Yüreğim çalkalanıyor sendeleyerek Aklın girdaplarına çarpmadığım an yok havzalarımda ! Yok aklım başımda yok Ganj’da yıkanan günahlar Sarı nehri takmış kollarına, yeniden yeryüzüne çıkıyor! Toplama kamplarından sabun olmamışı Evlat edindiğim yerde Her gün kuduz bir it gibi beni her iki yakamdan birden Dur durak bilmeden ısırıyor! Güneşler kucaklayan çocuklarım eritildi Namluya sürülen mermi Bahara duran nergisim Ezildi ayakları altında diretilmişliğin zulüm kaç asırdır buralarda at koşturuyor biz dillerimizi yuttuk sen konuş diyorsun acılara böyle yargılanmaz tarih talih dediğinde ne fataliteye kimse inanmıyor artık
yorgunuz aylar alan sürgünler tepti ayağımızın tabanını göz hapsine alınmış gündüz ömürlerimiz kim bizden daha iyi ölümler başında umutlar mayalayıp sabrında büyüttü kapıyı kitlemeyip yatanda el kapısını elden daha iyi biliriz içemediğimiz su kavuşamadığımız insanlıktır bu seda
öyle kolay-kolay ölecek yürek yok bizde onu ördüğümüz inlerden inleyerek keser bir gün bu acının başımıza dolanan karmaşık yolunu bu telaşlı akış demedi hala son sözünü İda dağlarına!
Kardeş düşman olup üstümüze gelende Beşikte ki çocuğumuz Acıkıp ağlayınca Bizi ele vermesin diye Mememizi ağzına verip Göğsümüze basa-basa boğduk…
Sağdıçlarımız kellemizi Kesip götürmeye gelende İnanmadık gözlerimize Düşmanın hin olduğunu biliyorduk ama Bu zulüm hiçbir yerde görülmedi
Önceleri ay tutulanda Sadece savaş değil İnsan kanı bile dururdu Çoluk çocuk çanak çömleğe vururdu Tövbeler okunur Toprağa kapanırdı eline kan bulaşmışlar
Lakin biz öyle aylara tutulduk ki Ne ramazanı ne muharremi bildi Ne kadri ne kadir gecesini Düşman Ne tövbe etti Ne toprağa kapandı Mağaralara sığınmış Çaresiz, Eli silahsız kadına çocuğa karşı Kurdular kan kusturan makineliyi Taradılar bir tek nefer kalmayana kadar Oradan akan kan kapladı yüzümü Barut koktuk Barut koktu kara bulutlar Ben insanlığa sığmayan acılar susturmuşum dilimde Alevler içine atılmış hayatlardan sağ kalmışım Her dere başında ya asılmış ya kesilmiş Başlarımın kafatası var Hâlâispat edecek kadar Kesilmiş ellerim Sorulmamış bir zulmün hesabını sormak için Sürüne sürüne süzüldü oradaki yerin dibine Süngüler Sürgünler Kundakladı hayatımı yedi canımdan
Diktiğim Yapayalnızlığımın ağaçlarından Uçtu umutlarım Rehin alınmış hayatların dallarına Yazdım anılarımı Vicdana okutsam Ağlaya-ağlaya kör olur, Okutmasan kör kalır. Belinde her gece akreple yatan vicdan Akrebin rehinidir vicdan pohpohlananda. Anlatsam kendini ısırır Yaşama kör gözle sarılan, Uyunmaz uykular tutar yürek migrenlerini. Kusa-kusa büyür güherçile, Kum deler kursağı, Apandisti büyür insanlığın. Utanmadan Gezebileceğimiz, Başımızı koyup saklanabileceğimiz Bir delik bile kalmaz. Torundan sorulur mu günah Sorulur elbet Devam ederse inkâr Hayaletler de çıkar Toplu mezarlardan Cin bile çarpar adamı. Atan haksız eli yakalar Kıskıvrak, Bırakmaz peşini. Yanar da kül olmaz Adalet yerini bulana kadar…
Salkım üzümler gibi Kapkaradır içim. Bu yüzden köpüre köpüre akarım. Doğduğum yerden Doğduğum yerde Doğuda Kalmış Soramadığım zulmün hesabı.
Beni satmaya Satmayı öğreten Satan Kendini de sattı Saltanat için Kökünden kessek kuyruğunu Bir daha uzar mı boynuzu.
Sadece yaşamak için Geldiler ya, Kim olursa olsun Bağrıma bastım.
Gülüyle, dikeniyle Yarası, belasıyla Bastım bağrıma. Hayatım ben Hınzır savaşları değil Yaşamları kucakladım.
Göğsümün Bombalanmadığı, Kucak açacak Bir tek Kucağı bile yok.
Kucaksız kayaların altında kalmış pınarım.
Bir düşman gitti, Bir düşman geldi, Ana-baba gibiydi ortak düşman. İçimdeki düşmanı saldılar üstüme, Dinamitlediler evrenselliğimi.
Patlayan acılarımı kucakladı Yıldızların mendireği. Evrenin titreyen yüreğini Kucakladım, İki gün daha ertelemek için kıyameti…
Terörün beş yüzüne karşı Gerdim bir tanecik yüreğimi Kulpunu kaldırdığım günlerden Ortaya çıkardım maskeli sıfatını
Tükürdük yüzüne Bal diye yaladılar Kibrit çaktık köküne O kadar ıslaktılar ki Tutuşmadılar
Kuru iftiraların kurbanları Sürdü atlarını meydana Kurdun çenesine geçirilmiş Çengel ile Arkadan vurdular onları
Ay yeniden tutuldu…
Kuyruk iki kat daha uzandı Ezberlenmiş yalanın yılan kuyruğundan Vurarak Bir hakikati, Bir anda yok etme çabaları Attı üstümüze Hardal Gazlarını, Yine toplu öldük Dünyanın gözleri önünde. Düpedüz yalandır balam İkinci dünya harbinde Sadece Yahudilerin öldüğü... Yahudilerden önce Evrensel düşünenler üstünde Denediler en adi fikirlerini Yahudilerin hâlâ bu oyunu İğrence oynaması adidir.
Kalk Bana Ayağa kalkan Yahudileri göster Bize hardal gazı yutturulanda.
Ben sadece Rachel Corrie’yi hatırlıyorum Filistinlilerin başına Evlerini yıkmaya gelen dozerlerin karşısında Ölümüne kadar Gık çıkarmadan Bir tek kıpırdamayan…
Şeria:
Çöküşünü görmüştür Lût, yerin dibine batan Sodom ve Gomore’nin. Dünyanın bu en alçak gölü Öyle alçaklıklara tanık oldu ki, Krater gibi ağzı açık kaldı.
Çağ, bencilliğin buzlu sularında soğuk soğuk sokulurken insana Küstah ve gözü kara kasa düşkünü kasaplar pervasız, sorumsuz, utanmaksızın dambıldudak duraksız bombaları, sakız ağızlı arsız askerleriyle yaşam yorgunu ettiler satılmış coğrafyanın itilmiş insanlarını.
Tel Zaatar acısı yüklü sırtında gün oldu Sabra - Şatila’dan kopan fırtına kavurdu yeniden Filistin’imi kasap yeni baştan döktü kaynar kazanlardan sırtlan kinini!
Hortladı Nazi, Gazze’de, alkışlandı kippalar kara gömleğin bıçağından kaçanlar bin bir rahmet okuttular Hitler’e . Sustu dünya, Aramco patentli petrol ağaları kıstı pabuçluk dillerini.
Dondu yakalarımda yüz bin kere umutlar. Bağlarımda kavruldu çatalkara, yandı kara zeytinler. Ata toprağında mülteci kalanlar, intifadalarla sınanmış inanç kalesini ateşe karşı taşla savundular!
Öldüler, hayır ölmediler, patlattılar kendilerini. Yandılar…. yakıldılar… yenilmediler. Her ölüşlerinde yeniden dirildiler!
Ne tanklar söndürebildi inanç ve umut ateşini, ne beton duvarlar durdurabildi akışımı. Ve bu ateş, Çölün derinliklerinde yeniden üflenmek üzere Çıkarıldı gecenin küllerinden !
Şeria turnası:
Dinle beni Şeria! Sana yeni panoramalar getirdim. Seyretmek ister misin buğulanıp kanatlarıma!
Şeria:
Hoş geldin sefalar getirdin. Yediğin içtiğin senin olsun. Bana gördüklerini anlat!
Şeria turnası:
Zirvede Güneş... Güneşin yakıcılığı kumla iki kat... Kum tepecikleri arasında, bir tepenin gölgeciğine sığınmış bir deve, bir adam, bir kadın, iki çocuk.... Arkaları zulüm bulutu, önleri umutsuzluk. Dördünün de dudaklarında gizli bir çığlık:
“Ramallah’ta beynim kitli hücrede El Halil’de yüreğim dikenli gece Öfkem yumruk yumruk Beytüllahimce Kavganın yazacağız en son cildini”
Adam sardığı son sigarayı söndürdü, tabakasını dürdü, deveyi çöktürdü. Emanetleri bindirdi devenin hamutuna. Emanet önemli, emanet değerli, emanet büyük... Devenin hamutunda Cenin Kampı’ndaki kıyımdan kaçırılmış iki körpe fidan. Umut... Kıyımlardan, kıranlardan birer, ikişer çöllerin zulalarına saklanan bu körpe fidanlarla geleceğin Filistin halk ormanını yeniden türetmek, Filistin göklerinin baş eğmez kartallarını yeniden çoğaltmak.
Sarı gökte: bir alıcı akbabalar, bir İsrail devriye uçakları... Vuracak, yutacak canlılar ararlar. Kadın zayıf, kadın dermansız, kanadı kırık... Üç beşikte beleyip büyüttüğü üç fidanını tutsak vatanı için kurban vermiş İsrail mermilerine. Şimdi görev başka, tutku başka, aşk başka... Bu fidanları ulaştırıp çöl tepeciklerinin kıvrımları arasındaki bir zulaya; beslemek, büyütmek, Filistin devrimine yeni kartallar yetiştirmek... Görev kutsal, görev önemli, görev büyük...
Deve, bir tepecik yükselip bir tepecik alçalırken, hamuttaki heybenin iki gözünde iki körpe fidan… Korkmuş, ürkmüş, çaresiz, günlerdir aç, susuzlar... Ama sus puslar. Ne bir ah, ne de bir vah var dillerinde. Yazgılarının ağırlığı var minik alınlarında.
Günlerdir sarı gök ve boz kum arasındaki sonsuzlukta süren susuz yolculuk, üç-beş hurma yeşertisi ve akan su şırıltısının serinlik kattığı menzilde bitti. Sabır mesafeyi eritti, emanetler yerini buldu. Yıllardır ağıtların susturduğu dudaklarda, yaş yuvalarının kuruduğu gözlerde ufak bir gülümseme ...
Filistin hâlâ ayakta!..
Dilin ham suyu, kanadın özlem uçuşu tutuş gayri. Git, duyur acımı yeryüzüne
Sarmakla bitmiyor yara, kan tutmuyor kana susamışı. Şahlanan alnım ki, onur ister, yüzümüze tükürülmemiş tükürük, gururumuza dokunmamış küfür kaldı mı!
Şeria:
Turnam, Bana yeni şarkılar söyle Yeni düğünlere davet et beni.
Kaldır üstüme atılmış kayalarını faşizmin Bu galü-bela, Bu musandıra karanlığını Kin tutmamış sevdalarda Büyüsün kan tutan çocuklarımız Acıların piramidi Firavun dünya Yakmış avuçlarımızın çakrasını
Kucak istiyoruz Kursak da kalmamış insanlıktan Siyonizmkarabulutu Çökmüş Nagazaki bulutları gibi üstümüze
Kırdığımız cevizlerden kurt çıkıyor, Kopardığımız armuttan Tumansız şeytanlar.
Haydi uç Turnam ağzında oruç Kardeşlik destanın yazıldığı Kara taşı bana getir Arafat'tan.
Gasp, Talan, İşsizlik tufanı, Sarmış bağrından yanan dünyayı. Acılar kardeştir, Paylaştığımız kuru ekmek, Her gün talandan kopardığımız, Bir dilim ekmektir. Dünyada Bu gün Ellerini kaldırıp teslim olmak; Direnmeden Küresel kuşatmada Vatansız ve adsız ölmektir
Yeni bir yıla kanlı görüntüler içinde giriyoruz.Amerikan emperyalizminin işleri karakolu İsrail’in soykırıma giriştiği Gazze sokaklarında ölüm genç-yaşlı, kadın-erkek, çocuk-büyük ayrımı yapmıyor. 2008’in son günlerinde yaşananlar, aslında 2009’un da insanî değerler açısından aydınlık olamayacağının bir göstergesi değil mi?
Her yeni yılın sonunda bir muhasebe yapılır. Olanlar, olmayanlar, yapılanlar, yapılmayanlar bir gözden geçirilir. 2008’e baktığımızda, ilk gözümüze çarpanlar, Tuzla tersanelerde işçi kıyımları, kot taşlama işçilerinin suyun yüzüne çıkan dramları, ve iktidarın her alanda derin ve yoğun bir baskı politikası…1 Mayıs’ta Gazze’ye, dönen İstanbul sokakları… Ve sonunda Amerikanın iç bunalımıyla dünyayı saran kapitalizmin krizi…
Sanırım 2008’e farklı bir damga vuracak olan da krizle birlikte uyanışa geçen sınıfsal bilinçtir. Çünkü krizle birlikte içinde emekçilerin artı değerini taşıyan sermayesini kaçırmaya çalışan, işçileri işten çıkaran, sendikalaşmaya karşı çıkan patronların yüzüne bir tokat gibi indi işçi direnişleri… 12 Eylül’den 28 yıl sonra emekçiler, işleri ve emekleri için mücadele etmenin, mücadele ettikçe de kazanmanın tadına vardılar yeniden. Bu açıdan 2009’a dair umutlarımız çoğalıyor.
Sanatsal açıdan bakarsak, sanatın giderek sermayenin emrine yöneltildiğini görüyoruz. Özellikle müzikte ve görsel sanatlarda sermaye sanata tahakküm etme çabasında. Önce sponsorluklarla başlayan sanat-sermaye ilişkisi, giderek tahakküme ve dayatmalara dönüşmekte… Sermaye’nin sponsorluğunda ve öncülüğündeki sanatsal etkinlikler, klişeler içine hapsedilmekte. Edebiyatta ise bu ilişki, şimdilik belli çerçeve içindeki çevrelerde öne çıkmış durumda. YKY, elitçi edebiyat çevrelerinin yeni tapınağı… Bu tapınakta, temel değerleri sanatsal iradeden çok “para” belirliyor. Ortaya çıkan sonuçlar da bu irade çerçevesinde kümelenmeye başlıyor. İnsanî heyecan ve coşkulardan arınmış, durağan, iç bükey, masa başı edebiyat…
Buna karşın Anadolu’nun dört bir yanında sanatı bir coşku ve heyecan olarak gören, üreten, ürettiklerini dergilerle edebiyat borsasının sırça duvarlarına fırlatan sanatçılar var… Sanatı insanîleştirme eylemi Anadolu’da dergilerle, üretilen ve maddi beklentiden uzak hedeflerle kitaba dönüştürülmüş yapıtlarla sürüyor. Ancak onların da önemli sorunları var. Kimileri sırça borsaya dahil olabilme çabasında, kimileri ise, farklı bir sanat kalkışması oluşturma çabasında… Ama buluşamamaları, tekil kalmaları, konfederatif bir güç birliği oluşturamamaları, seslerini cılızlaştırıyor.
2009, bu açıdan bize, yaşama müdahil olma çabasındaki sanatçılara önemli görevler dayatmaktadır.
Ali Ziya Çamur
BU SAYININ SAVSÖZÜ
Geçmişte ve hatta yakın geçmişte kişisel gelecekler karanlık olsa da dünyanın geleceğinin aydınlık olabileceği kanısı hakimken şairler yerel siyasetler üzerinden önemli sözler edebiliyordu. Edebiyatçı, yakınlarda bir yerde bir tehlike varsa bile dünya üzerinde güvenli bir alan olduğu duygusu taşıyabiliyordu. Sözgelimi İkinci Yeni şairi için dünya çok iyi bir yer değildi, ama herhangi bir yerine kaçabileceği bir dünya idi. Şiirinin en temel prensibi yaşamaktı. Yaşamın sürekliliğini duyumsamaktaydı.
Seksenlerin yenik edipleri için bile içine sığınılacak buğulu sözlerden korunaklar vardı inşa edilecek. Bugünse küresel tehlike] nedeniyle geleceğin tümüyle ipotek altında olduğu bir dünyadayız. Bir kaçış edebiyatı yapmak da imkânsız; çünkü kaçılacak bir coğrafya kalmadı. Kendilerine miras bırakacağımız dünyada insanî yeteneklerini nasıl doğru düzgün kullanacakları hakkında büyük destanlar yazsak bile okuyacak bir nesil hiç olmayabilir. Sıfıra doğru hızla giden bir zemine ayak basıyoruz ve edilgenliği kabul etmesek bile sözle güç taslayacak kadar komikleşmeme aklına sahibiz. Şiir artık sözü bir kalkan olarak kullanıp arkasına geçeceğimiz ve bizi sömüren dünyaya nanik yapacağımız bir korunak olmaktan çoktandır çıktı. Kahramanlık olan şey bu defa sahiden dünyayı kurtarmak. Mümkün veya değil. Şiirse hiç olmadığı kadar başka bir şey olmalı. En az dünya kadar tekinsiz bir şey.HAYRIYE ÜNAL
İsviçre’de, Zug Kantonu sınırları içindeki bir hapishanede tutulan Ozan Telli, iltica başvurusunun reddedilmesi ve İsviçre'yi terk etmesi kararı karşısında açlık grevine başladı. İsviçre ve Avrupa genelinde son zamanlarda göçmenlere yönelik artan ırkçı faşist politikalar farklı yöntemlerle devam ediyor. Ozan Telli 8. gününde bulunduğu açlık greviyle, iltica makamlarının ve yerel mahkemelerin kendisi hakkında almış olduğu haksız politik tutum ve davranışları da protesto ediyor. İlerlemiş yaşına, kalp vb. çeşitli sağlık sorunlarına rağmen Ozan Telli açlık grevini sürdürmekte kararlı...
Ozan Telli'nin avukatı Gabriel Püntener, açlık grevinin başladığı 22 Aralık 2008 tarihinde, son bir defa daha Zug yerel mahkemelerine müvekkilinin sağlık raporlarını ekleyerek davanın bir kez daha gözden geçirilmesi için başvurdu. Ancak bu başvurusu da reddedildi. Bunun üzerine Avukat Püntener, Ozan Telli hakkında kasıtlı ve politik bir tutum olduğunu belirterek, davayı bundan sonra yasal ve hukuki yollarla sürdürebilme imkanı ve olanağı kalmadığını belirtti.
Bu konuda Şair Kemal Vural Tarlan tarafından imza-mektup kampanyası başlatıldı. Kemal Vural Tarlan, yaptığı açıklamada, “Sevgili dostlar; İsviçre iltica mahkemelerinin Ozan Telli hakkında vermiş olduğu terk kararı konusunda Ozan Telli açlık grevine başladı. Kendisi şu an Zug cezaevinde. Onun dostları, arkadaşları olarak dışardan yapılacak destek için yazar ve edebiyatçı örgütlerinin duyarlı olmasını bekliyoruz...” Kampanyaya katılmak isteyenler, Ozan Telli’ye iltica hakkı tanınması içinaşağıdaki mektubu İsviçre Başkonsolosluğunun e-mail adresine (ist.vertretung@ eda.admin. ch) gönderebilirler….
An das Bundesamt für Migration
Der bekannte und die demokratischen Werte vertretende Dichter, Ozan Telli, musste, angesichts seiner Ideologien und dem Staate Türkei diametralen Gedankenguts, das Land vor 7 Jahren verlassen. Auf Grund seiner veröffentlichten Schriften wurde der Staat aufmerksam, versuchte ihn zur Ruhe zu bringen und scheute deswegen nicht vor Drohungen und Verfolgungen. Er hat in der Schweiz, vor dieser staatlichen Repression, Asyl gesucht.
Während seines Aufenthaltes in der Schweiz pflegte er weiterhin die Geschehnisse in der Türkei zu verfolgen und schrieb diese in Form von Gedichten nieder.
Es ist allseits bekannt, dass in der Republik Türkei jegliche Gedanken, Ideologien und Anstrengungen, welche dem Staate selber nicht genehm sind, verfolgt und ausgelöscht werden. Dieser Repression fallen unter anderem Journalisten, Dichter und Schriftsteller zum Opfer.
Aus all den oben genannten Gründen sehen wir, welche dieses Schreiben unterzeichnet haben, die Aufforderung gegenüber Herrn Ozan Telli, die Schweiz zu verlassen als Risiko bringend und lebensgefährdend. Zu dem wäre eine weitere Haft, in welche in der Türkei Folterungen involviert sind, ein für die Gesundheit Ozan Tellis nicht kalkulierbare Attacke.
Diese Petition richtet sich mit dem grössten Respekt an das Bundesamt für Migration zur nochmaligen Überarbeitung des Dossiers von Herrn Ozan Telli.
Name (İsim)Vorname (Soyisim)Adresse (Adres)Unterschrift(İmza)
Ozan Telli, Can Yücel'le cezaevinde...
Ozan Telli, 1950 tarihinde Gaziantep iline bağlı İslâhiye ilçesinin Telli köyünde doğdu. Tarım, yapı, metal işçiliği ve memurluk yaptı.70'li yılların ortalarında şiirleri Birikim dergisinde yayınlanmaya başlayınca tanındı. Siyasal nedenlerle İslâhiye, Adana ve Trabzon cezaevlerinde mahpus yattı. Çalışmalarını, daha çok halk hareketlerini destanlaştırmak doğrultusunda yoğunlaştırdı. Yazdığı yapıtların birçoğu yasaklanıp toplatıldı. Sürgünler, vurgunlar yedi, uzun yıllar kaçak yaşamak zorunda kaldı. Şimdilerde yurt dışında bulunan şairin kazanılmış altı tane şiir ödülü var. Vatan gazetesi birincilik ödülü, (1977), Akademi başarı ödülü (M.Mungan ve T.Fişekçi'yle birlikte, 1980), Gösteri dergisi birincilik ödülü (1983), Natıroğlu ikincilik ödülü (1984), Gülhane El Sanatları Festivali birincilik ödülü (1987), Kültür Bakanlığı başarı ödülü (1991)…Ozan Telli’nin başlıca yapıtları: Şahince (1981), Ekmeğin Şarabın Tuzun Aşkına (1982), İshakça (Baba İshak Destanı) (1983), Şah Kulu Destanı (1985), Kalenderoğlu Piri Mehmet Destanı (1987), Aşktan Umut Kesilmez (1987), Koçgiri Destanı (1987), Dersim Destanı (1990), Bizim Çeliğin Suyunda (önceki üç destanla birlikte,1991), Ararat Destanı (1992), Aşka Amin (2002), Komüncüler (2002), Ölümsemek (2007) …
O INSAN Kİ
hangi çağın kamburu sipsivri piramitler
kimlerin teri kızgın kumlara damlayan
Palmiye yapraklarından
kaç bin yıllık acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları
dağlanmış taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin
bir acı damlası alnından akan kan
ve kan kokusu yayılan
bardağı taşıran su sayılan
mayası devinmenin ve devrimlerin
ve yeniden türeyişinin insanın
o insan ki
uyanır uyanışı gibi
gerinen toprağın
çözülen buzun
çatlayan kayanın
o insan ki
gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla
buhar buhar solur
elektrik elektrik ışır
ve atom atom konuşur
yerde
gökte
su`da
neredeyse kızarmış yarısı elmamızın
eşiğinde adımlarımız kambursuz cagin
yıldızlara kuracağımız salıncağın
beşiğinde büyüyecek çocuklarımız
OZAN TELLİ
ŞAİR ŞÜKRÜ ERBAŞ GİTMEDİĞİ MANAVGAT’TA , BİLMEDİĞİ BİR DİLİ, KÜRTÇE’Yİ
KONUŞTUĞU İÇİN CEZA ALDI…
Muhalif bir aydın ve Türkçe’nin incelikli şairi olan Şükrü Erbaş, 2002 yılında sisteme müdahil olabilmenin bir yolu olarak seçimlere katıldı. Toplumuna karşı sorumlu çoğu aydın gibi Şükrü Erbaş da Manavgat 1. Asliye Ceza Mahkemesince mahkum edildi.
Bu mahkumiyetin gerekçesi ise seçimlerde Kürtçe konuşulması. Bu olay, düzenin ikiyüzlülüğünü bu olay bir kez daha ortaya koymaktadır.Çünkü daha geçen günlerin birinde Cumhurbaşkanı, Kürt dilinin kültüründen, destanlarından söz etti. Devlet Kürtçe yayın yapan bir kanal açtı.O halde hukuk Şükrü Erbaş’a şunu mu demek istiyor: Kürtçe, resmi ideolojinin dışına çıkamaz. Kaldı ki, Şükrü Erbaş Türkçe yazan, Türkçe konuşan, Türkçe’ye tutkuyla bağlı bir şairdir; Kürtçeyi de bilmiyor.
“Bu haksızlığı protesto ediyoruz” diyen Türkiye Yazarlar Sendikası, PEN ve Edebiyatçılar Derneği, açıklama yaparak,“Bizler sanatçılarının aydınlığından korkan bir ülke olma utancının ortadan kaldırılmasını istiyoruz. Biz yazar kuruluşları, ülkemizde hukuk sürecinin büsbütün sıfırın altına düşmediğine inanmak istiyoruz” dediler. İçlerinde Ahmet Telli, Fikret Başkaya, Temel Demirer, Hüseyin Atabaş, Ali Balkız, Ali Rıza Kars’ın da bulunduğu şair ve yazarlar bir açıklama hazırlayıp imzalayarak “Hukukun konjonktürel olarak işlediğini biliyoruz. Buradan anlıyoruz ki, egemen güçler yine bir baskıcı dönemi hazırlamaktadırlar. Hukuk konjonktürel değil, demokrasi için çalışmalı, çalıştırılmalıdır. Biz bu açıklamayı imzalayanlar Şükrü Erbaş’ın ve ceza verilen diğerlerinin mahkumiyetinin haksızlık, demokrasi dışılık olarak yorumluyor ve Şükrü Erbaş’ın işlediği düşünülen suçu paylaşıyoruz” dediler. (PEN)
İŞÇİ EDEBİYATI ÖDÜLLERİ TÖRENLE VERİLDİ…
Edebiyatçılar Derneği ve Genel-İş’in bu yıl altıncısını düzenlediği “Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Ödülü”ne hak kazanan edebiyatçılar, Mülkiyeliler Birliği’nde Ankaralı edebiyatseverlerle bir araya geldiler. ‘Edebiyat ve Sanatta İşçiler’, ‘Sanat ve Çocuk Emeği’ üzerine yapılan sunumların ardından ödül sahibi yazarlar, ödüle layık görülen kitaplarını tanıtıp imzalattılar.
‘Edebiyat ve Sanatta İşçiler’ başlıklı bir sunum yapan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Makal, DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk ile yaşadığı bir anıyı paylaşarak başladığı konuşmasında, sanat ve sanatçının, toplum içindeki değerlerine ve çalışma yaşamlarına nasıl katkılarda bulunduğunu anlattı. Makal, “Sanat gelecek zamanlara uzanan tanıktır” diyerek, zamanın koşullarını ve işçilerin çalışma yaşamlarındaki zorlukları sadece bilimsel verilerden öğrenmediklerini, aynı zamanda dönemin edebi eserlerinin de birer ipucu olduğunu kaydetti. Makal, Charles Dickens’ın “Zor yıllar”, Emile Zola’nın “Germinal” ya da John Steinbeck’in “Bitmeyen Kavga” gibi eserlerinden o dönemin çalışma koşulları ile ilgili bilgi alınabildiğine dikkat çekti.
Cumhuriyetin ilk yıllarında sanatın üzerinde ölü toprağı olduğunu ifade eden Makal, 1950 yıllarına kadar Türkiye’de işçi edebiyatının az olduğunu, ancak 1950’li yıllardan sonra önemli gelişmeler yaşandığını anlattı. Çalışma yaşamını anlatan eserleri, ‘dolaylı ve dolaysız olarak eserlerine yansıtan edebiyatçılar’ diye ayıran Makal, dolaylı yoldan anlatanların eserlerinde işçilerin yaşamını dışarıdan anlattıklarını, dolaysız olarak anlatanların ise işçilerin kendi çalışma koşullarını eserleştirdiklerini belirtti. Dolaysız eserlerin daha içten olacağını ifade eden Makal, dolaysız edebiyatı oluşturanların da edebi dillerine dikkat etmesi gerektiğini dile getirdi.Sonuç olarak “Türkiye’de işçi edebiyatı bence yoktur” diyen Makal, bunun Türkiye aydınlarının hümanist temele sahip olmamasından kaynaklandığını söyledi.
“Çocuk Emeği ve Sanat” başlıklı bir sunum yapan Dr. Gürhan Fişek ise çocuk emeğiüzerine karikatür, düz yazı, şiir ve resim alanında eser vermiş sanatçılardan örnekler vererek, çocuk emeğinin sömürüsüne dikkat çekti. Fişek, Feridun Yüksel’in “Terminaldeki çocuklar” (resim), Yeşim Eyüboğlu’nun “Cinnet misafirleri” (öykü), Orhan Kemal’in “Uyku” (edebiyat) gibi eserlerinden örnekler sunarak “Çocuklar çocukluğunu yaşamalı. Bu da okullardan geçer. Ne yazık ki çocuklar hâlâ sömürülüyor. Acilen çocukları çalışma yaşamlarından uzak tutacak sosyal politikalara ihtiyaç var” dedi.
Panelin ardından seçici kurul üyeleri, Haydar Demir’in “Makine” adlı öykü kitabı, Zehra İpşiroğlu’nun “Özgürlük Yolları” adlı yaşam öyküleri kitabı ve Hasan Kıyafet’in “Umut Direniyor” adlı romanının ödüle layık görülme sebeplerini anlattılar. “Makine” kitabının yazarı Haydar Demir, cezaevinde olmasından dolayı törene bir mektup göndererek katıldı. Demir mektubunda, “Yazar yazdıklarında ‘ben yokum’ dese de, kişiliğinden kalıntılar, izler bulunur” dedi. “Özgürlük Yolları” adlı yaşam öyküsü ile ödüle layık görülen Zehra İpşiroğlu, kitabını Almanya’da Türk ve Alman kültürü arasında kalmış gençlerle röportajlar yaparak hazırladığını kaydetti. Kitabı için “Hem bir göç kitabı, hem de değil” diyen İpşiroğlu, okurların, kitabında üç kuşak Almanya’da yaşayan Türklerin çocuklarının yaşamlarından kesitler bulacaklarını belirtti.
“Umut Direniyor” adlı romanı ile ödüle layık görülen Hasan Kıyafet ise kitabını Yalova’ya gidip gelirken yol üzerinde gördüğü Tuzla tersanelerini ‘yazmak gerek’ diyerek yazdığını anlattı. “Tek tek röportajlar yaptım. Elleri kolları kesik iş kazalarına uğramış işçiler gördüm” diyen Kıyafet, o dönem Tuzla tersanelerinde 50 bin işçinin çalıştığını, sadece 3 bin işçinin sigortalı olduğunu belirtti. Dünyada milyonlarca işsiz olduğunu ifade eden Kıyafet, “Karıncalar kadar çok, dağlar kadar haklıyız” dedi. Konuşmaların ardından okurlar, ödüle hak kazanan kitapları yazarlarına imzalattılar. (EVRENSEL)
KÜLTÜR VE SANAT BÜYÜK ÖDÜLÜ ÇETİN ALTAN'IN…
Kültür ve Turizm Bakanlığının Kültür ve Sanat Büyük Ödülünün, bu yıl gazeteci-yazar Çetin Altan'a verilmesi kararlaştırıldı. Kültür ve Turizm Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliğinden yapılan açıklamada, Ödüller Yönetmeliği gereğince oluşturulan Değerlendirme Kurulu'nun bugün Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay başkanlığında toplantı yaptığı bildirildi. Açıklamada, şunlar kaydedildi:
''Kurul yaptığı değerlendirme sonucunda, 2008 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'nün, Türk edebiyatı ve gazetecilik alanındaki uzun soluklu çalışmaları, yazı hayatına başladığı ilk yıllardan itibaren sergilediği üretken ve kişilikli tavrı, başta deneme, roman, tiyatro oyunları olmak üzere edebiyatın hemen her türünde ürünler vermesinin yanı sıra, gazetecilik alanında bir ekol oluşturması, 'Şeytanın Gör Dediği' adlı köşe yazılarında halk kültürüne ve fıkralara bilgece yer vermesi, yazılarında başlangıcından itibaren demokrasiden taviz vermemesi, her dönemde ve her koşulda bu tavrı kararlılıkla sürdürmesi ile siyasi, sosyal ve kültürel hayatımıza yaptığı bu önemli katkıların yanı sıra, aydın deneyimini ve birikimini ailesinden başlayarak topluma, özgün düşünce duyarlılığı ile aktarması göz önünde bulundurularak Çetin Altan'a verilmesine karar verildi. Değerlendirmede Kurulu, bu seçimiyle yalnız kültür ve sanat alanındaki bireysel başarı ve hizmetleri değil, Çetin Altan'ın şahsında kültür ve sanatımıza el birliği ve gönül birliği içinde hizmet veren, aynı bilinç ve anlayışı paylaşan kişi ve kuruluşları teşvik ederek ödüllendirmeyi amaçladı.'' (SANSÜRSÜZ)
SANAT CEPHESİ, ÇUKUROVA 2. KİTAP FUARINDA ETKİNLİK DÜZENLİYOR
Çukurova 2. Kitap Fuarı,10-18 Ocak 2009 tarihleri arasında TÜYAP Adana Uluslararası Fuar ve Kongre Merkez’inde okurlarla buluşmaya hazırlanıyor.Fuar, Tüyap Adana Uluslar arası Fuar ve Kongre Merkezinde yapılacak.
Fuarda, Sanat Cephesi ve Sorun Yayınları Kolektifi tarafından da bir dizi etkinlik düzenlenecek. 11 Ocak 2009 Pazar günü Konferans salonu II’de 14.30-15.45 saatleri arasında düzenlenecek panelde Cenk Ağcabay ve Sırrı Öztürk, "Karl Marx Tartışmaları ve Sol'un Gündemi" konusunu ele alacaklar.
16.00-17.30 saatleri arasında gene aynı salonda "Sanat Cephesi Şairleriyle Söyleşi-Şiir Dinletisi"yapılacak. Etkinliğe Sanat Cephesinden Kemâl Kök, Aysel Yenidoğanay, Ragıp Özcan, İbrahim Halil Aycan’ın yanı sıra Emeğin Sanatı Grubu’ndan Ali Ziya Çamur da çağrılı olarak katılacak.
Sorun Yayınları Kolektifi, 17 Ocak 2009 Cumartesi, 16.30-17.30 saatleri arasındaKonferans Salonu II’de"Kızılbaş Kültürü- Günümüz Aleviliği ve Sol Kendi Sentezini Nasıl Üretir?"konulu bir panel daha düzenleyecek. Panele Esat Korkmaz veSırrı Öztürk katılacaklar.
HAROLD PİNTER ÖLDÜ!
12 Eylül baskısı altındaki yazarlara destek vermek için Türkiye'ye gelmesiyle bilinen, insan hakları savunucusu 2005 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar Harold Pinter 78 yaşında öldü.
Kendi kuşağının en etkili İngiliz oyun yazarı ve siyasi alanda da güçlü bir muhalif sesi olan Pinter"ın oyunları, "Penteresque" adıyla anılan kendine özgü bir tarz yaratmıştı. Yazarlığının yanı sıra insan hakları savunuculuğu ve savaş karşıtlığı konusunda aktivist tavrıyla bilinen Pinter, 12 Eylül baskısı altındaki yazarlara destek için Türkiye'ye gelmişti. 2003'te savaş karşıtı şiirlerinden oluşan bir derleme yayımladı ve Irak'a karşı girişilen müdahaleyi eleştiren bu şiir seçkisiyle I. Dünya Savaşı'nda ölen şair Wilfred Owen anısına konulan ödüle layık görüldü. 1999’da Kosova krizinden Nato"nun müdahalelerini ülkedeki korku ve karışıklığı arttıracağı gerekçesiyle eleştirdi ve "Miloseviç'i Serbest Bırakın" kampanyasına katıldı. Savaş, insan hakları konusunda aktivist olan Pinter, dört yıl önce Hasankeyf'i korumak için Ilısu Barajı'na karşı bir kampanya da başlatmıştı.
74 yaşında oyun yazmayı bırakan Pinter, Bush ve Blair'i Irak Harekatı'nndan dolayı son derece sert bir dille eleştirdi ve Avam Kamarası'nda yaptığı konuşmada "Gerçek şu ki, Bay Bush ve çetesi ne yaptıklarını iyi biliyorlar ve Blair de göründüğü kadar gözü boyanmış bir aptal olmasına rağmen, onların ne yaptığını iyi biliyor. Bush ve şirketi, dünyayı ve dünyanın kaynaklarını kontrol etmeye kararlı, bu kadar basit. Ve bu uğurda kaç kişiyi öldürdükleri umurlarında değil" demişti.
METİN ALTIOK ADINA ŞİİR ÖDÜLÜ DÜZENLENDİ
Kırmızı Yayınları tarafından “Şiir Yaşasın” savsözü altında Metin Altıok adına bir şiir yarışması düzenlendi.
Kırmızı Yayınları tarafından yapılan açıklamada, yarışma koşulları ile ilgili olarak şu bilgiler verildi:“Ödüle, her yılın 1 Ocak ile 31 Aralık tarihleri arasında ilk baskısı yayımlanmış şiir kitapları ya da bir şairin ilk baskısı yapılan toplu şiirleri kitap olarak katılabilir. Ödül için adaylar kendileri başvurabilecekleri gibi yayınevi, dernek, üniversite vb. kurum ve kuruluşlar ve seçici kurul üyeleri tarafından da önerilebilir. İster kendi başvursun, ister diğer yollardan aday gösterilsin, katılımcılardan ödüle katılmayı kabul ettiklerini belirten imzalı bir onay belgesi istenir. Kitapların yayın tarihini izleyen yılın 15 Şubat gününe kadar ödül yazmanlığına 8 adet olmak üzere teslim edilmiş olmaları gerekir. Ödül tutarı 5.000 YTL’dir ve ödül Kırmızı Yayınları tarafından verilir. Kazanana ayrıca ödülü simgeleyen bir heykelcik verilir. Ödül, Metin Altıok’un doğum günü olan 14 Mart’ı takip eden günler içinde belirlenecek bir günde törenle verilir. Ödül paylaştırılmaz ve tek kişiye verilir. “
Metin Altıok Şiir Ödülü’nün seçici kurulu, Gülten Akın, Füsun Akatlı, Doğan Hızlan, Tâlat Sait Halman, Ülkü Tamer, Eray Canberk, Enver Ercan’dan oluşmakta.Ödüle katılmak için başvuru adresi:Kırmızı Yayınları, Refik Saydam Caddesi Akarca Sokak No: 41 Tepebaşı – Beyoğlu / İSTANBUL Ayrıntılı bilgi içinTel: (0212) 253 53 25 www.kirmiziyayinlari.com
13. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE ONAT KUTLAR’I ANIYORUZ…
Onat Kutlar, tam bir kültür adamıydı. sinemanın edebiyatla, şiirin güzel sanatlarla kesiştiği yerde durdu, öykülerini böyle bir imbikten geçirerek kağıda düştü. Duyarlı, ayrıntılara inen, açık bir söylemle yazdığı şiirlerinde toplumsal durumlar ve konumlar öne çıkmaktaydı.
Bir yaşam boyu, yılmadan, yabancılaşmadan edebiyatın hemen her alanında birbirinden nitelikli ürünler verdi Onat Kutlar. Şiir, öykü, sinema, deneme alanlarında günümüzde önemi giderek artan yapıtlar üretti. Her yapıtında, savunduğu insanlığın yok edilemeyen kültür birikimine dayandı. Kendi kültürüne, dünya uygarlığına katkı yapmış aydın, sanatçı, bilim adamlarına sırtını dönüp yaygınlık, çok satmak ve izlenmek üzerinden oluşturulmaya çalışılan yeni değerler sistemini temelden eleştirdi. Anadolu insanına bakışı o imbikten süzülen ince duyarlılıklarının ve algılarının ürünüdür. Popüler ve yaygın olana itirazı, tekelleşmeyi reddetme, emperyalizmin kültürsüzleştirme ve tek tipleştirme operasyonuna bir karşı çıkış niteliğindedir.
Onat Kutlar, 30 Aralık 1994’te İstanbul’da The Marmara Oteli’nin pastanesine konan bombanın patlaması sonucu yaralandı. Tam iyileşiyor dendiği sırada hastanede kaptığı bir virüs yüzünden15 Ocak 1995’te .yitirdik. Onat Kutlar'ın ölümü çok acı ve talihsiz bir ölümdür. Ancak onun sinema sevgisine, aydınlığına, ince duyarlılıklarına ve eşsiz birikimine sahip çıkan insanlar oldukça yaşayacaktır. Bugün onun öykülerini, şiirlerini, denemelerini, senaryolarının alıp okumak, böyle bir aydınla aynı çağda ve topraklarda yaşamış olmakla övünmeliyiz Aklımızla, yüreğimizle onun aydınlığına sahip çıkarak.
SAVAŞ VE BARIŞ
Yamaçta bir ev evin üstünde
Kocaman bir tavuskuşu oturmuş
Dar pencerede ufacık bir kız
Elinde paket taşı kadar bir çikolata
Bir tüy ormanının ardında kalan
Güneş içindeki çin'e bakıyor
Bahçeye kurulmuş üç arsız keman
Renkli şeritlerin bayrağıyla
Çivi yazısından bir karıncayı
Tam iki saattir oynatıyor
Çaldıkları parça da Chopin
Mor renkli ispirto içtiği için
Çiroz olduğuna inanıyor dede
Merkezkaç gücüyle karadenizin
Balkonuna yaslanmış bıyık altından
Gülerek küçük kıza bakıyor
Dede çiroz değil bir hinoğlu hin
O anda duyuldu arka tarafta
Ovaya bakarak gözcülük eden
Arap oğlanın sesi ve bembeyaz
uğultusu pusudaki ölümün:
Tanklar geliyor
ONAT KUTLAR
NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler. Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com
Kapkara bir kışın hüküm sürdüğü bir aralık gecesi.. Dağlara apak birruj sürülmüş..Rüzgâr, boğuk bir baykuş ıslığıyla, zengin evlerdeki süslü çamlara dokunamasa bile yoksul evlerini temelden sarsıyor .
Bütün hafta boyunca radyolar, televizyonlar yılbaşı nedeniyle bir reklâm bombardımanı içindeydi. Çocuklardan küçüğü,
-Baba, bak televizyondaki ablalar, amcalar “size de çıkabilir!” diyor. Biz de bir piyango bileti alalım, diyor. Bizim de sımsıcak bir evimiz olsun. Çatır çatır yanan sobamızda kestane pişirelim. Benim yeni, güzel oyuncaklarım, elektrikli trenlerim olsun. Her istediğimdeyiyebileceğim çeşit çeşit meyvalı şekerlerim olsun.
Ortanca atılıyor:
-Akıllım, piyango bize çıksa başka dileyecek şeyin yok mu? Bizim de arkadaşlarımız gibi bisikletlerimiz olsa. Evimizde bol bol oyun oynayacağımız bilgisayarlarımız olsa. Her gün çikolata , pasta yesek.
Büyük kız, ikisine de çıkışıyor:
-Vay akıllılar vay! Her biriniz, eski püskü, rüzgârı, yağmuru geçiren giysiler içindesiniz. Ayakkabınız su geçiriyor. Çoraplarınız, yama üstüne yama vura vura harptan çıkmışaskerlere benziyor. Niye yeni, parlak, sağlam, güzel giysiler istemezsiniz de parayı çarçur etmeyi dilersiniz. Çikolatadan önce neden her soframızda etli-sütlü yemekler görmek istemezsiniz?
Hanım, üçünü de susturuyor:
-Vay benim güzellerim. Herkes kendini düşünüyor. Hiç anasını düşünen var mı?Ellerim çamaşır-bulaşık yıkamaktan çatlak çatlak oldu. Okul giysilerinizi elle dikmekten, yamamaktan parmaklarım delik deşik oldu. Çamaşırları eski, ısınmak bilmeyen buharsız ütüyle ütülemekten canım çıkıyor. Her gün ortalığı batırıyorsunuz. Süpürgeyle süpürmekten belim kırılıyor.Giysileri, kırık sırıklarımızı, tabak çanağı koyacak ne dolabımız, ne bir vitrinimiz var?Ne güzel olurdu, çıkacak parayla evimize çamaşır, bulaşık makineleri, elektrik süpürgesi, elektrikli dikiş makinesi, buharlı ütü, gardırop, vitrin, konuk odasıiçin koltuk moltuk alsaydık. Düğünümden beri altına hasret kollarıma, kulağıma, boynuma altın takılar alabilseydik.
Herkesin düşleri dört nala fırlıyordu özlemli ağızlardan ala soğuk odaya. Baba baktı ki her ağızdan bin özlem, bir dilek dikiliyor. O da kendini tutamadı.
-A çocuklarım, evimin emektarı hanımım! Ağzınızdan ne güzel dilekler çıkar. Keşke elimden gelse de bu dileklerinizin hepsini gerçekleştiriversem. Ama üstte yok, başta yok. Hiç beni düşünen de yok. Bir son model arabam olsa. Hem de en iyi markadan. Her gün durakta otobüs, minibüs beklerken ağaç olmaktan kurtulsam. Hatta, kendi kendimin patronu olacağım bir işim olsa. Bir dükkân açsam. Patronderdinden, her ay maaş beklemekten ya da her an ensemizde bekleyen işsizlikten kurtulsam.En iyi mağazadan alınmış güzel bir giysim olsa. Herkes, yolda yolakta bana selâm verse, itibar gösterse. Bir büyük ekran uydulu bir televizyon alsak da dünyayı seyretsek.
O gece, herkes bir düş dünyası içinde dileklerini sayıp döktükten sonra ertesi sabah çeyrek bir yılbaşı bileti alınmasına karar verildi.Baba sabah uyanıp işe giderken meydanın başındaki seyyar satıcıdan bir bileti aldı. Özenle katlayarak, içi ıssız cüzdanının en mahrem yerine yerleştirdi. Artık, dağlara kar düşmesi, yüzüne çarpan soğuk yeller onu etkilemiyordu.
O yürümüyor, caddeler ayağının altından kayıyordu sanki.O gün, yüzünde hep mutlu bir gülücükle işini yaptı, dolaştı. Bütün arkadaşları şaşkındı.Kendileri gibi geçim sıkıntısı içinde ezilen arkadaşlarının bu durumuna şaşırdılar.
Eve döndüğünde bileti herkese gösterdi. Evde bir bayram havası esiyordu. Bilet, duvardaki büyükbaba resminin kenarına özenle iliştirildi.O gece yemekler huzur içinde yenildi. Kimse bir şeyden şikâyet etmiyordu. Herkes,yüzlerinde mutlu bir gülümsemeyle yatağına çekildi.Ailenin her bireyi,uykusunda pembe bir düşevreninde doyumsuz bir mutluluk yaşıyordu.
satılmış bir ülkenin sokaklarında zulüm külüngüyle söküldü dil sözcükler boğuldu bebelerin ağzında düğünlerim türkülerim kilimlerim sersefil tarihimin sebil kalbi kirletildi kumar masalarında her gün kanla beslendi uygarlık denilen katil
hani ya “bu topraklar için toprağa düş(müş) tü asker” hani “gökten ecdat inerek öpse o pak alnı değer” di
şimdi satıldı şehitler yıkıldı mevziler birer birer çift çubuk-kara saban “ayın altında yürüyen kağnı” “geçmiş kafilelerden kalan izler” fabrikalar okullar sokaklar topraklar satıldı topraklar yareli şir-i jiyan’ın zulmün köpeklerine kaldı gezdiği nazende sahralar kavgasız gürültüsüz zincirlendik birer birer bilinir ki her birine “dokuz bin baş verdi on binler”
sıksan “şuheda fışkıracak toprak” diye ölüme koşanlar yüreklerini bayrak yüreklerini silah yapanlar hiç olmazsa özgür bir dünyada ağlayabilmek için geride tutsak yetimler bırakarak bildiler ölmek ilmini
kelle kesip sırıklara takanlar “din elden gidiyor”diye din satmışlar da “vatan” diye diye vatan pazarlamışlar olmamış haberimiz
dağ başlarında kalmışız yoksulluk ıssızında hastane kapılarında çorak topraklarda açlıkta kıtlıkta kıranda kalmışız yanmışız kavrulmuşuz hala okulsuz yolsuz naçar ve uzak
zağlanmış hançerleriyle beklemiş başımızı her yere ulaşan Azrail gibi gelmişler vergi için oy için ama derman için yaramızı sarmak için gelen giden olmamış
sesinin ırmağında dinliyorum dünyayı çünkü önce gırtlağının sahibi dolaştı bedenimin yataklarını
uçsam kollarından türkülerin evine dolaşsam ve kalbinin dam kapağı memenden yani uyansan şehvet isi tutan bir gecenin yarısına çatlasa dudakların iç çeken duruşları ve bir yol aralansa sesin yine tılsımıyla akıverse, aks çarpması
ve sesinin fotoğrafını ırmakların, akarsuların ve derelerin ellerine verdim deniz oldular. her ırmağın senfonisi her akarsuyun hicranı her derenin türküsü deniz yüreğimin geciken parçası
gülümsüyorum… içimde ki kıyamet ilk defa gördüğü düşü anımsadı ne celladın uzadıkça uzayan boyunda akrep ne de akrebin zehrinden can veren bir ölüyüm ben
ölüyorum… içimde beşinci mevsimden bir tufan sessizlik uğultusu eğ az daha sesinin hükmünü bu uzayan gecelerin kederi çekilmiyor.
eğ biraz daha, nefesinden bulutları taşı biraz sonra selleri ezberler bu vakitler aşk dem yaprağıdır inleyen şarkıların tutkusundan çal benim için.
kuşları düşürülen bir istanbul akşamında yıkımlara bulanıyor yalnızlığı insanı çıldırtan deniz rumelihisar’da balıkçı coşkun parmağını ıslatıp yokluyor poyrazı saçında bir balığın pulları ve tuzu
uzak kuşları dönen bir istanbul akşamında dirimlere bulanıyor kalabalığı insanı coşturan deniz rumelihisar’da coşkun ve bütün balıkçılar parmaklarını ıslatıp yokluyorlar poyrazı saçlarında
tuz gözlerinde balık pulları
AZİZ KEMAL HIZIROĞLU
YOLUNA MAHKÛMLUKLARA VURULDUĞUM
FOTOĞRAF: TAYGUN PAÇACI
Çalmak demek, bir çalgıyı çalıp kullanmak Anlamına gelmiyor bu hale düştükten sonra Hırsızlamak desem hemen yüzün buruşacak Ama başka anlamları da var kimi kelimelerin Şu sevgisine çıldırasıya soyunduğum, Linda!
Sürseler beni, kara belâlı korsanlar adasına Gözünü budaktan esirgemeyen silahşörlerin Etten duvarlarını aşarak, define kraliçelerini Gönül elçisi diye yollasam gelir misin bana Tutkusuna sürgünlüğe soyunduğum, Linda!
Çekip atsalar beni meşhur hırsızlar yurduna Uykuları geceden, düşleri uykulardan çalan Adamların serüvenli yaşamlarını paylaşarak Gönül hırsızı diye gelsem benim olur musun Hasretine türlü kılıklara soyunduğum, Linda!
İskân etseler beni yaman dilenciler ocağına Kimliği sakıncalı, gözetim altında birisi gibi Gece gündüz yoluna çakılıp boyun büksem Bir kerecik kalbini avuçlarıma bırakır mısın Aşkına mahkûmluklara vurulduğum, Linda!
Bir el etek öpülesi uzaklıktadır da Bütün nimetler Sen yine de dosdoğru gidersin başını çevirmeden Destanı yazılmamış babaların anısı sende saklıdır Türküleri yakılmamış annelerin erdemi göğsünde emanet Dosdoğru gidersin Kimsesizler gibi, karakış ayazı sokaklarda Üşümüş aç ve özgür...
Önünde Yeşil danslarıyla ağaçlar Tenini okşayacak ılık Güneş Umut kokusuyla deniz Çiçekler, kuşlar, kelebekler Yaralarını saracak bir şölen hazırlamış Seni bekler
İşimiz kavgadır,şiirdir bilirsin Denize benzer değişkendir Birlikteliği zordur nazlıdır Damarlarına ulaşan derman Dosdoğru gitmenin hazzıdır Sularında fütursuzca kulaç atar kelimelerin
Yollarda sevda dizilidir Seslerinde en ölümcül yaratıcılığın yası İnsanlığın, Yani, Kardeşin kardeşi boğazlamasının tarihi kadar eskidir
Dosdoğru gidersin Aklındaki Gündüz güneş gibi gece dolunay gibi Öfkeleri gerilmiş yay gibi Fidan ölümlerinin Aktarılacak kinidir
Önünde Her renkten insan çeşit çeşit Yoklukları bölüşülmüş Varlıkları eşit Gençler yaşlılar çocuklar bebekler Yaralarının saracak bir şölen hazırlamış Seni bekler
“ sallantılı denizde çalkalanıp duran çivi üstüne çivi çakılmış gemilerde sen düşmemeye çalışırken çapa olmasam bari boynuna “ diyorsun yazdığın son mektupta
ah canımın çekirdeği ah yüreğimin her dem sızlayan çeperi sen olmasan gün yüzüne çıkar mıydı sanıyorsun saklandığı koydan bu gemi göze alır mıydı demir almayı gelebilir miydi üstesinden fırtınaların direnebilir miydi korsanlara aşabilir miydi girdapları buz dağlarını yoksa karanlık sulara mı bırakırdı kendini bu çoktan jilet olmaya ayrılmış gemi
iskele yanı kucak kucak kuru yaprak güvertesinde hüzünlü şarkılar uçuşan alabandasında yalnızlığın çetelesi tutulan yekesinde gözyaşı izi kaburgasında defolu hikayeler okunan bordası yaralı yelken direği kırık ve sintinesi yamalı bir gemi değil miydi bu gemi umutla sarılıp omurgasına birlikte onarmadık mı hasarlı her yerini
ah benim barbariskam ah benim çingene tayfam bütün denizciler bilir ki tayfadır aslında gemiyi kurtaran sen olmasan kendini de kurtarmazdı bu kaptan
bir koca okyanusun ortasındayız şimdi şu bizi yutacak gibi duran okyanusun demiştik baştan korkmak yok yılmak hiç yok birlikte yazacağız bu seyir defterini şimdi kurutup kirpikleri ufuklara bakmalı belki bir ada kucaklar bizi hatta bu yağmur tufan sonrası gökkuşağı geçer üstümüzden belki sonra hiç belli olmaz bakarsın dingin bir limanda buluruz kendimizi belki bir martı yaralarımıza üfler bir simitçi bölüşür sıcağını ve belki de üşütmeyen gölgesiyle bir çardak altı bekliyordur orada bizi inan olmayacak şey değil tutunduğun dal kırılmasın yeter ki…
* BARBARİSKA: Gemicilikte; tutulmakta olan bir halatın kaymamasi için yapılan bir bağ çeşidi.
NAZLIHAN HASKÖYLÜ
KALDIR AT
FOTOĞRAF: MÜSLÜM YAŞARGÜN
kaldır at karamsarlığı dipsiz uçurumlara
görmüyormusun göz kırpıyor bak sana kıpır kıpır yaşam
haydi canım bir şanş ver bastırdığın arzularına bırak gemini dizginini uçuşsun kendi kanatlarıyla
koy elini yüreğine dinle atışını çöz şifresini yanıt ver bu akşam tüm beklentilerine yanıtsız kalmasın yaşamın içinde hiç bir soru yüreğinde
gözlerinle görüp mantığınla ölçeceksin ne kadar küçük cılız olduğunu karamsarlığın
işte o zaman büyüyüp devleşecek kendine güvenin defolup gidecek içindeki çıkmazların ve kendiliğinden serpilecek tohumları köklenip yeşerecek çoğalıp yurtlanacak alacak yerini sevinin ormanları karamsarlığın işgal ettiği bölgelerde ve nihayet sende gülümseyeceksin dolu dolu yaşayıp hissedeceksin ta ki iliklerinde umutların sevdaların buket buket çiçekleri harman olup yığılacak yüreğinde
Ne zaman hatırlasam yeniden seni Kocaman dalgalar basar gözlerimi, Ve kavurur kızgın alazlar Yüreğimin yeşeren filizlerini. Parıldar kavga meydanlarında Korlanan acıların keskin bilinci, Ve ışıldatır yalın çelik aydınlığıyla Rahmi buz tutan kara geceleri. Kopartıp götürür soğuk rüzgarlar Gönlün yeşil duran yapraklarını, Yükselen bir meşaledir hatıran Işıtır gelen günlerin sabahlarını. Ne zaman hatırlasam yeniden seni Acı ve umutla yoğrulmakta gelecek, Boy atmada ormanlar boyu binlerce fidan Güneşli bahçeler büyür alnında Yanar gözlerinde iki kor çiçek.
13 Aralık 2007 / Melbourne MEHMET SARI
İKİ SATIR BİŞEY...
RESİM:HUBERT LOPEZ HEREDİA
iki satır bişeydi işte her şey... ne papatya kurusu nede hayindi lakin karanlıktı gece asmıştım geceden kalma sevişmelerimizi avlusuna, demir parmaklıklı yüreğimin tek hücreli asalak zifiri ve ayyaş bir yalnızlıktı sensizlik oysaki bağımlısıydım ben seni olmayan sensizliğin kimi zaman bir eroinman kimi zamanda deli dumrul kesiliyordu bendeki sensizlik adımlarım çırılçıplak adımlar serseri... ya seninkiler? piç bir kuytuda gırtlaklanmış damla damla akan kan sesleri çığlık yankısı cehennemdi sensizlik...
KARİKATÜRLER: NACİ EL ALİ'YE VE KATLEDİLİŞİNİN ARDINDAN
İZİNİ SÜRDÜREN ADSIZ ÇİZERLERE AİTTİR
I
"Son cephelerden sonra nereye gideceğiz/ son gökyüzünden sonra nereye uçmalı ki kuşlar/ nerede uyur ki bitkiler son nefes havadan sonra/ kızıl buhar ile yazacağız adımızı/kanımızla bitireceğimiz şarkıdançekeceğiz ellerimizi/ burada öleceğiz bu son geçitte/ burada, tam burada can verecek zeytin ağacına kanımız"(1)
Filistin sahillerinde aşıklar yok. Aşk yok. Mehtap ve serenatlar tarih olmuş, tarih delik deşik. Deryalar, bir zamanlar adına türkü yakılan görkemli renklerini yitirmiş; kocaman bir bataklık, içinde canlı yaşatmayan. Yağmur yerine çamur yağıyor üzerimize. Dünya yıldızsız bir gezegene dönüşüyor. İnsansız, çiçeksiz, hayvansız.
Gazze saldırısı başladığından beri anılarım gömüldüğü yerden fırlıyor. 12 Eylül mağduru olarak Lübnan'a gittiğimde Filistinlilerin beni bağırlarına basışı düşüyor usuma. 1982 İsrail işgaline kadar Beyrut, Sur, Seyda, Nebatiye, kana da Filistin kamplarında geçirdiğim aylar. Tarihin çirkin bir tekerrürü yaşanılan diyorum.Zalimler, çocuk katilleri yine başta. 1982 deki işgal yeniden hayasızca gerçekleşiyor. Adını unuttuğum Güney Afrikalı bir şairin mısraları dökülüyor dudaklarımdan: "Silahlarımızı hazırla sevgilim, çocuk katilleri kapımıza dayandı..."
II
Dünya basınında ikiyüzlülüğün, satılmışlığın en basit örnekleri sergileniyor. Dün Filistin sorununa gözlerini ve sayfalarını kapatanlar, bu gün Gazze'de ölenlerin arkasından timsah gözyaşı döküyorlar. Siyonist zulmün karşısında aydınların, anti-semitist damgası yememek için veya Haması destekler görünmemek için suskun ya da çekimser kalması yeni bir durum değildir.
Ayrıca diğer tartışma konusu olan, "İsrail devletinin, Yahudilerin devleti olduğunu"en başta İsrail'in yöneticileri, "aydınları", din adamları söylüyor. Biz söylemiyoruz. "Hayır öyle değil, iftira" diye yazmak da bize düşmez. Ve bir süre önce kaybettiğimiz Filistinli aydın Edward Said'in dediği gibi, İsrail bir yahudi devleti olarak kalma iradesiyle yaşadığı sürece, Ortadoğuda barış olmaz. George Habaş gibi bir komünist ile Yaser Arafat gibi sağcı bir lider aynı sloganlarla, on yıllarca süren mücadele sürecinde FKÖ çatısı altında birleştiler. Doğru bir sloganı haykıranları neden dinci olmakla suçlayalım. İsrail'i sözde kınayan AKP hükümetinin de Filistin ve Lübnan halklarının yanında olduğunu, en azından Türkiye'deki İsrail elçiliğini kapatarak, İsrail'deki elçimizi çağırarak göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Unutmamalı ki Filistin ve Lübnan halkları, bir kaç battaniye, bir kaç ton un ve bir kaç boş lafla avutulamayacak denli onurludur.
III
"Dilsiz kalabalıklarda büyür yalnızlığım / Postal sesleri boğar türkülerimizi / Bir gecede büyüyen Filistinli çocuklar / İntifada biçer mayın tarlalarında / Kutsal topraklar utanır / Ben utanırım çaresizliğimden / Sınırları zorlarım / Taş doldurup ceplerime" (2)
Kalbim Lübnanlıların ve Filistinlilerin yanında. Ne Varşova gettosunda ellerini havaya kaldırmış küçük Yahudi bebesinin belleklere kazınmış fotoğrafını unutuyorum, ne Roman Polansky'inin "Piyanist" filmindeki gibi Nazilerle işbirliği yapan, kolluk görevlisi Yahudileri, ne de Piyanist'i. Ne babasının kucağında, İsrail askerlerinin kurşunladığı Rami Andura'yı unutuyorum, ne Beyrut Gufara Gazi hastanesinde yaralı yatarken, bir bacağı İsrail saldırısında kopmuş küçük Fatma ile yaptığım söyleşiyi ve onun berrak gülümsemesini.
Ve küçük generaller büyüyor.Onlar 12-13 yaşındaki çelimsiz gövdeleriyle tankların karşısına dikilen, Filistin yurdunun geleceği... Onlar kendi topraklarına yabancı ve sürgün, işgal çocukları. Oyunla ölümü, doktor-mühendis olma idealiyle savaşı, geleceksizleştirilmeyle geleceği kurma kararlılığını birbirine karmış, kırılgan dengeli topraklarında oynanan haysiyetsiz kumara, bedenleriyle direnen 'küçük generaller"...
İsrail oğullarının "David ve Goliath"(3) söylencesini tersyüz eden adsız intifada kahramanları. Siyonist İsrail tanklarının karşısına kocaman yüreği ve küçücük elleriyle kavradığı taşla dikilen 14 yaşındaki Farish Qudeh gibileri... Evet, "küçük generaller kazanacak"(4)
"Belki sen, şu bir karış toprağımı da alacaksın bir gün/atacaksın belki de gençliğimi zindana/ neyim varsa neyim yoksa atalarımdan kalma/ yağma edeceksin belki de hepsini/ kabımı, kacağımı, küpelerimi, hasırımı, kilimimi, sedirimi/ yakacaksın belki de kitaplarımı, şiirlerimi/ yem edeceksin belki de vücudumu kurda kuşa/ belki ölüm saçan korkuluğunu dikeceksin köyümüze/ ama hiçbir zaman oturmayacağım pazarlığa seninle/ ey güneşin düşmanı/ sıkacağım dişimi dayanacağım/ son damlasına kadar kanımın..."(5)
"Bu yazıyı, Filistin deki gibi zulmün karşısında baş eğmeyen, onur ve umutla kavranan taşı zorbalığın alnına fırlatan Edward Said'den -çocuk olmadan kahramanlığa mahkum- intifadanın Küçük Generallerine uzanan başkaldırıya hayranlık ve minnet duygularıyla kaleme alıyorum...Çünkü Onlar; bana, bize, yani hepimize, 'Anne bak kral çıplak!' haykırışıyla Modern Zamanlarda yitirilmiş insanı hatırlatmanın yanında benim, bizim yani hepimizin geleceğini savunuyorlar..." (6)
Adil Okay
_________________________________________________
(1) Mahmud Derviş
(2) Adil Okay
(3) Rivayet odur ki, binlerce yıl önce Kudüs'e girmek isteyen İsrailoğulları'nın içinden 12 yaşındaki Davut isimli bir çocuk, pagan Filistinlilerin insan azmanı Golyat'ın tam alnına nişan alıp, sapanla attığı taşla onu yere yıkmış ve kazanmıştı... Ve şimdi rivayetsiz yaşanan İsrail askerlerinin elinde modern silahlar, Filistinli bebelerin ellerinde de taşlar ve sapanlar var .-İsyanın Adı Filistin / Yücel Demirer, Sibel Özbudun
(4) İsyanın Adı Filistin / Yücel Demirer, Sibel Özbudun
(5) Filistinli şair Samih El Kasım
(6) İsyanın Adı Filistin / Yücel Demirer, Sibel Özbudun
EMEĞİN SANATI GRUBUNDAN A.ZİYA ÇAMUR, YAŞAR DOĞAN VE BABÜR PINAR’IN DA TEBLİĞLERİNİN YER ALDIĞI KONFERANS METİNLERİNDEN OLUŞAN BU KİTAP SORUN YAYIN KOLLEKTİFİ TARAFINDAN YAYINLANDI. ORADAN İSTENEBİLİR.
EMEĞİN SANATI GRUBU ŞAİR-YAZARLARINDAN EMEKÇİ ŞAİR ŞEREF ÖZTÜRK USTA'NIN İLK ŞİİR KİTABI YAYINLANDI: