« Önceki | Sonraki »

15/1/2009

DÜNYANIN BÜTÜN NEHİRLERİ AĞLIYOR / YAŞAR DOĞAN-ALİ ZİYA ÇAMUR

RESİM: ABDAL RAHMAN AL MOZAYEN


Yüreğim çalkalanıyor sendeleyerek
Aklın girdaplarına çarpmadığım an yok havzalarımda !
Yok aklım başımda yok
Ganj’da yıkanan günahlar
Sarı nehri takmış kollarına, yeniden yeryüzüne çıkıyor!
Toplama kamplarından sabun olmamışı
Evlat edindiğim yerde
Her gün kuduz bir it gibi beni her iki yakamdan birden
Dur durak bilmeden ısırıyor!
Güneşler kucaklayan çocuklarım eritildi
Namluya sürülen mermi
Bahara duran nergisim
Ezildi ayakları altında diretilmişliğin
zulüm
kaç asırdır buralarda at koşturuyor
biz dillerimizi yuttuk
sen konuş diyorsun acılara
böyle yargılanmaz tarih
talih dediğinde ne
fataliteye kimse inanmıyor artık 

yorgunuz
aylar alan sürgünler tepti ayağımızın tabanını
göz hapsine alınmış gündüz ömürlerimiz
kim bizden daha iyi ölümler başında
umutlar mayalayıp sabrında büyüttü
kapıyı kitlemeyip yatanda
el kapısını elden daha iyi biliriz
içemediğimiz su
kavuşamadığımız insanlıktır
        bu seda

 

öyle kolay-kolay
        ölecek yürek yok bizde
onu ördüğümüz inlerden
inleyerek keser
bir gün bu acının        
başımıza dolanan karmaşık yolunu
bu telaşlı akış demedi hala son sözünü
İda dağlarına!


Kardeş düşman olup üstümüze gelende
Beşikte ki çocuğumuz
Acıkıp ağlayınca
Bizi ele vermesin diye
Mememizi ağzına verip
Göğsümüze basa-basa boğduk…
 

Sağdıçlarımız kellemizi
Kesip götürmeye gelende
İnanmadık gözlerimize
Düşmanın hin olduğunu biliyorduk ama
Bu zulüm hiçbir yerde görülmedi
 

Önceleri ay tutulanda
Sadece savaş değil
İnsan kanı bile dururdu
Çoluk çocuk çanak çömleğe vururdu
Tövbeler okunur
Toprağa kapanırdı eline kan bulaşmışlar

 

Lakin biz öyle aylara tutulduk ki
Ne ramazanı ne muharremi bildi
Ne kadri ne kadir gecesini
Düşman
Ne tövbe etti
Ne toprağa kapandı
Mağaralara sığınmış
Çaresiz,
Eli silahsız kadına çocuğa karşı
Kurdular kan kusturan makineliyi
Taradılar bir tek nefer kalmayana kadar
Oradan akan kan kapladı yüzümü
Barut koktuk
Barut koktu kara bulutlar
Ben insanlığa sığmayan acılar susturmuşum dilimde
Alevler içine atılmış hayatlardan sağ kalmışım
Her dere başında ya asılmış ya kesilmiş
Başlarımın kafatası var
Hâlâ ispat edecek kadar
Kesilmiş ellerim
Sorulmamış bir zulmün hesabını sormak için
Sürüne sürüne süzüldü oradaki yerin dibine
Süngüler
        Sürgünler
                Kundakladı hayatımı yedi canımdan 

Diktiğim
Yapayalnızlığımın ağaçlarından
Uçtu umutlarım
Rehin alınmış hayatların dallarına
Yazdım anılarımı
Vicdana okutsam
Ağlaya-ağlaya kör olur,
Okutmasan kör kalır.
Belinde her gece akreple yatan vicdan
Akrebin rehinidir vicdan pohpohlananda.
Anlatsam kendini ısırır
Yaşama kör gözle sarılan,
Uyunmaz uykular tutar yürek migrenlerini.
Kusa-kusa büyür güherçile,
Kum deler kursağı,
Apandisti büyür insanlığın.
Utanmadan
Gezebileceğimiz,
Başımızı koyup saklanabileceğimiz
Bir delik bile kalmaz.
Torundan sorulur mu günah
Sorulur elbet
Devam ederse inkâr
Hayaletler de çıkar
Toplu mezarlardan
Cin bile çarpar adamı.
Atan haksız eli yakalar
Kıskıvrak,
Bırakmaz peşini.
Yanar da kül olmaz
Adalet yerini bulana kadar… 

Salkım üzümler gibi
Kapkaradır içim.
Bu yüzden köpüre köpüre akarım.
Doğduğum yerden
Doğduğum yerde
Doğuda
Kalmış
Soramadığım zulmün hesabı. 

Beni satmaya
Satmayı öğreten
Satan
Kendini de sattı
Saltanat için
Kökünden kessek kuyruğunu
Bir daha uzar mı boynuzu. 

Sadece yaşamak için
Geldiler ya,
                Kim olursa olsun
                        Bağrıma bastım. 

Gülüyle, dikeniyle
        Yarası, belasıyla
                Bastım bağrıma.
Hayatım ben
        Hınzır savaşları değil
                Yaşamları kucakladım. 

Suladım, suvardım
        Hayata duranı
                Onurun nektarıyla.
Etimi
        Lime lime
                Koparıp götürdüler,
Tırnaklarımı söktüler
        Kışlasında 
                Güz acıların. 

Göğsümün
        Bombalanmadığı,
                Kucak açacak
Bir tek
        Kucağı bile yok.

Kucaksız kayaların altında kalmış pınarım. 

Bir düşman gitti,
        Bir düşman geldi,
                Ana-baba gibiydi ortak düşman. 
İçimdeki düşmanı saldılar üstüme,
Dinamitlediler evrenselliğimi. 

Patlayan acılarımı kucakladı
Yıldızların mendireği.
Evrenin titreyen yüreğini
Kucakladım,
İki gün daha ertelemek için kıyameti… 

Terörün beş yüzüne karşı
Gerdim bir tanecik yüreğimi
Kulpunu kaldırdığım günlerden
Ortaya çıkardım maskeli sıfatını 

Tükürdük yüzüne
Bal diye yaladılar
Kibrit çaktık köküne
O kadar ıslaktılar ki
Tutuşmadılar 

Kuru iftiraların kurbanları
Sürdü atlarını meydana
Kurdun çenesine geçirilmiş
Çengel ile
Arkadan vurdular onları 

Ay yeniden tutuldu…  

Kuyruk iki kat daha uzandı
        Ezberlenmiş yalanın yılan kuyruğundan
                Vurarak 
                        Bir hakikati,
Bir anda yok etme çabaları
Attı üstümüze
        Hardal Gazlarını,
                Yine toplu öldük
                        Dünyanın gözleri önünde.
Düpedüz yalandır balam
İkinci dünya harbinde
Sadece Yahudilerin öldüğü...
Yahudilerden önce
Evrensel düşünenler üstünde
Denediler en adi fikirlerini
Yahudilerin hâlâ bu oyunu
İğrence oynaması adidir. 

Kalk
        Bana 
                Ayağa kalkan
Yahudileri göster
        Bize hardal gazı yutturulanda. 

Ben sadece Rachel Corrie’yi hatırlıyorum
Filistinlilerin başına
Evlerini yıkmaya gelen dozerlerin karşısında
Ölümüne kadar 
Gık çıkarmadan
Bir tek kıpırdamayan… 


        Şeria: 


Çöküşünü görmüştür Lût,
yerin dibine batan Sodom ve Gomore’nin.
Dünyanın bu en alçak gölü
Öyle alçaklıklara tanık oldu ki,
Krater gibi ağzı açık kaldı.  

Çağ,
bencilliğin buzlu sularında
        soğuk soğuk
                sokulurken insana
Küstah ve gözü kara
kasa düşkünü kasaplar               
pervasız,
sorumsuz,
                utanmaksızın
dambıldudak duraksız bombaları,
s
akız ağızlı arsız askerleriyle
yaşam yorgunu ettiler
satılmış coğrafyanın
itilmiş insanlarını. 

Tel Zaatar acısı
yüklü sırtında
gün oldu
Sabra - Şatila’dan kopan fırtına
kavurdu yeniden Filistin’imi 
k
asap yeni baştan döktü
kaynar kazanlardan
sırtlan kinini! 

Hortladı Nazi, Gazze’de, alkışlandı kippalar
kara gömleğin bıçağından kaçanlar
bin bir rahmet okuttular Hitler’e .
Sustu dünya,
Aramco patentli petrol ağaları
kıstı pabuçluk dillerini. 

Dondu yakalarımda yüz bin kere umutlar.
Bağlarımda kavruldu çatalkara, yandı kara zeytinler.
Ata toprağında mülteci kalanlar,
intifadalarla sınanmış inanç kalesini
ateşe karşı taşla savundular! 

Öldüler,
          hayır
                 ölmediler, patlattılar kendilerini.
Yandılar….  
        yakıldılar…
               yenilmediler.
Her ölüşlerinde yeniden dirildiler! 

Ne tanklar söndürebildi
inanç ve umut ateşini,
ne beton duvarlar durdurabildi akışımı.
Ve bu ateş,
Çölün derinliklerinde yeniden üflenmek üzere
Çıkarıldı gecenin küllerinden !


        Şeria turnası:


Dinle beni Şeria!
Sana yeni panoramalar getirdim.
Seyretmek ister misin buğulanıp kanatlarıma!


        Şeria: 


Hoş geldin sefalar getirdin.
Yediğin içtiğin senin olsun.
Bana gördüklerini anlat!


        Şeria turnası: 


Zirvede Güneş... Güneşin yakıcılığı kumla iki kat... Kum tepecikleri arasında, bir tepenin gölgeciğine sığınmış bir deve, bir adam, bir kadın, iki çocuk.... Arkaları zulüm bulutu, önleri umutsuzluk. Dördünün de dudaklarında gizli bir çığlık: 


“Ramallah’ta beynim kitli hücrede
El Halil’de yüreğim dikenli gece
Öfkem yumruk yumruk Beytüllahimce
Kavganın yazacağız en son cildini”

 

Adam sardığı son sigarayı söndürdü, tabakasını dürdü, deveyi çöktürdü. Emanetleri bindirdi devenin hamutuna. Emanet önemli, emanet değerli, emanet büyük... Devenin hamutunda Cenin Kampı’ndaki kıyımdan kaçırılmış iki körpe fidan. Umut... Kıyımlardan, kıranlardan birer, ikişer çöllerin zulalarına saklanan bu körpe fidanlarla geleceğin Filistin halk ormanını yeniden türetmek, Filistin göklerinin baş eğmez kartallarını yeniden çoğaltmak. 

 

Sarı gökte: bir alıcı akbabalar, bir İsrail devriye uçakları... Vuracak, yutacak canlılar ararlar. Kadın zayıf, kadın dermansız, kanadı kırık... Üç beşikte beleyip büyüttüğü üç fidanını tutsak vatanı için kurban vermiş İsrail mermilerine. Şimdi görev başka, tutku başka, aşk başka... Bu fidanları ulaştırıp çöl tepeciklerinin kıvrımları arasındaki bir zulaya; beslemek, büyütmek, Filistin devrimine yeni kartallar yetiştirmek... Görev kutsal,  görev önemli, görev büyük...        

 

Deve, bir tepecik yükselip bir tepecik alçalırken, hamuttaki heybenin iki gözünde iki körpe fidan…  Korkmuş, ürkmüş, çaresiz, günlerdir aç, susuzlar... Ama sus puslar. Ne bir ah, ne de bir vah var dillerinde. Yazgılarının ağırlığı var minik alınlarında.     

 

Günlerdir sarı gök ve boz kum arasındaki sonsuzlukta süren susuz yolculuk, üç-beş hurma yeşertisi ve akan su şırıltısının serinlik kattığı menzilde bitti. Sabır mesafeyi eritti, emanetler yerini buldu. Yıllardır ağıtların susturduğu dudaklarda, yaş yuvalarının kuruduğu gözlerde ufak bir gülümseme ...       

 

Filistin hâlâ ayakta!..

Dilin ham suyu,
kanadın özlem uçuşu
tutuş gayri.
Git,
duyur acımı yeryüzüne 

Sarmakla bitmiyor yara,
kan tutmuyor kana susamışı.
Şahlanan alnım ki,
onur ister,
yüzümüze tükürülmemiş tükürük,
gururumuza dokunmamış küfür kaldı mı! 

Şeria: 

Turnam,
Bana yeni şarkılar söyle
Yeni düğünlere davet et beni. 

Kaldır
                üstüme atılmış kayalarını faşizmin
Bu galü-bela,
Bu musandıra karanlığını
Kin tutmamış sevdalarda
Büyüsün kan tutan çocuklarımız
Acıların piramidi
Firavun dünya
Yakmış avuçlarımızın çakrasını  

Kucak istiyoruz
        Kursak da kalmamış insanlıktan
        Siyonizm  karabulutu
        Çökmüş
        Nagazaki bulutları gibi üstümüze  

Kırdığımız cevizlerden kurt çıkıyor,
Kopardığımız armuttan
Tumansız şeytanlar. 

Haydi uç Turnam ağzında oruç
Kardeşlik destanın yazıldığı
Kara taşı bana getir Arafat'tan. 

Gasp,
        Talan, 
                İşsizlik tufanı,
                        Sarmış bağrından yanan dünyayı.
Acılar kardeştir,
Paylaştığımız kuru ekmek,
Her gün talandan kopardığımız,
Bir dilim ekmektir.
Dünyada
Bu gün
Ellerini kaldırıp teslim olmak;
Direnmeden
Küresel kuşatmada
Vatansız ve adsız ölmektir 

Elif Mim Lam Turnam
Git
Bunak sularda
Beyhude
Çırpınan çabalara
Akıl ver 

Bu toprakları
Özüne çeviren
Tözü getir
Gökyüzüne kalkmış tozlardan 

Kurşun ısırmışım
Yaram yarınsız kapanmaz asla
Kucaklıyorum işte
Acıların Diclesini.

 

Ali ziya Çamur – Yaşar Doğan (Lolan) 

1/1/2009

EMEĞİN SANATI'NDAN 47. MERHABA


 

Merhaba,

Yeni bir yıla kanlı görüntüler içinde giriyoruz.Amerikan emperyalizminin işleri karakolu İsrail’in soykırıma giriştiği Gazze sokaklarında ölüm genç-yaşlı, kadın-erkek, çocuk-büyük ayrımı yapmıyor. 2008’in son günlerinde yaşananlar, aslında 2009’un da insanî değerler açısından aydınlık olamayacağının bir göstergesi değil mi?

Her yeni yılın sonunda bir muhasebe yapılır. Olanlar, olmayanlar, yapılanlar, yapılmayanlar bir gözden geçirilir. 2008’e baktığımızda, ilk gözümüze çarpanlar, Tuzla tersanelerde işçi kıyımları, kot taşlama işçilerinin suyun yüzüne çıkan dramları, ve iktidarın her alanda derin ve yoğun bir baskı politikası…  1 Mayıs’ta Gazze’ye, dönen İstanbul sokakları… Ve sonunda Amerikanın iç bunalımıyla dünyayı saran kapitalizmin krizi…

Sanırım 2008’e farklı bir damga vuracak olan da krizle birlikte uyanışa geçen sınıfsal bilinçtir. Çünkü krizle birlikte içinde emekçilerin artı değerini taşıyan sermayesini kaçırmaya çalışan, işçileri işten çıkaran, sendikalaşmaya karşı çıkan patronların yüzüne bir tokat gibi indi işçi direnişleri… 12 Eylül’den 28 yıl sonra emekçiler, işleri ve emekleri için mücadele etmenin, mücadele ettikçe de kazanmanın tadına vardılar yeniden. Bu açıdan 2009’a dair umutlarımız çoğalıyor.

Sanatsal açıdan bakarsak, sanatın giderek sermayenin emrine yöneltildiğini görüyoruz. Özellikle müzikte ve görsel sanatlarda sermaye sanata tahakküm etme çabasında. Önce sponsorluklarla başlayan sanat-sermaye ilişkisi, giderek tahakküme ve dayatmalara dönüşmekte… Sermaye’nin sponsorluğunda ve öncülüğündeki sanatsal etkinlikler, klişeler içine hapsedilmekte. Edebiyatta ise bu ilişki, şimdilik belli çerçeve içindeki çevrelerde öne çıkmış durumda. YKY, elitçi edebiyat çevrelerinin yeni tapınağı… Bu tapınakta, temel değerleri sanatsal iradeden çok “para” belirliyor. Ortaya çıkan sonuçlar da bu irade çerçevesinde kümelenmeye başlıyor. İnsanî heyecan ve coşkulardan arınmış, durağan, iç bükey, masa başı edebiyat…

Buna karşın Anadolu’nun dört bir yanında sanatı bir coşku ve heyecan olarak gören, üreten, ürettiklerini dergilerle edebiyat borsasının sırça duvarlarına fırlatan sanatçılar var… Sanatı insanîleştirme eylemi Anadolu’da dergilerle, üretilen ve maddi beklentiden uzak hedeflerle kitaba dönüştürülmüş yapıtlarla sürüyor. Ancak onların da önemli sorunları var. Kimileri sırça borsaya dahil olabilme çabasında, kimileri ise, farklı bir sanat kalkışması oluşturma çabasında… Ama buluşamamaları, tekil kalmaları, konfederatif bir güç birliği oluşturamamaları, seslerini cılızlaştırıyor. 

2009, bu açıdan bize, yaşama müdahil olma çabasındaki sanatçılara  önemli görevler dayatmaktadır.

 

Ali Ziya Çamur

                        

BU SAYININ SAVSÖZÜ

 

Geçmişte ve hatta yakın geçmişte kişisel gelecekler karanlık olsa da dünyanın geleceğinin aydınlık olabileceği kanısı hakimken şairler yerel siyasetler üzerinden önemli sözler edebiliyordu. Edebiyatçı, yakınlarda bir yerde bir tehlike varsa bile dünya üzerinde güvenli bir alan olduğu duygusu taşıyabiliyordu. Sözgelimi İkinci Yeni şairi için dünya çok iyi bir yer değildi, ama herhangi bir yerine kaçabileceği bir dünya idi. Şiirinin en temel prensibi yaşamaktı. Yaşamın sürekliliğini duyumsamaktaydı.

Seksenlerin yenik edipleri için bile içine sığınılacak buğulu sözlerden korunaklar vardı inşa edilecek. Bugünse küresel tehlike] nedeniyle geleceğin tümüyle ipotek altında olduğu bir dünyadayız. Bir kaçış edebiyatı yapmak da imkânsız; çünkü kaçılacak bir coğrafya kalmadı. Kendilerine miras bırakacağımız dünyada insanî yeteneklerini nasıl doğru düzgün kullanacakları hakkında büyük destanlar yazsak bile okuyacak bir nesil hiç olmayabilir. Sıfıra doğru hızla giden bir zemine ayak basıyoruz ve edilgenliği kabul etmesek bile sözle güç taslayacak kadar komikleşmeme aklına sahibiz. Şiir artık sözü bir kalkan olarak kullanıp arkasına geçeceğimiz ve bizi sömüren dünyaya nanik yapacağımız bir korunak olmaktan çoktandır çıktı. Kahramanlık olan şey bu defa sahiden dünyayı kurtarmak. Mümkün veya değil. Şiirse hiç olmadığı kadar başka bir şey olmalı. En az dünya kadar tekinsiz bir şey. HAYRIYE ÜNAL

 

YAŞAM VE SANATTA
        
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

 DEVRİMCİ ŞAİR OZAN TELLİ İSVİÇRE’DE AÇLIK GREVİNDE!..

İsviçre’de, Zug Kantonu sınırları içindeki bir hapishanede tutulan Ozan Telli, iltica başvurusunun reddedilmesi ve İsviçre'yi terk etmesi kararı karşısında açlık grevine başladı. İsviçre ve Avrupa genelinde son zamanlarda göçmenlere yönelik artan ırkçı faşist politikalar farklı yöntemlerle devam ediyor. Ozan Telli 8. gününde bulunduğu açlık greviyle, iltica makamlarının ve yerel mahkemelerin kendisi hakkında almış olduğu haksız politik tutum ve davranışları da protesto ediyor. İlerlemiş yaşına, kalp vb. çeşitli sağlık sorunlarına rağmen Ozan Telli açlık grevini sürdürmekte kararlı...

 

Ozan Telli'nin avukatı Gabriel Püntener, açlık grevinin başladığı 22 Aralık 2008 tarihinde, son bir defa daha Zug yerel mahkemelerine müvekkilinin sağlık raporlarını ekleyerek davanın bir kez daha gözden geçirilmesi için başvurdu. Ancak bu başvurusu da reddedildi. Bunun üzerine Avukat Püntener, Ozan Telli hakkında kasıtlı ve politik bir tutum olduğunu belirterek, davayı bundan sonra yasal ve hukuki yollarla sürdürebilme imkanı ve olanağı kalmadığını belirtti.

 

Bu konuda Şair Kemal Vural Tarlan tarafından imza-mektup kampanyası başlatıldı. Kemal Vural Tarlan, yaptığı açıklamada, “Sevgili dostlar; İsviçre iltica mahkemelerinin Ozan Telli hakkında vermiş olduğu terk kararı konusunda Ozan Telli açlık grevine başladı. Kendisi şu an Zug cezaevinde. Onun dostları, arkadaşları olarak dışardan yapılacak destek için yazar ve edebiyatçı örgütlerinin duyarlı olmasını bekliyoruz...”   Kampanyaya katılmak isteyenler, Ozan Telli’ye iltica hakkı tanınması için  aşağıdaki mektubu İsviçre Başkonsolosluğunun e-mail adresine (ist.vertretung@ eda.admin. ch) gönderebilirler….

An das Bundesamt für Migration

 

Der bekannte und die demokratischen Werte vertretende Dichter, Ozan Telli, musste, angesichts seiner Ideologien und dem Staate Türkei diametralen Gedankenguts, das Land vor 7 Jahren verlassen. Auf Grund seiner veröffentlichten Schriften wurde der Staat aufmerksam, versuchte ihn zur Ruhe zu bringen und scheute deswegen nicht vor Drohungen und Verfolgungen. Er hat in der Schweiz, vor dieser staatlichen Repression, Asyl gesucht.

 

Während seines Aufenthaltes in der Schweiz pflegte er weiterhin die Geschehnisse in der Türkei zu verfolgen und schrieb diese in Form von Gedichten nieder.

Es ist allseits bekannt, dass in der Republik Türkei jegliche Gedanken, Ideologien und Anstrengungen, welche dem Staate selber nicht genehm sind, verfolgt und ausgelöscht werden. Dieser Repression fallen unter anderem Journalisten, Dichter und Schriftsteller zum Opfer.

 

Aus all den oben genannten Gründen sehen wir, welche dieses Schreiben unterzeichnet haben, die Aufforderung gegenüber Herrn Ozan Telli, die Schweiz zu verlassen als Risiko bringend und lebensgefährdend. Zu dem wäre eine weitere Haft, in welche in der Türkei Folterungen involviert sind, ein für die Gesundheit Ozan Tellis nicht kalkulierbare Attacke.

 

Diese Petition richtet sich mit dem grössten Respekt an das Bundesamt für Migration zur nochmaligen Überarbeitung des Dossiers von Herrn Ozan Telli.

 

Name (İsim)      Vorname (Soyisim)    Adresse (Adres)           Unterschrift(İmza)


 Ozan Telli, Can Yücel'le cezaevinde...

 

Ozan Telli, 1950 tarihinde Gaziantep iline bağlı İslâhiye ilçesinin Telli köyünde doğdu. Tarım, yapı, metal işçiliği ve memurluk yaptı.70'li yılların ortalarında şiirleri Birikim dergisinde yayınlanmaya başlayınca tanındı. Siyasal nedenlerle İslâhiye, Adana ve Trabzon cezaevlerinde mahpus yattı. Çalışmalarını, daha çok halk hareketlerini destanlaştırmak doğrultusunda yoğunlaştırdı. Yazdığı yapıtların birçoğu yasaklanıp toplatıldı. Sürgünler, vurgunlar yedi, uzun yıllar kaçak yaşamak zorunda kaldı. Şimdilerde yurt dışında bulunan şairin kazanılmış altı tane şiir ödülü var. Vatan gazetesi birincilik ödülü, (1977), Akademi başarı ödülü (M.Mungan ve T.Fişekçi'yle birlikte, 1980), Gösteri dergisi birincilik ödülü (1983), Natıroğlu ikincilik ödülü (1984), Gülhane El Sanatları Festivali birincilik ödülü (1987), Kültür Bakanlığı başarı ödülü (1991)…  Ozan Telli’nin başlıca yapıtları: Şahince (1981), Ekmeğin Şarabın Tuzun Aşkına (1982), İshakça (Baba İshak Destanı) (1983), Şah Kulu Destanı (1985), Kalenderoğlu Piri Mehmet Destanı (1987), Aşktan Umut Kesilmez (1987), Koçgiri Destanı (1987), Dersim Destanı (1990), Bizim Çeliğin Suyunda (önceki üç destanla birlikte,1991), Ararat Destanı (1992), Aşka Amin (2002), Komüncüler (2002), Ölümsemek (2007) …

 

O INSAN Kİ

 

hangi çağın kamburu sipsivri piramitler

kimlerin teri kızgın kumlara damlayan

Palmiye yapraklarından

kaç bin yıllık acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları

 

dağlanmış taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin

bir acı damlası alnından akan kan

ve kan kokusu yayılan

bardağı taşıran su sayılan

mayası devinmenin ve devrimlerin

ve yeniden türeyişinin insanın

o insan ki

uyanır uyanışı gibi

gerinen toprağın

çözülen buzun

çatlayan kayanın

o insan ki

gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla

buhar buhar solur

elektrik elektrik ışır

ve atom atom konuşur

yerde

gökte

su`da

neredeyse kızarmış yarısı elmamızın

eşiğinde adımlarımız kambursuz cagin

yıldızlara kuracağımız salıncağın

beşiğinde büyüyecek çocuklarımız

 

OZAN TELLİ

 

   

ŞAİR ŞÜKRÜ ERBAŞ GİTMEDİĞİ MANAVGAT’TA , BİLMEDİĞİ BİR DİLİ, KÜRTÇE’Yİ

KONUŞTUĞU İÇİN CEZA ALDI…

 

            Muhalif bir aydın ve Türkçe’nin incelikli şairi olan Şükrü Erbaş, 2002 yılında sisteme müdahil olabilmenin bir yolu olarak seçimlere katıldı. Toplumuna karşı sorumlu çoğu aydın gibi Şükrü Erbaş da Manavgat 1. Asliye Ceza Mahkemesince mahkum edildi.

         Bu mahkumiyetin gerekçesi ise seçimlerde Kürtçe konuşulması. Bu olay, düzenin ikiyüzlülüğünü bu olay bir kez daha ortaya koymaktadır.  Çünkü daha geçen günlerin birinde Cumhurbaşkanı, Kürt dilinin kültüründen, destanlarından söz etti. Devlet Kürtçe yayın yapan bir kanal açtı.  O halde hukuk Şükrü Erbaş’a şunu mu demek istiyor: Kürtçe, resmi ideolojinin dışına çıkamaz. Kaldı ki, Şükrü Erbaş Türkçe yazan, Türkçe konuşan, Türkçe’ye tutkuyla bağlı bir şairdir; Kürtçeyi de bilmiyor.

“Bu haksızlığı protesto ediyoruz” diyen Türkiye Yazarlar Sendikası, PEN ve Edebiyatçılar Derneği, açıklama yaparak,“Bizler sanatçılarının aydınlığından korkan bir ülke olma utancının ortadan kaldırılmasını istiyoruz. Biz yazar kuruluşları, ülkemizde hukuk sürecinin büsbütün sıfırın altına düşmediğine inanmak istiyoruz” dediler. İçlerinde Ahmet Telli, Fikret Başkaya, Temel Demirer, Hüseyin Atabaş, Ali Balkız, Ali Rıza Kars’ın da bulunduğu şair ve yazarlar bir açıklama hazırlayıp imzalayarak “Hukukun konjonktürel olarak işlediğini biliyoruz. Buradan anlıyoruz ki, egemen güçler yine bir baskıcı dönemi hazırlamaktadırlar. Hukuk konjonktürel değil, demokrasi için çalışmalı, çalıştırılmalıdır. Biz bu açıklamayı imzalayanlar Şükrü Erbaş’ın ve ceza verilen diğerlerinin mahkumiyetinin haksızlık, demokrasi dışılık olarak yorumluyor ve Şükrü Erbaş’ın işlediği düşünülen suçu paylaşıyoruz” dediler. (PEN)

 

İŞÇİ EDEBİYATI ÖDÜLLERİ TÖRENLE VERİLDİ…

 

Edebiyatçılar Derneği ve Genel-İş’in bu yıl altıncısını düzenlediği “Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Ödülü”ne hak kazanan edebiyatçılar, Mülkiyeliler Birliği’nde Ankaralı edebiyatseverlerle bir araya geldiler. ‘Edebiyat ve Sanatta İşçiler’, ‘Sanat ve Çocuk Emeği’ üzerine yapılan sunumların ardından ödül sahibi yazarlar, ödüle layık görülen kitaplarını tanıtıp imzalattılar.

‘Edebiyat ve Sanatta İşçiler’ başlıklı bir sunum yapan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Makal, DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk ile yaşadığı bir anıyı paylaşarak başladığı konuşmasında, sanat ve sanatçının, toplum içindeki değerlerine ve çalışma yaşamlarına nasıl katkılarda bulunduğunu anlattı. Makal, “Sanat gelecek zamanlara uzanan tanıktır” diyerek, zamanın koşullarını ve işçilerin çalışma yaşamlarındaki zorlukları sadece bilimsel verilerden öğrenmediklerini, aynı zamanda dönemin edebi eserlerinin de birer ipucu olduğunu kaydetti. Makal, Charles Dickens’ın “Zor yıllar”, Emile Zola’nın “Germinal” ya da John Steinbeck’in “Bitmeyen Kavga” gibi eserlerinden o dönemin çalışma koşulları ile ilgili bilgi alınabildiğine dikkat çekti.

Cumhuriyetin ilk yıllarında sanatın üzerinde ölü toprağı olduğunu ifade eden Makal, 1950 yıllarına kadar Türkiye’de işçi edebiyatının az olduğunu, ancak 1950’li yıllardan sonra önemli gelişmeler yaşandığını anlattı. Çalışma yaşamını anlatan eserleri, ‘dolaylı ve dolaysız olarak eserlerine yansıtan edebiyatçılar’ diye ayıran Makal, dolaylı yoldan anlatanların eserlerinde işçilerin yaşamını dışarıdan anlattıklarını, dolaysız olarak anlatanların ise işçilerin kendi çalışma koşullarını eserleştirdiklerini belirtti. Dolaysız eserlerin daha içten olacağını ifade eden Makal, dolaysız edebiyatı oluşturanların da edebi dillerine dikkat etmesi gerektiğini dile getirdi.Sonuç olarak “Türkiye’de işçi edebiyatı bence yoktur” diyen Makal, bunun Türkiye aydınlarının hümanist temele sahip olmamasından kaynaklandığını söyledi.

“Çocuk Emeği ve Sanat” başlıklı bir sunum yapan Dr. Gürhan Fişek ise çocuk emeği  üzerine karikatür, düz yazı, şiir ve resim alanında eser vermiş sanatçılardan örnekler vererek, çocuk emeğinin sömürüsüne dikkat çekti. Fişek, Feridun Yüksel’in “Terminaldeki çocuklar” (resim), Yeşim Eyüboğlu’nun “Cinnet misafirleri” (öykü), Orhan Kemal’in “Uyku” (edebiyat) gibi eserlerinden örnekler sunarak “Çocuklar çocukluğunu yaşamalı. Bu da okullardan geçer. Ne yazık ki çocuklar hâlâ sömürülüyor. Acilen çocukları çalışma yaşamlarından uzak tutacak sosyal politikalara ihtiyaç var” dedi.

Panelin ardından seçici kurul üyeleri, Haydar Demir’in “Makine” adlı öykü kitabı, Zehra İpşiroğlu’nun “Özgürlük Yolları” adlı yaşam öyküleri kitabı ve Hasan Kıyafet’in “Umut Direniyor” adlı romanının ödüle layık görülme sebeplerini anlattılar. “Makine” kitabının yazarı Haydar Demir, cezaevinde olmasından dolayı törene bir mektup göndererek katıldı. Demir mektubunda, “Yazar yazdıklarında ‘ben yokum’ dese de, kişiliğinden kalıntılar, izler bulunur” dedi. “Özgürlük Yolları” adlı yaşam öyküsü ile ödüle layık görülen Zehra İpşiroğlu, kitabını Almanya’da Türk ve Alman kültürü arasında kalmış gençlerle röportajlar yaparak hazırladığını kaydetti. Kitabı için “Hem bir göç kitabı, hem de değil” diyen İpşiroğlu, okurların, kitabında üç kuşak Almanya’da yaşayan Türklerin çocuklarının yaşamlarından kesitler bulacaklarını belirtti.

“Umut Direniyor” adlı romanı ile ödüle layık görülen Hasan Kıyafet ise kitabını Yalova’ya gidip gelirken yol üzerinde gördüğü Tuzla tersanelerini ‘yazmak gerek’ diyerek yazdığını anlattı. “Tek tek röportajlar yaptım. Elleri kolları kesik iş kazalarına uğramış işçiler gördüm” diyen Kıyafet, o dönem Tuzla tersanelerinde 50 bin işçinin çalıştığını, sadece 3 bin işçinin sigortalı olduğunu belirtti. Dünyada milyonlarca işsiz olduğunu ifade eden Kıyafet, “Karıncalar kadar çok, dağlar kadar haklıyız” dedi. Konuşmaların ardından okurlar, ödüle hak kazanan kitapları yazarlarına imzalattılar. (EVRENSEL)

 

KÜLTÜR VE SANAT BÜYÜK ÖDÜLÜ ÇETİN ALTAN'IN…

 

Kültür ve Turizm Bakanlığının Kültür ve Sanat Büyük Ödülünün, bu yıl gazeteci-yazar Çetin Altan'a verilmesi kararlaştırıldı. Kültür ve Turizm Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliğinden yapılan açıklamada, Ödüller Yönetmeliği gereğince oluşturulan Değerlendirme Kurulu'nun bugün Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay başkanlığında toplantı yaptığı bildirildi. Açıklamada, şunlar kaydedildi:

''Kurul yaptığı değerlendirme sonucunda, 2008 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'nün, Türk edebiyatı ve gazetecilik alanındaki uzun soluklu çalışmaları, yazı hayatına başladığı ilk yıllardan itibaren sergilediği üretken ve kişilikli tavrı, başta deneme, roman, tiyatro oyunları olmak üzere edebiyatın hemen her türünde ürünler vermesinin yanı sıra, gazetecilik alanında bir ekol oluşturması, 'Şeytanın Gör Dediği' adlı köşe yazılarında halk kültürüne ve fıkralara bilgece yer vermesi, yazılarında başlangıcından itibaren demokrasiden taviz vermemesi, her dönemde ve her koşulda bu tavrı kararlılıkla sürdürmesi ile siyasi, sosyal ve kültürel hayatımıza yaptığı bu önemli katkıların yanı sıra, aydın deneyimini ve birikimini ailesinden başlayarak topluma, özgün düşünce duyarlılığı ile aktarması göz önünde bulundurularak Çetin Altan'a verilmesine karar verildi. Değerlendirmede Kurulu, bu seçimiyle yalnız kültür ve sanat alanındaki bireysel başarı ve hizmetleri değil, Çetin Altan'ın şahsında kültür ve sanatımıza el birliği ve gönül birliği içinde hizmet veren, aynı bilinç ve anlayışı paylaşan kişi ve kuruluşları teşvik ederek ödüllendirmeyi amaçladı.'' (SANSÜRSÜZ)

 

SANAT CEPHESİ, ÇUKUROVA 2. KİTAP FUARINDA ETKİNLİK DÜZENLİYOR


Çukurova 2. Kitap Fuarı,10-18 Ocak 2009 tarihleri arasında TÜYAP Adana Uluslararası Fuar ve Kongre Merkez’inde okurlarla buluşmaya hazırlanıyor.  Fuar, Tüyap Adana Uluslar arası Fuar ve Kongre Merkezinde yapılacak.

         Fuarda, Sanat Cephesi ve Sorun Yayınları Kolektifi tarafından da bir dizi etkinlik düzenlenecek. 11 Ocak 2009 Pazar günü Konferans salonu II’de 14.30-15.45 saatleri arasında düzenlenecek panelde Cenk Ağcabay ve Sırrı Öztürk, "Karl Marx Tartışmaları ve Sol'un Gündemi" konusunu ele alacaklar.

         16.00-17.30 saatleri arasında gene aynı salonda "Sanat Cephesi Şairleriyle Söyleşi-Şiir Dinletisi"  yapılacak. Etkinliğe Sanat Cephesinden Kemâl Kök, Aysel Yenidoğanay, Ragıp Özcan, İbrahim Halil Aycan’ın yanı sıra Emeğin Sanatı Grubu’ndan Ali Ziya Çamur da çağrılı olarak katılacak.

         Sorun Yayınları Kolektifi, 17 Ocak 2009 Cumartesi, 16.30-17.30 saatleri arasında  Konferans Salonu II’de   "Kızılbaş Kültürü- Günümüz Aleviliği ve Sol Kendi Sentezini Nasıl Üretir?"  konulu bir panel daha düzenleyecek. Panele Esat Korkmaz ve  Sırrı Öztürk katılacaklar.

 

HAROLD PİNTER ÖLDÜ!

 

12 Eylül baskısı altındaki yazarlara destek vermek için Türkiye'ye gelmesiyle bilinen, insan hakları savunucusu 2005 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar Harold Pinter 78 yaşında öldü.

Kendi kuşağının en etkili İngiliz oyun yazarı ve siyasi alanda da güçlü bir muhalif sesi olan Pinter"ın oyunları, "Penteresque" adıyla anılan kendine özgü bir tarz yaratmıştı. Yazarlığının yanı sıra insan hakları savunuculuğu ve savaş karşıtlığı konusunda aktivist tavrıyla bilinen Pinter, 12 Eylül baskısı altındaki yazarlara destek için Türkiye'ye gelmişti. 2003'te savaş karşıtı şiirlerinden oluşan bir derleme yayımladı ve Irak'a karşı girişilen müdahaleyi eleştiren bu şiir seçkisiyle I. Dünya Savaşı'nda ölen şair Wilfred Owen anısına konulan ödüle layık görüldü. 1999’da Kosova krizinden Nato"nun müdahalelerini ülkedeki korku ve karışıklığı arttıracağı gerekçesiyle eleştirdi ve "Miloseviç'i Serbest Bırakın" kampanyasına katıldı. Savaş, insan hakları konusunda aktivist olan Pinter, dört yıl önce Hasankeyf'i korumak için Ilısu Barajı'na karşı bir kampanya da başlatmıştı.

 

74 yaşında oyun yazmayı bırakan Pinter, Bush ve Blair'i Irak Harekatı'nndan dolayı son derece sert bir dille eleştirdi ve Avam Kamarası'nda yaptığı konuşmada "Gerçek şu ki, Bay Bush ve çetesi ne yaptıklarını iyi biliyorlar ve Blair de göründüğü kadar gözü boyanmış bir aptal olmasına rağmen, onların ne yaptığını iyi biliyor. Bush ve şirketi, dünyayı ve dünyanın kaynaklarını kontrol etmeye kararlı, bu kadar basit. Ve bu uğurda kaç kişiyi öldürdükleri umurlarında değil" demişti.

 

METİN ALTIOK ADINA ŞİİR ÖDÜLÜ DÜZENLENDİ

 

Kırmızı Yayınları tarafından “Şiir Yaşasın” savsözü altında Metin Altıok adına bir şiir yarışması düzenlendi.

          Kırmızı Yayınları tarafından yapılan açıklamada, yarışma koşulları ile ilgili olarak şu bilgiler verildi:  “Ödüle, her yılın 1 Ocak ile 31 Aralık tarihleri arasında ilk baskısı yayımlanmış şiir kitapları ya da bir şairin ilk baskısı yapılan toplu şiirleri kitap olarak katılabilir. Ödül için adaylar kendileri başvurabilecekleri gibi yayınevi, dernek, üniversite vb. kurum ve kuruluşlar ve seçici kurul üyeleri tarafından da önerilebilir. İster kendi başvursun, ister diğer yollardan aday gösterilsin, katılımcılardan ödüle katılmayı kabul ettiklerini belirten imzalı bir onay belgesi istenir. Kitapların yayın tarihini izleyen yılın 15 Şubat gününe kadar ödül yazmanlığına 8 adet olmak üzere teslim edilmiş olmaları gerekir. Ödül tutarı 5.000 YTL’dir ve ödül Kırmızı Yayınları tarafından verilir. Kazanana ayrıca ödülü simgeleyen bir heykelcik verilir. Ödül, Metin Altıok’un doğum günü olan 14 Mart’ı takip eden günler içinde belirlenecek bir günde törenle verilir. Ödül paylaştırılmaz ve tek kişiye verilir. “

 

         Metin Altıok Şiir Ödülü’nün seçici kurulu, Gülten Akın, Füsun Akatlı, Doğan Hızlan, Tâlat Sait Halman, Ülkü Tamer, Eray Canberk, Enver Ercan’dan oluşmakta.  Ödüle katılmak için başvuru adresi:  Kırmızı Yayınları, Refik Saydam Caddesi Akarca Sokak No: 41 Tepebaşı – Beyoğlu / İSTANBUL Ayrıntılı bilgi içinTel: (0212) 253 53 25 www.kirmiziyayinlari.com

 

 

13. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE ONAT KUTLAR’I ANIYORUZ…

 

            Onat Kutlar, tam bir kültür adamıydı. sinemanın edebiyatla, şiirin güzel sanatlarla kesiştiği yerde durdu, öykülerini böyle bir imbikten geçirerek kağıda düştü. Duyarlı, ayrıntılara inen, açık bir söylemle yazdığı şiirlerinde toplumsal durumlar ve konumlar öne çıkmaktaydı.

Bir yaşam boyu, yılmadan, yabancılaşmadan edebiyatın hemen her alanında birbirinden nitelikli ürünler verdi Onat Kutlar. Şiir, öykü, sinema, deneme alanlarında günümüzde önemi giderek artan yapıtlar üretti. Her yapıtında, savunduğu insanlığın yok edilemeyen kültür birikimine dayandı. Kendi kültürüne, dünya uygarlığına katkı yapmış aydın, sanatçı, bilim adamlarına sırtını dönüp yaygınlık, çok satmak ve izlenmek üzerinden oluşturulmaya çalışılan yeni değerler sistemini temelden eleştirdi. Anadolu insanına bakışı o imbikten süzülen ince duyarlılıklarının ve algılarının ürünüdür. Popüler ve yaygın olana itirazı, tekelleşmeyi reddetme, emperyalizmin kültürsüzleştirme ve tek tipleştirme operasyonuna bir karşı çıkış niteliğindedir.

Onat Kutlar, 30 Aralık 1994’te İstanbul’da The Marmara Oteli’nin pastanesine konan bombanın patlaması sonucu yaralandı. Tam iyileşiyor dendiği sırada hastanede kaptığı bir virüs yüzünden  15 Ocak 1995’te .yitirdik. Onat Kutlar'ın ölümü çok acı ve talihsiz bir ölümdür. Ancak onun sinema sevgisine, aydınlığına, ince duyarlılıklarına ve eşsiz birikimine sahip çıkan insanlar oldukça yaşayacaktır. Bugün onun öykülerini, şiirlerini, denemelerini, senaryolarının alıp okumak, böyle bir aydınla aynı çağda ve topraklarda yaşamış olmakla övünmeliyiz Aklımızla, yüreğimizle onun aydınlığına sahip çıkarak.

 

SAVAŞ VE BARIŞ

 

 

Yamaçta bir ev evin üstünde

Kocaman bir tavuskuşu oturmuş

Dar pencerede ufacık bir kız

Elinde paket taşı kadar bir çikolata

Bir tüy ormanının ardında kalan

Güneş içindeki çin'e bakıyor

 

Bahçeye kurulmuş üç arsız keman

Renkli şeritlerin bayrağıyla

Çivi yazısından bir karıncayı

Tam iki saattir oynatıyor

Çaldıkları parça da Chopin

 

Mor renkli ispirto içtiği için

Çiroz olduğuna inanıyor dede

Merkezkaç gücüyle karadenizin

Balkonuna yaslanmış bıyık altından

Gülerek küçük kıza bakıyor

Dede çiroz değil bir hinoğlu hin

 

O anda duyuldu arka tarafta

Ovaya bakarak gözcülük eden

Arap oğlanın sesi ve bembeyaz

uğultusu pusudaki ölümün:

 

Tanklar geliyor

 

ONAT KUTLAR

 

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

1/1/2009

BİR YILBAŞI DÜŞÜ / ERDOĞAN TEZGİDEN


RESİM: AHMETGÜNEŞTEKİN


       Kapkara bir kışın hüküm sürdüğü bir aralık gecesi.. Dağlara apak bir  ruj sürülmüş..  Rüzgâr, boğuk bir baykuş ıslığıyla, zengin evlerdeki süslü çamlara dokunamasa bile yoksul evlerini temelden sarsıyor .

 

       Bütün hafta boyunca radyolar, televizyonlar yılbaşı nedeniyle bir reklâm bombardımanı içindeydi. Çocuklardan küçüğü,

-Baba, bak televizyondaki ablalar, amcalar “size de çıkabilir!” diyor. Biz de bir piyango bileti alalım, diyor. Bizim de sımsıcak bir evimiz olsun. Çatır çatır yanan sobamızda kestane pişirelim. Benim yeni, güzel oyuncaklarım, elektrikli trenlerim olsun. Her istediğimde  yiyebileceğim çeşit çeşit meyvalı şekerlerim olsun.

 

Ortanca atılıyor:

-Akıllım, piyango bize çıksa başka dileyecek şeyin yok mu? Bizim de arkadaşlarımız gibi bisikletlerimiz olsa. Evimizde bol bol oyun oynayacağımız bilgisayarlarımız olsa. Her gün çikolata , pasta yesek.

 

Büyük kız, ikisine de çıkışıyor:

-Vay akıllılar vay! Her biriniz, eski püskü, rüzgârı, yağmuru geçiren giysiler içindesiniz. Ayakkabınız su geçiriyor. Çoraplarınız, yama üstüne yama vura vura harptan çıkmış  askerlere benziyor. Niye yeni, parlak, sağlam, güzel giysiler istemezsiniz de parayı çarçur etmeyi dilersiniz. Çikolatadan önce neden her soframızda etli-sütlü yemekler görmek istemezsiniz?

 

Hanım, üçünü de susturuyor:

-Vay benim güzellerim. Herkes kendini düşünüyor. Hiç anasını düşünen var mı?  Ellerim çamaşır-bulaşık yıkamaktan çatlak çatlak oldu. Okul giysilerinizi elle dikmekten, yamamaktan parmaklarım delik deşik oldu. Çamaşırları eski, ısınmak bilmeyen buharsız ütüyle ütülemekten canım çıkıyor. Her gün ortalığı batırıyorsunuz. Süpürgeyle süpürmekten belim kırılıyor.  Giysileri, kırık sırıklarımızı, tabak çanağı koyacak ne dolabımız, ne bir vitrinimiz var?  Ne güzel olurdu, çıkacak parayla evimize çamaşır, bulaşık makineleri, elektrik süpürgesi, elektrikli dikiş makinesi, buharlı ütü, gardırop, vitrin, konuk odası  için koltuk moltuk alsaydık. Düğünümden beri altına hasret kollarıma, kulağıma, boynuma altın takılar alabilseydik.

 

Herkesin düşleri dört nala fırlıyordu özlemli ağızlardan ala soğuk odaya. Baba baktı ki her ağızdan bin özlem, bir dilek dikiliyor. O da kendini tutamadı.

-A çocuklarım, evimin emektarı hanımım! Ağzınızdan ne güzel dilekler çıkar. Keşke elimden gelse de bu dileklerinizin hepsini gerçekleştiriversem. Ama üstte yok, başta yok. Hiç beni düşünen de yok. Bir son model arabam olsa. Hem de en iyi markadan. Her gün durakta otobüs, minibüs beklerken ağaç olmaktan kurtulsam. Hatta, kendi kendimin patronu olacağım bir işim olsa. Bir dükkân açsam. Patron  derdinden, her ay maaş beklemekten ya da her an ensemizde bekleyen işsizlikten kurtulsam.  En iyi mağazadan alınmış güzel bir giysim olsa. Herkes, yolda yolakta bana selâm verse, itibar gösterse. Bir büyük ekran uydulu bir televizyon alsak da dünyayı seyretsek.

 

O gece, herkes bir düş dünyası içinde dileklerini sayıp döktükten sonra ertesi sabah çeyrek bir yılbaşı bileti alınmasına karar verildi.  Baba sabah uyanıp işe giderken meydanın başındaki seyyar satıcıdan bir bileti aldı. Özenle katlayarak, içi ıssız cüzdanının en mahrem yerine yerleştirdi. Artık, dağlara kar düşmesi, yüzüne çarpan soğuk yeller onu etkilemiyordu.

 

O yürümüyor, caddeler ayağının altından kayıyordu sanki.  O gün, yüzünde hep mutlu bir gülücükle işini yaptı, dolaştı. Bütün arkadaşları şaşkındı.  Kendileri gibi geçim sıkıntısı içinde ezilen arkadaşlarının bu durumuna şaşırdılar.

 

Eve döndüğünde bileti herkese gösterdi. Evde bir bayram havası esiyordu. Bilet, duvardaki büyükbaba resminin kenarına özenle iliştirildi.  O gece yemekler huzur içinde yenildi. Kimse bir şeyden şikâyet etmiyordu. Herkes,  yüzlerinde mutlu bir gülümsemeyle yatağına çekildi.  Ailenin her bireyi,  uykusunda pembe bir düş  evreninde doyumsuz bir mutluluk yaşıyordu.

 

 

ERDOĞAN TEZGİDEN

1/1/2009

SATILMIŞ BİR ÜLKENİN... / ADNAN DURMAZ


RESİM: ADNAN DURMAZ

 


satılmış bir ülkenin sokaklarında
zulüm külüngüyle söküldü dil
sözcükler boğuldu bebelerin ağzında
düğünlerim türkülerim kilimlerim sersefil
tarihimin sebil kalbi
kirletildi kumar masalarında
her gün kanla beslendi uygarlık denilen katil

hani ya
“bu topraklar için toprağa düş(müş) tü asker”
hani
“gökten ecdat inerek öpse o pak alnı değer” di

şimdi
satıldı şehitler
yıkıldı mevziler
birer birer
çift çubuk-kara saban
“ayın altında yürüyen kağnı”
“geçmiş kafilelerden kalan izler”
fabrikalar
okullar
sokaklar
topraklar satıldı topraklar
yareli şir-i jiyan’ın
zulmün köpeklerine kaldı gezdiği nazende sahralar
kavgasız gürültüsüz
zincirlendik birer birer
bilinir ki her birine
“dokuz bin baş verdi on binler”

sıksan
“şuheda fışkıracak toprak”
diye ölüme koşanlar
yüreklerini bayrak
yüreklerini silah yapanlar
hiç olmazsa
özgür bir dünyada ağlayabilmek için
geride tutsak yetimler bırakarak
bildiler ölmek ilmini

kelle kesip
sırıklara takanlar
“din elden gidiyor”diye
din satmışlar da
“vatan” diye diye vatan pazarlamışlar
olmamış haberimiz

dağ başlarında kalmışız
yoksulluk ıssızında
hastane kapılarında
çorak topraklarda
açlıkta
kıtlıkta
kıranda
kalmışız
yanmışız
kavrulmuşuz
hala okulsuz
yolsuz
naçar ve uzak

zağlanmış hançerleriyle beklemiş başımızı
her yere ulaşan Azrail gibi gelmişler
vergi için
oy için
ama derman için
yaramızı sarmak için
gelen giden olmamış

yülenmiş hançerleriyle kopartmışlar başını
serçelerin turnaların sığırcıkların
muhalif saymışlar gülün açmasını
bülbülün ötmesi,insanlık suçu olmuş

şimdi on bin yıllık tarihim
o derin suskunluğunda
dili kopartılmış sokaklar
ateşleri söndürülmüş dağlar
o büyük ankanın külleri gibi
susar

onlar ki
her ölümde dirilmesini
zulümlerin karşısına dikilmesini bildiler
umulmadık sokaklardan
susuşu isyan patlayan dağlardan geldiler
ellerinde yıldırımlarla yürüdüler
yangınlarda bilendiler

şimdi
satılmış bir ülkenin sokakları
suskunluğun kalbinden gelecek olanları bekler

1/1/2009

SESİN ÇAKIŞI / İRFAN SARİ


RESİM: AHMET GÜNEŞTEKİN


sesinin ırmağında dinliyorum dünyayı
çünkü önce gırtlağının sahibi
dolaştı bedenimin yataklarını

uçsam kollarından türkülerin evine
dolaşsam
ve kalbinin dam kapağı memenden yani
uyansan şehvet isi tutan bir gecenin yarısına
çatlasa dudakların iç çeken duruşları
ve bir yol aralansa
sesin yine tılsımıyla akıverse, aks çarpması

ve sesinin fotoğrafını
ırmakların, akarsuların ve derelerin ellerine verdim
deniz oldular.
her ırmağın senfonisi
her akarsuyun hicranı
her derenin türküsü
deniz yüreğimin geciken parçası

gülümsüyorum…
içimde ki kıyamet ilk defa gördüğü düşü anımsadı
ne celladın uzadıkça uzayan boyunda akrep
ne de akrebin zehrinden can veren bir ölüyüm ben

ölüyorum…
içimde beşinci mevsimden bir tufan
sessizlik uğultusu

az daha sesinin hükmünü
bu uzayan gecelerin kederi çekilmiyor.

eğ biraz daha,
nefesinden bulutları taşı
biraz sonra selleri ezberler bu vakitler
aşk dem yaprağıdır
inleyen şarkıların tutkusundan
çal benim için.

1/1/2009

BALIKÇI…LAR / AZİZ KEMAL HIZIROĞLU * YOLUNA MAHKÛMLUKLARA

BALIKÇI…LAR

 

FOTOĞRAF: LEVENT ÜSTE

 

kuşları düşürülen bir istanbul akşamında
yıkımlara bulanıyor
yalnızlığı insanı çıldırtan deniz
rumelihisar’da balıkçı coşkun
parmağını ıslatıp yokluyor poyrazı
saçında bir balığın pulları ve tuzu

uzak kuşları dönen bir istanbul akşamında
dirimlere bulanıyor
kalabalığı insanı coşturan deniz
rumelihisar’da coşkun ve bütün balıkçılar
parmaklarını ıslatıp yokluyorlar poyrazı saçlarında

tuz gözlerinde balık pulları

 

AZİZ KEMAL HIZIROĞLU

 


 

YOLUNA MAHKÛMLUKLARA VURULDUĞUM

 

 

FOTOĞRAF: TAYGUN PAÇACI

 

Çalmak demek, bir çalgıyı çalıp kullanmak
Anlamına gelmiyor bu hale düştükten sonra
Hırsızlamak desem hemen yüzün buruşacak
Ama başka anlamları da var kimi kelimelerin
Şu sevgisine çıldırasıya soyunduğum, Linda!

Sürseler beni, kara belâlı korsanlar adasına
Gözünü budaktan esirgemeyen silahşörlerin
Etten duvarlarını aşarak, define kraliçelerini
Gönül elçisi diye yollasam gelir misin bana
Tutkusuna sürgünlüğe soyunduğum, Linda!

Çekip atsalar beni meşhur hırsızlar yurduna
Uykuları geceden, düşleri uykulardan çalan
Adamların serüvenli yaşamlarını paylaşarak
Gönül hırsızı diye gelsem benim olur musun
Hasretine türlü kılıklara soyunduğum, Linda!

İskân etseler beni yaman dilenciler ocağına
Kimliği sakıncalı, gözetim altında birisi gibi
Gece gündüz yoluna çakılıp boyun büksem
Bir kerecik kalbini avuçlarıma bırakır mısın
Aşkına mahkûmluklara vurulduğum, Linda!

 

 

A. KARABAĞ

1/1/2009

ŞAİRCE / ÖZER GENÇ

RESİM: HASAN HÜSEYİN DEVECİ

 

 

Bir el etek öpülesi uzaklıktadır da
Bütün nimetler
Sen yine de dosdoğru gidersin
başını çevirmeden
Destanı yazılmamış babaların anısı sende saklıdır
Türküleri yakılmamış annelerin erdemi
göğsünde emanet
Dosdoğru gidersin
Kimsesizler gibi, karakış ayazı sokaklarda
Üşümüş aç ve özgür...

Önünde
Yeşil danslarıyla ağaçlar
Tenini okşayacak ılık Güneş
Umut kokusuyla deniz
Çiçekler, kuşlar, kelebekler
Yaralarını saracak bir şölen hazırlamış
Seni bekler

İşimiz kavgadır,şiirdir bilirsin
Denize benzer değişkendir
Birlikteliği zordur nazlıdır
Damarlarına ulaşan derman
Dosdoğru gitmenin hazzıdır
Sularında fütursuzca kulaç atar kelimelerin

Yollarda sevda dizilidir
Seslerinde en ölümcül yaratıcılığın yası
İnsanlığın,
Yani,
Kardeşin kardeşi boğazlamasının tarihi kadar eskidir

Dosdoğru gidersin
Aklındaki
Gündüz güneş gibi gece dolunay gibi
Öfkeleri gerilmiş yay gibi
Fidan ölümlerinin
Aktarılacak kinidir

Önünde
Her renkten insan çeşit çeşit
Yoklukları bölüşülmüş
Varlıkları eşit
Gençler yaşlılar çocuklar bebekler
Yaralarının saracak bir şölen hazırlamış
Seni bekler

1/1/2009

ANALARINI DOĞURAN CAN YELEĞİ KIZLARA... / NAZLIHAN HASKÖYLÜ * KA

ANALARINI DOĞURAN CAN YELEĞİ KIZLARA...

 

RESİM: JAVİER MARTİNEZ

Barbariska' m*

 


“ sallantılı denizde çalkalanıp duran
çivi üstüne çivi çakılmış gemilerde
sen düşmemeye çalışırken
çapa olmasam bari boynuna “
diyorsun yazdığın son mektupta

ah canımın çekirdeği
ah yüreğimin her dem sızlayan çeperi
sen olmasan
gün yüzüne çıkar mıydı sanıyorsun
saklandığı koydan bu gemi
göze alır mıydı demir almayı
gelebilir miydi üstesinden fırtınaların
direnebilir miydi korsanlara
aşabilir miydi girdapları buz dağlarını
yoksa karanlık sulara mı bırakırdı kendini
bu çoktan jilet olmaya ayrılmış gemi

iskele yanı kucak kucak kuru yaprak
güvertesinde hüzünlü şarkılar uçuşan
alabandasında yalnızlığın çetelesi tutulan
yekesinde gözyaşı izi
kaburgasında defolu hikayeler okunan
bordası yaralı
yelken direği kırık
ve sintinesi yamalı bir gemi değil miydi bu gemi
umutla sarılıp omurgasına
birlikte onarmadık mı hasarlı her yerini

ah benim barbariskam
ah benim çingene tayfam
bütün denizciler bilir ki
tayfadır aslında gemiyi kurtaran
sen olmasan
kendini de kurtarmazdı bu kaptan

bir koca okyanusun ortasındayız şimdi
şu bizi yutacak gibi duran okyanusun
demiştik baştan
korkmak yok yılmak hiç yok
birlikte yazacağız bu seyir defterini
şimdi kurutup kirpikleri
ufuklara bakmalı
belki bir ada kucaklar bizi
hatta bu yağmur tufan sonrası
gökkuşağı geçer üstümüzden belki
sonra hiç belli olmaz
bakarsın dingin bir limanda buluruz kendimizi
belki bir martı yaralarımıza üfler
bir simitçi bölüşür sıcağını
ve belki de üşütmeyen gölgesiyle
bir çardak altı bekliyordur orada bizi
inan olmayacak şey değil
tutunduğun dal kırılmasın yeter ki…


* BARBARİSKA: Gemicilikte; tutulmakta olan bir halatın kaymamasi için yapılan bir bağ çeşidi.

 

NAZLIHAN HASKÖYLÜ

 



 

 

KALDIR AT


FOTOĞRAF: MÜSLÜM YAŞARGÜN

 



kaldır at
karamsarlığı
dipsiz uçurumlara

görmüyormusun
göz kırpıyor
bak sana
kıpır kıpır yaşam

haydi canım
bir şanş ver
bastırdığın arzularına
bırak
gemini dizginini
uçuşsun
kendi kanatlarıyla

koy elini yüreğine
dinle atışını
çöz şifresini
yanıt ver bu akşam
tüm beklentilerine
yanıtsız kalmasın
yaşamın içinde
hiç bir soru yüreğinde

gözlerinle görüp
mantığınla ölçeceksin
ne kadar küçük
cılız olduğunu
karamsarlığın

işte o zaman
büyüyüp devleşecek
kendine güvenin
defolup gidecek
içindeki çıkmazların
ve kendiliğinden serpilecek
tohumları
köklenip yeşerecek
çoğalıp yurtlanacak
alacak yerini
sevinin ormanları
karamsarlığın
işgal ettiği bölgelerde
ve nihayet sende
gülümseyeceksin
dolu dolu yaşayıp
hissedeceksin
ta ki iliklerinde
umutların sevdaların
buket buket çiçekleri
harman olup
yığılacak yüreğinde


FAHRİ ÇİNÇİK

 

1/1/2009

ALNINDA GÜNEŞLİ BAHÇELER BÜYÜR / MEHMET SARI * İKİ SATIR BİŞEY.

ALNINDA GÜNEŞLİ  BAHÇELER BÜYÜR

 

    -Erdal Eren'in anısına-

 

Ne zaman hatırlasam yeniden seni
Kocaman dalgalar basar gözlerimi,
Ve kavurur kızgın alazlar
Yüreğimin yeşeren filizlerini.

Parıldar kavga meydanlarında
Korlanan acıların keskin bilinci,
Ve ışıldatır yalın çelik aydınlığıyla
Rahmi buz tutan kara geceleri.

Kopartıp götürür soğuk rüzgarlar
Gönlün yeşil duran yapraklarını,
Yükselen bir meşaledir hatıran
Işıtır gelen günlerin sabahlarını.

Ne zaman hatırlasam yeniden seni
Acı ve umutla yoğrulmakta gelecek,
Boy atmada ormanlar boyu binlerce fidan
Güneşli bahçeler büyür alnında
Yanar gözlerinde iki kor çiçek.

13 Aralık 2007 / Melbourne
MEHMET SARI
 









İKİ SATIR BİŞEY...

 

 

RESİM:HUBERT LOPEZ HEREDİA

 


 

iki satır bişeydi işte
her şey...
ne papatya kurusu nede hayindi
lakin karanlıktı gece
asmıştım geceden kalma sevişmelerimizi
avlusuna, demir parmaklıklı yüreğimin
tek hücreli asalak zifiri ve ayyaş
bir yalnızlıktı sensizlik
oysaki bağımlısıydım ben
seni olmayan sensizliğin
kimi zaman bir eroinman
kimi zamanda deli dumrul kesiliyordu
bendeki sensizlik
adımlarım çırılçıplak
adımlar serseri...
ya seninkiler?
piç bir kuytuda gırtlaklanmış
damla damla akan kan
sesleri çığlık
yankısı cehennemdi
sensizlik...

 

 

SAVAŞ SEZAİ

 

1/1/2009

GAZZE SÖZÜN BİTTİĞİ YER / ADİL OKAY

KARİKATÜRLER: NACİ EL ALİ'YE VE KATLEDİLİŞİNİN ARDINDAN

İZİNİ SÜRDÜREN ADSIZ ÇİZERLERE AİTTİR

 

 

I

"Son cephelerden sonra nereye gideceğiz/ son gökyüzünden sonra nereye uçmalı ki kuşlar/ nerede uyur ki bitkiler son nefes havadan sonra/ kızıl buhar ile yazacağız adımızı/  kanımızla bitireceğimiz şarkıdan  çekeceğiz ellerimizi/ burada öleceğiz bu son geçitte/ burada, tam burada can verecek zeytin ağacına kanımız" (1)

 

Filistin sahillerinde aşıklar yok. Aşk yok. Mehtap ve serenatlar tarih olmuş, tarih delik deşik. Deryalar, bir zamanlar adına türkü yakılan görkemli renklerini yitirmiş; kocaman bir bataklık, içinde canlı yaşatmayan. Yağmur yerine çamur yağıyor üzerimize. Dünya yıldızsız bir gezegene dönüşüyor. İnsansız, çiçeksiz, hayvansız.

 

Gazze saldırısı başladığından beri anılarım gömüldüğü yerden fırlıyor. 12 Eylül mağduru olarak Lübnan'a gittiğimde Filistinlilerin beni bağırlarına basışı düşüyor usuma. 1982 İsrail işgaline kadar Beyrut, Sur, Seyda, Nebatiye, kana da Filistin kamplarında geçirdiğim aylar. Tarihin çirkin bir tekerrürü yaşanılan diyorum.  Zalimler, çocuk katilleri yine başta. 1982 deki işgal yeniden hayasızca gerçekleşiyor. Adını unuttuğum Güney Afrikalı bir şairin mısraları dökülüyor dudaklarımdan: "Silahlarımızı hazırla sevgilim, çocuk katilleri kapımıza dayandı..."

 

II

Dünya basınında ikiyüzlülüğün, satılmışlığın en basit örnekleri sergileniyor. Dün Filistin sorununa gözlerini ve sayfalarını kapatanlar, bu gün Gazze'de ölenlerin arkasından timsah gözyaşı döküyorlar. Siyonist zulmün karşısında aydınların, anti-semitist damgası yememek için veya Haması destekler görünmemek için suskun ya da çekimser kalması yeni bir durum değildir.

 

Ayrıca diğer tartışma konusu olan, "İsrail devletinin, Yahudilerin devleti olduğunu"en başta İsrail'in yöneticileri, "aydınları", din adamları söylüyor. Biz söylemiyoruz. "Hayır öyle değil, iftira" diye yazmak da bize düşmez. Ve bir süre önce kaybettiğimiz Filistinli aydın Edward Said'in dediği gibi, İsrail bir yahudi devleti olarak kalma iradesiyle yaşadığı sürece, Ortadoğuda barış olmaz. George Habaş gibi bir komünist ile Yaser Arafat gibi sağcı bir lider aynı sloganlarla, on yıllarca süren mücadele sürecinde FKÖ çatısı altında birleştiler. Doğru bir sloganı haykıranları neden dinci olmakla suçlayalım. İsrail'i sözde kınayan AKP hükümetinin de Filistin ve Lübnan halklarının yanında olduğunu, en azından Türkiye'deki İsrail elçiliğini kapatarak, İsrail'deki elçimizi çağırarak göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Unutmamalı ki Filistin ve Lübnan halkları, bir kaç battaniye, bir kaç ton un ve bir kaç boş lafla avutulamayacak denli onurludur.

 

III

"Dilsiz kalabalıklarda büyür yalnızlığım / Postal sesleri boğar türkülerimizi / Bir gecede büyüyen Filistinli çocuklar / İntifada biçer mayın tarlalarında / Kutsal topraklar utanır / Ben utanırım çaresizliğimden / Sınırları zorlarım / Taş doldurup ceplerime" (2)

 

Kalbim Lübnanlıların ve Filistinlilerin yanında. Ne Varşova gettosunda ellerini havaya kaldırmış küçük Yahudi bebesinin belleklere kazınmış fotoğrafını unutuyorum, ne Roman Polansky'inin "Piyanist" filmindeki gibi Nazilerle işbirliği yapan, kolluk görevlisi Yahudileri, ne de Piyanist'i. Ne babasının kucağında, İsrail askerlerinin kurşunladığı Rami Andura'yı unutuyorum, ne Beyrut Gufara Gazi hastanesinde yaralı yatarken, bir bacağı İsrail saldırısında kopmuş küçük Fatma ile yaptığım söyleşiyi ve onun berrak gülümsemesini.

 

Ve küçük generaller büyüyor.  Onlar 12-13 yaşındaki çelimsiz gövdeleriyle tankların karşısına dikilen, Filistin yurdunun geleceği... Onlar kendi topraklarına yabancı ve sürgün, işgal çocukları. Oyunla ölümü, doktor-mühendis olma idealiyle savaşı, geleceksizleştirilmeyle geleceği kurma kararlılığını birbirine karmış, kırılgan dengeli topraklarında oynanan haysiyetsiz kumara, bedenleriyle direnen 'küçük generaller"...

 

İsrail oğullarının "David ve Goliath"(3) söylencesini tersyüz eden adsız intifada kahramanları. Siyonist İsrail tanklarının karşısına kocaman yüreği ve küçücük elleriyle kavradığı taşla dikilen 14 yaşındaki Farish Qudeh gibileri... Evet, "küçük generaller kazanacak"(4)

 

"Belki sen, şu bir karış toprağımı da alacaksın bir gün/atacaksın belki de gençliğimi zindana/ neyim varsa neyim yoksa atalarımdan kalma/ yağma edeceksin belki de hepsini/ kabımı, kacağımı, küpelerimi, hasırımı, kilimimi, sedirimi/ yakacaksın belki de kitaplarımı, şiirlerimi/ yem edeceksin belki de vücudumu kurda kuşa/ belki ölüm saçan korkuluğunu dikeceksin köyümüze/ ama hiçbir zaman oturmayacağım pazarlığa seninle/ ey güneşin düşmanı/ sıkacağım dişimi dayanacağım/ son damlasına kadar kanımın..." (5)

 

"Bu yazıyı, Filistin deki gibi zulmün karşısında baş eğmeyen, onur ve umutla kavranan taşı zorbalığın alnına fırlatan Edward Said'den -çocuk olmadan kahramanlığa mahkum- intifadanın Küçük Generallerine uzanan başkaldırıya hayranlık ve minnet duygularıyla kaleme alıyorum...  Çünkü Onlar; bana, bize, yani hepimize, 'Anne bak kral çıplak!' haykırışıyla Modern Zamanlarda yitirilmiş insanı hatırlatmanın yanında benim, bizim yani hepimizin geleceğini savunuyorlar..." (6)                            

 

Adil Okay

_________________________________________________

(1) Mahmud Derviş

(2) Adil Okay

(3) Rivayet odur ki, binlerce yıl önce Kudüs'e girmek isteyen İsrailoğulları'nın içinden 12 yaşındaki Davut isimli bir çocuk, pagan Filistinlilerin insan azmanı Golyat'ın tam alnına nişan alıp, sapanla attığı taşla onu yere yıkmış ve kazanmıştı... Ve şimdi rivayetsiz yaşanan İsrail askerlerinin elinde modern silahlar, Filistinli bebelerin ellerinde de taşlar ve sapanlar var .-İsyanın Adı Filistin / Yücel Demirer, Sibel Özbudun

(4) İsyanın Adı Filistin / Yücel Demirer, Sibel Özbudun

(5) Filistinli şair Samih El Kasım

(6) İsyanın Adı Filistin / Yücel Demirer, Sibel Özbudun

 

cool hit counter


EMEĞİN SANATI GRUBUNDAN A.ZİYA ÇAMUR, YAŞAR DOĞAN VE BABÜR PINAR’IN DA TEBLİĞLERİNİN YER ALDIĞI KONFERANS METİNLERİNDEN OLUŞAN BU KİTAP SORUN YAYIN KOLLEKTİFİ TARAFINDAN YAYINLANDI. ORADAN İSTENEBİLİR.

EMEĞİN SANATI GRUBU ŞAİR-YAZARLARINDAN EMEKÇİ ŞAİR ŞEREF ÖZTÜRK USTA'NIN İLK ŞİİR KİTABI YAYINLANDI:
"seksen kere söyledim

benden şair olamaz dedim

yüreğim hep kavgamdaydı

sınıfıma sevdamdaydı"



GAZZE'DEN YİTEN İNSANLIK

EMEĞİN SANATI DOSTLARI:

 Devrimci Siteler i ziyaret et
Link Sitesi Bedava siteler Linkcenneti.com
Sitenizi Ekleyin!
Blog Ekle-Site Ekle

Google Gruplar
EMEĞİN SANATI grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et
Blogcu ile yapıldı