Sanatın şimdiki görünen durumuyla sınıflar mücadelesinin geldiği nokta bir bütündür. Doğallıkla her dönem kendi sanatsal atmosferini/beğenilerini de beraberinde getirir. Günümüzün yoz-kozmopolit burjuva kültürü, tekdüze insan modeliyle tüketim tutsağına dönüştürülen bireylerin beğenilerini belirlemektedir. Beğeniler çok geniş çaplı manipülasyonla üretilmektedir. Burjuvazinin ideolojik-sanatsal hegemonyasının çeperinin çok büyük olması ise işçi sınıfının yaşadığı son dönem yenilgileriyle paraleldir. İşçi sınıfının ve emekçi halk hareketlerinin emperyalizm karşısında yaşadığı yenilgi burjuva edebiyatının hegemonya alanlarını muazzam genişletmiştir. Burjuva demokrasisi tarihsel misyonunu tamamlayıp tarihin önünü tıkayıcı bir despotizme kapı açarken kendi despotizmini güçlendirecek sanatsal üretimini de gerçekleştirmektedir. Teknolojik gelişmelerle vitrinini yenileyen sistem, eskisinden daha fazla alana ideolojik etki yapmaktadır. Kapitalist pazara yönelik mistik, bireyci popüler sanat, kitlelerin meta endeksli afyonudur. Bugünün burjuva sanatçıları da bireyci, tamamen içgüdüleriyle hareket eden, toplumsal rol ve sorumluluklarının dışında soyut konular ve insanlar çizmektedirler eserlerinde. Bu sanat anlayışlarında yansıyan ve yaşananlar eşyanın doğasına uygundur, ancak bu durum kendini ideolojik/örgütsel/sanatsal anlamda yeniden üretemeyen Sol’u her geçen gün daha da esir almaktadır. Böylelikle kapitalist piyasa koşullarını refarans alan, “sınıflar mücadelesi üstünde” salt “aydın” konumuyla “tarafsızlık” safsatasıyla yazmak isteyen sözümona “sosyalist” birçok sanatçı türemiştir. Bu türden sanatçılar, Marksist kavramlarla, burjuva gericiliğini yani bireyci çöküş edebiyatını, Sol’un içine sokmaktadır. Mitolojinin gerici yorumunu, bilinemezci görüşleri, gerçekleri çarpıtan imge üstü imgeleri ve bireysel bunalımı bulamaç yaparak, âdeta Sol cenahtaki ileri atılımlarla bu saçmalıkları özdeşleştirmeye başlamışlardır.
İnsanı salt ruhsal tepkimelere dönüştüren popüler Amerikan filmlerinin gerçekdışılığı romana, şiire vb.’lerine fazlasıyla sinmiş durumdadır. Bu eserlerde “güzel” olan gerçeğe aykırılıktır, düşselliktir, fantezidir, mitolojik mistitizimdir. İnsanın kendine, doğaya, bedenine, sosyal ilişkilerine yabancılaşmışlığıdır. Milyarlarca insan, bir avuç emperyalist tiran tarafından düşsel-metafizik bir kültürel ortama kitle iletişim araçlarının manivelasıyla zorlanmaktadır. Medyanın ürettiği sanal dünya ile yaşanan dünya arasında kanla-ölümle-şiddetle yükselen ve adına “demokrasi” denilen bir duvar vardır. Bu duvar milyarlarca ücretli kölenin beynini iğdiş etmek için “sanat” afyonuyla renkli ve cezp edici hale getirilmektedir. Böylece emekçiler üzerinde bu sanat anlayışının sanatın yarattığı narkoz ile meta fetişizmi yükseltilmekte, kapitalist piyasanın nefes borusu açılmaktadır.
Küresel kapitalizmin bir parçası olan Türkiye, yoz ve kozmopolit burjuva kültür çürümüşlüğünün girdabında can çekişmektedir. Can çekişin uzamasına en çok katkı sunan “sol” daha çok batıdan gelen kalpazan sanatçı müsvetteleridir. Düşsel dünyalar içinde gerçekliğin üstünü örten ve bunun anlaşılmasını “sol” söylemlerle gizleyen suçlular, “barış”, “demokrasi”, “sanatçı tarafsızlığı”, “hayırseverlik”, “romantizm”, “sanatçı özgürlüğü”, “hümanizm”, “cinsel özgürlük”gibi kavramlarla emekçi halkalara darağaçları kurmaktadır.
Ancak bu darağaçlarının yağlı urganları Sol’un sanat alanında ideolojik müdahaleyi zamanında yapmaması/yapamaması ile her geçen gün çoğalmaktadır. Bugün, ne hazin burjuva sanatçılar ile sosyalist sanatçılar arasındaki fark flulaşmış durumdadır. Aynı sisli mekânlarda, AB ve “sivil toplum” destekli ortamlarda, aynı banka sermayesi destekli yayınevlerinde, aynı ekranlarda görülmektedir. Ve Sol için bu durum sanatsal alanda ideolojik mücadele şöyle dursun daha da kafa karışıklığını artırmaktadır.
Yarının kazanılması için, saflarımızdaki sisli havanın dağıtılması, süreklilik içinde kopuş, ayrışma ve birliğin yaratılması gerekmektedir. Sol’daki siyasal-örgütsel-ideolojik davranışlarda malûl olan tüm hastalıklar birkaç kat daha mistikleşerek/burjuva ideolojisiyle kaynaşarak sosyalist sanat cephesinde ağır bir travma şeklinde yaşanmaktadır. Sol cephede kabul gören sanatsal faaliyetleri gruplandırır ve neye yaradığını tasnif edersek:
· Örgütsel sorumluklardan kaçış veya kopuş için sanatsal faaliyet
· Ruhsal travmayı, bireysel egoizmi meşrulaştırmak için sanatsal faaliyet
· Sol’un “üstünde” ve tatlı sularda kalmak ve böylelikle “akıl hocalığı” yapmak için sanatsal faaliyet
· Örgütsel bir likidasyonla legale çıkmak ve sistemle bütünleşmek için sanatsal faaliyet
· Sol popülist sanatsal ranttan faydalanabilmek için sanatsal faaliyet
şeklinde görülmektedir ki, bu olumsuz görüngünün altüst ya da paramparça edilmesi için öncelikle sosyalist gerçekçi yöntemle sorunun teşhis edilmesi ve zararlı unsurların tedavi, olmazsa teşhir ve tecrit edilmesi gerekmektedir.
Bu türden geniş çaplı bir proje ideolojik-siyasal-sanatsal merkezileşmeyi hedef alan bütünsellikle ve uzun menzilli güçlü bir Sosyalist Sanat/Edebiyat Cephesinin yaratılmasıyla mümkündür. Çünkü sınıflar mücadelesinde egemenlere karşı başarı bütün cephelerde güçlü ve donanımlı kadroları gerektirir.
Şimdi şu soruları sorabiliriz: Türkiye’deki Sol’un arabesk/romantik sanat perspektifiyle bu cephenin genişlemesi mümkün müdür? Saflarımızdaki burjuva kültürü ve ideolojisiyle hesaplaşmadan ilerleme nasıl olacaktır?
Artık reel sosyalist uygulamalar ve onların sanat edebiyat politikaları geride kaldı. Sosyalist gerçekçiliği biçimselliğe indirgeyen uygulamalar yenildi. Kemalist resmî ideolojinin birçok bulaşıklığını içinde taşıyan geçmiş dönem Türkiye Sosyalist sanatçıların eserlerini taklit etmek de kimseye bir şey kazandırmıyor. Bugün “yeniden üretim”in gerçekleştirilme zamanıdır. Ancak eskinin altedilmiş bir durumda, yeninin içinde kendisini barındırması ve onu daha üst düzeyde yeniden üretmesi şartıyla. Sanatta da süreklilik ve diyalektik kopuş zorunludur. Ödevimiz bu kopuşu gerçekleştirecek kolektif bilinci, aklı ve eylemi bir Sosyalist Sanat/Edebiyat Cephesi şeklinde mevzi mevzi gerçekleştirmektir. Geçmişi ve bugünü iyi anlamak, öğrenmek ve onu aşmaktır.
“İçerdeki Dışardaki Cezaevinden Bizim Şiir Antolojisi” çağrısı yaratılacak cephenin bir mevzisi olmayı önüne koymuştur. Stratejik amaçları bir fakat farklı formasyonlarıyla temel ilkeler yörüngesinde bir arada olmayı, deney aktarımında bulunarak birbirimizden-farklılıklardan öğrenmeyi, farklılıkları sentezleyerek bu zenginliğimizde yeninin üretimini gerçekleştirmeyi hedefleyen bir mevzi. Bu mevzide birlikte iş yapılmasını hayat ve mücadele öğretmiştir. Bu mevzideki bizim sanatımız sosyalist gerçekçi yöntemle, işçi sınıfından ve emekçi halklardan yana, işçi sınıfı ile birlikte taraf tutan edebiyat olacaktır.
Yeni bir yılın ilk saniyelerinden itibaren gördük ki her zaman olduğu gibi gelen gideni aratmaya devam ediyor. Tarihin geçmişten bugüne gördüğü en büyük toplu katliam, soykırım, naklen tüm dünya halkları tarafından bir dizi film gibi seyrediliyor. BM ve diğer insan hakları konusunda ahkâm kesiciler bu katliamı onaylarken insan hakları, barış gibi tüm evrensel değerler gözler önünde sıfırlanıyor. İsrail saldırıyor, çoğu çocuk, yaşlı, kadın Filistinli canını yitiriyor. Tüm erdemler erozyona uğrarken biz hâlâ terörist sıfatı kimin önünde onu tartışıyoruz.
Öte yandan ülkemiz toprakları silah kusmaya başladı. Geçmişten bugünearta kalan kirlibir savaşın cephaneleri su yüzüne çıkıyor. Susurluk geldi Ergenekon’a dayandı. Kimi önemli adlar, kirli savaşın komuta kademesindeki bir adla birlikte gene sansasyonel operasyonlarla gözaltına alındı. Çeşitli tepkiler oluştu. Ama görüyoruz ki, bu kirli ad ve ilişkili olanların bir çoğusosyalistlere ve Kürt halkına yönelik faili meçhullerde, kıyımlarda buluşuyor. AKP iktidarının çoğu kez muhaliflerine sansasyonel olarak salladığı Ergenekon kılıcı, Demokles’in kılıcına dönüşse deortaya çıkan pislikler gösteriyor ki, kontrgerilla yavaş yavaş su yüzüne vuruyor ya da buna dönük umutları pekiştirici olgular var.
Bugünlerde kimliği ve neliği belli Hilmi Yavuz’un “şiir ve hayat” üzerine yazısı konuşuluyor. Zaman gazetesinde yayınlanan bu yazıda gene kaş altından Marksistlere yüklenmekte: “Öteden beri vulgar Marksist bir poetikanın dayatmasıyla, şiirle hayat arasında zorunlu bir bağ olması gerektiği düşünüldü.” Bu vulgar (kaba) sıfatını kimin için kullandığını üstü kapalı geçiyor Yavuz. Bugün de savunulduğunu da ayrıca belirtiyor.
Şiir ve hayat ikilemi üzerine yazısını kuran Yavuz, Amerika’yı yeniden keşfedercesine hayatın şiire doğrudan değil dolaylı girebileceğini belirtiyor.Söze Adorno’da aldığı alıntıyla başlıyor: “lirik şiir, Dünya'nın, Kapitalizm dolayımında 'şeyleşme'sine ('reification') ve burjuva ideolojisinin bu 'şeyleşme'yi gizleyip örtbas etmesine karşı, 'kendine özgü bir muhalefet'i dilegetirdiğini bildirir. '[Lirik şiirin] yüceliği, ideolojinin gizleyip örtbas ettiklerini açığa çıkarmasındadır” Yavuz, bu alıntıylaideolojilerin şiirden uzaklaştırılmasını imlerken aklıma Nâzım’ın Halide Edip’e yanıtı geldi. Halide Edip, Nâzım’ın şiirlerini beğenmiştir ama ideolojik olmasından yakınır ve “İçlerinde ‘Taranta Babu’ ve sırf ideoloji propagandası olan parçalar çıkarılırsa ‘Benerci Kendini Niçin Öldürdü’ derecesindeki eserleriyle gençler arasında, hatta bu devirde dahi sıfatını alabilecekler vardır” der. Nâzım da, “Hey sersem bayan, ben dâhi değilim, fakat iyi bir sanatkârım ve bunu her şeyden önce ideolojime borçluyum. Eğer sizin iyi sanatkârlarınız yoksa, ideolojinizin bugün artık iyi sanatkâra muhteva olamayacak kadar tefessüh etmiş olmasından gelir" diyerek ağzının payını verir.
Hilmi Yavuz, sanat ve hayat konusundaki sözlerini dolambaçlı olarak alıntılarla doldurduktan sonra sonuç bölümünde şu yargıya varır: “Sanatın amacı, gerçekliğin taklidi ya da yansıtılması değil, gerçeklik duygusu (vraisemblable) uyandırmaktır.” İşte burada Yavuz Marksistlere yakalanıyor.Evet sanatın amacı Marksist sanatçılara göre de ne gerçekliğin taklidi ne de yansıtılmasıdır. Amagerçeklik duygusu uyandırmak da değildir. Bu olgu belki romanda, sinemada söz konusu olabilir. Sanatın bütününde değil. Sanatın amacı, toplum-doğa gerçeğini, bunların gerek kendi içlerindeki çelişkilerini, gerekse birbirleriyle olan çelişkilerini diyalektik bir yaklaşımla estetik olarak, anlatmaktır.
Yavuz’un son yargısına biz de katılıyoruz elbette: “Bir şiirde, somut ve maddî hayatın şiire doğrudan dahil edilmediğine bakarak, o şiirin hayatla ilişkisi olmadığını sanmak yanıltıcı olabilir.” Hilmi Yavuz’un derdi ne şiir, ne hayat! Hayata ancak gölgelerden bakabilen şairin derdi ait olduğu çerçeve içinden Marksistlere saldırmak.
Hep olumsuzluklar yaşıyoruz gibi görünse de, elbet güzel şeyler de olmuyor değil.30 ve 31. sayılarımızda sosyalist sanat sitelerine, grup ve hareketlere çağrı yapmıştık. Emeklerimizin dağ başlarında ıssız yollarda tek tek ağaçlar gibi kalmadan bir bahçeye, giderek ormana dönüşmemiz gerektiğini dile getirmiştik.Bu çağrımıza ilk yanıt veren ve yanıtlarını işbirliğiyle hayata geçiren Sorun Yayın Kolektifi şair ve yazarları tarafından oluşturulan Sanat Cephesi (sanatcephesi.org) olmuştu.Sanat Cephesi’nin “Kültür-Sanat Konferansı”na grubumuzdan ben, Yaşar Doğan ve Babür Pınar tebliğ sunmuştu. Son olarak 2. Çukurova Kitap Fuarında Sorun Yayın Kolektifinin düzenlediği toplantıya çağrıldım. Bu arkadaşlarla tanışma, söyleşme olanağı buldum. Oradaki etkinlikte şiirlerimi okudum, Emeğin Sanatı’nın sanata sosyalist bakışını anlatma olanağı buldum. Sanata ve hayata bizim gibi bakan dostlarla tanışma olanağı bulduk. Bu etkinlikler çoğalarak buluşarak sürecek elbette.
Ali Ziya Çamur
BU SAYININ SAVSÖZÜ
İşte sanatçıyı diğer bireyden ayıran şey; yaratma cesaretinin olmasıdır. Etkilenme diğer bireylerde bir karşılaşma olarak kalır. Esinle yazıyorum diyen şairlerin yanılgısını ben şöyle algılıyorum. Bir karşılaşma vardır. O karşılaşmada sözcükler varlıkla yokluk arasında devinen ‘im'lerdir. İşte o " im'ler düşüncelerimizde bir olayın etkisiyle imgeleşir. Şair bunun bilincinde olmadan yaratma cesaretine adım atmıştır. Varlıkla yokluk arasında devinen sözcükler bir imgeyle varlığa dönüşmek için şairin iç dünyasında fırtınalar koparır. Artık imge sonbahar yaprakları gibi dökülmeye başlar; yani dışlaşmak için uçuşur. Kalemi eline aldığında dizeler su gibi akar. Şaire şiirini nasıl oluşturduğu sorulunca; bu hazırlanma sürecinden habersiz olduğu için, şiirle somutlanışını, esinle açıklar. Kimileyin de dil akıtacağı yatağı bulamadığı için sözcükleri yanlış kullanır.
Şairde etkilenmenin gizil gücü karşılaşma ve yaratma cesaretidir. Şiiriyle somutlanışı da fiilin özneleşmesidir. Doğuştan yetenekli şairde yaratma eylemi "fiil" yoktur. Şiir onda töz olarak vardır. Tektir. Hareketsizdir. Şiir de, kendi de fiilsiz öznedir.NURSEN URAL
YAŞAM VE SANATTA 15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ
ATTİLA İLHAN ROMAN ÖDÜLÜ “KASIRGANIN GÖZÜ” ROMANIYLA NECATİ TOSUNER’EVERİLDİ
İş Bankası Kültür Yayınları tarafından Attila İlhan anısına düzenlenen ve bu sene roman dalında verilen “Attila İlhan Roman Ödülü”nü kazanan yapıt açıklandı. Doğan Hızlan başkanlığındaki seçici kurul, Necati Tosuner’in Kanat Yayınevi tarafından yayımlanan “Kasırganın Gözü” romanını ödüle değer buldu.
Doğan Hızlan başkanlığında Cengiz İlhan, Talat Sait Halman, Nursel Duruel ve Semih Gümüş’ün katılımıyla toplanan jüri, hikayesini kurgulama biçimindeki ustalığı, işlediği sorunu açık ve örtük yanlarıyla yansıtma olgunluğu, dili başlangıcından bugüne kullanma yetkinliği ve Türkçeyi yazınsal dil içinde yoğunlaştırmaya ve zenginleştirmeye dönük olarak verdiği emek nedeniyle, Necati Tosuner’in Kanat Yayınevi tarafından yayımlanan “Kasırganın Gözü” romanı ödüle layık bulundu
Kurul aynı zamanda, 2009 Attila İlhan Ödülü’nün “Attila İlhan Üzerine Yapılan Araştırma, İnceleme, Eleştiri” dalında verilmesini kararlaştırdı. (EVRENSEL)
NAİL ÇAKIRHAN GENÇLİK ÖDÜLÜ DÜZENLENDİ…
Mayıs ayında gerçekleştirilecek 4. Akyaka Uluslararası Edebiyat Günleri’nde, ekim ayında yitirdiğimiz mimar Nail Çakırhan anısına şiir yarışması düzenlenecek. Uluslararası Ağa Han mimarlık ödülü sahibi Nail Çakırhan’ın anısına düzenlenecek şiir yarışmasına 1985 ve sonrası doğumlu bütün üniversite lisans öğrencileri katılabilecek. 4. Akyaka Uluslararası Edebiyat Günleri kapsamında düzenlenen yarışmada dereceye girenler 22-23-24 Mayıs 2009 tarihlerinde, Akyaka Belediyesi’nce Akyaka’da konuk edilecekler.
Yarışmanın jüri üyeliği görevini Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı GökhanCengizhan, şairler Kemal Özer, Şükrü Erbaş, Bozan Yaman, İbrahim Baştuğ yürütecek. Yarışmada plaketin yanı sıra birinci kitap setiyle ödüllendirilecek.
Şiirlerde konu sınırlaması bulunmuyor ve yarışmacılar en çok üç şiirle katılabiliyorlar. Şiirlerin daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış olması şartı bulunuyor. Yarışmaya katılacak şiirlerin en geç 1 Mart 2009 tarihine kadar tulayakkoyun@hotmail.com adresine göndermeleri gerekiyor. Yarışma sonucu 22 Mayıs 2009 tarihinde duyurulacak. Yarışmada dereceye girenlere ödülleri Akyaka Uluslararası Edebiyat Günleri etkinlikleri içinde verilecek.(SOL)
EMEKÇİ ŞAİR ŞEREF ÖZTÜRK USTA’NIN
İLK ŞİİR KİTABI ÇIKTI: “SEKSEN KERE SÖYLEDİM”
Emeğin Sanatı şair-yazarlarından emekçi şair Şeref Öztürk Usta’nınilk şiir kitabı “Seksen kere söyledim”yayınlandı.
Şeref Usta, 1947 yılının 1 ocak günü Makedonya da Tetova da ( Kalkandelen ) doğdu . 1956 yılında serbest göçmen olarak Türkiye ye geldi. Türkiye de kendisini bekleyen zorlu yaşam koşulları içinde ustalık mahareti gerektiren ve ona “Usta” payesini de kazandıran çeşitli işlerde çalıştı. Patronluğu ve işçiliği bir arada yaşamayı becerebilen ender insanlardan biri olarak hem davasının hem sevdasının hem de kavgasının peşinden koştu. Bir yandan çeşitli sendikalarda işçi sınıfını temsil ederken bir yandan da aslanın ağzındaki ekmekten payına düşeni alarak yuvasındaki kuşlarına taşıdı. Zamana ,yaşama ve kendisine başkaldırışı kaleminden döküldü dizelere. İlk şiirleri 1969 yılında Adana Zafer gazetesinde yayınlandı. Bir çok şiiri başta Ada Dergisi olmak üzere Emeğin Sanatı dergisi, çeşitli yıllıklar , gazeteler ve dergilerde yayınlandı. Bunun yanı sıra Kamalak Edebiyat ve Sunak Dergilerinde de ismini duyurdu. Şiirleri Fikret Otyam ve Atilla İlhan’ın da dikkatini çekerek eserlerinde yer buldu. Çeşitli internet dergilerinde ve şiir sitelerinde de bir çok şiirinerastladığımız Şeref Öztürk Usta, aşkını da sınıfına ve kavgasına dahil ederek dizelerine dökmüş ve farklı kişiliğini şiirlerinde de yansıtmıştır.
Şiirlerine yaşamın her alanı ve her tür yaşamsal eylem konu olmuştur. Duru bir dille yazdığı şiirlerinde her okuyanın kendisine dair alacağı bir mesaj mutlaka vardır. 1967 yılında yazmaya başlayıp ‘’ kırk yıldır yazıyorum , bir karınca kadar yol alamadım ‘’ diyen şairimiz sayısız şiirleri arasından derleyip sayılı sayfalara sıkıştırdığı şiir kitabına yine kendi üslubunca bir isim verdi: “80 kere söyledim benden şair olmaz dedim” diyerek farklılığını bir kez daha ortaya koydu. Öykü ve deneme alanında da yapıtları olan Usta’nın diğer yapıtlarının da kitaba dönüşmesini diliyoruz. (KAYNAK:LAVARACI.COM/R. AKYOLLU )
ANTAKYA’DA YAYINLANAN DAR SOKAKDERGİSİ’NİN
OCAK SAYISI ÇIKTI…
Antakya’da yayınlanan aylık Edebiyat Dergisi “Dar Sokak” ın6. Ocak sayısı çıktı. Dar Sokak’ın son sayısında 2008 yılına dair değerlendirmeler öne çıkmakta: 2008’de Antakya edebiyat ortamı, 2008’de edebiyat, dergiler ve şiir, 2008 yılında edebiyat dergileri değerlendirilmekte. DergideArife Kalender’in, Faiz Cebiroğlu çevirisiyle Macit Abu Goş’un, Halil İbrahim Polat’ın, Ahmet Yılmaz Tuncer’in şiirleri yer almakta.Ayrıca öyküleriyle Alper Akçam, Ferit Sürmeli, A. Kadir Konuk; denemeleriyle Onur Aslan, Hasan Yolcu ve Murat Altınöz’ün sinema sanatçısı Nur Sürerle söyleşisi yer almakta…
Dar Sokakdergisine ürün göndermek isteyenler için posta adresi, PK 16 Antakya- Hatay. Editörlerin e-posta adresleri:Türkiye Editörü Murat Altunöz(murataltunoz@hotmail.com), Avrupa Editörü Faiz Cebiroğlu(faizce@hotmail.com)
HRANT DİNK’İN SESİ HİÇ DİNMEYECEK!
Acısı taptaze içimizde kanamakta. Gülüşlerinde faşizme karşı umut saçan bir bahar kan içinde hâlâ. “Su Çatlağını buldu” diyen sesi kulaklarımızda çınlıyor. Ve onun sesinde yiten bir düş şahlanıyor. Grileşen renklerimiz buluyor yeniden nüanslarını. Acısı kor gibi duruken içimizde çok sözü de gereksiz buluyoruz. Şimdi dostları şu seslenişle çağırıyor Hrant’ı anmaya, diğer dostlarını. Gelin birlikte bu sese kulak verelim. “19 Ocak'ta, Saat Üçte, Aynı Yerde... “
Hrant Dink aramızdan ayrılalı tam iki yıl oldu.O’nun devlet görevlilerince ya da onların gözetimi altındakatledildiği oraya çıktı. Deliller karartıldı. Yakalanan bu kanlı cinayetin ortağı sustular. Kimileri ise terfi ettirildi. Şurası gerçek ki, bizler bu ülkenin yurttaşları olarak, güvercin tedirginliğinde, gerçek failleri bulunmamış suikastlarla bir arada yaşamaya alışmak istemiyoruz. Bu akıl almaz cinayetten nefret üretmeyen onurlu kalabalıklar olarak, bebeklerden katil yaratan karanlığa ışık düşürmek için, ülkemizin aydınlık geleceğine sahip çıkmak için, adalet için, barış için, kardeşlik için, Hrant Dink davasının mağdurları ve takipçileri olarak her 19 Ocak ‘ta onun halkların kardeşliğini anlatan sesini çınlatmaya devam edeceğiz.
ONBEŞLER VE MUSTAFA SUPHİ UNUTULMAYACAK!..
Kazıdık on beşlerin ismini, Kanlı kızıl bir mermere! Bir çelik aynadır gözlerimiz, On beşlerin resmini Görmek isteyenlere...
Nazım Hikmet / 1925
On dört yoldaşıyla birlikte Mustafa SUPHİ Karadeniz'in azgın sularında can verdiğinde 1921 yılının 28 Ocak'ı 29 Ocak'a bağlayan gecesiydi. Mustafa Suphi 1883 yılında o zaman Trabzon'un bir ilçesi olan Giresun'da doğdu.İstanbul'da hukuk fakültesini bitirdikten sonra Avrupa'ya gitmiş, oradaki öğrencilik yıllarında ise sosyalist fikirlerle tanışmıştır. Anadolu halklarının içinde yaşadığı sömürü ve baskı koşullarını değiştirme mücadelesi için ülkeye döner. Ülkeye döndükten sonra öğretmenlik, gazetecilik gibi işler yaparken sosyalist düşüncelere yakın çevrelerle de bağ kurmuştur. Ülkenin içinde bulunduğu gidişatın sorumlusu olarak gördüğü saraya ve emperyalizme karşı mücadeleye atılan Mustafa Suphi, tutuklanıp Sinop kalesine sürgün edilir. Halkın aydını olma sorumluluğuyla hareket eden M. Suphi, tutsaklığa kendi elleriyle son verir. Trabzonlu motorcu Mustafa Reis'in yardımıyla on yoldaşıyla birlikte Sinop zindanından firar eder ve Karadeniz'in iri dalgalarını, mavi sularını aşarak Rusya'ya geçerler.
Suphi orada Bolşeviklerin saflarında sosyalist devrim savaşına katılır. Ama onun aklı kendi vatanındadır. Anadolu halklarının emperyalizme karşı isyan ateşlerini parça parça tutuşturmaları karşısında sabırsızlanır. Bir an önce ülkeye dönebilmenin koşullarını zorlar. Rusya'da kaldıkları süre içinde diğer bir grup Türkiyeli devrimciyle birlikte Türkiye Komünist Partisi'ni kurarlar. Ardından da Anadolu'daki kurtuluş savaşına katılabilmek için Ankara Hükümetiyle ilişkiye geçerler. Kemalist yönetim onların geri dönme isteğine olumlu cevap verir. Bunun üzerine Bakü'den yola çıkarlar. Fakat, Kemalist hükümetin ihanetinden habersizdirler.. 11 Ocak 1921'de TKP önder kadrosu Kars'a varır.. Kars'tan Erzurum'a doğru yola çıkan TKP heyeti yol boyunca hükümetin tezgâhı olan protestolara uğrar. Erzurum'da protestolar iyice artar. Bunun üzerine TKP heyeti Trabzon'a yönelir. Onları, Trabzon'da ise Mustafa Kemal’in muhafızıTopal Osman’ın örgütlediğiKahya Yahya çetesi beklemektedir. Kahya Yahya ve adamları TKP'lileri "İnebolu'ya götüreceğiz" aldatmacasıyla bir balıkçı motoruna bindirip denize açılırlar. Fakat motor Karadeniz'de fazla yol almadan çetenin adamları Mustafa Suphi ve on dört yoldaşına saldırarak onları katlederler. Tarihin bu dönemine, bu büyük katliamla birlikte yazılır Karadeniz'in adı.
Mustafa Suphi ile birlikte katledilenlerin adları: Samsun Hançerli mahallesinden Mustafa Suphi, Üsküdar Ahmet Çelebi mahallesinden Ethem Nejat (İzmir Maarif Sadr-ı Sabıkı), Erzincanlı Aşçıoğlu Bahaeddin (Muallim), Uşak’ın Hacı Hüseyin Mahallesinden Kasım Hulusi, Sürmene’nin Asu Kariyesinden Kıralioğlu Maksut, Cihangirli Hilmioğlu İsmail Hakkı (Doktor), Van Ercişten Ahmetoğlu Hayrettin (Nefer), Bandırma Manyas Nahiyesinden Hakkı Bin Ahmet Ali (Topçu Yüzbaşı), İstanbullu Emin Şefik (Mühendis), Kadıköylü Tevfik Bin Ahmet (Tayyare Yüzbaşısı), Manisalı Kazım Bin Ali (İhtiyat Zabiti), Erzincan’ın Akdağ Kariyesinden, Hatipoğlu Mehmet, İzmir Tilkilikten Hacı Nustafaoğlu Mehmet, Kandıralı Cemil Nazmi Bin İbrahim, Meryem (Mustafa Suphi’nin eşi)
29 Ocak 1921’de Karadeniz’de söndürülmek istenilen kıvılcım bugün yolumuzu aydınlatıyor. Bu kıvılcım Kızıldere’de, Çiftehavuzlar’da, Dersim’de, Karadeniz dağlarında, Toroslarda ve Ege dağlarında, 19 Aralık’ta, 19 Aralık’tan F Tipi Hapishanelere... alev olup büyüdü. Mustafa Suphi ve yoldaşlarını saygıyla anıyor, uğruna öldükleri inançlarına sahip çıkıldığını belirtiyoruz. Anıları mücadelemizde yaşıyor.
ONBEŞLER İÇİN
Yangınlara fazla bakan gözler yaşarmaz
Alnı kızıl yıldızlı baş secdeye varmaz
Dövüşenler ölenlerin tutmaz yasını
Yine fakat bir yıldırım zulmeti yırtsa
Sağır göğün koynundaki çanı haykırtsa
Anıyoruz göğsünüzün son sayhasını
Eski cihan yeni cihan önünde eğil!
Aramızdan birkaç yoldaş ayırmak değil,
Her ne yapsan varacağız emelimize!
Karadeniz…bunu duysun derinliklerin:
O ateşli göğüsleri delen hançerin
Kabzasını alacağız biz elimize!
Nazım-VaNu (Batum, 1922)
NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler. Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com
Çek biiiiir pilav üstü kuruuuu!.. Mis gibi tereyağlı pilav mis gibiiii!.. Ağzında dağılır gider helva gibi kuru fasulye buyur abii. Kar gibi beyaz pilav bu, ülkeler üstü vızır vızır vızır satıyoruz, yemesen de kokla ucundan kenarından, tadını alan bırakamaz, yemeyen bin pişman ağabeyii!.. Zincir mağaza olduk, artık, açıldık saçıldık dünyaya, kahraman milletimin millî yemeği bu. Yutturturuz abi, az veren candan çok veren maldan. Hamuduyla verir gibi yapar kepçe kepçe alırız. Tepsi tepsi sunarız alınteri bu alınteriiii!.. Petrol denizlerinden çek oğlum Barzani, ikram et ağabeylere. Bastığın yeri toprak deyip geçmeee!... Getir oğlum, bekletme yengeyi, STK’lara paket servis kadın lider dolması. Bereketli topraklarda yetişiyor bunlardan daha bizde çoook var. Çıtır kıtır kahraman kadınlar. Demir leydilerimiz taş gibi dolmalaaaar! İçi dolu turşucuk keskin sirke küpüne zarar. Zarar deme abi yüreğim dayanmaz cayır cayır yanar, at bir iki safra işçi, kurtar şirketi… Ondan kolay ne var? Yöresel yerel çorba etmişiz buram buram kaynıyor tencereler. Gel de yeme ağbiiii!.. Gel de yemeeeee!.. Her biri çakı gibi allahıma, kin acısı, kuyruk sancısı baharı biberi yerinde. Öfke, aman dikkkaaaaat ağzın yanar. Yutturmaca bunlaaar!.. Üstüne bir bardak sulandırılmış yoğurt, biz ayran diyoruz sizde ne diyorlar ağabeyii! Köpüklü köpüklü buzzzz gibi milli ruhla servis ediyoruz… İçip içip kudursun uluslar. Yetmez abi bu kadarı, yetmez kârlar, daha çok şişmeli cebimiz, aksırana tıksırana kadar yedireceğiz, yutturamazsak ayvayı yiyeceğiz. Göbekler şiştikçe oturacak midenize taş gibi kiiii yemek üstü gelsiiiin deriiiiin uykular… Uyur gezer oylar, yüzer gezer aynı bokun içinde politikaaaalar!.. Vatan, millet salatalarııııı üzerine nar ekşili limonlaaaar!.. Götürelim abi malı, gemi Nuh’un gemisi derler ya, bu krizde o da batar… Bu gemide her yöreden yemeğimiz var. Acıssooool acıssooollll, kan gövde lokantası çökerdi gitti. Dayanamadı rekabete ağabeyler. İçten çökertmeli ikramlarımız varrrr. Yedikçe yaramaaaz, yedikçe yaramaz eder adamı. Yaraları saracak neoliberal sollamalarımız vaaaar. Sakatat da satıyoruz abi biz, korsan böbrekler, ihraç malı dallamalar. Beyin salatalarımız harikaaa. Ciğeri beş para etmez kavurma…
Şarap gibi eskitiyoruz eski söylemleri burada. Yeni dünya düzeni pencerelerini açtık hava değişsin diye… İçerisi buhar olmuş, oğlum açın açın cam, pencere, ufkunuz genişlesin iyice. Yok öyle kaçamak işler bizde ağabeycim. Her şey meydanda, bak tertemiz mutfak, gir bak içeride ayna gibi her yer aynaaaa!.. Nereye baksan bal dök, yala. Kalite çemberimizi genişletiyoruz burada. Halka şeker, hoptrinam. Daha çok yiyeceksiniz daha çoook, şişecek göbeklerle cepler. Suyunu çıkardığımız pire gibi çalışkan kahraman garsonlarımız vaaaar!.. Koçlarım benim, sanduka bile kurduk onlaaraaaa...
Gel vatandaaaaş gel, vatan kurduralım sana! Tepsi de tepsi baklavaaaaa... Küresel ısınmada döne döne pişirdik, bunlar kaçmaz ağabeyiiii!.. Bir tadan bir daha bırakmazzzz!.. Yemesen de ucundan bal tut da yalaaaa!..
Her işin başı sağlık abiiii, üstüme iyilik sağlık!.. Sağlık için yürütüyoruz da biz bu garsonları, mitingini de yapıyorlar paşa paşa… Maksat spor olsun ağabeyiiii!.. Bütün lokantaların garsonları körleşiiiiin!.. Biz kurtarırız sizi el yordamıyla…. Kurulacaksa turşu, onu da biz kurarız alllaaama!.. Her yol buraya çıkar, her köşe başında zincir mağazamız vaaaaar!.. İçi dolu turşucuk kurarız da kurarız her ülkede magandaaaa, gurur duyuyoruz onlarlaaa!.. Sil oğlum sil, izi kalmasın. Kan gövde kesmece bunlaaaar!.. Kurarız yenisini turşuların. Yükselir yeni yapılar. İçi dolu turşucuuuuk!.. Suyu sıkılmış emeeek!.. Ulus üstü kuruuuuu!.. Çek oğlum çeeek!.. Daha çoook yedireceğim vaaaar... Her mahallede bir uykuluk minareeee!... Her kapıya uyaaaar!.. Gel aslanım geeeel!.. Ekmek de elden su daaaa!.. El açık, kapı açık buradaaa... Soy soy, doğra evladım, soy soy doğra parçalaaaa!.. Kör bıçakları bile iyice millî duyguylaaaa. Parçala yavrum parçalaaaa!..
ıraklı fuad mektebin ilkinde aramıza katıldığında “arap” diye dalga geçen bir velede aşk ettiğimde bir tokat
rüşt iken rüştiyede saldırınca bir mâ’sûma aynı tarz bir velet elinden tutup fırlattığım vakt
yıllar sonra akademinin önünde meteliğe kurşun sıkan ‘likörcü amca’ya kurşun sıkmaya kalkışan bir densizin ümüğünü sıktığım ân olunca mîât bir sinagogda yârimi öptüğümde hahamımsı bir ahlâk bekçisinin “günah” diye yürüdüğünde üzerime ‘sevgisiz soytarı’lığını vurduğumda kızarmayınca sahtekâr surat
ekmeğin hamurunu eksilten fırıncıya fırınının içinde ‘halkın ekmeğinden çalamazsın ey hırsız’ deyip yumruğu attıktan üç ay sonra mâhkemeden “para cezası”yla kaçınca son sür’at
hiçbir haksızlığa tahammül etmediğimde hiçbir yalana boyun eğmediğimde hiçbir yanlışı evetlemediğimde köz olup haykırınca içimde ‘şi’r’ ve ‘hayât’
gazel oldu rûhumda gayrgazap
TAN DOĞAN
KUŞLAR VE ÇOCUKLAR
RESİM: SAİNT MARİA(deviantart.com)
-Gazze için -
Kayanın üzerinde kuşlar yok Gitmişler karanın ak olduğu diyarlara Masalların boynu bükülmüş Kıyıcığında uyuyan çocukların Göz çukurlarına toprak dolduğundan beri Gökyüzünde düşen parlak yıldızların kuyrukları Ölüm saçıyor Kadının saçlarında alev Dikenli tellerin gerisinde Ağzında feryadın buruk tadı
Şarkılar ve bulutlar Küsün bize küsün Uçurtmaları lanetlemeli şimdi Rüzgar acıma bize Acıma bize tenimize değsin biraz alevi güneşin Azıcık bilelim acının tadını Acının tadını bilmeden Ağlayamayız ölüp giden çocuk kuşlara
-oradaydım bir on yıl kadar suya yazdım derdimi on yıl yastaydı toprak, yastaydı meyveye durmadı ağaçlar-
viraneydi evleri, oradaydım kara taşlar tutmuştu çığlığı ve külü savruluyordu ekinlerin kaçışan bir çoban köpeğini gördüm buluncaya sahibini önünde diz çöken usulca koklardı o cansız bedeni henüz sıcaktı teni, sıcaktı ve açıktı gözleri
oradaydım tek sıra halinde yürütülürken kadınlar çocuklar tutuşurdu şalvarından ve her iki adımından birini çocuklarına atardı kadınlar
oradaydım üstüme düştüğünde cansız bir beden altında saklandım o zamansız ölümün bir ölünün altında diyorum bir ölünün altında saklanırken doğdum üstüme damlayan kanından bir ayağım kaldı o ölümün altında
oradaydım bulutlar çevirdiğinde güneşi el koydukları atlarla, elde tüfek geldiler onlar kucaklaştı toz duman ve kırbaçlar indi birer birer ‘baldırı çıplakların’ sırtına… Harput’a varınca o ‘baldırı çıplaklar’ tanıştılar bir kara trenle sürüldüler uzağa, o bilinmedik yollara elleri bağlanıp sürüldüler beşer onar ve yarısını kırdılar yollarda ağlamak yasaktı, gülmek uzak
oradaydım acı acı böğürürken o kara tren bir kulun kulu dahi yoktu yanımda ve pencerelerinde evlerin aralanmış perdelerin ardına gizlenmiş gözler biçerdi boynumu
oradaydım durak haricinde durduğunda o kara tren kundaktaki bebeler, yaşlılar birer birer koynuna atıldığında kuru derenin uludu çakallar, uludu durdu gece boyu… ve sabah güneşi indiğinde gözüme ağlamak istedim olmadı, kurumuştu göz pınarı açtım gözlerimi, açtım düz gitmek için ana avrat, kız kısrak…
Beyaz bir gül gönder bana Kefensiz çocuklar ülkesinden Yüreğim dar geliyor artık acılarıma....
Ölümlerine mezar taşlarının bile ağladığı çocuklar tanıdım Nasıl gülsün yüzüm Onurun alaşağı edilip Aymazlığın baş tacı edildiği günler gördüm Nasıl dinsin sızısı kalbimin
Nasıl zor bir bilsen Masal diye anlatabilmek hayatı Sığınaklarda ölümünü bekleyen minik bedenlere
Seni kandıramam küçüğüm Ak güvercinler yerine Top mermileri uçuşurken göğünde...
Şimdi kavgam, Dünyanın göğsünde açılan şarapnel yarasıdır Sakla öfkemi küçüğüm Sakla ve içindeki yaşama sevinciyle harmanla Gözyaşıyla sulanmış toprağının mirası olsun bilincin
Beyaz bir gül gönder bana Kefensiz çocuklar diyarından Beynim dar geliyor artık acılarına...
MELİH COŞKUN
SAAT
RESİM:ANDREAS ZİELENKİEWİCZ
Bütün zamanların
İşsizlik korkusu olmayan tek işçisi En çok sen çalışırsın Bant usulü zamanın önünden geçişi Hiç aşınmaz makasın Köpek balığı gibi çeneleri, Yalnız sevgiden izinli.
Dilimle! Dilimle zamanı en eşit şekilde Kırpıp kırpıp pazarla Kıymetini bilmeyen müşterilerine, Pazarla bir göz pırıltısına. Çalışkanına, tembeline... Hiç arkana bakma!
Biraz yorulup yavaşlasan Bükülür hemen kulağın Sana adaletinden utanan Cezası mı bu tanrının? Almışsın önüne sonsuzluğu Hiç durmadan çalışacaksın Bilmem kaç ömür boyu...
Hangi su yıkar avuçlarımızdan kederlerin izini sabahın gözlerine çöreklenmiş bu kara hüznü
hangi devrim
bu kekeme kasımlardan önce çiçek sağnağı yağardı mevsim gamzelerinin korusunda güneş seli ve gül kokardı yiğitlerin elleri gevşek bağcıklı potinlerle gittiler de ipin ucunda boğazlanmış mayısdan daha çok ben öldüm...
kehanet kapısında çok gürültülü açlıklar kaldı savaş güç hengame berisinde susuşlarla büyüyen insanlık ayıbı süt tozu amerikan bisküvisi saçına yavrum saçına joop rüzgârları olmazsa olmaz çantan prada’dan kıçındaki kot da benden
ah! size sağır duvarlar ah! gözüne spray kaçmış dünya ah! size ne demeli aklımın çuhasında yırtık çokça çocuk mezarlarından kulağımdan dedim kulağımdan damlıyor kan
ah! size daha ne demeli...
her sabah ekmek uyandırıyor dürtükleyip gözümü her sabah sağanak yağmurlara delik deşik galoşlarla çıkıyorum gün boyu aklımda ekmek gün boyu filistin ırak acılandı güneşi düşünüyorum gün boyu ve durmadan vurma planı yapıyorum buluta yaltaklık ediyor diye ayaklarımı
her akşam çıkınıma bir ekmek kurşuna yetmemiş para ile dönüyorum yok yok yağmurları vurmalı diyorum...bir gece
ah! size sağır duvarlar ah! gözüne spray kaçmış dünya ah! size ne demeli aklımın çuhasında yırtık çokça çocuk mezarlarından kulağımdan dedim kulağımdan damlıyor kan
ah! size daha ne demeli...
hangi söz sevgilim yıkar omuzları yeni direnişlere sabahın gözlerine çöreklenmiş bu kara hüznü hangi şiir güneşe...