Özel Ödülü'nü, bu yıl Antalya'da dördüncüsü düzenlenen Avrasya Film Festivali'nde NETPAC ödülünü, Kars'ta bu yıl 14.düzenlenen Gezici Film Festivalinde Gümüş Kaz (İkinci Film) ve Siyad(Sinema Yazarları Derneği) ödülünü kazanmıştı.

 
YAZARLARDAN GAZZE İÇİN ŞİİR
 

Türkiye Yazarlar Sendikası’nın “Gazze İçin Bir Şiir” etkinliği, 24 Ocak saat 16.00’da İstanbul Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi.

Etkinlikte, 63 şairin ortaklaşa yazdığı “Gazze Avazı” okunduktan sonra Ataol Behramoğlu, Sennur Sezer, Gülseli İnal, Haydar Ergülen, Tarık Günersel, Sezai Sarıoğlu, Ömer Erdem, k. İskender, Nevzat Çelik, Leyla Şahin, Mehrizat, Halil İbrahim Özcan, Tevfik Taş, Nurullah Can ve Alper Çeker birer şiir okuyacak, Filistinli şairlerden şiirler seslendirilecek. (EVRENSEL)

 
12 EYLÜL’Ü YARGILAYAN KİTAP:
“GENERALLERİN ZABIT VARAKALARI”

            12 Eylül faşist darbesinin içyüzünü, “Generallerin Zabıt Varakaları” ile teşhir eden yazar Orhan İyiler, 12 Eylül’den sadece hesap sormanın yetmeyeceğini, sistemi değiştirmek gerektiğini de ifade etti. Orhan İyiler’in yazdığı ve Devrimci 78’liler Federasyonu tarafından basılan “Generallerin Zabıt Varakaları” adlı üç ciltlik kitap, Mülkiyeliler Birliği’nde düzenlenen etkinlikte tanıtıldı. Yazar İyiler’in de katılarak kitaplarını imzaladığı etkinliğe, Ankara’daki emek ve demokrasi güçleri, aydın ve yazarlar ile siyasi parti temsilcileri de ilgi gösterdi.

Etkişnlikte konuşan Devrimci 78’liler Federasyonu Başkanı Ruşen Sümbüloğlu, Generallerin Zabıt Varakaları’nın sadece faşist darbe süreçlerinde yaşamak zorunda bırakıldıkları büyük acıları, ödenen büyük bedellerin, egemenlerin topluma giydirdiği faşist elbisenin ne anlama

geldiğini anlatan kronolojik çalışma, somut bir suç dosyası olmakla kalmayıp, tarihsel hesaplaşmanın bütün argümanlarını da sunduğunu belirtti. “Her sayfasında bize ait bir tarih bütün çıplaklığıyla soluk alıp vermekte...” diyen Sümbüloğlu, kitabın aynı zamanda, 12 Eylül faşist diktatörlüğü eliyle egemenlerin sömürü, baskı ve şiddette sınır tanımazlığını da ortaya koyduğunu söyledi.

80’inde ama dimdik duran yazar Orhan İyiler de salondakilere, “Sizler büyük bir yaşanmışlığın içinden geliyorsunuz” diye seslendi. Devrimci 78’liler Federasyonu’nun, 12 Eylül faşist darbesinden hesap sormayı sadece kendi acılarının öcünü almak için yapmadığının altını çizen İyiler, “Bundan sonraki darbelerin önüne geçebilmek, Türkiye’nin gerçek demokrasiye, gerçek hukuka ve gerçek kalkınmaya ulaşmasının yolunu açabilmek için 12 Eylül faşistlerinin yargılanmasını istiyorlar” dedi. Asıl özgürlükçü olanların bu hesabı sormak isteyenler olduğunu da dile getiren İyiler, dünya ve Türkiye’nin çok darbeler gördüğünü de ifade etti. Pinochet örneğini vererek, Arjantin’de mahkûm olan işkencecilerin yüksek yargıçlarca serbest bırakıldığını belirten İyiler, “Sadece hesap sormayacağız dostlar. 78’liler dünyanın, sistemin değişmesi için yola çıktılar. Ancak o zaman generaller bir şey yapamazlar” dedi. İyiler, “Size görevler düşüyor. Direnmenin arkasından gelecek olan büyük coşkunun, yol açıcı devrimci mücadeleden insanoğlunun burçlarına, eşitliğin, kardeşliğin, barışın ve gerçek sosyalizmin, insanı insandan kurtaracak o büyük özgürlüğün öncülüğünü yapmakla görevlisiniz. Hiçbiriniz ihtiyarlamadınız o yüzden. Sizi çok daha büyük görevler bekliyor” dedi. (EVRENSEL)

EVEREST YAYINLARINDAN İLK ROMAN YARIŞMASI…


Everest Yayınları’nın, Türk edebiyatına yeni yazarlar kazandırmak amacıyla düzenlediği “İlk Roman” yarışmasının üçüncüsüne başvurular başladı. Daha önce edebiyatın hiçbir türünde kitabı yayımlanmamış yazarlar, ilk romanlarıyla yarışmaya katılabilecek. Yarışmaya katılmak için herhangi bir yaş sınırlaması yok. Yarışmaya katılacak eserlerin, daha önce başka bir yarışmada ödül almamış olması koşulu aranıyor.

Yarışmaya gönderilecek roman dosyaları, bilgisayarda, A4 boyutunda dosya kâğıdına 12 puntoyla ve 1,5 satır aralığıyla yazılıp, 6 nüsha çoğaltılmış olmalıdır. Bu standart dışında kalan dosyalar değerlendirilmeyecektir. Ayrıca her nüshaya, romanın CD veya disket kopyası eklenmelidir.

Yarışmaya katılmak isteyenlerin dosyalarıyla beraber ayrı bir zarfla kısa yaşamöykülerini, posta ve e-posta adreslerini, telefon numaralarını içeren bilgileri Everest Yayınları, Ticarethane Sok. No: 53 Cağaloğlu-İstanbul adresine APS, kargo veya kurye ile göndermeleri gerekmektedir.

Yarışmaya son katılım 29 Mayıs 2009 sonuçlar eylül ayı içerisinde basın yoluyla açıklanacak. Yarışmanın ödülü 3000 TL bu tutar basılacak olan romanın ilk basım telif ücretidir.

Yarışmaya son katılım tarihi 29 Mayıs 2009. Sonuç, Eylül 2009’da basın yoluyla açıklanacak. Ödülü alan roman dosyası ise, Ekim ayı içinde Everest Yayınlarınca kitaplaştırılacak. Ödül tutarı 3 bin TL olarak belirlendi. Seçici kurul Müge İplikçi, Semih Gümüş, Erendiz Atasü, İnci Aral ve Cemil Kavukçu’dan oluşuyor. (NTVMSNBC)

 
ARKADAŞ Z.ÖZGER ŞİİR ÖDÜLÜ İÇİN
BAŞVURULAR BAŞLADI…

Bugüne kadar şiir kitabı yayımlanmamış şairlerin aday olabilecekleri Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü’nün, on dördüncüsü veriliyor. Ödül için son başvuru tarihi 15 Mart 2009. Adayların; kitap bütünlüğü taşıyan, basıma hazır şiirlerinden oluşturacakları, özgeçmişlerini de içeren 6 adet dosyayı; Mayıs Yayınları’nın Sakarya Cad. Özkanlar 35 Apt. A Blok, No: 36 / 20, Manavkuyu, Bornova - İzmir adresindeki Ödül sekreterliğine, APS, kargo ya da taahhütlü posta ile göndermeleri veya elden teslim etmeleri gerekiyor. Mayıs Yayınları yetkilileri, Ödül alacak dosyayı 2009 yılı içinde, telif karşılığını ödeyerek kitap halinde yayımlayacaklarını açıkladılar. Özger’in ölümünün 36. yıldönümünde, 9 Mayıs 2009 tarihinde verilecek.

Ödülün seçici kurulu Sina Akyol, Orhan Alkaya, Suat Çelebi, Haydar Ergülen ve Halil İbrahim Özbay’dan oluşuyor. Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü bünyesinde, 2007 yılında verilmeye başlanan “İlk Kitap Özel Ödülü” devam edecek. 2008 yılı içinde yayımlanmış ilk şiir kitapları arasından, katılım koşulu aranmaksızın verilecek ödülün amacı; diğer yayınevlerini de ilk şiir kitabı yayımlama konusunda cesaretlendirmek.

         1996′dan beri düzenlenen ve bugüne kadar kazanan şairler: Gazanfer Eryüksel-Yücelay Sal (1996), Zeynep Köylü-Hüseyin Peker (1997), Serap Erdoğan-Hüseyin Köse (1998), Kuvvet Yurdakul (1999), Sadık Yaşar (2000), Mehmet Kâzım-Bâki Asiltürk (2001, Bir Şiiri İnceleme), Bahtiyar Kaymak (2002), Nesrin Kültür Kiraz (2003), Ertuğrul Deveci (2004), Cuma Duymaz-Sinan Oruçoğlu (2005), Hayriye Ersöz (2006), Ersun Çıplak (2007, Bir Şiiri İnceleme), Halil İbrahim Özbay ( 2008)  (MAYIS YAYINLARI)

ERGİN GÜNÇE ŞİİR ÖDÜLÜNÜN İKİNCİSİ
BU YIL YAPILACAK…

Genel Merkezi Ankara’da bulunan Çağdaş Şair ve Yazarlar Derneği (ÇAĞŞAD), Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin önemli adlarından olan, yaşarken “Genç ölmek” adıyla tek şiir kitabı yayımlamış olmasına karşın, şiirimizde kendine özgü bir ses olmayı başaran Ergin Günçe adına geçen yıl ilki düzenlenen şiir yarışmasının ikincisi bu yıl yapılacak.

Yarışmaya, 2008 yılının başından 2009 yılının Mayıs ayına kadar yayımlanmış şiir kitabı ya da kitap oylumunda dosya ile katılabilinecek. Kitap ya da dosyaların değerlendirilmesinde şair Ergin Günçe’nin şiirine paralel olarak özgün bir anlatım, imge yapısı, sözcük ve düş gücü zenginliği ve Türkçe’nin doğru kullanımına dikkat edilecektir. Yarışmada birinci gelen yapıtın sahibine 1.000 TL para ödülü verilecektir. Ayrıca 1 adet dosya veya kitap da “Övgüye Değer” olarak seçilecektir.

 Yarışmaya son katılım tarihi, 1 Mayıs 2009’dur. Yarışmaya katılacak olanlar, kitap ya da dosyadan yedi nüsha olarak aşağıdaki adrese, posta ya da kargo yoluyla ulaştıracaklardır.  Yarışmaya dosya ile katılanlar, dosyayı bilgisayar çıktısı ya da daktilo ile yazılmış olarak gönderecektir. Ödül, Haziran (2009) ayında, Ankara’da düzenlenecek törenle sahibine verilecektir. Yarışmada birinci seçilen kitap ya da dosyanın şairi, 2010 yılındaki yarışmada seçici kurul üyesi olacaktır.

Yarışma seçici kurulunda Kemal Özer, Ahmet Uysal, Ayten Mutlu, Çiğdem Sezer, Fadıl Oktay, M. Mahzun Doğan ve şairin ailesi adına Dadal Günçe yer almakta. Ayrıntılı bilgi http://www.cagsad.com/bolum.php?name=basinbiz&no=oku&sid=39 adresinde yer almakta.

 TİYATRO ELEŞTİRMENLER BİRLİĞİ’NDEN
SANATÇILARA ÇAĞRI!


Tiyatro Eleştirmenleri Birliği son dönemde tiyatro camiasında yaşanan olaylara ilişkin bir açıklama yaptı.
“Sanatçılar! Kendinize gelin!  Tepkinizi gösterin” başlığıyla yayınlanan bildiride magazin yazarı Aykut Işıklar’ın Nedim Saban’la ilgili yaptığı şoven açıklama, Nazım Hikmet’in İnek adlı oyunuyla ilgili yaşanan durum ve Atilla Olgaç’ın Kıbrıs’ta askerlik yaparken esir askerleri öldürdüğüne dair açıklaması değerlendirildi.

Açıklamada Işıkların yazısıyla ilgili şu sözlere yer verildi: Işıklar, Nedim Saban’ın duyarlılığını Musevi olmasını bahane ederek konu edinmiş, Saban’ın ticari yaşamını da olmayan, oluşmamış yazı üslubunun içine katarak kendince aşağılamıştır. Aşağılamakla da kalmamış, yazısında hedef göstermiş, alenen ırkçılık yapmıştır.

Nâzım Hikmet’in inek adlı oyunuyla ilgili yaşanan durumun skandal

olarak değerlendirildiği açıklamada ise durumla ilgili “Star Televizyonu muhabiri basında bir diğer densizlik örneği yaratarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nca sahnelenmekte olan Nazım Hikmet’in  “İnek” başlıklı oyununun afiş tasarımında oyunun adını “İnek Nazım Hikmet” olarak okumuş. Ve haber editörü de muhabirin cehaletini yepyeni bir “gaflet ve delalet” örneği göstererek: “İstanbul Şehir Tiyatroları Nazım Hikmet’e İnek dedi” diye haberleştirmiştir. Tiyatro meslek kuruluşları, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Basın Konseyi bu ikinci skandalda da ne yazık ki kendilerini kenara çekmiştir” denildi.

Diğer skandal ise, tiyatro ve seslendirme sanatçısı olmakla beraber, bir televizyon dizisinin “kurt”larından da olan Atilla Olgaç’ın, Kıbrıs’ta askerlik yaparken Rum asıllı 19 yaşındaki bir esirle birlikte 9 kişiyi daha öldürdüğünü itiraf etmesi ve bununla övünmesidir. Açıklamanın bu bölümünde “Atilla Olgaç, uluslararası diplomatik skandala yol açan bu itirafından sonra her nasılsa durumun ciddiyetine varmış ve söylediklerini: "Senaryomdan bölümler" olarak açıklamıştır. Sorunun hukuk boyutunu elbette hukukçular düşünürler, bilirler, ama bir sanatçının ya da sıradan dahi olsa bir insanın hiç utanıp sıkılmadan üstelikte esir bir çocuğu öldürmekle övünmesi ruh sağlığının yerinde olmadığını açıkça sergilemektedir. Konunun, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’nün de zerre kadar dikkatini çekmemesi hayli ilginçtir. Bize göre, Olgaç’ın sahneyi derhal bırakması, kameraların önünden ivedilikle çekilmesi ve yaşadığı travmayı elan atlatamaması nedeniyle tedavi görmesi gerekmektedir. Devlet Tiyatroları ya da televizyon dizisinin yapımcı şirketinin olanakları kısıtlı olduğu takdirde Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Türkiye Merkezi, Atilla Olgaç’ın tedavi giderlerini gerekirse üstlenecek düzey ve güçtedir” denildi.

Açıklamanın sonunda, “Son üç olay, UNESCO’ya bağlı; hem mesleki, hem de toplumsal sorumluluklar taşıyan bir sivil toplum kuruluşu olan birliğimizce, aslında sadece tiyatro camiamız adına değil, toplumumuz açısından da dikkatle izlenmekte; vaki skandallar tarafımızda, toplumumuzun kendi içinde giderek ne kadar çok psikopat yetiştirdiği ve beslediğinin kanıtı olarak değerlendirilmektedir. Bu durum karşısında medya kurumlarımızı duyarlı olmaya; basın meslek kuruluşlarımızı gerekli önlemleri almaya davet ediyoruz. Sadece tiyatro sanatçılarını değil; sessiz, sakin, tepkisiz ortamlarını koruyan tüm sanatçıları her üç skandal için: “Sanatçılar! Kendinize gelin! Tepkinizi gösterin” sloganıyla göreve çağırıyoruz”  denilerek Tiyatrocular ve ilgili kurumlar göreve çağrıldı.

 
NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

 

1/2/2009

TENEKECİ SALİH / AHMET TAHSİN


FOTOĞRAF: ENVER ŞENGÜL

 

Büyükçe bir ahırın ortasındaki ardıç direğe bağlı olan Salih, kırbaçlanmasına, yediği dayaklara ve yapılan tüm eziyetlere rağmen Nuh dedi peygamber demedi. Hatta annesinin getirdiği yemekleri de bakır siniyi ayağıyla ittirip gözlerini belertip çıplaklığına aldırmadan tekmeleyip annesinin üzerine devirdi. Tavuk etli pilavla hoşaf ortalığa saçıldı, ekmek, hayvan boklarının içine düştü. Tüm bu olan bitene akıl erdiremeyen annesinin orada diz çöküp hıçkıra hıçkıra ağlaması bile Salih'i hiç etkilemedi. Hatta tanımazlıktan gelip annesine de bir iki tekme savurdu.

Salih İstanbul'dan eski karısının yanından döndükten sonra aşağı yukarı iki haftadır bu direğe bağlı olarak, kimi hocaların dualarına, kimi hocaların da kızılcık sopasıyla attığı dayaklara katlanıyordu. Cinci Hoca'nın yıldıznamede gördüğü cinleri doğruluyor, cinsel ilişkiye girdiği peri kızını tam hocanın tarif ettiği gibi tarif ediyor, yüzlerce defa seviştiğini, hatta ve hatta peri kızının hamile bile olabileceğini, yakında çocukları olabileceğini, bunu kendisinin de istediğini, soran herkese en ince ayrıntıları ile anlatıyordu. Sadece peri kızıyla girdiğini söylediği cinsel ilişkinin ayrıntılarını söylemiyordu.

 

Kimi zaman uğraşa didine ellerinin bağını çözüyor ama kaçmıyor, öylece sabahın olmasını bekliyor, hatta samandan bir yatak yaparak orada yatıyor, sabah yanına gelenlere de gece peri kızının geldiğini kendisini çözdüğünü ve samanların üstünde seviştiklerini anlatıyordu. Gelenler Salih'i tekrar direğe bağladıklarında onlara direnmiyor, uysal bir şekilde bağlanmayı bekliyor ve tam bağlama işi bitince birden çıldırıyor, etrafa saldırmaya başlıyor, yanına yaklaşan herkesi tekmeliyor, o güne kadar hiç duyulmamış, ağza alınmayacak küfürleri ediyor, verilen yiyecekleri yemediği gibi kimi zaman üzerine işiyor, sadece suya hayır demiyor, kızılcık sopasının bedeninde açtığı yaralara aldırmadan direğin dibinde biraz kestiriyor, sonra da bıraktığı yerden tekrar başlıyordu.

 

Salih, sabah namazından hemen sonra, yakın bir köyden gelen Hacı Şıh'a, posta treninden yanlış istasyonda indiğini, bir sonraki istasyona yürümek istediğini, yürürken yolda bir ışık gördüğünü, bu ışıklı yere doğru yürüdüğünü ve bir ağıla geldiğini anlattı, sonra içerde düğün yapılmakta olduğunu gördüğünü, bunun bir peri düğünü olduğunu anlamadığını, kızlardan birinin çok güzel olduğunu, o kızın kendisine yaklaştığını, sabaha kadar birlikte halay çektiklerini ve oynadıklarını söyledi, peri kızıyla birkaç kez seviştiklerini, sabah gün aydınlanmaya başlayınca, her şeyin ve herkesin kaybolduğunu, bundan sonra da yürüyerek tren istasyonuna geldiğini orada posta otobüsünü beklediğini, onunla eve geldiğini ama peri kızını bir türlü unutamadığını tekrarladı. Perinin zaman zaman yanına geldiğini ve onunla seviştiğini sonra yine kaybolduğunu, o kaybolunca aklını yitirdiğini ve hep onu düşündüğünü, tekrardan gelmesini dört gözle beklediğini, artık hiç gelmeyecek sandığını, bunun onu delirttiğini tüm ayrıntıları ile anlattı. Hatta, kızın zaman zaman yanına gelip seviştikten sonra kaybolduğunu söylediği kısımdan sonrasını iki gözü iki çeşme ağlayarak, höykürüp haykırarak anlattı.

 

Hacı Şıh yanındakilere dönerek; 'Ahırda dua okunmaz, buradan çıkalım' dedikten sonra zaten kendisinin beklenmekte olduğu odaya, yani Salih'in babasının yanına geçtiler. Salih'in babası Mustafa Ağa, eski eşkıya takipçisiydi. Artık eşkıyalık bittiğinden çiftçilikle hayatını devam ettiriyordu. Ama o tarlalarını ekip biçmez, yarıcıya verir, senede bir kere ürününü alır, onları ambara doldurur, herkesle beraber satmaz, bekletir, kışın ortasında veya baharla birlikte kimsede buğday kalmayınca yüksek fiyata satardı. Bu yüzden evlerinin dışı ve içi kasabadaki diğer evlerden farklıydı. Bu evde; gaz lambası değil lüks lambası yakılır, ısınmak için duvarda bir ocak yerine kışın kurulan ve yazın kaldırılan göçmenlerin maşınga dedikleri Eskişehir malı saç bir kuzine soba kullanılırdı. Ortasındaki fırında her türlü hamur işini pişirmek, yemekleri burada ısıtmak mümkündü. Ama şimdi mevsim yaz olduğu için bu soba mutfak olarak kullanılan bir odada kuruluydu. Sobanın ısısından odanın tüm pencere ve kapıları açıktı ve pişirilen taze ekmeğin kokusu etrafa yayılmaktaydı. Hacı Şıh bu kokuyu duyunca peynirli, tereyağlı, ballı bir kahvaltının sevincini içinde duydu. Bu duygu Salih'e duyduğu üzüntüsünü biraz hafifletmesine rağmen, odaya dalgın ve üzgün bir yüz ifadesiyle girdi. İçerdekiler hep birlikte ayağa kalktılar, yer gösterdiler, o da gösterilen yere oturdu. Derin bir iç geçirip cebindeki tütün tabakasını çıkarıp bir sigara sardıktan sonra, tabakayı herkesin uzanabileceği bir mesafede yere bıraktı, sigarasını yakıp derin bir iki nefes çekti.

 

“Bu çocuğun hastalığı bizim ocağımızın işi değil” diye söze başladı dürüstçe. Bunun perilik bir iş olduğunu, bundan kurtulmanın mümkün olmadığını, Salih'in deli olmadığını, eziyet etmeyi bırakmalarını, hatta Salih'i serbest bırakmalarını, bu durumunun sadece kendisine zararı olduğunu, kimseye zarar vermeyeceğini, hatta ona bir oda vererek rahat etmesini sağlamalarını, peri kızının rahatça girip çıkmasını ve bir ev ortamında bulunursa belki herkese görünebileceğini, hatta Salih'e karı olabileceğini, buna benzer olayları bir iki defa duyduğunu ama şahit olmadığını Salih'in babasına uzun uzun anlattı: “Yazık etmişsiniz, şimdi bu çocuk el içine nasıl çıkacak, insan yüzüne nasıl bakacak, dövmekle delinin akıllandığı nerde görülmüş, kaldı ki bu çocuk deli değil” diye de ekledi. Mustafa Ağa'nın minderinde oturduğu için de üzerine fazlaca gidip ayıpladığını çok açıkça belli etmediyse de laf arasında üstü kapalı söyledi. İçi rahatladı.

 

Gelen kahvaltıda beklediğinden fazlası vardı, hatta acılı sucuk, tereyağında yüzer vaziyette önünde durmasına rağmen, taze ekmeği ona fazla daldırıp görgüsüzlük etmedi. Kalaylı bir tabakta yığılı duran bala da aynı mesafede kaldı ve çömlek peynirini tercih ederek alçak gönüllülük gösterdi.

“Salih'i direkten sökelim ama nasıl zaptedeceğiz” dedi babası. “Geldiği gün, ahırda benim atı kırbaçla dövmüş, bağlı hayvan kan ter içinde kalmış, atı Salih'in elinden aldık ama yanına üç gün yaklaşamadık, yem veremedik, torba takamadık. Ertesi gün kilerde yığılı duran kışlık yufkanın tamamını yere indirmiş üzerinde tepinmiş, ana avrat küfrederek un ufak etmiş kuru yufkaları. Sonra da donunu çıkarıp Büyük Camiye kadar koşmuş, çeşmenin başında kadınlar bakakalmışlar, kızlardan birisi bayılmış.”

“Bu çocuk böyle değildi, bunu karısı olacak o kahpe bu hale getirdi, cini de periyi de o musallat etmiştir. İstanbul'dan bunun peşine düşüp gelmeden düşünecekti buranın nasıl bir yer olup olmadığını. Geldi, sevindik düğün de yaptık, iki oğulları oldu. Neymiş, çok çamurmuş kasaba, insanı görgüsüzmüş, sobada saman mı yanarmış. At arabasıyla Sungurlu'dan kömür getirdik ama durduramadık kadını. Kahpe bırakıp gitmeseydi, bu da onun peşine düşmezdi başına da bu gelmezdi. Her yer Kur'an, abdest suyu; bu cin peri nasıl girer eve anlamadım” dedi Hacı Şıh'tan medet umarcasına.

 

“Öyle değil” dedi Hacı Şıh. “Onu çözmeden önce, hatırlı birini bulun getirin, konuşup ikna etsin, sonra bir ay kadar yanında kalsın, hatta birlikte yatıp kalksın, güven kırıcı bir şey yapmasın, biraz da teline oynasın, periden filan söz etmesin, Salih söz ederse konuyu kapatıp başka konulara yönelsin, hatta ava filan gitsinler.” Söz buraya gelince “Av olmaz dedi” Salih'in babası; “Silah var, bu deliye güvenilmez.”

 

“Tazı ne güne duruyor” dedi Şıh; “Çakmağın Bağları tavşan kaynıyor” deyince Mustafa Ağa söyleyecek söz bulamadı ama bu fikir de kafasına yattı. Ertesi gün Salih'in damat olduğu gece sağdıçlığını yapan kendi arkadaşı avcı Zübeyir'e haber saldı. Burada epeyce kalacak, tedarikli gelsin, tazıyı da getirsin diye tembihlemeyi de ihmal etmedi.


Üç gün sonra Zübeyir, ağızdan dolma çiftesi omzunda, yanında tazısıyla birlikte, ayakları sekili, alnı beyaz akıtmalı siyaha yakın kırmızılıktaki Arap atının üstünde dimdik çıkageldi. Atın terkisindeki ağzına kadar armağan dolu heybenin kayışları iyice gerdire gerdire kapatılmıştı. Atı diğer hayvanların yanına koymayıp, tek başına temiz bir ahıra koydular ve torbasına bolca arpa doldurdular, Zübeyir'i de yürüdükçe tahtaları gıcırdayan, duvardan duvara yüklüğü ve sedirin bir kenarında da gusülhanesi olan penceresi sokağa bakan odaya aldılar. Tazı bahçenin içinde eve çıkan merdivenlerin altında kalakaldı.

 

Zübeyir, Salih'in yanına üç gün girmedi. Babası ile her şeyi konuştular. Mustafa Ağanın namaz için her camiye gidişinde ona eşlik etmedi ama cumaya birlikte gittiler. Zübeyir Cinci Hoca'nın anlattıklarını yarım kulakla dinledi, duyduklarına tazı kadar kıymet vermedi.
“Şıh'ı bir daha görelim bize akıl versin” dedi Zübeyir. Şıh'ı çağırdılar. “Bizim bağ evini size hazırlatayım” dedi Şıh, Zübeyir, ”Etrafta insan istemem” dedi, anlaştılar. Dördüncü gün, Zübeyir Salih'in yanına kucağında temiz çamaşır ve elbiselerle girdi. Yarım gün orda kaldı. İçerden küfür sesleri gelmedi ama hıçkırık sesleri geldi. Zübeyir ahıra leğen ve sıcak suyla sabun istedi, verdiler. Berber istedi çağırdılar. Ahırdan önce Zübeyir çıktı, arkasından bir deri bir kemik Salih.”Salih'in atını hazırlayın” dedikten sonra, “Benimkini de” diye sert bir sesle emir verir gibi dimdik konuştu. Orada hazır bulunan akrabalar koşturup denileni yaptılar, Salih'in ne anası ne de babası avluya çıktı; pencereden görünmemek için iyice geriye çekilerek, Zübeyir, Salih ve Zübeyir'in tazısı gözden kaybolana kadar ağlaştılar.

 

Bağ evine varıncaya kadar yol boyu Salih de Zübeyir de hiç konuşmadılar. Attan inip yine sessizce içeri taşındılar. Evin içi bezenmiş, etraf iyice düzenlenmiş, hatta çardağın etrafı yeni süpürülmüş yeteri kadar kap kacak bırakılmış, kuyudan yeni çekilen iki helke dolusu temiz su ocağın hemen yanına yanında bir bakır maşrapayla birlikte bırakılmıştı. Gaz lambaları ağzına kadar gazla dolu olarak lambadanlıkta duruyordu. Konuşmadan heybeleri açıp içindekileri çıkardılar. Konulan yiyecek onları burada bir aydan fazla beslerdi. Kavurma dolu çanak çömlekler, kangal kangal sucuklar, pastırmalar, yağlı tahanlı çörek ekmekler ocağın yanına sıralandılar. Zübeyir dört şişe boğma üzüm rakısını da bunların yanına koydu. Bağ sahibi tarafından oraya bırakılmış meyvelerle, yoğurt bakracı ile kuru soğanı da o sırada gördü.

 

Ocağa birkaç çalı çırpı atıp tavayı ocağa sürüp soğanı doğradı ve kavurmanın yağından bolca atıp, soğanları kavurarak içine kavurmayı doldurdu. Bir tas da yoğurt koyarak sofrayı kurdu. Rakının birini açıp toprak tasa doldurdu, su ilave etti. Oturdu, Salih'e gel dedi. Salih de gelip sofraya oturdu ve sofra altını dizlerine çekti. Zübeyir kavurmadan bir iki lokma alıp ağzına attıktan sonra rakıdan bir yudum alıp Salih'in önüne sürdü. Salih de alıp içti. Bunu daha önce de yapmışlardı. Zübeyir yemeğin ortasında Salih'e “Nedir bu peri işi?” diye doğrudan sordu.

 

Salih gözlerini elinin tersiyle sildikten sonra; “Ben Müyesser’i sevmiştim Zübeyir ağbi” dedi. “Bizi terk edip gittikten sonra peşinden İstanbul'a gittim, çok aradım, ama buldum sonunda. Manavlık yapan bir adamla evlenmiş, daha doğrusu imama nikah yaptırmışlar. İki katlı bir evde oturuyorlar, manav alt katta. Manava sordum ‘Müyesseri, ne yapacaksın?’ dedi adam, karımdı bizi terk etti görmeye geldim dedim, adam beni evine çıkardı, Müyesseri çağırdı, beni gösterdi, “kahve yap buna” dedi ve dükkanına gitti. Sedire yanyana oturduk. Hiç konuşmadık. Kalkıp bana kahve yaptı, sonra” manav iyi adam”dedi. “Ben sizin oralarda yaşayamam bunu sana söyledim, ben şehre alışığım orada deli olurdum ben” dedi. Ben sustum. “Karnın aç mı” dedi. “Tok” dedim. “Bir daha gelme” dedi. İçim doldu, kalktım ceketimi aldım ve merdivenlerden kendi başıma indim. O arkamdan gelmedi. Manav dışarıda sandalyede oturuyordu, bana bakmadı bile. Kadıköy mü ne diyorlar, oralara, tren garına kadar yürüdüm. Posta Treni var, biraz yavaş gider dediler ama ben de zaten gitmek için acele etmiyordum. Trene bindim. Hiç deniz görmemiştim, yine görmedim. Sor, de ki; gar nasıl bir şey, vallahi farkında değilim. Trende kim vardı, ben nerede indim bilmiyorum. Tren rayları boyunca yürüyüp Fakılı'ya nasıl geldim, onu da bilmiyorum. Ne zaman akşam oldu ne zaman sabah oldu farkında değilim. Ceketim trende kalmış, üstüm başım perişan. Beni tanıyanlar yanıma geldiler. Herkes bir şey soruyor, kime ne diyeyim. Beni alıp kasabaya getirdiler. Babam perişan oldu, anam ağlar, konu komşu bahçeye doluştu, say ki ölü çıktı. Kimi seyre gelir kimi ibrete. Herkes bir şey sorar ben susarım. Böyle başladı her şey” dedi Salih, gözlerini sildi. Bir süre susuştular.

Epeyce böyle kaldıktan sonra Zübeyir “bu peri işinin aslı ne?” dedi, bir daha.

Bu sırada Salih toprak tastaki rakıdan içmekteydi, yüzü kıpkırmızı olmuştu ama bir dinginlik gelmişti. Günlerdir ilk defa bir minderde oturuyor, önüne konan yemeği yiyor, insan gibi konuşuyordu.

“Üç dört sene önceydi” diye yeniden söze başladı. “Çörtüklerin Ali kafayı bozduydu bizim mahallede. Okutmadık hoca bırakmadılar, kâr etmeyince, akıllansın diye dövdüler, döve döve de öldürdüler. Ben de ölmek istedim hepsi bu!” Rakıyı tepesine dikerek hepsini bitirdi.

 

“Benim de senden bir isteğim var Zübeyir ağbi” dedi, başını kaldırıp yüzüne bakmadan; “Müyesserle evlendiğimizde ilk geceyi bana sen anlatmıştın. Bir daha anlatır mısın?



13.01.2009


AHMET TAHSİN

1/2/2009

KARASEVDAM-FİLİSTİN'İM-KERBELAM / ADNAN DURMAZ


















KOLAJ: ADNAN DURMAZ




Göğüse sığmayan yüreklerin
Yüreğe sığmayan sevdaların
Karasevdalı insanlarıyız
Ekmeği yaratmak kumdan
Ölümsüz destanlar büyütmek
kanla
Bize özgüdür
Kaç bin yıldır
Özgürlük kanadı yaralarımız
Türkülerimiz yalım yalım hasretti
Kana susamış yamyamlar geldi sonra
Vampirler- it sürüleri- ölüm simsarları
Katletmek için yaşama ilişkin ne varsa
Ayakları paletli azrailler geldi

II
Yekinip
Yürümek istedi
Zincire vurulmuş dağlar
Utandı çöl
Utandı gök
Yürümek istedi su...
Kundaklarında ölüleriyle
Yürümek istediler
Gidenlerin arkasından
Gayri bir daha ölmeyecekti kuşlar
Çiçekler açmayacaktı vahalarda
Kimseler bilmezdi bu suskunluğu
Ayrılığın böylesini kim yaşamıştı
O gök değildi bu gök
Bu ayaklar insan ayağı değildi
Ölüm parmaklıydı işte elleri
Kesindi
Sönmüştü dağlarda ateşler
İlkyaz gelmeyecekti onlar olmadan
Gelmesindi!

Dağlar
Göğsünden vurulup, düşenlerini
Duyulmamış ağıtlarla bastı bağrına
Ve onların türküsünü söyledi çöl rüzgarı
Yalnız onlar gül açtırırdı kumda
Sevemezdi böylesine hiç kimse anasını
Yürekleri özgürlüğe susuzluktan çatlak
Düştüler ey dost
Düş
tüler...

Türkülerini
Ağıtlarını
Namuslarını almış gidiyorlar
Gayri onlar için
Her yerdedir Filistin
Her yerde savaşmaya gidiyorlar gene
Dirilmeğe sürekli
Yeniden dirilmeğe...

III
Susan benim yellerimdir
Güllerimdir solan
Kanarken ağıtlarda bir büyük destan
Çölün en büyük hasreti
Ben
im
dir Filistin' de

Anam kaldı o dağların ardında
Kucağımda can veren yavuklumun
Son sözleri ürperir
Silahımın söylediği ağıtta...
Bu kan
Bu dünyaya karşı inatla atan nabız
Benim(dir) Filistin' de

Hırsından çatlayan kalbim
Öylesine bükük omzumda
Dönüp bir yol
-Hoşcakal-diyemedim dağlarıma

Giden ayakyarım olsun
kalbim kalıyor
kanıyor
yanıyor
toprağımda
Hiç kimse anlamasa da
Bu anka yeniden dirilmesini bilir
Bombalar, mitralyözler bin kez parçalasa da...

IV
En eski zamanların yoksuluyum
Binlerce yıllık sevdamı gömdüm sana
Atalarım dağların ardında kaldı
Yüzlerinde çizgi çizgi hasret teriyle
O nazlı özgürlüğü yasayamadan
Yıkıntıları altında ülkemin

Ey kum!
Binlerce yıllık susuzluğunu
Irmak ırmak kanımla giderdim
Kardeşlerim senin için vuruldu
Vatanım
Sevdam
Umudum dedim sana
Vuruldukça hasretine
İçimde yeniden can oldu kinin
Gayri hiç bir gömüte sığmaz bedenim
Ey haklı direniş destanlarının yoldaşı
Ey Filistin!
Sevgilim!
Direnç kaynağım benim!

Sana dünyanın en sevdalı türkülerini
Ben yaktım!
Benim gibi sevemez vatanını kimseler
Bir yanım sende kaldı
Bir yanım sana giden yollarda
Karasevdam
Filistin' im
Kerbelâm
Neredesin sen!
Neredesin sen!
Neredesin! ...



1/2/2009

ÖZGÜR FİLİSTİN ÖLMEDİ / BABÜR PINAR


RESİM VE KOLAJ: ADNAN DURMAZ



Bir anda geldi işgal sabahı beklemeden
Sokaklar henüz coşmamıştı çocukça
Çorak tarla karşıladı ayrık otunu çıplak
Çürüyen köke sarıldı yediveren
Kuşlar cıvıldaşarak
göçünü bıraktı telaşlı ağaca

Evleri sarsan depremin öcü
kışa bırakılan hesabı silmedi
Kan düştüğü yerde çözdü gücü
Özgür Filistin ölmedi

Saçını toplayıp gitti palmiye ağacı
ürkek duruşa yurt oldu sığınak
Soluğunu kendine sakladı avcı
Kuşlara gözünü dikti tank
Şoven güç kırdı kızıl mührü
zamanın orta yerine düştü kargaşa
Merhametli sapan sarıldı taşa

Çöl yurt konuşurken vuruldu
yaranın içinde karardı kurşun
Olmayacak sanılan oldu
Ölmeyecek denilen kutsal düş öldü
Toprak bir gecede örttü üstünü suçun
Öyküsüz vurgun patlattı yılgın ödü

Küflenmiş acısını savrularak
kendi sağlığına soktu eşkıya
Kanın bedelini ödedi çılgın arzu
Açılan gediği dikenle dikti halk
Deniz sürdü iyileştirici tuzu
kanayan ırmağın ağzına

Bakır kimlikte ışıyan alameti
bıraktı çocukların ortasına
özgür Filistin ölmedi
sesi eylemin kaynağında varsıl
tuz basar halkın yarasına

 

1/2/2009

İNSAN NERESİ.../ AZİZ KEMAL HIZIROĞLU


KOLAJ: ADNAN DURMAZ


 

 

 

en azı göremeyen hangi çoğu

akar gibi su, ihanet duruşu –çağdan kir

sevmek denenmeye

öpmek bilinmeye   

selâm verilmeye

sonsuzu sonlu yaparken tıkanıp kalmış dokunuş

ve hiç kurcalanmamış kayıp dil

köhne çıkınıyla gövdeden söze nasıl

güvençle yoğrulmamışsa erkek gülüşü

göz unutulmamışsa nahif kızın saçında

aydınlık hanidir sabah neresi...

 

ölüm ilmekli askerse çoğu

okşar gibi parmak, tetik duruşu –arpacıktan gez

gül koklanmaya

bahçe kurulmaya

oyun oynanmaya

yası şölene çevirecek çocuk dağları kırılmış

ve yavru kekliği büyütememiş ova

kanlı gövdesiyle mezardan mezara niçin

göğüs kafesini ısıtmamışsa bebeğin başı

duvarlar arası yolcuysa annelerin çığlığı

insanlık hanidir insan neresi...

 

1/2/2009

FİLİSTİNLİ ÇOCUK / HAMZA İNCE*BİR YALANCI BAHAR ÖFKESİ ZALİMLERİ

FİLİSTİNLİ ÇOCUK



KOLAj ADNAN DURMAZ


Vuruldu geceler
Yalnızlığı suda yakarak
küflenmiş acılara üşümeyi takan
Yorgun çocuk yaşam direncinden
Coşmaz sokaklar çorak tarla rengi
Çürük kökte yarık ayak
Cellatın suratına bırakıyor kan
Telaşlı bir sonla

Sesiz bir öcü
Dona kayıtlıyor kan
Doyarsız bir kışın kar savurmasında
ölen çocukların bedeni

Hazan toplayıp gitti yapraklarını
Sığınaklar yurtsuz bir Filistin
Ah çekmeyen bebe bedenleri
Orta yerine düştü insan sufatına
Vuruldu gece küflenmiş acilarda
Hayat üşümeyi taktı

Yakıldı kutsal düşte umut
Kurşun izi ırmağın ağzında
Taktı üşümeyi
Yalnızlığı suda yakarak

 

HAMZA İNCE



 




BİR YALANCI BAHAR ÖFKESİ ZALİMLERİN

 


FOTO:İNTERNETHABER.COM


Başlangıcı bir son zalimliğin
Son gök gürlemesi kurak bulutların
Anaların çığlıklarından kopan öfke gerçek
Bir yalancı bahar öfkesi zalimlerin

tek başına taşıyor dünyayı sırtında
yüreği ıstırap içinde
binlerce minik beden,
feryat içinde
haykırıyor
kendini dünyanın efendisi
kan emicisi görene
şiddetle öfkesini

yaşamı silmişler taştan kalpler ile
gökyüzünü karartmışlar,acı içinde
bu öfkeli yürekler
yeni yürekler içinde
ruh olup dikilecek
karşısında zalimler
ölümden acı olacak öfkenin intikamı
geçmişinden kalan…


DEVRAN MİRSAL


 

1/2/2009

BÜTÜN KALKANLAR İNSİN / OSMAN COŞKUN


RESİM: BATYA SAGY


Uyan!

Aklımda kaybetmeye yüz tutmuş aşklar
Yoluma taş koymuş hasımlar serde aşk var
Başta akıl ne gezer ayaklar altında
Eski yaralar esti yine dokunma yarama
Bilmezsin!
Yalnızlık eski düşmanımdır fırsat kollar

Dayan!

Bitmese de sağanakların yürekte aşk var
Dağlar saklar çığlıkları yıkılsın feryatlar
Gözlerinin kaçkınıyım sokak firarlarında
Duvarlara yazılar yazan boyacı küpüyüm kimi zaman
Fırça kayılmış akşamların yüz akıyım
Haklıyım sevdasından muzdarip mülteciler kadar
Ölmekse en çok mülteciye yakışırdı, peşinde umutlar

Ziyan!

Aklım firar bilirsin doğru yol seni bilir
Yolcular ziyanlık mertebesinde zebile ramak var
Yâr aşkı yamacında akşamın serde ayrılıklar
Nerede diye sakın sorma korkularım senden kalma
Miadını kaybetmiş bütün şiirler hatıralar ve fotoğraflar
Güller arasından Mecnun’un gözlerinden sesleniyorum
Leyla olsan kaç yazar aşkın son durağında sana yanıyorum…

Yalan!

Sevilerin sarkacında yer küre buz tutmuş
Ocak ayının tezatlığı bu bize
Bilirsin ocak ağustos gibi yanmalıdır
Ve çoğu zaman ocağımıza incir ağacı dikilir
Gölgesinde ben seni düşünürüm, inanma
Seni kandırmak gökten yıldız kaydırmak gibidir
Sen iste galaksiyi kaydırayım ayaklarına
Dileklerin sağanağında aklım gölgeli haziranda
Senden ayrı ne kaldıysa hepsi hatıra
İnandın mı, sevdiğim kıyamam sana…
Serde şairlik var imgeler takayım saçlarına…

Kalan!

Kurulu düşlerim var uykularımdan
Korkularım mevsimlik değil
On üçüncü aydır senin adın sığmazsın on iki aya
Elde kalan birkaç yalan biraz dolan
Kim söylemişse sana “ güzelsin “ diye
Aklına şaşarım bugünkü güzelliğin faydası kime?

Gitmek korkmaksa korkuyorum güzelliğinden…

1/2/2009

MEVSİMLERLE GELEN / NİLGÜN ACAR * DUVAR / VEYSEL TAŞ

MEVSİMLERLE GELEN


RESİM:BATYA SAGY


Dört bölümlü zaman yumağı
döndükçe dünya çözülür usul usul
yüzyıllar boyu durmadan
görünmeyen eller dokur nakış nakış
sonsuzluğun usta sanatçısıdır doğa

yaprak yeşilinde kuş cıvıltısında
çiçek dalında kelebek kanadında
esen yelde coşkun sularda
gürül gürül damarlarımızda
yaama sevinci İlkbahar

denizin okşayan mavi kollarında
balıkçı ağlarında sünger vurgununda
pamuk tarlasında alın teri başakta
yıldız dolu ılık gecelerde
tadı damağımızda kalan Yaz

sapsarı bir gülüşle salınır Eylül
yalım yalım tutuşur yaprakuçları
derin iç çekişlerle boşanır bulutlar
yalnızlığı yaşar çığlıkçığlığa parklar
buğulu gözlerde ayrılık şarkısı Güz

yoksulun bağrında ısırgan otu ayaz
çocuk gülüşlerinde bayram sevinci kar
toprağın ninnisiyle umuda durur tohum
çapkın öpüşlerle baştan çıkarır ateş
kızarmış ekmek kokusunda tüter Kış


NİLGÜN ACAR




 

 

DUVAR


 

 

 

 

Bir duvarda kan var
karşı duvarda
ürkek barışın güvercini
hüzünlü şimdi
için için ağlar içine ağlar.
oysa şimdi duymaz
insanlık ve barış adına..

bir duvarda cani var
insan var
öldürülmeye programlanmış
birilerince
elinde kan

bir duvar, ne can var
nede insanlığa vereceği kan
kaçınılmaz sonda
hüsran yaptığından
adına barış denilen
ve insanlık adına
utanmazlarsa
arka planda



VEYSEL TAŞ

 

1/2/2009

ATEŞİN KIZI ZİNYEZDA / İRFAN SARİ

 


 RESİM: LORENCY

 

İzleyenlerin canını okuyan bir filmden değil senin güzelliğinden yazıyorum bu kez. Çok ama çok tehlikeli bir güzelliğin var, çünkü giderek yakıcı olmaya başladın bende. Ateşin güzelliği yakmadan evvel dolaşır gözlerde, eğer ateş değilsen tanrı seni neden alev saçlarla yaratmış? Kıpkızıl saçlarınla nehirleri kurutan sen, bana şiirler okutup halden hale eğiriyorsun bir çelik tarakta.

 

Şimdi sen gönlümün içinden geçmişsin bir kere, daha geçmene gerekte yok, orada aslını yitiren bir yeni yürek var. Bütün hatıralarıyla, bütün benliği ile bir mahkum yürek. Dağları, taşları, vahşi doğayı hayran ederken kendine beni bu yürekle esir etmiş olman haksızlık… Yakıcılık…

 

Bileklerin bileklerimde çok uzak bir yerlerde ateşten kelepçe olur.

 

Bunun hikayesi uzundur. Anlatması zor.

 

Bir başka düşünüyorum seni, daha başka düşünmek neyse işte o. Ateşin rüzgardan çoğalması neyse o, ya da rüzgarın kanatlarını ateşin mavisine bırakması neyse işte…

 

Kor kızıl kıyametim,

 

Seni dili yasak bir coğrafyanın ateşle yakılmış haritasında buldum, çocuklar el pençe durmuş, yiğitler selem sabahında. Elinde bastonu son nefesini son koşusunda tutanların mezar telaşının kaybolduğu bir dem. Vakit geç olsa bile…

 

Ve pürüzsüz bir sabahı andıran yüzüyle dağlardan derdiğim çiçekleri sana benzeterek bulmuşum. Kırmızı çiçekleri… Yani ateş kırmızısı… Yani seni anlatmanın tarifini lal bir kadından dinlemek gibi bir kırmızı… Eller ile, gözler ile dudakların müziksiz ritmiyle… Bir kadın, bir dilsiz kadın tarafından nasıl anlatılacaksa öyle… Elleriyle saçlarını tarif etmek korkunç kızıl...

 

Elbette devran dönecek, cennet yine güzellikler faslı olacak. Yani kor saçlım, devrim olacak dönerken devran. Ben seni yine seviyor olacağım, ama sen yine tehlikeli güzelliğinle kalbime bütün ölümsüzlük marşlarını ezberletecek ve beynimi fiyakalı ikazlarla donatacaksın.

 

Nazlı bir güzellik,

 

Yani sevdalım rüzgar gelip değmeden de dalgalanan bir deniz gibi çalım atan alev-i bir güzellik. Titrek, ürkek ama yakıcı. İntihar ettiren bir nazlılık, bir yol hikayesi değil, bir akşam romantizmi bu bir tarihi yürüyüş güzelliğidir.

 

Tehlikeli…

 

Ama bütün tehlikeler tedbir aldırmaz mı insanda. Tedbirde aşkı yücelere taşımak aşığın işidir. Öyle usta usta taşımak ve kasılarak göğüs germek.

 

Damarlarından aşka şarap taşımak da aşık işidir. Şarabı o damarlarda dinlendirmek, uykusunun demi tutsun diye geceyi gündüze kavuşturan salisede bile nöbette kalmak. Varsın adı mahzenci olsun. Varsın gözlerinin en sıcağında şarabı ısıtsın.

 

Ey nazlı güzelliğin tehlikeli ateşi!

 

Benim gönlümden başıma vuran ateş, seni felsefeymiş gibi sevmenin yangını. Bütün ormanlarımı yaktın. Kurumuş damarlarım ve kül olmuş toprağımla her bahar yeşil, her kış beyaz açmaya beni kuran yine sensin. Ömür saatim.

 

Senin kapında bin yıldır…

 

Duran benim, aşık olan ben!

 

İRFAN SARİ



EMEĞİN SANATI GRUBUNDAN A.ZİYA ÇAMUR, YAŞAR DOĞAN VE BABÜR PINAR’IN DA TEBLİĞLERİNİN YER ALDIĞI KONFERANS METİNLERİNDEN OLUŞAN BU KİTAP SORUN YAYIN KOLLEKTİFİ TARAFINDAN YAYINLANDI. ORADAN İSTENEBİLİR.

EMEĞİN SANATI GRUBU ŞAİR-YAZARLARINDAN EMEKÇİ ŞAİR ŞEREF ÖZTÜRK USTA'NIN İLK ŞİİR KİTABI YAYINLANDI:
"seksen kere söyledim

benden şair olamaz dedim

yüreğim hep kavgamdaydı

sınıfıma sevdamdaydı"



GAZZE'DEN YİTEN İNSANLIK

EMEĞİN SANATI DOSTLARI:

 Devrimci Siteler i ziyaret et
Link Sitesi Bedava siteler Linkcenneti.com
Sitenizi Ekleyin!
Blog Ekle-Site Ekle

Google Gruplar
EMEĞİN SANATI grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et
Blogcu ile yapıldı